Etiket: türcülük

Yaşama Hakkı -1

Mira Fong

“Hümanist, şiddet içermeyen ütopya; o sözde “aydın” ve “ilerici”  insanlar, eşitlik ve hak kavramlarını bu gezegeni beraber paylaştığımız canlıları da kapsayacak şekilde genişletene dek ikiyüzlü bir yalan olarak kalacak “

-Dr. Steve Best

1-Bir Kopernik Devrimi

Her toplumsal hareket ahlâki bir krize verilmiş bir yanıttır. İkiyüz yıl önce kölelik yaygın bir pratikti. Bugün hâlâ var olsa insanlar karşı çıkardı. Hayvan özgürlüğü, hayvanların köleliğini ortadan kaldırmaya çalışıyor. İnsan türü için ortaya konmuş diğer toplumsal hareketlerden farklı olarak hayvan hakları  insan türüne dahil olmayan canlıların doğal haklarının yasal olarak korunması ve adalet için mücadele ediyor.

(daha&helliip;)

Bizim Gibi Hayvanlar: Bir Tür Kimliği Arayışı

Dr. Steve Best

İnsan ruhu ölmedi. Gizlenerek yaşamaya devam ediyor. İnsan ahlâkının kökü olması gereken merhametin, gerçek genişliğine ve derinliğine, ancak kendini insan türüyle sınırlamayıp bütün yaşayan canlıları kucaklaması sayesinde  ulaşabileceğine inanıyorum”. Dr. Albert Schweitzer
Hayvanlar insan hayatının her zaman merkezinde yer aldılar; hem en iyi, hem de en kötü şekillerde. Alenen belli olanla başlamak gerekirse, bizler hayvanız ve evrimsel atalarımız olan insan olmayan canlılarla aynı zaman akışı içerisinde yaşıyoruz. Onlarla fizyolojimizi, genetiğimizi, ve temel davranışlarımızı paylaşıyoruz; ahlâkımızın ve aile yapılarımızın en temel yönleri de primatlardan geliyor, diye düşünülüyor. Batı psikozunun sandığının tersine, bizler hayvanlardan üstte değiliz, onlardanız.

Hayvan Bakış Açısı Kuramı III. Kısım: Türcülük ve Hiyerarşinin Doğuşu

Dr. Steve Best

Hayvan bakış açısı,  insanlar ve hayvanlar arasındaki dinamik, sembiyotik karşılıklı etkileşimler aracılığıyla toplumların köklerini ve bu toplumların gelişimini inceler; bu sebeple tarihi insanın bir özne oluşunu var olan bütün şeyler arasında kendine özgü tek varlık olarak cisimleştiren evrimci bir konumdan yorumlamaz, ayrıca Promete türünün otonom eylemleri olarak da yorumlamaz; tam tersine, hayvanları insan tarihinin olmazsa olmaz bir parçası ve kendi içinde ahlâk özneleri ve otonom özneler olarak gören ortaklaşa evrim optiği aracılığıyla yorumlar. İnsanların hayvanlarla barışçıl ve hürmet barındıran bir ilişki sürdürüp sürdürmediği ya da şiddete ve sömürüye meyilli bir tür olup olup olmadığımız konusuna gelirsek, hangisi olursa olsun bunun insan psikolojisi, toplumsal formasyon ve değişime, ayrıca doğal çevreye net bir etkisi olmuştur.

(daha&helliip;)

Türcülük İşe Yaramıyor

 

Marc Bekoff

Şempanzeleri kayır, karidesleri kızart, farelere şok ver, bitleri öldür, domuzları ye, kurbağalara dirikesim yap, tavşanları kör et… bütün bu alışkanlara yön veren ne?

150 yıl önce, Charles Darwin klasik kitabı Türlerin Kökeni’ni yayınladı. Bu  kitap bugüne dek basılan en etkili kitaplardan birisi kabul ediliyor. Hem bu kitapta hem de başka eserlerinde Darwin türler arasında var olan farklılıkların çeşit farklılığı değil bir derece farklılığı olduğunun altını çizdi, Darwin’in evrimsel devamlılıkla  ilgili düşünceleri “biz” (insanlar) ve “onlar”ın (hayvanlar) kim olduğu hakkında düşünme biçimlerimizde bir devrim yaptı.

(daha&helliip;)

Vegan Olmayı Seçin.

Bu, bir dirikesim kurbanıdır.

Bu, insanlar para kazanabilsin diye tekrar tekrar tecavüz edilmek üzere hayatta kalması sağlanan bir süt sığırıdır.

Yüzeysel olarak bakıldığında bu benzetmeler çok tuhaf görünebilir. Sizin için bir anlam ifade etmeyebilirler. Hatta sizi öfkelendirebilirler bile. Bir çok fark olsa bile, anlaşılması gereken şey şu: bu suçları işleyenlerin kafasında ve bu suçların meşrulaştırılmasının arkasında yer alan mentalitenin temelinde, kurbanların bir şekilde  ırk ya da cinsiyet gibi hem keyfî hem de  kontrol edilemeyen farklılıklar nedeniyle suçu işleyenlerden daha değersiz ya da daha aşağı olduğu düşüncesi yatıyor. Aynı şeyi türler için de söyleyemez miyiz?

(daha&helliip;)

Modern Toplumları Kanser Gibi Kemiren Türcülük

Bu resim gerçek…bu fil ABD’de gerçekten vinç kullanılarak asıldı. yazısı :”sömürünün sistemik doğası”

Jonathan Reynolds

Hayvan sömürüsü neredeyse dünyadaki her ülkede biliniyor. Ancak ırk eşitliği ve cinsiyet eşitliği gibi konulardan farklı olarak hayvan refahı toplumun arka planında görevini sessizce ve tutarlı şekilde çalışarak  yerine getiren, en görünmez tahakküm biçimlerinden birisi olarak görünüyor.

(daha&helliip;)

Fil’in Burnu

 

Dale Peterson Ph.D.

Birisi bir filden “burun”u tanımlamasını istemiş.

Burun mu?” diye başlamış fil.” E, açık değil mi? Burun yüzünün ucunda bulunur, son derece uzundur, mükemmel derecede yuvarlaktır, mucizevi şekilde esnektir, çok hassastır; ama istisnai derecede de güçlüdür. Ayaklarınıza uzanabilecek kadar uzundur. Diğer bütün organlara kıyasla daha yuvarlaktır. Esnekliğini görmek lâzım; ve en ucunda da burnun en küçük şeyleri bile kavrayacak şekilde çok şaşırtıcı derecede hassas bir yeteneği vardır. Aynı zamanda, bir burun kendini bir düşmanın etrafına sarıp onu çok güçlü şekilde yere fırlatabilir.

Soruyu soran karşı çıkar: “ ama sen sadece bir filin burnunun yapabileceği şeyleri anlattın. Peki ya kokuya ne dersin? Sence bir burunun kokuyla  ilgili de bir becerisi yok mudur?

(daha&helliip;)

Hediye Olarak Satın Alınan Köleler

 

Uzun zamandır yaşayan varlıkların sahibi olabileceğimizi düşünen insanların sorunları üzerine düşünüyorum. Dünyanın her tarafında erkeklerin kadınların sahip olduğu bir çok bölge var. Başka bölgelerde aileler çocuklarının sahibiler, bu çocuklar köle olarak satılıyorlar. Bir canlı bir metaya dönüştüğü an bu canlının sahibi bu metaya canı ne isterse yapmaya yasal olarak hak sahibi oluyor.

(daha&helliip;)

Tür Ayrımcılığından Eşitliğe

Joan Dunayer

Ne zaman kafeste bir papağan, akvaryumda bir japon balığı yada zincire bağlı bir köpek görseniz, tür ayrımcılığını görüyorsunuz demektir. Eğer bir kaplumbağanın ya da bir yaban arısının bir insana ya da tilkiye kıyasla yaşamaya ve özgür olmaya daha az hakkı var diye inanıyorsanız, ya da insanların diğer hayvanlardan üstün olduğunu düşünüyorsanız, o zaman tür ayrımcılığı yapıyorsunuz demektir. Eğer su hapisanelerini ve hayvanat bahçelerini ziyaret ediyor, inek derisi ve koyun tüyü giyiyor, hayvan eti, hayvan yumurtası yada inek sütü ürünleri yiyorsanız o zaman tür ayrımcılığı uyguluyorsunuz demektir.

(daha&helliip;)

Ama Siz Hayvanlarla İnsanları Bir Tutuyorsunuz???

Tür ayrımcılığını ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığıyla bir tutarak hayvanları, kadınları ve farklı ırktan insanları eşitlemiş olmuyor musunuz?

Hayır. Irkçılık, cinsiyet ayrımcılığı ve diğer tür ayrımcılık biçimlerinin hepsi ahlâken bağlayıcı olmayan (ırk, cinsiyet, tür) niteliklerin başka canlıları ahlâki toplumdan dışlamak ya da eşitlik ilkesinin aleni bir biçimde ihlal edilmesi ile değerlerinin düşürülmesi yönünde kullanılması anlamında ortak bir hatalı nosyona dayanırlar. Örneğin; tür ayrımcılığı ve  kölelik olayında hayvanların ve esir edilmiş insanların kendilerine nesne gibi davranılmamasında çıkarları vardır; ama bu canlılara ahlâken bağlayıcı olmayan bir kritere göre davranılır. Hayvanlara hayvan oldukları için bu temel hakkı vermemek, ırk temelli köleliğe kölelerin ırklarının aşağı bir ırk olması sebebiyle karşı çıkmamak gerektiğini söylemek gibi bir şeydir.

(daha&helliip;)

Bu Bizim Görevimiz

Dr. Steve Best

Hayvan özgürlüğü bütün mücadele çeşitleri içerisinde en zor olanı; çünkü tür ayrımcılığı hem evrensel, hem de en başlangıçta olan ayrımcılık türü. Tür ayrımcılığı tahakküm ya da hiyerarşi çeşitlerinin ilk biçimi olup ölümcül bir virüs gibi bütün gezegene ve insanlık tarihinin tamamına yayılmış durumda.Buradaki mesele Batı kültürü ya da modern dünya değil; radikal bir alternatif olması ya da çok önemli bir ütopik geçmişin bulunması da değil. Buradaki esas mesele insan türünün kendisi; çok nadir istisnalar dışında insan türü şiddet dolu bir tür, yıkıcı ve emperyalist bir tür. Evrensel olarak insanların hayvanları sömürmede çıkarları var, ve bunu yapmanın kendilerine Tanrı tarafından verilmiş bir hak olduğunu düşünüyorlar. Bu tavırları değiştirmek insan bilincinin  sinir merkezini değiştirmektir. İşte bu da bizim görevimiz- ne daha azı , ne daha fazlası.

Tür Ayrımcısı Olmayan Bir Psikoetik Algısına Doğru

Dr. Melanie Joy

Tür ayrımcılığı, sonsuz sayıda hayvanın insan ihtiyaçlarına kurban edildiği bir ideoloji. Dahası, bu sistem bir takım zararlı psikososyal süreçler ağı tarafından destekleniyor ve durum bu olunca, insan türünden olmayan hayvanlara olduğu kadar insanlara da zarar verilmesi söz konusu. Psikoloji insan motivasyonunu anlamaya çalışan ve sosyal değerlerin parametrelerini ve normatif davranışı tanımlamaya çabalayan bir alan olarak aslında tür ayrımcısı statükoya meydan okuyacak bir konuma sahip. Ancak; insan türünden olmayan hayvanların psikolojik araştırmalarda yaygın bir şekilde kullanılıyor olması, tür ayrımcısı pratiklerin psikolojik yan etkileri olabileceğini göz önüne alma konusunda ortaya konan başarısızlık ve paradoksal insan – hayvan ilişkisi üzerine kısıtlı bir  literatüre sahip olunduğu gerçekleri, psikolojinin tür ayrımcılığını aleni şekilde onayladığını açık açık ortaya koyuyor.

(daha&helliip;)

İnsan Kimliği Politikası: Homo Indeterminus



Dr. Steve Best

Görünüşe göre toplumsal hayat ırk, toplumsal cinsiyet, dini görünüm, ulusal arkaplan ve cinsel tercihler üzerine hareket eden kimlik politikaları çeşitleri üzerinde bölümleniyor. Ancak bütün insan türünün kimliğiyle ilgili bir başka büyük kimlik biçimi daha var.

İnsanlar evrimci geçmişleri keşfetmeye devam edip büyük kuyruksuz maymunların ve diğer hayvanların zekası hakkında daha doğru bilgilere ulaşmaya devam ettikçe, kainatta bizlerden daha gelişmiş hayat biçimleri aramaya devam ettiği sürece, sofistike bilgisayarlar ve yapay zeka örnekleri ve yapay hayat (mesela kendi kendine üreyen dijital DNA gibi) ürettikçe, tür sınırlarını aşıp genlerini diğer hayvanlarla değiştirdiği sürece ve biyonik vücutlara doğru ilerledikçe şu soru ister istemez ortay çıkıyor:Homo sapiens kimdir? İnsanlar gerçekten eşi bulunmaz varlıklar mıdır?

Aristo’nun “tüysüz iki ayaklı” nosyonundan bu yana Batı kültürü kendini doğru şekilde anlamak için çabalamış ve başarısız oldu. İnsan doğasının özgünlüğü bir çok şekilde yara aldı, bizleri tanrı imgesinde yaratılmış ruh sahibi varlıklar olarak tanımlayan dini ve antroposentrik girişimlerden tutun böcekler ve diğer DNA sahibi organizmalara benzersiz olma ihtimali tanımayan sosyobiyolojik çabalara dek. Geleneksel anlamda insan kimliği bilmecesi din yoluyla çözülmüştür; ancak bugün bu sorunun cevabının bilimle bulunabileceğini biliyoruz; ancak bu da yeni bir çeşit ruhsalcı bakış açısını ve kozmolojik bir düşünme tarzını gerekli kılıyor.

Batı kültüründe insan kimliği Judeo-Hristiyan geleneği, Yunan ve Roman hümanizmi, Orta Çağ teolojisi, Rönesans hümanizmi ve modern bilimin bir çeşit kombinasyonu yoluyla şekillenmiştir. İster dini ister laik olsun, bütün bu kaynaklar insanların eşi benzeri bulunmayan varlıklar olduğu, doğadan ziyade kültüre ait olduğu ve bu yüzden de yaşadıkları dünyadan ve etraflarındaki hayvanlardan farklı oldukları inancına sıkı sıkıya tutunur. Kuşkusuz, Batı’daki insan kimliğine en büyük etkiyi İncil’in tahakküm ve hakimiyetçi yorumu yapmıştır, bu yoruma göre dünyada insana düşen rol, doğayı teknolojik maharetiyle emir altına almaktır.

Ancak 16.yy’dan bu yana bu geosentrik(dünya merkezci) ve antroposentrik (insanmerkezci) kimlik,  bir dizi sert darbeyle karşılaşmıştır. Dünya merkezli olmaktansa güneş merkezli bir kainat resmeden Kopernik devrimiyle başlayarak, Darwin’in evrim teorisiyle, ardından arzu, içgüdü ve irade karşısında bilincin önceliğini tahtından eden Nieztsche ve Freud ile devam ederek insan kimliği radikal olarak merkezden kaymıştır. Kopernik ve Galile’nin güneş merkezli kuramlarına ve seküler bilimsel kültürün gelişmesine rağmen insanlar gene de vahşi hayvanlar karşısında o sözde radikal konforlarını hala sürdürüyordu. Tabii bu konfor da 1859’da Darwin’in Türlerin Kökeni adlı eseri ortaya çıkana dek, çünkü Darwin antroposentrizme karşı gerçek bir meydana okuma olmuştur. Ancak 1859’dan sonra insanlar hayat güçlerini ve kendi köklerini anlamaya başlamışlardır. Dahası, ancak 1960’da Jane Goodall Gombei, Tanzanya’ya yaptığı o tarihi yolculukla beraber insanlar büyük kuyruksuz maymunlar ve özellikle de şempanzeler hakkında, yani en yakın akrabalarımız hakkında gerçek bilgiler edinmeye başladılar. İnsanlar 6 ila 8 milyon yıl kadar önce şempanzelerle ortak bir atadan evrilmeye başladılar. Yapısal olarak, davranış olarak ve genetik anlamda (%96.8) insanlar şempanzelerle neredeyse aynıdır; aslında şempanzeler genetik olarak bizlere orangutanlara kıyasla daha yakındır.

Biyolojik anlamda en yakınımız olanlarla aramızda karşılaştırmalı bir temel oluşturmadan kendimizi düzgün bir şekilde anlamamız mümkün olamazdı ve bizler Carl Sagan ve Ann Druyan’dan alıntı yapmak gerekirse “unutulmuş atalarımızın gölgesinde” yaşamaya devam ediyoruz. Jane Goodall’ın eserine kadar homo sapiens’in kimliği gene de bilinmezlik taşıyordu; bizler homo faber ya da homo loquens’tik; alet kullanabiliyor, alet üretebiliyor ve dil aracılığıyla iletişim kurabiliyorduk; sadece davranış olarak kompleks topluluklarda yaşıyorduk.

Goodall’ın araştırması sayesinde şempanzelerin de alet yapıp kullandıklarını, Roger Fouts ve diğerlerinin eserleri aracılığıyla da şempazelerin ve diğer büyük kuyruksuz maymunların Amerikan İşaret Dili’ni öğrenebildiklerini, yüzlerce kelimeden oluşan bir sözcük dağarcığı oluşturabildiklerini, düşüncelerini ve duygularını bize iletebildiklerini hatta kendi tarzlarında da olsa bu dili yavrularına öğretebildiklerini öğrenmiş durumdayız.

İnsanlar zekâ sahibi olmalarındaki derece anlamında benzersiz varlıklardır; şu ana dek başka hiç bir tür etik üzerine kitaplar yazmamış, cebir problemlerini çözmemiş ya da hayatın anlamı üzerine düşünmemiştir; ama insanlar neokorteks sahibi olmak (ki bu da soyut düşünceyi mümkün kılar) ya da aşk, yalnızlık ve utanç gibi kompleks duygulara sahip olmak; sofistike davranışlar ve topluluklar kurmak ve hatta estetik zevk sahibi olmak anlamında da eşi benzeri olmayan varlıklar değildir. İnsanlar hem merhamete hem şiddete, egoizme ve altruizme eğilimi olan kompleks varlıklardır; ama benzersiz oldukları düşüncesini fazlasıyla abartarak kendilerini hem kavramsal hem de varoluşsal anlamda dünya üzerindeki diğer hayat topluluklarından ayırmışlardır. Bu, bizim esas kusurumuzdur, ve günümüzde yaşadığımız ruhsal ve çevresel krizin ardındaki temel sebebi de bu.

Diğer kimlik meseleleri gibi Homo sapiens de bir kimlik politikasıdır. İnsanlar kimliklerini kazanmak amacıyla kendilerini diğer gruplardan ayrı tutarlar. İnsan kimliği politikası örneğinde ise “öteki” denilenler diğer türleri de kapsar. İnsan kimliğinin inşası en azından Batı dünyasında insan merkezli bir algı olan antroposentrizmden ve tür ayrımcılığından ayrı tutulamaz. Peter Singer’ın “Animal Liberation-Hayvan Özgürlüğü” kitabında analiz edildiği gibi tür ayrımcılığı,  ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığıyla aynı mantığı izler: bir grupla (insan) diğer bir grup (hayvanlar) arasında mutlak bir ayrım ortaya koyar. Birinci grubun diğerinden üstün olduğunu iddia eder ve üstün grubun diğer grubu sömürme hakkı olduğunu öne sürer. İlginç bir şekilde insanın tahakkümünün söz konusu her alanda, ister insan türü içerisinde ister dışında olsun, aşağı görülen grup ya insan olmamakla ya da insan-altı olmakla damgalanmıştır ve bu yüzden “insan” söylemi etrafında kompleks bir politika şekillenmektedir.

İnsan kimliği politikası kimin insan sayıldığı üzerine gelişir, hangi imtiyazlara sahip olduğu, insan olup olmadığı, ne kadar geniş ve ilerici bir şekilde tanımlandığı, ahlâki toplum sınırlarının belirleyicisi durumundadır. İnsan kimliği politikaları büyük bir ilandır ve insan ayrımcılığının ve diğer türlerden kopmaya yol açan tavırlarının sonuçları, insanları insanlardan ayıran diğer kimlik politikalarından çok daha önemlidir (nükleer savaş bir istisna olabilir).

Bu yüzden burada yeni bir bilince, kozmopolit kimliklere duyulan ciddi bir ihtiyaç söz konusu, bu da kelimenin hem en gerçek hem de en geniş anlamında söz konusu. İnsanlar artık kendilerini şu ya da bu milletin değil; ama dünyanın vatandaşı olarak ve hatta artık bir kainat yurttaşı olarak görmeye başlamak zorundalar. İnsan kimliği gerçek anlamda ancak kozmoloji ve yeni ekolojik öyküler bağlamında algılanabilir. Eski geosentrik(dünya merkezci) ve antroposentrik(insan merkezci) hikâyeler yanlıştır, sınırlıdır, işlevsizdir, tehlikelidir ve teknolojik olarak ilerlemiş bir medeniyetin yıkıcı gücü açısından tamamen uygunsuzdur. İnsan merkezli dramaların yerini insan hayatını kainatın yaşadığı daha büyük evrim içerisine yerleştiren kozmolojik anlatılar almalı. Thomas Berry’nin söylediği gibi “kainatın hikâyesi içinde her yerni bir ifade basamağının kendini aşma yoluna duyulan ihtiyaçla belli ettiği bir galaksi sisteminin ortaya çıkış hikayesidir”. Dinî imalara rağmen, bu yeni hikaye; dinamik, evrim geçiren maddenin daha da büyük bir kompleks hayat biçimine doğru yol alması olarak tamamen bilimsel şekilde anlaşılabilir.

Yeni kozmolojik anlatılar din ile bilimi uzlaştırmaya çalışır, bir yandan bilimi kullanarak kainatın fiziksel doğasını keşfetmeye çalışırken diğer taraftan hayata hürmet duygusu ve anlam kaynağı olarak da dinî duyguları devam ettirir. Dünyanın sihrini ortadan kaldırıp doğayı manipülasyona açık nesnelerden ibaret bir konuma indirgeyen, insanları hayat sürecine yabancılaştıran modern dönemin mekanik biliminden farklı olarak son on yıllarda gelişen postmodern bilim yeni bir hikaye anlatmaktadır, bu hikayede artık insanlık büyük evrim hikâyesinin bir parçasıdır, aynı anda bilim etik ve manevi değerlerle temas haline geçmektedir, oysa önceden bilim bunların hepsini “nesnellik” adına ezip geçmişti.

Bugüne dek hayatla olan bağlarımızı ortadan silip süpürmek için elinden geleni yapan bilimin yeni holistik ve ekolojik teorilerle bu bağları yeniden kurmaya başlaması hepimiz açısından ümit verici bir durumdur. Bizler hakikaten “hikâyeler arasında”yız, gelecekte yapılması gereken şey; yeni bir yaratılış hikâyesi yazmaya devam etmektir, bu kozmik anlatıda artık büyük toplumda aramızdaki bağları kuvvetlendiren sorumluluklarımızın altı çizilecektir, biyotoplumda artık birbiriyle beraber evrim geçiren ve birbirine bağımlı milyonlarca türden birisi olduğumuzu anlayacağımız bir anlatı olacaktır bu.

Kendi toplumsal ve etik kanunlarımızı yazmakta özgür olsak da doğanın yasalarına uymayı da öğrenmek zorundayız. Bu kanunlar giderek artan nüfusla, doymak bilmeyen tüketim basamaklarıyla ve sonsuz büyümeye tapınan ideolojiyle uyumsuz bir halde bulunan ekolojik denge kanunlarıdır. Yeni hikâye , bugüne dek dinlediğimiz hikâyeden farklı olarak insanlığın doğaya karşı çıkarak hayatta kalıp büyüdüğünü değil, kendini multi milyar senelik evrim destanıyla uyum içerisinde yaşayarak geliştiğini ve hayatta kaldığını anlatacaktır bizlere.

Çeviri:CemC

Türcülüğün Kökleri 2

Bu Kavramlar Neden Önemlidir?

Benzeri haklı çıkarmalar farklı tahakküm biçimleri için kullanılırlar. Bu yüzden tarım toplumlarının başlangıcında farklı hiyerarşilerin beraber ortaya çıkmış olması şaşırtıcı değildir. Farklı baskı türleri arasındaki sembolik, kavramsal ve nedensel bağlantılar dikkatimi çekiyor. Tahakkümün köklerine bakmaksızın toplumun yaralarına sadece bant koymuş oluruz. Ya da daha kötüsü, bir grubu alçaltırken bir diğerinin statüsünü yükseltmiş oluruz. Hiç birisi de uğruna mücadele ettiğimiz toplumu yaratmayacaktır.

Bu websitesi insanlara insan,çevre ve hayvanların maruz kaldığı baskıları insanlara anlatmak amaçlı bir site. Geçmişte, insanlar hayvanların maruz kaldığı zulümleri insanların maruz kaldığı zulümlerle kıyaslamaya kötü gözle bakıyorlardı; ancak, Marjorie Spiegel tarafından dile getirildiği gibi, “hayvanların yaşadığı acıları siyahlara (ya da başka grupların yaşadığı acılara) benzetmek sadece türcüler için hakaret niteliği taşıyor; hayvanların ne olduğu konusunda yanlış bir nosyon sahibi olanlar için böyle bir nitelik taşıyor.Kendisi gibi acı çeken bir canlının kendisine benzetilmesinden rahatsız olan insanlar türcülerin propagandasından etkilenen insanlardır.Hayvanlara olan benzerliğimizi reddetmek demek kendi gücümüzü inkar etmek ve altını oymak demektir.Kurban olanlardan çok bizleri kurban durumuna düşürenler gibi olmak istiyoruz demektir.”

Geleneksel değerleri eleştirmeliyiz.

Bu değerlere yaslanan politik kurumları eleştirmeliyiz.

Ve kendi önyargılarımızı eleştirmek zorundayız.

IRKÇILIK

Irkçılığı savunanlar farklı ırk gruplarını hayvanlara benzetirler.Böyle yaparak, o ırk grubu Batılılara kıyasla  evrimsel manada daha aşağı ve daha az zeki olarak kabul edilir.Bir kez hayvan olarak damga yedikten sonra, o ırk grubuna hayvanlarmış gibi davranılabilir.

Farklı ırktan insanlar üzerinden tahakküm ve kontrol sahibi olma denemesi içerisinde kölelik yandaşı yazarlar Afrikalı Amerikalıları hayvan diye niteleyerek onları aşağıladılar. “The Negro as a Beast” (1900) gibi çalışmalar “Vahşi Zenci “ gibi klişeler yaratmıştır, bu tür klişeler de Afrikalı Amerikalıları maymunlara ve önüne gelenle seks yapan hayvanlara benzetmiştir.Siyahlar insan altı, kötülük dolu, suça yatkın, akıl sahibi olmayan insanlar olarak gösterilmiştir, böylece siyahlar beyaz erkekler tarafından kontrol edilip boyun eğdirilmesi gereken hayvanlar olduğu nosyonu sürdürülmüştür.

Bu tür insanlıktan çıkarıcı etiketler bugün de devam ediyor. Örneğin, beyaz bir üstünlükçü ırkçı felsefenin dünya görüşünü nasıl değiştirdiğini şöyle anlatıyor: “bambaşka bir dünyaydı…siyahları görürdüm ve hepsini de maymunlara benzetirdim”.

Bu teknik Nazi rejimi sırasında Yahudileri ezmek için de kullanılmıştır. Yahudilere genellikle “domuz”, “köpek”, “sıçan”, “fare” ve “parazit” gibi kelimeler kullanılmıştır, böylece Aryan ırkından aşağıda oldukları ispat edilmeye çalışılmıştır. Amerikan Yerlileri de bu tür bir dilden muzdarip olmuştur, sömürgeciler tarafından “vahşi hayvanlar” olarak görülüp “koyunlar gibi ehlileştirilmesi” gerektikleri düşünülmüştür. İnsan değil de hayvana yakın oldukları düşünülünce toplu kıyımların yapılması rasyonalize edilmiştir.

Hayvanları kullanarak dilde aşağılamak savaş zamanlarında da düşmanı küük düşürmek için kullanılmıştır. Japonlara 2. Dünya Savaşı’nda sarı maymunlar ve deli köpekler denmiştir. Vietnam Savaşı’nda Vietnamlılara toprağı işgal eden parazitler denmiştir. Irk gruplarını savaş zamanında hayvanlara dönüştürerek  düşmanın acıya ve ızdıraba işkenceye maruz bırakmanın yarattığı suçluluk duygusu bertaraf edilmiştir.

Bugün hayvanları sömürmek için kullanılan yöntemlerin çoğu insan köleleri kontrol etmek için de kullanıldı. Tarihsel bir benzetme yaparak Jacoby hayvanların evcilleştirilmesinin insan köleliği için bir model yarattığını söyledi.

The Dreaded Comparison adlı roman Afrikalı Amerikalılara Kuzey Amerika’da yapılan korknuç eylemlerin bugün de hayvanlara uygulandığını ortaya koyuyor. Avrupalı sömürgecileri Afrikalıları anavatanlarından çalınca onları zincirlere vurup sıkış tıkış bir halde gemilerle Amerika’ya taşıdılar, koşullar öyle kötüydü ki siyahların yarısı yolda öldü. Bu gemiler bugün büyük baş hayvan taşımacılığı için kullanılmalarıyla ünlüdür, ve modern hayvan taşımacılığı koşullarının birebir aynısıdır. Domuzlar, tavuklar, inekler ve diğer hayvanlar 12,36 ve hatta 72 saat boyunca su veya yiyecek olmaksızın çok zor hava koşullarında nakledilmekte ve bu hayvanların bir çoğu ulaşım stresinden kaynaklı aşırı kilo kaybı yaşamaktadır.