Etiket: radikal çevrecilik

İnsan kimliği politikası : Homo indeterminus

Dr. Steve Best

Görünüşe göre toplumsal hayat; ırk, toplumsal cinsiyet, dini görünüm, ulusal arka plân ve cinsel tercihler üzerine hareket eden kimlik politikaları çeşitleri üzerinde bölümleniyor. Ancak bütün insan türünün kimliğiyle ilgili bir başka büyük kimlik daha var.

İnsanlar evrimci geçmişlerini keşfetmeye devam edip büyük kuyruksuz maymunların ve diğer hayvanların zekâsı hakkında daha doğru bilgilere ulaşmaya , evrende bizlerden daha gelişmiş yaşam biçimleri aramaya devam ettiği sürece, sofistike bilgisayarlar ve yapay zekâ örnekleri ve yapay hayat (mesela kendi kendine üreyen dijital DNA gibi) ürettikçe, tür sınırlarını aşıp genlerini diğer hayvanlarla değiştirip biyonik bedenlere doğru ilerledikçe şu soru ister istemez ortaya çıkıyor : Homo sapiens kimdir? İnsanlar gerçekten eşi bulunmaz varlıklar mıdır?

(daha&helliip;)

Militan Çevrecilik ve Hayvan Hakları Savunuculuğu

Sedat Gündoğdu

Militan Çevrecilik ve Hayvan Hakları Savunuculuğu 1

Çevreciliğin ülkemizdeki modus operandi’si (eylem planı) “ağaç dik, çöp topla, çevreyi koru” mottosunun miadını doldurmuş olmasından kaynaklı yeni bir çevrecilik anlayışını hâkim kılmanın zamanı geldi de geçiyor. Bu yüzden dünya örneklerinin üzerinde durmak bir anlamda zihin açıcı olabilir. Henüz literatürde yer edinmiş olmasa da, dünyada uzun süredir gelişen, ancak ülkemizde henüz emarelerine rastlanılmayan militan çevrecilik değerlendirilmeyi fazlasıyla hak ediyor. Militan çevrecilik özellikle sonuçlarla boğuşan ve protesto eden pasif çevrecilikten, müdahale eden ve sorunun kaynağını ortadan kaldırmaya dayanan aktif çevreciliğe geçişin zorunluluğunu savunanların alternatif bir sığınağı konumunda. Ancak insan türü, Homo consumer (tüketen insan) olma eşiğini çoktan aştığı için, artık günümüz dünyası için aktif ve müdahale eden çevreciliğin yaşam şansı, bağımlı insan sayısının artmasından kaynaklı olarak oldukça azalmıştır. Her türlü yasanın, çevreyi ve çevreciyi korumaktan öte, onu aforoz edip düşkünlükle suçladığını ve çevreyi de boşa sürüp giden kaynaklar manzumesi olarak gördüğünü düşünürsek, militan çevrecilik bir zorunluluktan öte zamanın ruhuna uygun olmasa da uydurulması gereken bir anlayış olarak karşımızda durmaktadır. Hali hazırda binlerce canlı son nefesini vermek üzereyken, son vahşinin yitirilmesine ramak kalmışken, hayvan barınakları birer hayvan işkence hanesine dönüşmüşken ve de bilim, hayvanları birer deneme tahtasına çevirmişken elimizi çabuk tutmalıyız desek yeridir. Üzülmeyin, henüz doğa korumadan bahsedip bir yandan da lastik reklamında oynamadıysanız ve çevrecilik pozunu katlettiği canlının süs haline gelmiş kellesinin önünde vermediyseniz ilk taşı atabilirsiniz.

(daha&helliip;)

Geri Çekilmek Zorundayız

Dr. Steve Best

Sadece zarar vermemenin yetmemesi çok temel bir etik ilkesi bence. Etkin olarak iyi olanı yapmak zorundasınız. Bu yüzden deri endüstrisinden ve fabrika çiftçiliğinden, ilaç endüstrilerinden vegan olarak kendiniz geri çekebiliyorsanız bile lütfen kendinizi ahlâki anlamda sağlam ve güvende olduğunuzu düşünerek kandırmayın, çünkü ilk adımı atmış olsanız bile o adım atılması gereken tek adım değil. Peter Young bir hayat tarzı olarak veganizmden söz ediyor, işte bu benim son derece küçümsediğim bir şey, çünkü kazandırdığı fazla bir şey yok. Evinizin duvarları arasında Thai restaurantları ve Whole Foods mağazaları arasında gidip gelerek kötülüğe aktif olarak karşı çıktığınızı düşünemezsiniz. Bunların hepsine etkin bir tarzda karşı çıkmak ve giderek artan radikal seviyelerde müdahale etmek zorundayız. Neden?

(daha&helliip;)

İnsan İmparatorluğunun Yükselişi ve Çöküşü

Yazıyı baştan sona taradım, hataları düzelttim. Çok fazla sorun vardı. Gene de atladığım yerler olmuş olabilir. Bu arada çevirmekte olduğum yazıları soranlar oluyor. Dr. Steve Best’in “Hayvan Bakış Açısı Teorisi” adlı yazısını çeviriyorum. Oldukça uzun bir yazı olup bu yazı gibi yeni kitabında yer alacak çalışmalarından biri.

 Dr. Steve Best

“Sizinle, bir süredir kafamı meşgul eden bir düşüncemi paylaşmak istiyorum. Bu düşünce aklıma sizin türünüzü sınıflandırmaya çalışırken geldi ve anladım ki sizler aslında memeliler sınıfına dahil değilsiniz. Bu gezegendeki tüm memeliler, yaşadıkları çevre ile içgüdüsel olarak bir denge kuruyorlar. Ama siz insanlar öyle değilsiniz. Bir bölgeye yerleşiyorsunuz ve çoğalıyorsunuz, tüm doğal kaynakları tüketene kadar çoğalıyorsunuz. Canlı kalabilmenizin tek yolu başka bir bölgeye yayılmak. Bu gezegende bu şekilde yaşamını sürdüren bir organizma daha var. Ne olduğunu biliyor musunuz? Virüsler. İnsanlar hastalıktır. Bu gezegenin kanserleri. Sizler bir vebasınız.”

Ajan Smith, The Matrix (1999)

(daha&helliip;)

İnsanın İlerleme Miti

CHRIS HEDGE

Clive Hamilton, “Bir Türe Ağıt: İklim Değişikliği Gerçeğine Neden Direniyoruz? “ adlı eserinde  “felaket boyutlarında bir iklim değişikliğinin resmen gerçek” olmasını kabul etmekten kaynaklı karanlık bir rahatlama hissinden söz ediyor. “Yanlış umutların” yok olmasının hem entelektüel hem de duygusal bir bilgi gerektirdiğini söylüyor yazar. Birinci türden bilgiye  ulaşmak mümkün. İkincisi ise çocuklarımız dahil sevdiklerimizin birkaç sene olmasa bile önümüzdeki on yıllar içerisinde kesinlikle emniyetten uzak, ızdırap ve keder dolu hayatlar yaşayacaklarının bilinmesi nedeniyle elde edilmesi zor bir bilgi. Yaklaşmakta olan bir felaketi duygusal anlamda kabullenmek, iktidar elitin ekosistemin yıkılışına akılla tepki göstermeyeceğini bilmenin getirdiği o dehşet verici kavrayış hissi bir gün ölecek olduğumuzu bilmek kadar zor. Zamanımızın en sersemletici varoluşsal mücadelesi, bu dehşet verici hakikati- entelektüel ve duygusal anlamda- sindirmek ve bizi yok etmekte olan güçlere direnmeye devam etmek.

(daha&helliip;)

İnsan İmparatorluğu

Dr. Steve Best

2 Kasım 2012

Portekiz PANdebate Söyleşisi

-Tam Metin-

Bugün insan kimliğinden bahsedeceğim. Kim olduğumuzdan, kim olduğumuzu düşündüğümüzden, kime insan dendiği, bunun ne anlama geldiği ve  insan kimliği denen şeyin neden bir hata olduğuna dair insan kimliği politikalarından bahsedeceğim.Bu yüzden konuşmamın adını “insan kimliği ya da insan doğası üzerine bildiğiniz herşey yanlış” adını verdim. Çünkü hâlâ kim olduğumuz bilmiyoruz, ben  işte bu paradoksu ortaya koyacağım.

(daha&helliip;)

İnsan İmparatorluğu -3-

 

Dr. Steve Best

Dünya evrenin merkezinde değil. Biz de Darwinizmi kapitalist bir ideolojiye, türcü bir ideolojiye dönüştürdük ve kumaştaki yırtığı diktik.

20. yüzyılda ise Nietzsche ve Freud çıkıyor karşımıza. Freud “Rüyaların Yorumu”’nu 1900’de yazdı. Nietzsche 1889’da  öldü ve ve 11 sene boyunca komada yaşadı. En muhteşem akıllardan biri böyle sönüp gitti. Nietzsche ve Freud aklın İnsan’ın merkezinde yer almadığını söyledi bize. Buna işaret eden Darwin’di. Kendimizi akıllı canlılar olaral görüyoruz, bir özümüz var ve bu öz de rasyonel bire özmüş gibi görüyoruz. Nietzsche ve Freud Darwin’a pek işaret etmedilerse de Darwin’in sözlerinin altını çizmiş oldular; içgüdüleri, iradesi, rasyonel olmayan itkileri tarafından yönetilen hayvanlar ve aslında rasyonel altı varlıklar olduğumuzu söylediler.

(daha&helliip;)

İnsanlaş(ma)

Lâle Sözmen

  • İnsanın doğası manipülasyondur. Yeryüzünde insan, tekno-endüstriyel yaşamı tasarlarken, kendi doğasını da tasarlayan, biyo-teknoloji ürünü bir canlı haline gelmenin rüyası için çalışmaktadır. İnsanın hayvan doğası, bu manipülasyon içinde erimiş ve geriye dönüp bakıldığında, doğasından ürken bir tür ortaya çıkmıştır. Uzun zaman önce doğada yaşamanın doğrudanlığı ve kendiliğindenliği, tahakküm edebilmenin gücüyle yer değiştirdiğinde; insanlık, hayvan doğasıyla arasına mesafe koymuş ve evriminin marifetiyle ‘hayvandan öte’ bir tür haline geldiğini iddia edebilmiştir. Aynı şekilde ekosistemin bir parçası olduğunun reddi, tüm canlıların üstünde efendiliğe ve hiyerarşik bir ilişkiye dönüşmüştür. Bu anlamda doğa, insanın kendi dışında konumlandırdığı bir meta ve ihtiyaçlara uydurularak değer üretme kapasitesiyle, muğlak bir varoluş halidir. Doğaya atfedilenler, insan evriminin evreleri boyunca kültürünün ona biçtikleriyle tarif edilebilmiştir.
  • (daha&helliip;)

Veganizm: Kaybedemeyeceğimiz Bir Savaş

Dr. Steve Best

30 yıldır kitap yayınlıyorum. 30 seneden uzun süredir vejetaryen ve veganım. 30 senedir bütün toplumsal hareketlerde ve davalarda bir aktivist olarak yer aldım. Bir devrimde  insan olarak, bir toplum olarak , vegan ve hayvan aktivistleri olarak, bir hareket olarak  nerede bulunduğumuz konusunda bazı sonuçlara  ulaşmış bulunuyorum.

Hem iyi hem kötü haberlerim var size.

(daha&helliip;)

Türlerin Kaderi : İklim Kıyameti

 Fred Guterl

Ünlü İngiliz bilim adamı James Lovelock 1970li yıllarda Gaia teorisini oluşturdu, bu teoriye göre Dünya bir çeşit süperorganizmaydı.  Herşeyi dar bir bant içerisinde tutan bir niteliği vardı, böylece hayat mümkün oluyordu ve bu nitelik kendi kendisini düzenliyordu. Eğer herşey fazla ısınır ya da soğursa- güneş ışığı değişir ya da volkanlar sıcaklıkların düşmesine ne olursa  mesela- o zaman Gaia gerekeni yapıyordu. Bu, insanı rahatlatan bir nosyondu. Ama Lovelock’ın sonradan söylediği gibi, yanlıştı da aynı zamanda.” Size söylemek zorundayım, dünya ailesinin üyeleri ve onun bir parçası olarak siz ve uygarlık çok ciddi bir tehlikedesiniz”…2006 yılında Lovelock Independent’ta böyle yazmıştı.

(daha&helliip;)

Bir Mücadele Günlüğünden Notlar

Dr. Steve Best

“Bayanlar baylar,

Şu anda adakemisyen, yazar, aktivist ve dünya yurttaşı kapasitesi anlamında, sizin önünüzde sahnede ayakta durması gereken son insanlara bakıyorsunuz.

Gençliğimde, bir fabrikada mavi yakalı bir çalışan olmaya, ya da hapse girmeye ya da erkenden mezarı boylamaya aday birisiydim, ama hayatımdaki derin değişiklikler beni farklı yönlere doğru itti. Bu geceki konuşmamın önemli temalarından birisi değişim, büyüme, gelişim ve evrim. Gerçekten de, bir tür olarak eğer topyekûn bir felaketi ters yüz etmek istiyorsak, toplumsal ve moral evrimimizde kuantum sıçraması yapmamız gerekiyor; çünkü kapitalizm ve ekolojide yaşanan küresel krizler disütopik bir gelecek ve felaket boyutlarında değişimlerle yüzyüze bırakıyor bizi.

(daha&helliip;)

Cesur Yeni Dünya Mühendisliği: Gerçek Eskisi Gibi Değil

-Eski bir çeviri, yeniden-

Dr.Steve Best

Edebiyat sadece kurgudan ibaret değildir, toplum hakkında hayati öneme sahip açılar sağlar. Belki de dikkat çeken bir örnek olarak Upton Sinclair’in “The Jungle” (1906) kitabını burada söylenebilir; bu kitap halkı et endüstrisinin iğrençliği ve işçi sınıfının perişan hayatları hakkında bilgilendirmiştir. Bu örnekten de belli olduğu gibi; edebiyat,  sosyolojik çözümlemelerin başaramayacağı türden, günlük hayatla alakalı somut keşifler yapmamızı sağlar. Dahası; edebiyat, yaklaşmakta olan şeylerle alakalı derin uyarılar ve önseziler de sağlar. Medya kuramcısı Marshall Mcluhan’ın sözleriyle söylemek gerekirse sanatçılar bilim adamları ve felsefecilerden önce değişiklileri görüp  hisseden “geleceğin antenleri”dir.

(daha&helliip;)

“ÖZGÜRLÜKTEN ASLA TAVİZ VERMEYİN…”

 Dr. Steve Best’in bir röportajından…

“Zarar vermemek yeterli değildir ifadesi en temel etik prensibidir . Aktif olarak iyi olanı yapmalısınız. Bu yüzden fabrika çiftçiliğinden, ve deri endüstrisinden, ilaç endüstrisinden vegan olacağınız noktaya dek geri çekilirseniz, lütfen moral anlamda hem sağlam hem de emniyette olduğunuzu düşünerek kendinizi kandırmayın. Neden? Çünkü ilk adımı attınız evet, ama tek adım değil bu. Veganizmin bir hayat tarzı olarak görülmesini çok ciddi olarak küçümsüyorum; çünkü bu, yeterli olanı yapmamak demektir.  Evinizin sınırları içerisinde kalıp Thai restaurantlarına gelip giderek yaşayarak, bu şeytani kötülük sitemlerine aktif olarak karşı koyduğunuzu düşünemezsiniz.

(daha&helliip;)

İnsan Kimliği Politikası: Homo İndeterminus

-eski bir çeviri, yeniden-

Dr. Steve Best

Görünüşe göre, toplumsal hayat; ırk, toplumsal cinsiyet, dini görünüm, ulusal arkaplan ve cinsel tercihler üzerine hareket eden kimlik politikaları çeşitleri üzerinde bölümleniyor. Ancak bütün insan türünün kimliğiyle ilgili bir başka büyük kimlik biçimi daha var.

İnsanlar evrimci geçmişleri keşfetmeye devam edip büyük kuyruksuz maymunların ve diğer hayvanların zekası hakkında daha doğru bilgilere ulaşmaya devam ettikçe, kainatta bizlerden daha gelişmiş hayat biçimleri aramaya devam ettiği sürece, sofistike bilgisayarlar ve yapay zeka örnekleri ve yapay hayat (mesela kendi kendine üreyen dijital DNA gibi) ürettikçe, tür sınırlarını aşıp genlerini diğer hayvanlarla değiştirdiği sürece ve biyonik vücutlara doğru ilerledikçe şu soru ister istemez ortay çıkıyor:Homo sapiens kimdir? İnsanlar gerçekten eşi bulunmaz varlıklar mıdır?

(daha&helliip;)

Doğayı ve Birbirimizi Tahakküm Altına Almamızın Kökleri

Hayvan Problemi
Jim Mason



-Igniting a Revolution:Voices in Defense of The Earth/Dr. Steve Best’in editörlüğünü yaptığı kitaptan çeviridir-
Bazıları insan toplumunun resmen delirdiğini düşünüyor. Gülünç nefretler ve savaşlar dünyanın her yerinde var. Küresel yuvamızı kirletiyor, gezegendeki hayatı ortadan kaldırıyor ve hayatı kendimiz için daha da zor bir hale getiriyoruz.

Çıldırdığımızı sanmıyorum; bence bizler şuandaki toplumsal ve çevresel sorunlarımıza yeterince derinlemesine bakmadık. Sayısı giderek artan bir çok insanla beraber ben de bu sorunların binlerce sene önce atalarımız tarıma başladığında, yaşayan dünyanın eski kadim dünyayla arasındaki bağları kopardığında ve insanların bütün hayat çeşitlerinin en üstüne koyduğunda başladığına inanıyorum. Bu yüzden bugezegendeki diğer hayat biçimleriyle hiçbir bağımız yok, buraya aitlik hissimiz de yok. Kibirliyiz. Yaşayan dünya bizim altımızda yer alıyor- ya kullanılmak ya da el uzaklığında tutmamız için. Doğadan patolojik olarak kopmuş durumdayız.

(daha&helliip;)

Bu Sefer Bütün Gezegeni Yok Edeceğiz


Chris Hedges

 

truthdig.com

Irak’taki Babil’in ve kadim Roma şehri Antakya’nın, şimdi ince kum tanelerinin altına gömülü bir halde uzanan Roma Suriye’sinin kalıntıları boyunca yürüdüm. Bir zaman Roma İmparatorluğu’nun en önemli tarım merkezlerinden birisi olan Leptis Magna’nın mermer yıkıntılarını gezdim, artık Tripoli’nin güneydoğusundaki ıssız kum yığınları arasında yapayalnız kalmış burası. Şafak vakti Tikal’daki kadim tapınaklara tırmandım, rengârenk tukan sürüleri aşağıdaki cangılın yeşilliklerinden sıçrayarak yükseliyordu. Nil boyunca uzanan kadim Mısır şehri  Luxor’ın kalıntıları arasında durdum, II. Ramses’in heykeline baktım, yerde bir parçası yıkılmış halde duruyordu.

(daha&helliip;)

Hak Sahibi Olma Zorbalığı

Sınırlarla İlgili Bir Ders

Derrick Jensen

Orion dergisi Şubat 2011 sayısı


Aklı başında bir çok insanın halen daha sınırlı bir gezegende nasıl olur da sınırsız bir ekonomik büyüme olabileceğine inandığını gördükçe şaşırmadan edemiyorum. Sürekli ekonomik büyüme ve onun kuzeni sınırsız teknolojik genişleme bu kültürde bir çok insan tarafından öylesine derinden inanılan bir şey ki neredeyse hiç sorgulanmadan kabul ediliyorlar. Daha da rahatsız edici bir gerçek var ki o da bu inançların bir şekilde insan olmanın nihai tanımı olarak görülmesi: sürekli ekonomik büyüme  ve sınırsız teknolojik genişleme bizim yaptığımız şeylerdir.

(daha&helliip;)

Hayvan İşçiliği: Direniş, İsyan ve Otonomi Mücadelesi


Dr. Steve Best

Çok yönlü bir savaşın, günümüzün doğa politikalarıyla  ilgili en çalkantılı mücadelelerinden birinin en  ilginç cephesi ,gezegenin geleceğini belirleyecek bir konumda bulunuyor. Artık filler, primatlar ve  kuşlar için insan agresyonu ve işgalinin kriz sınırlarını aştığı netlik kazanırken, bu durum hayvanlarda hem  hayatta kalma içgüdüleri uyandırıyor, hem de intikam almaları için bir zemin hazırlıyor.

(daha&helliip;)

21. Yüzyıl Devrimi

(Tam metin)

Dr. Steve Best

Soruna Giriş

Özgürlük, haklar, demokrasi, şefkat etiği, barış, türler arası adalet ve ekoloji savaşında bir çok kaleyi kazanıyoruz.

Ama savaşı kaybediyoruz.

Hırs, şiddet, yağmalama, çıkar ve tahakküm savaşını. Uluslarlarası şirketlere, dünya bankalarına ABD imparatorluğuna, Batı askeri makinelerine karşı olan savaşı. Ekonomik büyümeyi, teknolojik gelişmeyi, aşırı üretimi, aşırı tüketimi ve aşırı nüfus artışını her yere yayan sistemlere karşı olan savaşı.

Son on yıllarda yaşanan yoğun sosyal ve çevresel mücadelelere rağmen, demokrası ve ekoloji mücadelesinde toprak kaybediyoruz.

(daha&helliip;)

NAMLUNUN UCUNDA DÜNYA

Ya da Sadelik Hareketinin sorunu ne?

Derrick Jensen

Orion dergisi

2009 Mayıs/haziran sayısı

Birkaç ay önce bir toplantıda eylemci arkadaşlardan birisi ”eğer dünyamız çevre felaketiyle karşı karşıyaysa, nasıl yaşayacağız ?” diye sordu.

Bu soru birkaç sebepten dolayı beni etkiledi. Öncelikle bizim dünyamız değil, dünya. Dünyanın bize ait olduğu nosyonu- bizim ona ait olmamız gerekirken- sorunun önemli bir bölümünü oluşturuyor.

İkincisi,  bu sorunun aslında ana akım medya içerisinde (ve hatta bazı çevreciler arasında da ) dünyanın içinde bulunduğu durum ve bizim ona verdiğimiz cevapla alakalı sorulan neredeyse tek soru olması. “Yeşil yaşam” deyimini googleda aradığınızda 7,250,000 hit veriyor, Mick Jagger ve Keith Richards aramalarından daha fazla bir sonuç bu ( ya da diğer yönden bakarsak hayati öneme sahip John A.Livingston ve Neil Everndern’den bin kat daha fazla). Çıkan websitelerine tıkladığınızda aklınıza gelen şeylerle karşılaşıyorsunuz: “Yeşil Rehber: Alış Veriş Yap, Kurtar, Muhafaza Et”, “Hepimiz İçin Kişisel Çözümler” ve ”Tüketiciler İçin Tuvalet Kağıdı Rehberi”.

Bu sorunun beni etkilemesinin üçüncü ve  en önemli sebebi ise, sorunun yanlış soru olması. Sorunun nasıl yanlış olduğuna bakarak bazı doğru soruları aramaya başlayabiliriz. Bu çok önemli; çünkü yanlış sorulara doğru cevaplar bulmanın pek faydası yok.

O halde meselenin bir kısmı “çevre felaketiyle karşı karşıya olmak” deyiminde yatıyor, bu sözler sanki esas problemin çevre felaketi olduğu gibi bir hava yaratıyor. Ama değil. Bu bir semptom-bir tesir, yoksa  bir sebep değil. Küresel ısınmayı ve onu “çözmek” veya “durdurmak” veya “yumuşatma” girişimlerini bir düşünün. Küresel ısınma (ya da bazılarının haklı olarak söylediği gibi”küresel iklim felaketi”) çok korkutucu olsa da, ilk ve en önemli tehdit değil. Bu bir sonuç. Pikalar yok olmayacak  ya da buzullar erimiyor, ya da hava düzeni değişmiyor demiyorum; ama bu felaketler için küresel ısınmayı suçlamak , vurulan birisi için kurşun projektilini suçlamakla aynı şey. Küresel iklim felaketini çözmek, durdurmak ya da yumuşatmak için çaba göstermemeliyiz de demiyorum; ben sadece bütün bunların petrol ve gaz yakmanın, baraj inşaatının, endüstriyel tarımcılığın ve diğerlerinin önceden kestirilebilir sonuçları olduğunu kabul edersek başarma şansımızın artacağını söylüyorum. Gerçek tehdit, bunların hepsi.

Aynı şeyler dünya çapında yaşanan ekolojik çöküş için de geçerli. Ekstraktif ormancılık ormanları yok ediyor. Ekstraktif ormancılık orman toplumlarının –bitkilerin, hayvanların, mantarların, nehirlerin, toprağın ve diğerlerinin-çökmesine sebep olduğu zaman buna şaşırmak niye? Bunu daha önce de bir iki kez gördük. Irak’ı düşündüğünüzde aklınıza gelen ilk görüntü çok sık olduğu için güneş ışınlarının asla yeryüzüne ulaşamadığı sedir ormanları mı? Bu ekstraktif kültürün başlangıcından önce öyleydi; bu kültürün ilk yazılı mitlerinden birisi Gılgamış’tır, Gılgamış şehirler kurmak için Irak’ın tepe ve ovalarındaki ağaçları keser. Yunanistan da önceden yoğun ormanlardan oluşuyordu; Plato ormanları yok etmenin su kalitesine zarar verdiğini düşünüyordu(ve eminim Atina’nın su kalitesinden sorumlu olanlar da aynen bugünkü gibi düşünerek su kalitesiyle ormanları yok etmek arasında bağlantı var mı incelemek gerekir demişlerdi). Bir kültür ormanları böylesine etkili bir şekilde yok ederken orman toplumlarının hayatlarını sürdürebileceğine inanmak biraz hayalcilik oluyor.

Nehirlerde de aynı şey söz konusu. Sadece ABD’de 2 milyon baraj var, bunlardan 70 bini 6 fit yüksekliğinde, 60 bini ise 13 fitten yüksek. Buna rağmen balık topluluklarının yok olmasına şaşırıyoruz. Aynı şeyi otlaklar için de tekrar edebiliriz, ormanların yok edilme oranından fazla otlaklar tarım tarafından yok ediliyor; okyanuslarda ise plastik oranı bitkisel planktondan 10 kat fazla (ormanlar da aynı oranda plastikle doldurulsa  90 fit derinliğinde strafor olurdu); göçmen kuşlar gökdelenlerden haşere ilaçlarına dek her şey tarafından tehdit altında; liste böyle devam ediyor.

Burada önemli olan, dünya çapında yaşanan ekolojik çöküşün dışsal ve önceden kestirilemez bir tehdit olmaması- ya da yüzümüze çevrilmiş bir namlu filan olmaması. Bir tüfeğin namlusuna bakmıyoruz da değil, bakıyoruz; doğru bir şekilde tanımlarsak daha iyi olur. Eğer somon balıklarını, mersinbalığını, Kolombiya nehrini, amfibileri kastediyorsak o zaman söz konusu tüfek endüstriyel uygarlıktır.

Meselenin ikinci kısmı sorulan sorunun gelecekte başımıza gelecek bir tehditle karşı karşıya olduğumuzu varsayması-yani daha tüfek ateşlenmemiş gibi. Ama Dehşet çoktan başladı. Yaban güvercinlerine sorun. Eskimo çulluklarına sorun. Deniz kuşlarına sorun. Her yerdeki geleneksel yerli toplumlarına sorun. Bu potansiyel bir tehdit değil, tam tersine uzun zaman önce başlamış bir tehdit.

Metaforla alakalı daha büyük bir mesele, ayrıca Orion dergisindeki bu yeni sütunun da sebebi bu, en sonda sorulan soru: “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” Buna adım adım bakalım. Tüfeğin  ne olduğunu bulduk: başlangıcından beri ormanları yok eden, balıkları, suları, toprakları yok eden, her şeyi yağmalayan, yok eden bu ekstraktif kültür. Tüfeğin daha önce ateşlendiğini ve sevdiğimiz bir çok canlıyı, Carolina muhabbet kuşlarından kestane güvelerine dek bir çok canlıyı öldürdüğünü biliyoruz. Şimdi tüfek daha fazla sayıda sevdiğimiz canlıya ateş etmeye hazırlanıyor, ateşleniyor, bu sefer Sibirya kaplanlarından Hint timsahlarına, bütün okyanuslara, sizi ve beni de içine alarak aslında bütün dünyaya yöneltiliyor namlu. Eğer bu metaforu daha gerçek yaparsak, o zaman bu sorunun-diğer bir çok sorudan daha fazla sorulmuş bu sorunun- neden yanlış soru olduğunu anlayabiliriz. Eğer birisi evinizi yağmalıyor, sevdiklerinizi teker teker ( ya da hepsini birden) öldürüyorsa o zaman yüreğinizi yakan soru, hayatımı nasıl yaşamam gerekir?  sorusu mu olurdu? Sizin adınıza konuşamam; ama benim soracağım soru şu olurdu: bu psikopatları nasıl etkisiz hale getirebilirim? Gerekli bütün araçları kullanarak onları nasıl durdururum?

Nihayet can alıcı noktaya geliyoruz. Arkamızdan gelenler ya da bir zamanlar bu kültürün durdurduğu bu dünyadan geri kalanları miras alanlar- ister petrol fiyatının yükselişi, ekonomik çöküş, ekolojik çöküşle ya da doğal dünyayla ittifak halinde çarpışan cesur kadın ve erkeklerin çabaları sonucunda-sizin ya da benim hayatımızı nasıl yaşadığımızı umursamayacaklar. Ne kadar  çok çabaladığımızı umursamayacaklar. İyi insanlar olup olmadığımızı umursamayacaklar. Şiddet dolu olup olmadığımız umurlarında olmayacak. Gezegenin katledilmesinden dolayı yas tutup tutmadığımızı umursamayacaklar. Aydın olup olmadığımızı da umursamayacaklar. Harekete geçmemek için ne tür bahanelerimiz (“bu meseleyi düşünemeyecek kadar stres altındaydım”, ya da “hem çok büyük hem de çok korkunç” ya da “çok meşgulüm” ya da bilerce kez duyduğumuz nice bahane gibi)olduğunu umursamayacaklar. Ne kadar sade bir hayat sürdüğümüzü umursamayacaklar. Düşüncede ve eylemde ne kadar temiz ve saf olduğumuzu umursamayacaklar. Görmeyi dilediğimiz o değişim haline dönüşüp dönüşmediğimize de aldırmayacaklar.

Oyumuzu Demokratlara, Cumhuriyetçilere, Yeşillere, Liberterlere ya da hiç kimseye verip vermediğimizi de  umursamayacaklar. Bu konuda büyük kitaplar yazmamızı da  umursamayacaklar. Bu  ölümcül ekonomiyi sürdüren politikacılara ya da CEO’lara “merhamet” duyup duymadığımıza aldırmayacaklar. Onlar suyu içip içemediklerine, havayı soluyup soluyamadıklarına aldıracaklar. Toprağın onları besleyip besleyemeyeceğine aldıracaklar.

Hepimiz büyük bir dönüşümle alakalı fanteziler kurabiliriz; ama eğer insanlar (ve insan olmayan canlı toplumları) nefes alamıyorsa o zaman hiçbir önemi yok. Bu kültürün gezegeni öldürmesinin önüne geçmekten daha önemli bir şey yok. Bunu söylemek bile utanç verici. Toprak her şeyin kaynağıdır. Eğer gezegeniniz yoksa, o zaman ekonomik sisteminiz yoktur, ruhsallığınız yoktur, bu soruyu bile soramazsınız. Eğer gezegeniniz yoksa hiç kimse soru soramaz.

Peki ben hangi soruyu sorardım? “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” diye sormak yerine  insanlar yaşadıkları toprağa, onlara hayat veren toprağa şu soruyu sorsalardı: “senin müttefiğin olmak için, seni  bu kültürden korumaya yardımcı olmak için ne yapabilirim ve ne yapmam gerekiyor? Bu kültürün seni öldürmesine son vermek için beraber ne yapabiliriz?” Eğer bu soruyu sorarsanız ve dinlerseniz, toprak neye ihtiyacı olduğunu size söyleyecektir. O zaman geriye tek gerçek soru kalıyor: bunu yapmayı istiyor musunuz?

Çeviri:CemC

Malcolm X’in Dönüşü

Dr. Steven Best

07.10.2010

 

“  Bir devrimin parçası olan insanlar sistemin bir parçası haline dönüşmezler; onlar sistemi yıkarlar”.

 

 

Malcolm X

 

Malcolm X bir keresinde şöyle söylemişti: “ Devrimler asla taviz vermez. Devrimler asla uzlaşmaya dayanmaz.” Eğer bugün hayatta olsaydı (ki dün akşam rüyamda hayatta olduğunu gördüm), bence bugün de devrimin doğası ve devrime duyulan ihtiyaç ile ilgili görüşlerini 1965 yılında uğradığı suikast sonrası meydana gelen dramatik değişikler üzerinden açıklamaya devam ederdi. Onun şunları söyleyebileceğini hayal ettim:

 

 

Devrimler yatak odalarında hazırlanan bloglardan meydana gelmez, vegan keklerin pişirildiği şehir mutfaklarından da akmaz, değişik yerlerde lifestyle veganizmi ya da anarşizmin pozlarını veren tüketicilerle de hayata geçmez. Devrimler;  organize toplumsal hareketler işbirliği halinde ortak bir amaç uğrunda küresel kapitalizm makinesini milletten millete, kıtadan kıtaya ve bütün yarımkürelerde bozup, engelleyip, işlemez hale getirince tutuşur, patlar ve yayılırlar.

Eğitim önemlidir; boşu boşuna eğitime “geleceğe götüren pasaport” adını vermedim. Ama aptal olmayın ya da Sokratçı bir soytarı olmayın: eğitim ajitasyon olmadan işe yaramaz, öğrenmek dediğin kitaplardan ve sınıflardan olduğu kadar sokaklardan ve politik mücadeleden de gelir.

Devrim kendi kendine gelmez- “tarihin yasaları” sonunda ya da “eğer isterseniz” türü fikirlerin sonucu, biz sabırla 100. maymunu ya da en büyük kitleyi, “görülen en büyük yürüyüşü” ya da veganizmin kaçınılmaz şekilde büyümesini beklemeye devam ederken meydana gelmez. Vegan etik ve beslenme biçiminin önemini anlayabiliyorum, ama bu da beyaz elitizminin bir başka çeşidi sadece. “Vegan devrimi “şeklindeki içi boş iyimserlikler  ise bana Batı dünyasındaki devasa “kazanımlar”, ve dünyanın en kalabalık iki milleti olan Çin’de ve Hindistan’da et endüstrisinin yaygınlaşmaya başlaması gibi gerçekler karşısında gerçekten gülünç görünüyor.

Hayır, devrim bir vizyon, bilgi, irade, eylem ve amansız bir adanmışlık ürünüdür, bütün reformist illüzyonların , şirket medyasının, politikacıların ve devletin reddedilmesi ve yerel anlamda yurttaşlık ve demokrasinin yeniden inşa edilmesidir.

Radikal bir değişimin nesnel koşulları –bugün devletin ve ekonominin başını ağrıtan yapısal problemlerden çok  acil çözüm gerektiren ekolojik bir krizden kaynaklanıyor- artık o anın geldiğini haber veriyor, artık çürüme yaşanıyor, kitlesel ve sistemik bir başkaldırının zamanının bugün değil dün, ya da on yıl önce ya da yüzyıllar önce olduğu anlaşılıyor.

Özellikle de Batılı zengin elitlerin çıkarları ve o yozlaşmış keyiflerine bakıp öznel koşulları  göz önüne aldığımızda   her şey kötü görünse de bu koşullar kazanılmak zorunda, hayata geçmek ve tarihte daha önceden görülmemiş bir ölçek ve hızla geliştirilmek zorunda.

Medeni  haklar, insan hakları, uluslararası haklar, cinsiyet ayrımcılığına, ırkçılığa, yoksulluğa ve savaşa son. Evet !

Ama bu yeni bir gün, yeni bir dönem, yeni bir dünya. O harika hayvan ve dünya özgürlük hareketlerinden doğa ve hayvanların haklarını da talep etmemiz gerektiğini öğrendim.  İçimizdeki sömürgecileri ve emperyalistleri yok etmeli, kibir ve kendini beğenmişliğimizi bir kenara atmalı, hissetme yeteneği bulunan bütün canlılara eşit şekilde saygı duymalı; hayatla, toprak ve denizle uyum içerisinde yaşamalıyız.

Ancak hayvan hakları hareketlerinde dirençli sorun çıkaran bölümler var, bu tek konu odaklı liberal tüketiciler için kapitalizmin ortadan kaldırılmasından söz etmedikçe türlerin” köleleğine son vermekten” söz etmemenizi istiyorum. Günümüzdeki en ölümcül kötülük bu manyak ve amansız kapitalist sistemdir, bu sistem büyüme, çıkar, iktidar, şiddet kullanarak boyun eğdirme ve muhalefetin bastırılması ve mutlak kontrol saplantısı ile büyür.

Akıl dışılık karşısında akıl yürütmezsiniz, faşizmle oynamazsınız, tahakkümle flört etmezsiniz ya da patolojik iktidara vaaz vermezsiniz. Karşı bir güç oluşturursunuz, bu öyle bir güçtür ki kökleri sağlamdır, yaygındır, taviz vermez ve tarihin izlerini taşır,  fantastik olasılıkları haber verir.

Beraber çalışarak değişik direniş topluluklarını mobilize eden farklı eleştiri ve taktikler aracılığıyla, militan gruplar ve pozisyonlardan oluşmuş bir cephe ile tahakküm yapılarına saldırılabilir ve geleceğe  giden yolun kapısı açılabilir. Bu yüzden lütfen, ya total devrimden söz edin ya da hiç etmeyin. Kapitalizmin ortadan kaldırılması için çalışmadığınız sürece türlerin köleliğine son verilmesi konusunda sessiz kalın. “Hayvanların eşya statüsünde olması” konusunda  eğer özel mülkiyet sistemini yıkmayı planlamıyorsanız, hiç bağırıp çağırmayın.

Siz kapitalizmin malısınız; ben de; topraklar, kaynaklar ve zenginlik de; ve devlet de, politik sistemler de ve mahkemeler de onun malı. Kapitalizm sonsuz bir uçurumdan başka bir sınır tanımaz, değerlerin takas edilmesinden başka bir değer bilmez. Hayat, kan, ızdırap, soykırım, türlerin yok olması ve biyolojik çöküş bu tımarhaneyi yöneten kasaplar, bankacılar, nihilistler ve sosyopatlar için hiç bir şey ifade etmiyor. Sistem çıkarı kutsal diye yüceltirken hayatı bayağı ve basit şeklinde kirletiyor, aşağılıyor; teröristlere özgürlük savaşçıları derken özgürlük savaşçılarına terörist diyor. Herşey alt üst olmuş, ancak devrim her şeyi olması gerektiği hale getirebilir.

Ama ben ayrıca bizleri antroposentrizm, hümanizm ve türcülük tarafından şekillendirilmiş tarihin en eski hatalarından, kök salmış ilüzyonlarından ve felaketlerinden koruyacak bir paradigma değişikliğine yöneltecek ahlaki bir devrimle de desteklenmemiş ve bilgilendirilmemiş, ama eski ekonomik ve politik diktatörlükten kurtulmuş bir post-kapitalist toplumun ne  olursa olsun gene zehirli, gerici ve dominant bir kültür olarak kalmaya devam edeceğini de biliyorum.

Bu yüzden kısmi mücadelelerimizi daha geniş, daha derin, daha kompleks ve kapsayıcı politikalarla değiştirmeliyiz. Artık tek bir tahakküm sistemini eleştirmeyi bırakıp on binlerce insan ruhunda ve insan toplumlarında kanser gibi yayılmış olan sistemli bir boyun eğdirme ve şiddet yapısı olan hiyerarşinin eleştirisine yönelmeliyiz.

Aciliyetle, militanca mücadele edeceğiz, şu andaki krizin talep ettiği şeyleri çözeceğiz ve eğer kıyameti koparabilirsek kazanabiliriz de. Ama sessiz kalmamızı isteyen ya da hapse atılmamızı, ölmemizi isteyen faşistleri asla küçük görmemeliyiz, ne de tarihini bu hayati öneme sahip dönüm noktasında, bu potansiyel ekolojik, sosyal ve biyolojik dönüm noktasında bizi bekleyen büyük mücadeleyi hafife almalıyız.

Ve son olarak, insanlardan hippilerin barış ve aşk rüyalarını bir kenara bırakmalarını istiyorum; benim zamanımda bunlar bir şakaydı , bugün artık bir farsa dönüştüler. Bu bir sohbet, bir argüman, bir görüşme filan değil. Bu bir savaş, her yerde ciddi düşmanlarımız var. Ve bir savaşı kazanmak  için masadan hiçbir taktiği kaldıramazsınız.

Günümüzde hayvan hakları hareketinde aptal insanların, fundamentalistler, sahte peygamberler, hainlerin olduğunu biliyorum, bu insanlar savaştan söz edilmesini sevmez ama sadece kendilerinin, kendi Krallarının, peygamberlerinin kavrayabildiği Hakikati reddeden herkese  saldırmaya, sözel şiddet uygulamaya ve onları sabote etmeye bütün zamanlarını ayırırlar. Bu insanlar sokağa yabancıdır, bu evcil tutsaklar korolarına bloglarından direnişin, doğrudan eylemin ve militan mücadelenin “şiddet yanlısı” bir şey olduğunu söylerler.

Ama söz konusu meşru müdafaa oldukça  ya da masum hayvanların savunulması ve dünyanın savunulması oldukça bu sert taktiklere şiddet diyemem. Ben buna zeka derim.

Ve böylece kardeşlerim, arkadaşlarım ve yoldaşlarım,  hayvan ve dünya özgürlüğü için mücadele edenler, sizler yeni devrimci dalgasınız, sizleri selamlıyorum. Sıkı dövüşün, cesurca dövüşün, ve hepsinden önemlisi –ki bunu ben de daima yaptım- “nasıl gerekiyorsa öyle” dövüşün.

Çeviri:CemC

 

BÜYÜK YALANLAR VE BİYOTEKNOLOJİ DEVRİMİ

 

BÜYÜK YALANLAR VE BİYOTEKNOLOJİ DEVRİMİ

YA DA

“GEÇEN YAZ NE YEDİĞİNİ BİLİYORUM”

Dr. Steve Best

“İnsanların yapabileceği en büyük hata yavaş yavaş ilerlemek;  çünkü daha siz başlamadan oyun bitmiş olacak”.

Henrik Verfaille

Monsanto Şirketi Başkan Yardımcısı

“Bir avuç küresel şirket, araştırma kurulu ve hükümet ; insan ırkının, on binlerce mikroorganizmanın, bitkinin, ve hayvanın temelini oluşturan 100 bin genin patentine sahip olabilir, bu şirketlere ve kurumlara daha önceden görülmemiş bir iktidar ve güç veriyoruz, onlar hem bizim hem de gelecek kuşakların yaşayacağı  hayat koşullarına hakim olacaklar.”

Jeremy Rifkin

ABD vatandaşları uykularında huzurla horlamaya devam etsinler, dünyanın geri kalanı insan tarihindeki en radikal bilimsel devrime karşı koyuyor. Monsanto, Du Pont ve Novartis gibi birkaç dev şirket dünyanın tohum stoklarını, tarımını ele geçirip genetik mühendislik yoluyla gıda teminini temelli değiştiriyorlar.

1992’den beri ABD’nin “düzenleyici” kurumları aracılığıyla genetiği değiştirilmiş mısırlar, soyalar, domatesler, patatesler, kabak, pamuk ve düzinelerce başka ürün ABD’nin topraklarının dörtte birine ekilmiş, etiketsiz bir şekilde süpermarketlerine getirilmiş ve hatta diğer ülkelere ihraç edilmiş durumda. ABD Tarım Bakanlığı’na göre, mısırın %25’i, pamuğun %45’i, soya fasulyesinin %55’i, ve işlenmiş gıdaların %80’inin genetiği değiştirildi, bu arada şirketler ağaçlarda da mühendisliklerini konuşturmaya başladılar. Bu bütün ülkeyi, vejetaryenler de dahil olmak üzere bugüne dek girişilmiş en büyük insan deneyinin hiç bir şeyden haberi olmayan kobayları haline getiriyor.

(daha&helliip;)

Yabanda Var Olmak Düşüncesi

YABANDA VAR OLMA DÜŞÜNCESİ

Hayvanat Bahçesi Kabusundan Uyanmak

Derrick Jensen

Ayı yedim adım atıyor, pençeleri betondan ses getiriyor.Başını eğiyor, dönüyor ve kafesin önüne doğru yürüyor.Gene başını eğiyor, gene dönüyor, sonra üç adım daha. Başladığı yere döndüğünde herşeye baştan başlıyor. Hayatından geriye kalan işte bu.

Kafesin dışında insanlar geçip gidiyorlar. Anne babalar görecek hiçbir şey olmadığını anlayıncaya dek bebek arabalarını kımıldatmadan duruyorlar. Birkaç genç geliyor, kulaklarında walkman, elele yürüyorlar; içeriye bir kez bakmak yeterli, sonra hemen sıradaki kafese yöneliyorlar. Ayı dolaşmaya devam ediyor; üç adım, başını eğiyor ve sonra dönüyor.

Parmaklarım çitlerin dışındaki metal çubukları sıkıca kavrıyor. Hayvanların yaralı olduğunu farkediyorum. Ayının sırtındaki gümüşe bakıyorum, burnundaki oyuklara bakıyorum. Ne zamandır burada olduğunu merak ediyorum. Metal çubuğu bırakıyorum, ve yürüyüp giderken pençelerin ritmik sesi yavaş yavaş soluyor.

Ne yazık ki çoğumuz şu ana dek esaret altında tutulduğu için deliren hayvanların protitipini bilecek sayıda çok kez hayvanat bahçesinde bulunmuşuzdur: belirli bir dikdörtgen alanda dolaşan ayı; sürekli gagasını vuran devekuşu; ve ritmik bir şekilde sağa sola sallanan filler.Ama benim anlattığım ayı bir prototip değil. O bir ayı. O, tıpkı diğer ayılar gibi, bir zamanlar arzuları ve kendince seçimleri olan ve hala daha bu delilik içerisinde de olsa istekleri ve seçimleri olabilecek bir ayı.

Ya da bu noktada böyle olmayabilir de.

Hayvanat bahçesi yöneticisi David Hancocks şöyle yazıyor: “Hayvanat bahçeleri küresel anlamda bütün kültürlerde birbirlerinden bağımsız olarak gelişmiştir.” Çoğu insan bu görüşe katılır; ama gerçek tam olarak böyle değil. Böyle söylemek, kralların ilahi haklarının, Kartezyen bilimin, pornografinin, yazının, barutun, elektrikli testerenin, arka kepçelerin, kaldırımın ve nükleer bombaların küresel anlamda bütün kültürlerde birbirinden bağımsız olarak geliştiğini söylemekle aynı şey. Bazı kültürler hayvanat bahçeleri kurarken bazıları da geliştirmemiştir. İnsan kültürleri ilk hayvanat bahçesi MÖ 4,300 yılında Sümer şehri Ur’da ortaya çıkana dek binlerce yıl boyunca var oldu. Ayrıca ilk hayvanat bahçesinin kurulduğu andan itibaren binlerce kültür, hayvanat bahçeleri ya da benzerleri olmaksızın var olmaya devam etti.

Ancak hayvanat bahçeleri eski Sümer’den Mısır’a, Çin’e ve Moğol İmparatorluğu’na, Eski Yunan ve Roma’ya ve oradan da günümüzdeki Batı Medeniyetine dek evrilmeye devam etti. Ancak bu kültürlerin San, Tolowa, Shawneee, Aborjin, Karen ve hayvanat bahçeleri kurmayan diğer yerli kültürlerde bulunmayan ortak bir özelliği bulunuyor: bunların hepsi “uygar” kültürler.

Tek bir kelimenin değiştirilmesi bile Hancock’un cümlesinin doğru yapmaya yetiyor: “ hayvanat bahçeleri küresel anlamda bütün uygarlıklardan birbirinden bağımsız olarak gelişmiştir.”

Uygarlıklar şehirlerle karakterize edilir, şehirler doğal yaşam alanlarını yok ederek yaban hayvanlarının hayatta kalmasına zarar verecek türden ortamlar yaratır. Özünde, şehirler insanları hayvanlardan ve bitkilerden ayırarak şehirli insanların yaban hayvanlarla günlük ve yakın ilişkiler kurmasını zorlaştırır. Bütün medeniyetlerin başlangıcına dek (varoluşumuzun %95’i), bu bağlantı insanlar için hayati öneme sahipti, günümüze dek de bu bağlantı “uygar” olmayan insanların hayatının içsel bir parçası oldu.

Eğer ilişkilerin bizlere şekil verdiği söylenebilirse, ya da kim olduğumuza etkisi olduğu söylenebiliyorsa, o zaman yaban hayatla ve insan olmayan canlılarla aramızdaki bu hayati bağın yokluğunun kendimiz olmakla alakalı algımızı değiştireceğini, dünyadaki rolümüzü algılama biçimimizi değiştireceğini, kendimize , diğer insanlara ve hala yaban hayata dahil olanlara davranma biçimimizi değiştireceğini söyleyebiliriz.

Eğer hayvanat bahçesinde bir hayvan görüyorsanız, o zaman kontrol sizde demektir. Gelebilirsiniz ve gidebilirsiniz. Hayvan bunu yapamaz. O sizin merhametinize bağlıdır; sizin için gösterimdedir.

Yabanda hayvan kendi amaçları için oradadır. Gelebilir, gidebilir. Siz de öyle. İkiniz de bir diğerinize kendinizi dilediğiniz gibi gösterebilirsiniz. Eşitlerin bir araya gelmesidir bu.

Bu da herşeyi değiştirir.

Şehirden uzakta yaşamanın güzel yanlarından birisi de insan olmayan komşularımı tanıma şansı- yani bitkileri, hayvanları ve burada yaşayan diğerlerini. Arada sırada şans eseri karşılaşdıysak da kendilerini bana ne şekilde ve zaman göstereceklerine karar verenler hayvanlar oluyor. Mesela ayılar utangaç filan değillerdi, önce dışkılarını sonra da kendilerini gösteriyorlardı, arka bacakları üzerinde durup pencerelere çamurlu patilerini koyup içeri bakıyor ya da ormanda dolaştığım anlarda birdenbire tüylü kuyruklarını gösterip kayboluyorlardı; ya da şafak öncesi o grilikte siyah hayaletler olarak yavaşça yürüyorlardı. Rahat olmalarına alışık olsam da kendilerini böyle rahatça dışarı vurmaları benim için daima sürpriz oluyor, mesela önümdeki küçük göle birdenbire kendini atan ayı böyle bir örnekti.

Kızılgergedanlar, sinekkuşları, sinekyutanlar da kendilerini bir şekilde gösteriyorlar. Ya da ayı gibi görülmesini istedikleri kısımları gösteriyorlar önce. Kızılgergedanları sık sık görüyorum, Birkaç kez de yavruları çıktıktan sonra mavi yumurta kabukları gördüm, ama yuvalarını hiç görmedim.

Bu karşılaşmalar- bu başlangıçlar- ben oraya gelmeden önce de orada bulunanların seçtiği koşullara göre gerçekleşti: zamanı, yeri, ve süreyi onlar seçtiler. İnsan arkadaşlarım ve komşularım gibi onlar da kendilerinin izin verdikleri şeyleri, izin verdikleri zamanda ve kendi istedikleri şekilde gösteriyorlar, ben de bundan çok memnunum. Daha fazla göstermelerini talep etmek -bu hem insanlar hem de insan olmayan canlılar için geçerli- gerçekten kabalık etmek olurdu. İlişkimizin sahip olduğu potansiyeli yok ederdi bu durum. Komşuluğa yakışmazdı.

Genç bir ayının bile beni öldürebileceğinin farkındayım. İnsanların ayılarla ve diğer vahşi hayvanlarla on binlerce beraber yaşadıklarının da farkındayım. Doğa korkunç filan değil. Korku ve dehşet yuvası filan değil. Bütün insan varlığı boyunca hepimizin yuvası oldu doğa, ve yaban hayvanlar da komşularımız oldular.

Dünya çapında her sene 1 milyondan fazla insan trafik kazalarında can veriyor. Sadece ABD’de 42 bin adet ölümlü kaza yaşanıyor. Ama ben arabalardan korkmuyorum- belki de korkmam gerek. Dünya çapında yaklaşık 2 milyon insan her yıl diğer insanların şiddetine maruz kalarak ölüyor. Her yıl 5 milyon insan sigaradan ölüyor. Peki ayılar kaç insan öldürüyor dersiniz? Kuzey Amerika’da her sene sadece 1 kişi.

Yanlış şeylerden korkuyoruz.

Bir hayvanat bahçesindeyim. Her yerde küçük çıkıntılar üzerinde konsoller var. Her konsolün çocukları hedefleyen karikatürlü dizaynları bulunuyor, hepsinde bir düğme ve hoparlör var. Düğmeye basınca birden bir şarkı başlıyor:”hayvanat bahçesindeki bütün hayvanlar mutlulukla sizi bekliyor.” Şarkı çocuklara “eğlenceye koşun” şeklinde seslenerek sona eriyor.

Beton duvarlara bakıyorum, camlı bölmelere bakıyorum, su dolu hendeklere, elektrikli duvarlara bakıyorum. Hayvanların yüzlerindeki ifadeleri görüyorum, yabandaki hayvanların yüzlerinde gördüğüm ifadelerden çok farklılar. Hayvanat bahçesindeki esas kibir ve aslında bütün kültürün merkezi kibri, “diğerleri” dediklerimizin oraya bizler için konmuş olmasıdır, bizlerden bağımsız bir varlıklarının olmaması demektir, ormanlardaki ağaçların onları kesmemiz için oraya konulduğu, okyanustaki balıkların onları yakalamamız için bizi bekledikleri, hayvanat bahçesindeki hayvanların da bizleri eğlendirmek için orada olduğu şeklindeki düşüncedir.

Burada herşeyin bize hizmet için var olduğuna inanmak insanı pohpohlayabilir, ama gerçek dünyada, yani, gerçek yaratıkların var olduğu ve gerçek yaratıkların acı çektiği gerçek dünyada sizden başka hiç kimsenin önemli olmadığına inanmak hem tehlikeli, hem de narsistçe.

Bazen hayvanat bahçelerini savunanları ve hayvanat bahçesi sahiplerini hapse tıktığımı ve kendi ilaçlarını onlara tattırdığımı hayal ediyorum. Onları bir ay boyunca esir tutar ve jogging man dedikleri maymunla alakalı şaka yapmaya niyetleri olup olmadığını sorardım. Pişmanlık, keder, acı ve yuvaya dönme isteği duyup duymadıklarını, hala hayvanların özgürlüğü ihtiyacı yoktur diye inanmaya devam edip etmediklerini sorardım onlara. Cevaplarını dinlemezdim ama; çünkü yaşadıkları şeyleri dinlemek istemezdim. Aslında bu hayvanat bahçesi sahibi hayvanların-çünkü insanlar da hayvandır- dünyayı anlamlı bir şekilde tecrübe edebileceğine inanmazdım, bana anlatabilecekleri bir şey olduğuna inanmamak gibi bir şey benim açımdan bir çeşit yansıtma mekanizması olurdu. Gerçekten de, benim adıma bu hayvanların belirli bir durumun devam etmesini ya da değişmesini istemesi de bir çeşit yansıtma mekanizması olurdu.

Hayvanları orada kafeslerinde bırakırdım ve bu soruyu bir sene sonra bir kere daha sorardım. Bu süre boyunca başka bir insanla konuşmalarına izin verilmezdi, ama oynamak için kartlar ve kese kağıtları verilirdi. Sanırım 12 aylık esaretten sonra hayvanların özgür olmaya ihtiyaçları olduğu konusunda hemfikir olduklarını söylerlerdi. Ama onları dinlemezdim. Konuşabileceklerine inanmazdım. Ve zamanla artık bana başka bir şey anlatmazlardı; sessizce kafeslerinde yürürlerdi- yaşam alanlarında yani- yedi adım ileri gidip başlarını öne eğerler, sola dönerler ve tekrar geriye doğru yürürlerdi.

Hayvanat bahçelerinin en temel olumlu işlevlerinden birisinin eğitim olduğu sık sık dile getirilir. Standart hayvanat bahçesi kitabı dünyada hayvanların mücadeleyi kaybettiği türden bir savaş yaşandığından hayvanat bahçelerinin aslında yaban hayatı için son şans olduğu şeklinde böyle süslü püslü bir dil kullanır. Hayvanat bahçelerinin eğitim amacıyla bütün potansiyelinin kullanılması sayesinde insanlar doğal hayatı korumaları ve gezegeni yok etmemeleri gerektiğini öğreneceklerdir. Yazar Vicki Croke’nin söylediği gibi, hayvanat bahçelerinin ana sorunu“yaşayan, nefes alan hayvanlara doğal hayatın hayret ve huşu duygusu uyandırması için izin vermek; kozmosta hayvanların yerini öğreten, onu sürdüren kırılgan ve karmakarışık hayat ağını aydınlatmak; bu gezegeni kurtarmak ve gezegendeki inanılmaz canlıları kurtarmaya yardım etmek isteyen milyonlarca insanlara yardım etmek”tir.

Hayvanat bahçelerinde insanları izlediniz mi hiç? Yüzlerinde huşu duygusu ya da merak duygusu filan görmüyorum. Çocukların hayvanlara güldüğünü duyuyorum- masum kahkahanın güzel sesini değil okul bahçesinde duyacağınzı türden aşağılayıcı tarzdakini: birisinin başına gelen kötü şeylere gülen birisinin kahkahasını. Anne babaların ve çocukların şişman orangutana güldüğünü, yılan karşısında korkmuş yüz ifadeleri yaptığını, bunalım içinde yürüyen ayıyı görmezden geldiklerini görüyorum. Burunlarını tutup önlerindeki cam bölmeye boş boş bakan maymunlar karşısında çığlıklar atıyorlar. Çocuklar kahkahalar atıp cama vuruyorlar.

Hayvanat bahçelerinin eğitimsel potansiyeli olduğu gibi yüzeysel bir iddiayı kabul etsek bile yapılan çalışmalar hayvanat bahçelerinin bu amaca hizmet etmekte son derece başarısız olduğunu gösteriyor. Londra Hayvanat Bahçesinde yapılan gözlemler, ziyaretçilerin maymun bölmesinde 46 saniye kadar kaldığını gösteriyor. Bu 46 saniye hayvanlar hakkındaki notları okumakla yani göz gezdirmekle geçiyor. Tabii bir de hafızada tutma oranları da düşük: sürekli ziyaretçiler bile söz konusu hayvanların önünde dururken en sıradan sorulara bile cevap vermekte zorlanıyor: gibon ve orangutanları maymunlarla; akbabaları kartallarla; ufak devekuşlarını tavuskuşlarıyla karıştırıyorlar…bu örnekler daha da çoğaltılabilir.

Bir çok sosyal hayvanı, gorilleri, filleri ve şempanzeleri yakalamanın en geleneksel şekli annelerini öldürmek olmuştur, bazı durumlarda hala daha öyledir. Çoğumuz bunu bilmeyiz bile; hayvanat bahçesindeki hayvanların vahşi hayattan kurtarıldığına inanmak daha iyi. Hayvanların tuzağa düşürüldüğünü duymak fillerin ve yaban kedilerinin bizlerle “buluşmayı” beklediği şeklindeki fanteziyi bozardı tabii. Hayvanat bahçesi sahipleri bunu biliyor. Her zaman bunu biliyorlardı. Bronx Hayvanat Bahçesi’nin sahibi William Hornoday 1902 yılında günümüzde modern zoolojik bahçelerin fikir babası ve inanılmaz ölçekte bir hayvan tüccarı olan Carl Hagenback’e şunları yazıyor: “ gergedanların nasıl yakalandığını anlatan mektubuz çok ilgimi çekti; ama dört yavru gergedanı yakalamak için 40 gergedanı öldürdüğümüz gerçeğini saklamak zorundayız. Eğer bu haber gazetelerde çıkarsa burada ya da Londra’da, o zaman gösteri /sergi amaçlı vahşi hayvan yakalama işinin halk tarafından büyük tepki göreceğinden emin olabilirsiniz”.

Eğer siz bir anneyseniz, birisi çocuğunuzu almaya kalktığınızda ne yapardınız? Siz bir çocukken birisi sizi sergilemek için annenizi vursaydı ne hissederdiniz? Annenizi dürtseniz, onu itseniz, beraber kaçabilmek için onu uyandırmak isteseniz ama o uyanmasa ne hissederdiniz? Sizi bir kafese koysalardı ne hissederdiniz?

Bunlar retorik sorular değiller. Ne yapardınız? Ne hissederdiniz?

Batı kültürünün en hoşuma gitmeyen yanlarından birisi insanların temelde “hayvanlardan” farklı olduğu ve hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki asılsız inançtır; yani hayvanlar hayvandır ve insanlar hayvan değildir; sanki aralarında görünmez bir duvar vardır.

Bu yapı içerisinde insanlar zeki varlıklardır. Hayvanlar -yani insan hariç bütün hayvanlar- zeki değildir, veya bir tür zekaya sahiplerse bile, zekaları sığdır, az gelişmiştir, anlamsız fiziksel çevrelerini anlamsızca dolaşmalarına yetecek bir kapasitededir.

Oysa insan davranışı bilinçli, rasyonel seçimlere dayanır ve bizim kültürümüz hayvan davranışının tamamen içgüdülerden kaynaklandığını öne sürer. Hayvanlar planlamaz, düşünmezler. Aslında onlar DNA’dan, barsaktan, kürk, tüy ve pullardan oluşmuş makinelerdir.

İnsanların his yelpazesi geniştir.Ama söylenene göre hayvanlarda bu yoktur. Anneleri ölünce yas tutmazlar, özgürlükleri ellerinden alındığında, dünyalarının kaybettiklerinde acı çekmezler. Keder hissetmezler. Yuvalarına özlem duymazlar. Aşağılandıklarını hissetmezler.

Bu kültür insan hayatının kutsal olduğunu ( en azından bazı insanların hayatlarının kutsal olduğunu düşünür; yoksa yoksulların, beyaz olmayanların, yerlilerin, ayrıca iktidardakilerin arzularına muhalefet edenlerin hayatı azıcık kutsaldır) düşünür; ama hayvan hayatının kutsal olmadığına inanır. Aslında canlılar dünyası kutsal değildir.

İnsanlar görünüşe göre anlamın yegane sahibidir, değerleri belirleyen yegane kıstastır, ahlaki davranışa sahip yegane canlılardır. Hayvanların hayatlarının içsel bir değeri bulunmaz-aslında içsel dışsal hiçbir değeri yoktur, meğer ki insanlar onlara değer afetmiş olsun. Bu değer tamamen faydalanmacı bir tavrın ürünüdür (insana faydalı olan şey doğrudur ve iyidir görüşü). Çoğunlukla mali bir değer söz konusudur, ve genellikle bu değer onların hayatlarını değil cesetlerinin değeridir. Ve elbette hayvanlarda ahlaki davranış kapasitesi yoktur.

Son olarak, bu kültür sürekli olarak insana ait olan herşeyin iyi olduğunu vurgular.: insanlar insancıldır, insanlık sahibidir; uygar olanlar uygardır. İnsan özellikleri sevilecek türden özelliklerdir. Hayvanlara ait özellikler ise nefret edilmeye layıktır- ya da daha çok nefret edilecek özellikler hayvanlara yansıtılır. Kötü insanlar “hayvan”dır, “vahşi”dir, “yaban”dır Eşanlamlılar sözlüğünde hayvan kelimesine şu kelimeler eşanlamlı olarak verilmiş: aşağı, beyinsiz,düşünemeyen, duygusal, aşırıya eğilimi olan.

Hayvanlara insani özellikler verme konusunda destek görmeyiz- yani bizler insan niteliklerini hayvanlara atfetmemeliyizdir. Bu da gücümüz yettiğince hayvanların zekası, farkındalığı, hisleri, neşesi, ızdırabı ve arzuları konusunda onlara karşı kör rolü oynamamız anlamına geliyor. Benlikleri olduğunu, bir birey oldukları gerçeğini, ve değerlerinin bizim onları kullanma biçimimizden tamamen ayrı olarak var olduğu gerçeğini göz ardı etmemiz gerektiği anlamına geliyor.

Hayvanat bahçelerinden ne öğreniyoruz? Bizim burada, hayvanların orada olduğunu öğreniyoruz. Bizlerden bağımsız olarak bir varlıklarının olmadığını öğreniyoruz. Dünyamızın sınırsız olduğunu, onların dünyasının sınırlı ve kısıtlanmış olduğunu öğreniyoruz. Bizim onlardan daha zeki olduğumuzu, eğer böyle olmasaydı bizi kandırıp kaçabileceklerini öğreniyoruz-ya da belki kaçmak istemiyorlardır, kötü yiyecek ve kafes içindeki beton barınaklar onlar için özgürlükten daha önemlidir. Onlardan daha güçlü olduğumuzu, eğer güçlü olmasaydık onları esir edemeyeceğimizi öğreniyoruz. Teknolojik olarak daha güçlü olanın teknolojik anlamda güçsüz olandan daha fazla iktidarı olduğunu öğreniyoruz. Her birimizin, özel hayatlarımızda kendimizi ne kadar güçsüz hissedersek hissedelim, en güçlü bir filden ya da kutup ayısından daha güçlü olduğumuzu öğreniyoruz.

“Yaşam alanı”nın sadece el değmemiş ormanlar, ovalar, çöller, nehirler, dağlar ve denizler olmadığını, ölü ağaçların gövdeleri, kaya parçaları ve beton kafesler olduğunu öğreniyoruz. “Yaşam alanı”nın keskin, el değmez kenarları olduğunu öğreniyoruz: elektrikli duvar içerisindeki herşey ayının yaşam alanıyken elektrikli duvarın dışı ayının yaşam alanı değildir. Yaşam alanlarının zamanlar birbirine karışmadığını, kaynaşmadığını, akmadığını öğreniyoruz.

Bir yaratığı yaşam alanından uzaklaştırsanız bile gene de bir yaratığa sahip olabileceğinizi öğreniyoruz. Bir deniz aslanını bir havuzda gördüğümüzde hala bir deniz aslanı gördüğümüzü sanıyoruz. Ama görmüyoruz. Bir hayvanın ne ya da kim olduğunu tanımlama konusunda hayvanat bahçesi sahiplerine asla izin vermemeliyiz. Bir deniz aslanı yaşam alanının kendisidir. Kovaladığı balıkların okuludur o. Sudur. Okyanus üzerinde esen o soğuk rüzgardır. Uyuduğu kayalara çarpan dalgalardır, ve o kayadır da ayrıca. Aile üyeleri arasında durmadan devam eden o seslenişlerdir o, bu sohbet sürüp gider. Sonunda hayatına son veren o köpekbalığıdır. O bunların hepsidir.O, ağın kendisidir. Ancak bize göstermesine izin verirsek öğrenebileceğimiz, ve eğer o istemezse, yoksa onu kafese tıkarsak öğrenemeyeceğimiz arzularının kendisidir.

Aynı şeyi diğer yaratıklar için de diyebiliriz, demeliyiz, ister kutup porsuğu, ister gibon, fil ya da amerika papağanı olsun. Bütün hayatını yabanda yaşamış olan b ir arkadaşım var, bu arkadaşım bir keresinde bana bir kutup porsuğu gördüğü anı anlatmıştı. Ben şöyle diyebilirdim: “ee? Ne olmuş yani? Ben de hayvanat bahçesinde bir sürü gördüm. Gelinciklere benziyorlar.” Ama ben kutup porsuklarını yaban hayatta hiç görmedim, bu da hiçbir zaman bir kutup porsuğunu görmediğim anlamına geliyor.

Hayvanat bahçeleri bizlere hayvanların deri çuvallar içerisindeki et ve kemikler olduğunu öğretiyor. Kutup porsuklarını her defasında daha küçük kafeslere koyabilir ve sonunda kutup porsuğunun gerçek ebatlarında bir kafese onu tıkabilirsiniz, ve hayvanat bahçelerinin bize öğrettiğine göre o gene de bir kutup porsuğudur.

Hayvanat bahçeleri bizlere hayvanların makineler gibi olduğunu öğretiyor:yani ayrıştırılabilir, yerine başkası konulabilir, değiştirilebilir makine parçaları gibi. Bizlere bir hayat ağı olmadığını,ve bir kısmı yerinden çıkararak onu bir kutuya koyabileceğinizi ve hala daha o parçaya sahip olacağınızı öğretiyor. Ama bu tamamen yanlış. Bu kutup porsuğu nedir? Kimdir bu kutup porsuğu? Neye benziyor onun hayatı?

Hayvanat bahçeleri bize kesin olarak hayvanların hayatının yönetilmesi gerektiğini, bizler olmadan hayatta kalamayacaklarını öğretiyor. Onlar bize bağımlılar: öğretmenlerimiz değiller, komşularımız, eşitlerimiz, bizden daha iyi olanlarımız, arkadaşlarımız, tanrılarımız değiller. Onlar bize ait. Bizimler. Bizler beyaz adamın türler arası yükümlülüğünü kabul etmeli ve yüreklerimizdeki iyilik sebebiyle, tamamen iyi niyetlerle, onların hayatlarını kontrol etmeliyiz. Onları ”vahşi hayattan kurtarmalıyız”.

Şimdi sıra hayvanat bahçelerinin bize öğrettiği gerçek derse geldi, yani kaçınılmaz olan derse geldi sıra, her daim geçerli olan derse geldi, gerçekten önemli olan derse geldi sıra: yani insanları ve diğer hayvanları ayıran büyük bir kopmanın var olduğu gerçeğine.En geniş hendekten de daha geniş, en güçlü demir çubuktan daha güçlü, en ölümcül elektrikli çitten daha kesin. Biz buradayız. Onlar orada. Bizler özeliz. Bizler farklıyız.

İnsanların insan olmayan canlılardan üstün olduğu önkabulü hiç birşekilde desteklenemez. İnsanların diğer yaratıklardan daha zeki olduğunu gösteren hiçbir kanıt görmedim. Hem evcil hem vahşi hayvanlarla uzun süreli ve güzel ilişkilerim oldu, onların bana tanıma fırsatı verdikleri radikal anlamda farklı zekalarının -biçim farklılıkları söz konusu burada, farklı nitelikler değil- tadını çıkarma fırsatım oldu.

Benzer şekilde hayvanlar plan yapmadığı, anımsamadığı, kin tutmadığı, didişmediği, topluluklara sahip olmadığı, yas tutmadığı, zevk ve neşe hissetmediği, oyun oynamadığı, şaka yapmadığı, kendisine meydan okunmasından hoşlanmadığı, eğlenmediği, ahlaki tavırlarının olmadığı ve insana ait sanılan nice şeyi düşünüp hissetmediği şeklinde hiçbir kanıt görmedim. Gerçekten de saydığım bütün bu “insan” özelliklerini hayvanlarda gördüm.

Bir örnek: geçen gece köpeklerimden biri havlıyordu, uyandım.Ayağa kalkıp dışarı baktım. Dolunay vardı.Köpeğimden sessiz olmasını istedim. Homurdandı ve yere uzandı.Yatağıma döndüm. Köpeğim gene havlamaya başladı.Gene ayağa kalktım ve sessiz olmasını söyledim. Homurdandı, döndü durdu kendi etrafında ve sonra yerine uzandı. Yatağıma döndüm.Gene havlamaya başladı.Ayağa kalktım ve bu sefer ona bağırdım.Sesini kesti. Ertesi sabah ortada yoktu. O gün daha sonra annemin evine gittim. Oradaydı. Bana bakmadı bile. Normalde her yere benimle gider, ama eve geldiğimizde bu sefer inat etti. Ancak saatler sonra yüzüme baktı, o da birkaç kez ondan özür diledikten ve birkaç mama rüşvetinden sonra gerçekleşti.Yavaş yavaş beni affetti.

O gece köpeğimle beraber durmamamın mantıklı bir açıklaması yoktu: sabah erken saatte bir toplantım yoktu, ayrıca güzel bir geceydi. Nasıl oluyor da dolunayda benimle oynamak isteyen bir köpek karşısında klavyeyle yazı yazabildiği için bir insan daha zeki sayılabiliyor, anlamıyorum.

İnsanlar hayvanat bahçelerine gidiyorlar; çünkü vahşi hayvanlarla iletişim kurmaya ihtiyacımız var. Hayvanların bizlere hayatın karmaşıklığını hatırlatmasına, dünyanın sadece bizim için yaratılmadığını, kainatın merkezinde bizim yer almadığını hatırlatmasına ihtiyacımız var.

Çocukların bu ilişkiye yetişkinlerden daha fazla ihtiyacı var. Bir çok hayvanat bahçesinin çocuklar tarafından gürültüye boğulması bir raslantı değil, çocukların hayvanların anatomik özelliklerine ve isimlerine de ilgi duyduğu yok. Çocuklar hayvanat bahçelerine gitmek istiyorlar-buna ihtiyaç duyuyorlar- çünkü onlar vahşi hayvanların varlıklarıyla temas halinde olmaları gerektiğini içsel olarak hissediyorlar. Çocuklar hayvanlarla ilişki kuramamayı insan merkezli düşünce çemberinin kısırdöngüsünün içine atılan büyük bir adım olarak görüyorlar, bunu anlatamıyor ifade edemiyorlar ama anlıyorlar. Eğer ekolog Paul Shepard’ın söylediği gibi, “ doğa çocuk açısından sembolik anlamların yerleştirileceği somut bir merkezse ve o çocuk doğayı tecrübe etmiyorsa o zaman önce çocuk ve sonra yetişkin kişide çarpık bir anlam kavramı oluşacaktır.”

Ama hayvanat bahçesine giden bir çocuk gerçek hayvanlarla iletişim kurmuyor. Diğer bütün gösteriler gibi, diğer pornografi çeşitleri gibi, bir hayvanat bahçesi asla vaad ettiği şey konusunda tatmin duygusu sağlayamaz. Hayvanat bahçeleri, aynen pornografi gibi, hiyerarşi, tahakküm ve teslimiyet üzerine kurulu yüzeysel ilişkiler sunar. Hayvanat bahçeleri duygularından arınmış tüketicinin kendisine yöneltilen bakışlarla ilgili izni olabilen ya da olmayabilen bir diğer varlığı seyretmeye duyduğu arzuya dayanır.

Pornografik bir resim düşünün. Kadınlar para kazandkları ve bilinçli olarak pornografik resimler çektirdikleri durumlarda dahi bana bedenlerini burda ve şimdi görme izni vermemişlerdir- ya da vücutlarının görüntülerini -Eğer bir fotoğrafım varsa, ona sonsuza dek sahibim, kadın bana izin vermese de bu böyle. Bu durum ilişki kavramının tam tersi, ilişki içerisinde kadın kendini bana şimdi ve burada sunabilir, kendisinin ve benim arzuma bağlı olarak. İlişki içerisinde an’a dayalı olarak bir hediye olan şey pornografide benim metam haline dönüşür, onunla ne istersem yaparım.

Aynı şey hayvanat bahçeleri için de geçerli. Hayvanat bahçeleri çok gerçek, gerekli, yaratıcı, hayatı olumlayıcı ve hepsinden önemlisi ilişkiye yönelik bir tavır alır ve sonra da onu saptırır. Pornografi, cinsel ilişkiye yönelik ihtiyacı alıp bunu seyretmek ve seyreden şeklinde basitleştirir. Hayvanat bahçeleri yaban hayat ve hayvanlarla ilişki kurma şeklindeki yaratıcı bir ihtiyacı alıp onu betondan kafesler içerisinde duran şempanze ve ayılara birkaç dakika bakmak ya da oradan yürüyüp geçmek şeklinde bir “doğa tecrübesi”ne dönüştürür.

Hayvanları hayvanat bahçelerinde hapsetmekle hayvanlarla doğada iletişim haline geçmenin farkını sevişmekle tecavüz etmek arasındaki farka benzetebiliriz. Her iki durumda da birinci seçenekte ortaklaşalık söz konusudur; kurbanın özgürlüğünü kısıtlar; tacizcinin kurbana istediği gibi davranma hakkı olduğu şeklindeki iddiasını da destekler ve güçlendirir. Her iki durumda da hem kurbanın hem de suçu işleyenin ileride samimi ilişkiler geliştirmesini engeller. Tahakküm ve teslimiyetten oluşmuş bir halde birinini diğerini gerçekten ve isteyerek anlaması ihtimalini tamamen ortadan kaldırır.

Gerçek bir ilişki istekli katılımcıların diledikleri şeyi istedikleri zamanda, istedikleri şekilde vermelerini içeren bir çeşit danstır. Hem o anlık hem de geleceğe yönelik bir samimiyet ve yakınlık oluşturduğu gibi hem o ana yönelik hem de geleceğe yönelik anlamda hem kendini hem de ötekini anlama çabası içerir. Olaya katılanları büyütür, besler. Kim olduğumuz gerçeğine katkıda bulunur.

Yazımda yüzleştiğimiz sorunlara somut çözümler sunmam genelde. Bunun sebebi çoğu kez bu sorunların daha derin psikolojik ve algısal hataların semptomları olması, bu da bir problemi bu hatalara işaret etmeden çözmenin sadece var olan patolojinin kendini daha farklı bir şekilde gene ortaya koyması anlamına geliyor.

Hayvanat bahçelerinin hayvanlarla gerçek ilişkiler kurabilme aracı olduğu paradosinin karşısında çocukların bu ilişkilere gerçek ihtiyaç duymasıyla alakalı kesin bir çözümüm var. Burada çözüm çocuğunuza doğayı keşfetmesi için izin vermenizdir. Elbette Yosemite’te arabadan çıkıp diğer turistlerle beraber zaman geçirmenizden bahsetmiyorum, şehir hayatının karmaşasını doğa temelli bir diğeriyle değiştirmenizden söz etmiyorum. Doğa içerisinde arabayla gitmenin dört yanınızın safari simülasyonu görüntüleriyle dolu olmasından bir farkı yok.

Doğada yürüyüş yapmanın da pek bir farkı yok. Gene bir turistsiniz sonuçta.Yosemite , Yellowstone, ve Grand Canyon harika yerler olabilir, orada yaşamadığınız sürece onlar sonuçta gene turistik olmaktan başka bir anlam taşımıyorlar. Oraya yuvam demediğiniz sürece.Orası sizin yuvanız olduğunu söylemediği sürece.

Evde kalmaktan söz etmiyorum.

Çocukken bayağı bir gezdim ve doğa sevgimi böyle kazandım; nasıl düşünmeli, isimlendirmeli ve kategorize etmeli öğrendim; ve böylece evimin duvarlarının ötesinde, pencerelerinin ötesinde, o doğa manzarasının ötesinde, sulama kanalının ötesinde gerçekten kim olduğumu keşfettim.Semenderden ve kaplumbağalardan öğrendiğimi, yaptığım gezilerden ya da yürüyüşlerden, doğa tarihi müzelerine ya da hayvanat bahçelerine yaptığım ziyaretlerden öğrenemedim. Benim öğretmenlerim karıncalardı, çekirgelerdi, çimlerdi; sulama kanalındaki yılanlar ve tatlısu istakozlarıydı. Dersler ve ilişkiler o kadar sıradışı değildi. Zaten mesele bu: biz sadece komşuyduk.

Sesinizi duyar gibi oluyorum, sanki pek inanmıyorsunuz ve şöyle soruyorsunuz: “ sadece dışarı çıkmak mı? amma can sıkıcı .”

İyi, diye cevap veriyorum. Sıkılmak iyi bir durum olabilir; ne yapmak istediğinizi henüz bulamadığınız anlamına gelir. Bu durumda sıkıntı yeni bir anlayışa doğru bir adım ya da yeni bir eyleme yönelik bir adım olabilir, tabii hemen caymamak gibi bir koşulla doğru olabilir bu. Eğer sıkılıyorsanız ve bu histen hoşlanmıyorsanız, bir müddet sonra ne yapmak istediğinizi bulacaksınız demektir. Ya da bir şey ya da birisi sizi bulacaktır. Aslında, sıkıntı ve özgürlüğün yaratıcılık anlamına geldiğini söylemek pek ileri gitmek de sayılmaz hani.

Sıkıntı ayrıca biraz yavaşlamamıza da yardımcı olabilir. Hayvanat bahçelerinden, doğa programlarından, televizyondan ya da bu kültürün hızından kaynaklı olarak emir üzere olan olaylara alışığız. Bir e-posta gönderiyorum ve birkaç saniye sonra Bangkok’a varmasını bekliyorum. Televizyonu açıyorum ve birkaç saniye içerisinde bir film izleyebiliyorum. Ama yılanlar ve örümcekler kendi zamanlarında yaşıyorlar, daha yavaş bir zaman içerisinde yaşıyorlar. Eğer bir doğa programında bir örümcek görürseniz, ekranda kaldığı sürenin sonunda birşeyi-birisini öldürecek demektir. Ama şu anda duvarımdaki örümceğe bakıyorum, saatlerce duruyorlar, bazen günlerce oldukları yerde duruyorlar. Neyi tecrübe ettiklerini sık sık merak ederim. Büyük olasılıkla hiçbir zaman bunu öğrenemeyeceğim. Eğer benimle iletişime geçmezlerse hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Ve bunu yapsalar bile dikkat etmedikçe algılayamayacağım, dillerini biraz olsun öğrenmedikçe algılayamayacağım. İşte esas mesele bu.

Sinekkuşları ve atlıkarınca böcekleri de farklı zamanlarda yaşıyorlar; daima hareket ediyorlar, birşeyler yapıyorlar. Daima nefes nefeseler, belki de sadece onları izliyor olmak bile nefesimi kesiyor. Peki sinekkuşları başımın üzerinde cıvıl cıvıl seslerle dönüp dolaşırken neyi kavrıyorl? Atlıkarınca böcekleri dans ederken neyin ruhunu çağırıyor? Örümceklerle olan neyse burada da söz konusu olan o, yani aynı can alıcı noktadan söz ediyorum.

Çocukların bildiği gibi, can sıkıntısının bir manası yok. Bir keresinde, çocukken anneme sıkıldığımı söyleyince o da bana “iyi. Neden lavabodaki tabakları yıkamıyorsun? Onun ardından da bahçede otları kesersin, ardından da…”demişti. İşe yaradı. Bir daha can sıkıntısından şikayetçi olmadım.

Şimdi gene sesinizi duyuyorum. Bu sefer şöyle diyorsunuz: “Senin için iyi olmuş Köy Çocuğu, ama bizim gibi şehirlerde yaşayanlarla bunun alakası ne?”

Bu sorunun cevabını 101 nolu otobanla McDonald’s’ın park alanı arasındaki çimlerde otururken düşündüm. İlginç olarak gördüğüm tek şey duvarda bir çember içine çizilmiş A harfiydi (Anarşinin A’sı).Ama ardından kenarda köşede büyümeye çalışan minici bir kırmızı çiçek gördüm, ayrıca bahara hazırlanan dieğr bitkiler de oradaydı. Hiç hayvan yoktu ama. Ansızın bir yaban arısı otların arasından yükseldi, uçmaya başladı, iki üç kez otların etrafında dönü ve McDonald’s’ın üzerinden uçarak uzaklaştı. İçerde bir şey tıkladı sanki, ve o zaman diğer hayvanları görmeye ve işitmeye başladım: örümcekler çimlerin arasında avlarını bekliyordu; kuzgunlar otobandan geçen kamyonların üzerinde bağırışıyordu; serçeler arabaların altlarında hoplayarak geziniyordu.

Hayat her yerde. Şehirlerde bile hala daha yaban ve özgür hayvanlarla karşılaşabiliyoruz, onlar bizler her canlının köle olmadığını hatırlatıyor. Parklar var; dar sokaklar var, boş araziler var, nehirler, dereler ve küçük göller var, kuşlar var, böcekler var. Bu kültür toprağı o kadar kirletti ve toprağa o kadar zarar verdi ki el değmemiş yerleri kutsal ve kirletilmiş yerlerin de kurban etme bölgeleri olarak düşünmek son derece kolay. Ama işin gerçeği şu ki aslında her yer kutsaldır. Asfaltın altına baktığımızda hayatın hala orada olduğunu, onu hatırlamamızı beklediğini görüyoruz; eğer hatırlama konusunda başarısız olursak o zaman bizim yok olup gitmemizi beklediğini görüyoruz. Her iki durumda da en çorak yerlerde dahi hayatın direndiğini görüyoruz.

“Ama” dediğinizi duyuyorum, “ serçeler ve yabanarıları çok can sıkıcı. Benim çocuğum heyecan verici hayvanlar istiyor”.

Ben betondan kafeslerde dolaşan bir ayıya bakmanın nasıl olup da uçan vahşi hayvanlardan, zıplayan, sürünen, yaban hayvanlar ne yaparsa onu yapan hayvanlardan daha heyecan verici olduğunu anlamıyorum. Evdeki hayvanlar neden daha değersiz? Diğerleri uzaklardan geldiği için mi? Yoksa evdeki hayvanlarımız kafeslerde olmadığı , yani bizim kontrolümüz altında olmadığı için mi?

Eğer çocuklarınız daha büyük hayvanlar görmek istiyorsa, o zaman büyük hayvanların size yakın yerlerde yaşayacağı türden bir bölgede yaşamanız gerekiyor. Çocukken bir çok deliğin kenarında oturur ve yılanların dışarı çıkmasını, böylece onları görebilmeyi isterdim; ama yılanlar bunu nadiren yapardı. Onları yürürken, bir şeyler okurken veya vaşka birisini izlerken raslantıyla görürdüm. Sonunda kendisine bakılmasını istemeyen birisine bakmanın hoş bir şey olmadığını öğrendim.

Saklanıyorlar diye hayvanları kim suçlayabilir? Giysileri olan büyük maymunlar şu anda Homo supremus maximus olmayan diğerlerine pek fena davranıyor. Eğer giysileri olan büyük bir maymun olmasaydım, ben de saklanırdım. Ama kendi tecrübelerime bakarak eğer yeterince oturur ve nazikçe isterseniz ve diğerlerine faydalı olacak şekilde çabalarsanız onların varoluşlarının izlerini görebilirsiniz. Kızılağaç fidanlarını kemiren dağ kunduzları gibi gizli gizli olabilir; ya da yaprakların arasında duran bir tilki gibi açıkça da olabilir, ya da bir şahinden geri kalan bir ardıç kuşu gagası ya da tüyleri gibi.Veya kaçınılmaz bir şekilde karşımıza çıkabilir, cam kapınıza kıçını dayamış büyük bir ayı gibi.

Ama oradadır işte.

Önemli olan şey, yaşadığınız yere bakmak. Hayır, yaşadığınız yerde yaşamaktan söz ediyorum. Bir şekilde hayatınızı sonsuza dek değiştirecek türden egzotik bir hayvanlar karşılaşmak uğruna, ya da can sıkıntısını bir süreliğine başımızdan atmak uğruna dünyayı araştırmayı bırakmaktan- “kutu içerisine sığdırılmış dünya” şeklindeki hayvanat bahçesi yaklaşımını da buna katıyorum- söz ediyorum. Burada önemli olan şey zaten evinizi paylaştığınız yaratıklara saygısızlık etmeyi , onları görmezden gelmeyi ve onlara egzotik hayvanlar olmadığı için önemsiz muamelesi yapmayı bırakmak

.

Yıllar önce Kızılderili bir ruhsal liderin etrafında çember yapmış oturan şarkı söyleyip tamtam çalan çevrecilerle alakalı bir hikaye duydum. Çevrecilerden birisi şöyle dua etmiş “lütfen benekli baykuşu, su samurunu ve aladoğanı kurtar”.

Kızılderili ayağa kalmış ve “ Ne yapıyorsun arkadaşım?” diye fısıldamış.

Çevreci “Hayvanlar için dua ediyorum” diye cevap vermiş.

“Hayvanlar için dua etme. Hayvanlara dua et.” demiş Kızılderili, sonra durmuş ve şöyle devam etmiş, “ Çok kibirlisiniz. Onlardan daha büyük olduğunuzu sanıyorsunuz, değil mi? Kızılağaçlar için dua etme. Kızılağaç kadar cesur olabilmek için dua et.Kızılağaca ne istediğini sor”.

İncil’de söylendiği gibi, “iste ve o sana verilecektir.”.

Pandalara ne istediklerini sorun. Size söyleyecekler. Esas mesele şu: siz bunu yapmaya istekli misiniz?

Yazıma ara verip küçük göle kadar yürüyorum ve bu sefer değişik birşeyin farkına varıyorum. Duruyorum, sonra yeniden bakıyorum. Ardından onu görüyorum, büyük bir mavi akbalıkçıl uzaklarda uçmaya hazırlanıyor. Başı yukarı kalkmış, göğsü çıkık, güneşe kilitlenmiş. Kanatları yarı açık, ve ayakta duruyor, uçmak için ısınıyor. Bir an ona bakıyorum, ve ardından yavaşça geri çekiliyorum, onu şaşırtmak istemiyorum.

Gülümsüyorum ve yumuşak bir sesle şunu soruyorum: “ Sen kimsin? Ne istiyorsun?”

Şu anda bir büyük boz ayı hayvanat bahçesindeki kafesinde yürüyor.. Bir fil saatler boyu sağa sola sallanıyor, betona zincirlenmiş durumda. Bir kurt elektrikli çitlerin arkasında sağa sola sıçrıyor. Bir zürafa kendini kurtaramayacağı kadar küçük bir hücrenin içerisinde duruyor.

Belki bu hayvanların bazıları bir zamanlar bir esir olmamanın nasıl bir şey olduğunu hala hatırlıyordur. Belki bazıları hayvanat bahçelerinde doğmuştur ve koşmanın, özgür olmanın, bir aile içerisinde yaşamanın, bir topluluğa dahil olmanın, bir toprağa ait olmanın nasıl bir şey olduğuna dair ilk elden bir bilgisi yoktur. Onlar bunu ailelerinin kendilerine anlattığı kadarıyla biliyordur, onlar da bunu kendi ailelerinden öğrenmiştir, onlar da kendi aileleri öldürülmeden önce akıllarında kalan o belirsiz anılardan hatırlıyordur. Veya belki onlar – çoğumuz gibi- herşeyi unutmuştur. Belki onlar için, çoğumuz için olduğu gibi, bu kabus bildikleri yegane gerçeklik haline gelmiştir.

Onların gerçekten tutsak olmak gibi bir bahaneleri var. Bizim yok ama. Kendi hayvanat bahçelerimizden çıkıp gidebiliriz, hayvanlardan ayrı ve üstün olduğumuza dair kendi kendimize yarattığımız bu efsaneden, diğer herkesi içine çektiğimiz bu kabustan çıkıp gidebiliriz. Eğer bu korkunç rüya ölümden başka bir sonla bitecekse,- kurbanları ve bu gezegen için- uyanmak artık bize kalmış.

Bu kelimeleri yazdıktan sonra başımı çeviriyorum, pencereden dışarı, güneş ışığına bakıyorum.Hiç rüzgar yok. Kızılağaç dallarının parlak yeşil uçları hareketsiz. Çok güzel. Ve sonra onu görüyorum: parlak yeşil dallar hareket eden bir akbalıkçılın gölgesi. Gölge bir an orada duruyor, ve ardından gözden kayboluyor.

Çeviri:CemC

Hayvanat bahçeleri ve doğanın sonu

Dr. Steve Best

Hayvanat bahçeleri, postmodern dünyanın küçük bir sembolü haline geldi.

İnsanların, devlet politikalarının,ve daha birçok şeyin sahte olduğu Ulusal Eğlence Devleti’nin  sahte-yalanlarla dolup taşan dünyasında yaşıyoruz. Pekiyi, insanoğlunun yapay doğa yaratma çabası, hayvanları bu ortamda yaşatma isteği, onları yaşam alanlarından ayırma isteği nereden kaynaklanıyor? Gezegenin kapitalist sömürge sistemi, doğal dünyadan geriye çok az şey bırakıyor.Ve hayvanat bahçeleri, yaşam süreçlerinin metalaşmasını, dağılmasını, parçalanmasını gerçekleştirirken, aynı zamanda biyoçeşitliliğin yapaylaştırılıp gözler önüne serilmesine neden oluyor.

(daha&helliip;)

KÜRESEL BİR KRİZ İÇİN UYGAR OLMAYAN BİR ÇÖZÜM

Keith Farnish

Permaculture Activist dergisinden çeviri.

Sondan başlayalım.

İlk son önceden de meydana geldi. Bir tek ve kompleks bir sistem içerisinde yer alan büyük insan grupları bir müddet için büyük bir atılım meydana getirirler; geride alınacak hiçbir şey kalmayana dek almak istedikleri her şeyi alırlar, ardından sistem çöker. Bu durum insan hırsının faydasız yükseliş ve düşüşlerinde defalarca gözlenmiştir. Bu medeniyetlerin en büyüğü de şu anda içinde yaşamakta olduğumuz medeniyettir. Yıkıldığı zaman son gelmiş olacak ve çöküşün vakti çok yakın. Bu sonla beraber hayatta kalma şansımız çok az.

İkinci son ne yazık ki alışık olduğumuz bir son: bu sonda buzlar eriyor, ormanlar yok oluyor, okyanuslar yükseliyor ve sayısız tür Dünya’dan tamamen kaybolmadan önce son bir kez daha gözlerini açıyor dünyaya. Bu bir çevre felaketi. Bu felaketi savuşturup bizimle alakası olmadığını düşünebilir ve hayatımıza önceki gibi devam edebiliriz. Ancak çevre farklı bir mekan değildir; hayatta kalmak için çevreye ihtiyacımız var, kim ne derse desin onun bir parçasıyız. “Çevre” felaketi aslında bir insan felaketidir. Bu sonla beraber de hayatta kalma şansımız çok az.

Üçüncü sonu seçme şansınız var. Hayatta kalabilme şansımız var.

Dünya üzerindeki hayat geniş bir kontinyum içerisinde var oluyor, mikroskopta dahi görünemeyen organizmalardan devasa boyuttaki organizmalara dek geniş bir kontinyum söz konusu. Her bir organizma birbiriyle bağlantı halindeki ekosistemlerin oluşturduğu komplek bir ağ içerisinde işlev görür, bu ekosistemlerin bazıları bazı anlamda gerçekten küresel mahiyettedir. En şaşırtıcı olan şey şu anda yaptığımız her bir şeyin bir ölçüde başka bir şeyi etkilediği, ve geri dönüşünün hayal edebileceğimizden çok daha sert şekilde olacağıdır. Kendimizi yok ediyoruz.

İnsanlar, bu gezegen üzerindeki diğer canlı varlıklar gibi genlerinin sürdürülmesi amacıyla hareket eder. İnsanlar bu gezegen üzerindeki diğer canlılardan farklı olarak daha yeni ortaya çıkmış bir tür için imkansız görünen bir sınırın ötesine geçebilmiştir.

Ekosistemlerin tamamen çöküşü ve bunun insan hayatı üzerindeki etkisi konusundaki bilgimize, ve insanın hayatta kalması için gereken o kesin ve doğal güdüye rağmen bizler birbirinden ayrılması imkansız olan bu iki faktörü bir araya getirme konusunda tamamen başarısız olduk. Modern zamanların en önemli sorusunun cevabı da şu: sorumlu olan kim? İnsan tarihi ve insanlığın doğasıyla alakalı bildiğimiz şeyler düşünüldüğünde, cevap şaşırtıcı olabilir.

İnsanlık için kabul edilebilecek yegane geleceğin insanların hayatta kaldığı bir gelecek olduğu ortada. Endüstri Devriminin kısa dönem hırsı ile insanların uzun vadede hayatta kalabilme yetenekleri arasında bir yerdeyiz, ve seçimimizi özgürce yapabilmek için bizlere bu seçim şansını vermeyi reddedenlerin olumsuz etkisine karşı direnebilmeliyiz.

Kitabın önceki bölümlerinde Endüstri Devriminin nasıl işlediğini anlattım, özellikle de insanların dominant kültüre, yani iktidarın gerçekte nerde olduğununun açıklaması olan dominant kültüre tehdit oluşturmaması için gereken metodları anlattım. Eğer toplumun elit üyelerini her hareketimizi yönlendirdiği gibi bir komple teorisi bekliyorsanız o zaman hayal kırıklığına uğrayacaksanız. Evet, zenginler ve iktidarı elinde bulunduranlar bu eşitsiz düzenden daha fazla çıkar elde ediyorlar, ama iktidar savaşı arttığı zaman da psikozun sınırlarında yaşıyorlar. Bir sürü insanın Yeni Dünya Düzeni ve benzeri teorilere bağlı olduğunu biliyoruz; bu fikirlerin insan karanlık bir yere sıkışıp kaldığı zaman çok iştah açıcı olduğunu da biliyoruz. İnternet her kartelin, her an her toplantıda ve her anlaşmada iktidarın zaten şu anda sahibi olan insanlarda kalmaya devam etmesi için çalışıldığını açıklayan komple teorisi siteleriyle dolu. Halihazırda ekonomik büyümeyi garantilemek için var olan kompleks yapılar bu paranoyakça eylemlerden büyük fayda görüyor.

İşte size bir örnek: diyelim ki bir balık gemisi var ve her gün ağları balık dolu olarak limana giriyor. Zaman geçiyor ve balık stokları tükenmeye başladıkça başka balık gemilerinin ağları bomboş kalmaya başlıyor. Halktan birisi bir öneri ortaya atıyor, başarılı geminin kaptanının gizemli bir kaynaktan bilgi aldığını söylüyor: mesele doğa üstü bir güçten. Bu fikir kabulleniliyor. Bu üstün güçle alakalı tartışmalar geceler boyu bir çok evde sürüp gidiyor, ama hiç bir şey yapılmıyor; çünkü bu kadar güçlü varlıkları yenebilmek için yapılacak hiçbir şey yok. Bu arada, başarılı kaptan bol bol balık getirmeye, ve balık stokları da azalmaya devam ediyor.

Bir müddet sonra teknedeki sonar sisteminin diğer teknelere oranla daha iyi olduğu ve şu anda yaygın şekilde kullanılan başka bir ülkeden ithal edildiği ortaya çıkıyor. Liman küçük ve önemsiz bir liman olduğu için kimsenin yeni teknolojiden haberi yok. Eğer çalışanlar çevreye daha dikkatlice bakıp kafalarını üstün güçlerle alakalı düşüncelerden temizleselerdi bu teknenin diğerlerinden daha iyi teçhizata sahip olduğunu göreceklerdi. Balık stoklarını korumak için o zaman yapacakları tek şey o teknedeki sonar sistemini kullanılmaz hale getirmek olacaktı. Her tamir edildiğinde onu gene bozacaklardı.

Kanunların balıkçıları yakaladığını düşünsek bile-sonuçta yasalar ekonomik başarıyı her şeyden üstün tutarlar- balıkçıların sonar sistemine verdikleri zararın balık stoklarını bir süre için bile olsa sabit tutacağını biliyoruz. Ancak o zaman limandaki diğer balıkçı gemileri bu sonarı kullanmaya başlayabilir ve böylece balık stoğuna daha büyük darbeler indirmeye başlamış olabilirler. Eğer balıkçılar artık daha da büyüyen bu problemle başa çıkmak için daha da hırslanabilir, sonar teçhizatının ithalini engelleyebilir, teçhizatın üretildiği ülkeye gidebilir, ya da yardım isteyebilir ve üretimin durdurulmasını talep edebilirlerdi. Maksimum Zarar Kültürü gereğince sonunda hırs ve kıskançlık ön plana çıkacak ve diğer gemiler de bu sonara sahip olmanın kendi çıkarlarına olduğunu, balık stoklarının da canlarının cehenneme olduğunu düşüneceklerdi.

Burada iki ders var. Birincisi, bir problemin cevabı insanların sandığından daha sıradan yerlerde bulunur; bizler çözümleri yanlış yerlerde aramak yönünde manipüle edilmişizdir; ya yasalara, ya işe, ya politikaya ya da ümitlere tutunuruz. Cevaplar için daha yakına bakmayı ihmal ederiz. Nadiren aynaya bakıp kendi davranış gerekçelerimizi sorgularız. Peak Everything kitabının yazarı Richard Heinberg şunları söylüyor:” Uygarlık daha fazla sayıda şeyi bizler için ulaşılabilir hale getirdikçe bizler giderek daha fazla bebekleştik, artık kendi adımıza düşünme gücümüz azaldı,kendimize daha az yeter hale geldik, ve bu durum da bizleri bir sürü haline getiriyor- bir sürü mentalitesi geliştiriyoruz. Ne yapıp edeceğimizi etrafımızdaki otorite figürlerine bakarak belirliyoruz.”

İkinci olarak şunu söylemek lazım: bu kültürde iyi niyetlerin ömrü pek uzun değildir. Bir şekilde burada daha üstün bir gücün iktidarından söz edebiliriz: insanların iyi niyetlerinden vazgeçmesini ve Endüstri devrimi tarafından seçilen yolun takip edilmesini talep eden bir güçten söz ediyoruz. Balıkçılar problemin daha da kötü bir hale gelmesini önlemek için çabalamaya son verdiler ve tam tersine denizden kendilerinin ne çıkaracağına odaklandılar. İşler aynen böyle yürüyor: bizler bu şekilde davranacak şekilde yetiştirildik.

Bu meseleyi düşününce bu kültürdeki insanların anlamadığımız şeyler hakkında komplo teorilerinin var olmasını istediğini görüyoruz; yenilmesi mümkün olmayan güçlerin fildişi kulelerdeki hayatlarımızı yönetmesini istiyoruz; bunu istiyoruz; çünkü, belki de bu işte hepimizin işbirliği yaptığını kabullenmek istemiyoruz ve belki de gerçeğin biraz fazla can yakacağından korkuyoruz. Koskoca bir SUV kullanmak, dünyanın sağına soluna sırf zevk için uçabilmek ya da kültürümüz mümkün kıldığı için yağmur ormanlarının yok edilmesiyle elde edilen ürünleri satın alabilmek belki canımızı doğrudan yakmıyor. Yansıtma ve suçlama sisteminin çamurlarına saplı kaldıkça bu çamurdan kurtulma şansımız yok.

Matrix filminde bir şeylerin yanlış olduğu fikri Neo’yu senelerdir rahatsız ediyordu; ama gerçeği öğrenmek onun için hem şok eden hem de özgürleştirici bir şey oldu. Neo durumla alakalı bir şeyler yapabileceğini öğrendi; çünkü artık bilgisi vardı, çünkü artık içinde bulunduğu durumu tamamen anlayabiliyordu. Şeyleri oldukları gibi kabul ettikten sonra, yani problemin bir parçası olduğunuzu ve bu yüzden de çözümde de bir payınız olması gerektiğini kabul ettikten sonra, daha özgür hissetmeye başlarsınız kendinizi, sanki yılların ağırlığı omuzlarınızdan kalkmış olur.

Siz sistemin bir parçasısınız; problemdeki payınız için gereken sorumluluğu üstlenmeniz gerekiyor: nasıl ama…

Sizin sistem içerisindeki yeriniz büyük bir beslenme ağının bir bölümü gibidir. Bütün beslenme ağları gibi, her şey enerji ile yürütülmektedir; petrol, gaz, kömür ve radyoaktif materyaller gibi fiziksel enerji kaynakları paranın elitlerin zenginliklerine zenginlik katması amacıyla vanaya akması için gerekli makineleri çalıştırır. Eğer önemli bir pozisyondaysanız, statünüz varsa o zaman sizin de biraz zenginlik sahibi olmanız mümkün, gerekli materyallerden bazılarına siz de sahip olabilirsiniz. Ağı yürüten enerji olmaksızın para yoktur, o halde ağ da olamaz. Sadece petrol, gaz, kömür ve değişik radyasyon kaynakları değildir söz konusu olan, insanlar da eşit derecede hayati öneme sahiptir aslında. İnsanlar makineleri çalıştırmadıkça, dükkanlarda çalışmadıkça, ürünleri üretmedikçe, kamyonları sürmedikçe, reklamları yaratmadıkça, haberleri okuyup yasayı uygulamadıkça, ağ kendi üzerine yıkılacak ve kendisiyle beraber bütün hiyerarşinin darmadağın olmasına sebep olacaktır.

Morina balığını düşünelim. Hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları enerji miktarı anlamında besin ağında üstte yer alırlar: yüksek besin ihtiyaçları vardır ama alt düzeylerde yer alan organizmalar olmadan morina balığının var olamayacağını biliyoruz. Morina balığı olmazsa balık asalakları da acı çekmeye başlar ama bir kademe aşağılarındaki kumbalıkları son derece memnun olurdu: sayıları artardı.

Uygarlık içerisindeki yerinizi düşünün: işinizi ya da toplum içerisindeki yerinizi düşünün, bunların en tepedeki kişiyle, ortalarda yer alan bir kişiyle ya da yukarıları çıkmaya niyetlenen bir kişiyle olan bağını düşünün. Ne olmayı istersiniz? Bir tekerlek ki yoksa bir dişli mi?

Evet, siz sistemin bir parçasısınız; ama ağda daha üst konumlarda bulunan insanlardan çok daha önemli bir kişisiniz; siz motorsunuz, enerji kaynağısınız, bu sistemin sürüp gitmesindeki ana sebepsiniz. Siz sistemsiniz. Sizin işbirliğiniz olmadan, sizin inancınız olmadan sistemin hiçbir enerjisi olmazdı ve artık var olamazdı.

Endüstri Devrimi sona ermek zorunda . Eninde sonunda bu olacak, çöküş gerçekleşecek, kendisiyle beraber nüfusu da yok edecek: petrol krizi, kredi krizi, çevre felaketleri, salgın hastalıklar- sebep ne olursa olsun, endüstri devrimi felaket boyutunda bir biçimde çökecek. Bunun meydana gelmesi 50 sene ya da 100 sene alabilir, bu zamana dek küresel çevre yıkımı kaçınılmaz bir hal almış olacak. Bu seçeneklerden biri: bir diğer seçenek ise sistemin kendi kendine ölmesi, şu andan itibaren bu sistemi geride bırakma gücüne sahip olanlar kendilerini ve hayatımızın tamamen kendisine bağlı olduğu doğal çevremizi koruyabilirler.

Emin olun, kimsenin “makine”nin kalbine gidip de onu parça parça edeceği filan yok, çünkü makinenin kalbi yok, beyni de yok. Bu uygarlık; iktidarı ve zenginliği imtiyaz sahibi bir azınlığa vermek üzerine kurulu bir dizi bilinçli (bazıları kazara) eylemin sonucudur. Şu anda sahip olduğumuz şey, ekonomik büyümeyi her şeyin üstünde tutan bir kültürdür, bu kültürel inancın devam ettirilmesini mümkün kılan kötülük dolu metodları sürdüren, elit ve daima üyeleri değişen, zenginliklerinin korkunç büyüklüğüyle ve bu kültürün onlara bahşettiği iktidarla başa çıkamayan başa çıkamayan patolojik megalomanyaklardan oluşan bir kültürdür.

Bu kadar devasa bir şeyi nasıl olur da yıkabiliriz? Cevap endüstri devriminin doğasında yatıyor- onun en temek özellikleri en büyük zayıflıklarıdır da ayrıca.

Ekonomik Büyümeye olan inancı ele alalım. Sanırım bu konuda sürdürülebilir hiçbir nokta olmadığını hepimiz biliyoruz. Pastayı nasıl keserseniz kesin doğal çevre ekonomi büyüdüğü sürece kaybetmeye devam edecek. Sağlıklı bir ekonomik büyüme elde etmek için tüketiciler para harcadığında ellerinde hala para kalacağından emin olmalı. Kara gün parası tanımı son yıllarda bankalar insanların koşullarının ötesinde para harcayabileceğini halka pompaladıkça değişti. O kara gün parası ister tasarruf şeklinde olsun, ister nakit olsun, yatırım ya da kredi şeklinde olsun, burada önemli olan faktör, potansiyel müşterilerin harcayacak para kalmadığını anladığı anda artık potansiyel bir müşteri olmayacağı gerçeğidir. Maaşlı bir işinizin olması da en azından bir süreliğine satın almak istediklerinizi alabileceğinizi kanıtlar; aslında bu tüketicinin kendini güvende hissetmesini etkileyen en önemli faktördür.

Dünya çapında hükümetler ve onları kontrol eden şirketler tüketici güvenini sürekli bir döngü içerisinde yeniden ölçerler. Tüketicinin kendini güvende hissetmesi ekonomileri için hayati öneme sahiptir.

En basit şekilde söylemek gerekirse, bu güven hissi yükseldiğinde tüketiciler para harcarlar, bu da sağlıklı bir ekonominin işaretidir. Ama bu güven hissi azaldığında o zaman tüketiciler harcadıklarından daha fazla oranda para saklıyor demektir, bu da ekonominin başının dertte olduğunu kanıtlar. Buradaki ana fikir, insanlar gelirlerinin sabit olması konusunda kendilerini güvende hissettikleri sürece bir şeyle satın almaya daha yatkın olduklarıdır.

Bu da ilginç bir durum yaratır: bir ekonominin çökmesini sağlamak ve böylece endüstri devriminin ayaklarından birini yıkmak için yapmak gereken şey, halkın sisteme güvenini yok etmektir. Bu durum da uygarlığın diğer kısımlarında yansıtılır: Dünya Ticaret Merkezi’ne 2001 yılında yapılan saldırıların ardından küresel hava taşımacılığı küçük bir çöküş süreci yaşamıştır; 1990ların başlarında İngiltere’de yaşanan Deli Dana hastalığı sadece İngiltere’de et satışını geçici süre de olsa durdurmakla kalmadı, küresel ölçekte de et satışlarında önemli düşüşlere yol açtı. Küresel ekonominin büyük bir kısmına duyulan güveni ciddi biçimde yaralayabilecek herhangi bir şeyin uygarlığın da kuyusunu kazdığını söyleyebiliriz.

Güvende hissetme ihtiyacı Endüstri Devriminin psikolojik bir özelliğidir; ayrıca ciddi zayıflıklar yaratmak için beraber iş yapan iki fiziksel özellik daha bulunuyor. Bunlardan birincisi, var olan sistemlerde görülen kompleks durumdur. Kitabın “çiftlikten çatala” adlı bölümünde yazdığım gibi gıda ürünlerinin talebi uğruna gidilen mesafeler artık sürdürülebilirliklerini kaybediyor.

Sonuçta, büyük ölçekte yiyecek üretmek için, özellikle de toprağı verimli hale getirmek için kullanılan enerjinin maliyeti, büyükbaş hayvanların yemlenmesi, çiğ materyallerin işlenmiş gıda ürünlerine dönüştürülmesi süreci , gıda ürünlerinin soğutulup dondurulması, satışı ve eve getirilişinin maliyeti büyük yetersizlikler olduğunu ortaya koymuyor yalnızca, ayrıca bu kadar kompleks bir sistemdeki farklı safhaların varlığını da gözler önüne seriyor. Aynısı elektrik için de geçerli: bir çok durumda elektrik, yenilenmesi mümkün olmayan materyallerin yanması ya da çürümesiyle elde ediliyor. Bu materyalin topraktan cevher halinde çıkarılması, işlenmesi ve üretim birimlerine gönderilmesi gerekiyor. Bir kez elektrik elde edildiğinde, 5 gigawata kadar bir kapasiteye sahip olarak elde edildiğinde dağıtılması gerekir, öncelikle çok yüksek voltajlı hatlardan ardından da bir çok farklı güç transformasyon safhalarından (tabii bu arada enerji kaybederek) dağıtılır ve sonunda gücün kullanılacağı noktaya ulaşılır. Her iki örnek de- ve daha bir sürü var, buna küresel para pazarları ve televizyon kanalları da dahil- bir çok aşamadan oluşuyor ve bunların çoğu tek tek çöktüğü takdirde bütün bir sistemin çökmesine sebep olabilir.

Bu zayıflatıcı özelliklerden bir diğeri de enerji merkezlerine aşırı bağımlılıktır. Bir sistem linklerden ve nodlardan oluşur. Nod bir veya daha fazla sayıda linki birbirine bağlayan şeydir; bir yol bir noddur ve farklı yolları birbirine bağlayan kavşaklar da bir nod oluştururlar. Bir sürü linke ve noda sahip bir sisteme “şebeke” adı verilir; beslenme ağları bir şebekedir, enerjiyi kullananlar nodları oluştururken enerji akışı da linkleri meydana getirir. Linklerden oluşan ve zamanla gelişen, ihtiyaca göre şekillenen şebekelere rasgele network adı verilir: Mesela ABD eyaletlerarası otoyolu bu tür bir şebekedir, ayrıca tavşan ailelerinin yaptığı tünel setlerini de buna örnek olarak verebiliriz. Planlanmış bir amaca hizmet etmek üzere yaratılmış şebekeler genişleme özelliğine sahiptir ve ölçeksiz şebekeler olarak bilinirler , bunlara büyük hava yolları, elektrik dağıtım merkezleri ve süpermarket zincirlerine ait gıda dağıtım şebekeleri örnek olarak verilebilir.

Bir şebeke içinde bir çok linki bir araya getiren yapı hub olarak bilinir. Endüstri devrimi hubları bol bol kullanır. Thomas Homer-Dixon bu durumu şu şekilde açıklıyor:

Araştırmacılar uzun zamandır çoğu şebekenin eyaletler arası otoban sistemi gibi olduğunu öne sürdülerse de, son zamanlarda yapılan araştırmalar dünyada şaşırtıcı sayıda şebekenin -hem doğal hem insan yapımı- aslında hava trafiği sistemine benzediğini ortaya koymuştur. Bu tür ölçeksiz şebekeler çoğu ekosistemleri içerir
; world wide web, büyük elektrik merkezleri, ham petrol dağıtım sistemleri ve modern gıda işlem ve sunum merkezleri de bu sisteme dahildir. Eğer ölçeksiz bir şebeke hubu kaybederse o zaman sonuç felaket olabilir; çünkü bir çok nod o huba bağımlıdır.

Ölçeksiz şebekeler özellikle kasti saldırılara karşı savunmasız durumdadır: eğer birisi bütün şebekeye zarar vermek isterse, o zaman tek yapması gereken o şebekenin hublarını ortaya çıkarıp onları yok etmektir.

2001 Temmuz ayında Baltimore’daki tren yolu tünelinde bir yangın meydana geldi, bu da tünelde büyük ısı oluştuğu için merkezdeki sistemin çökmesine yol açtı. Sonraki birkaç gün boyunca bu ray sisteminin çevresindeki diğer şebekeler de ekstra taşıma yükü sebebiyle etkilendi, Baltimore’da daha geniş bir alanda daha büyük bir sıkıntının yaşanmasına sebep oldu. Ayrıca hiç beklenmedik bir olay da oldu: ABD’deki internet hizmetinde ciddi bir yavaşlama yaşandı. The Howard Street Tüneli’nde en büyük yedi İnternet Servis Sağlayıcısına hizmet veren bir boru vardı. BU İSSlerinde yavaşlama meydana geldi. Yangın sonucu boru yandı, ses ve veri sağlayıcı fiber kablolar zarar gördü. Bu tünel internet trafiği için ana damar konumunda olup yangın sonucu büyük bir şebeke hubunun yok olduğu zaman göreceği etkinin aynısına sebep olmuştur.

Birbirine bağlı olarak işleyen elemanlardan oluşmuş, az sayıda hublara dayanan şebekeleri olan kompleks sistemleri bir araya getirdiğinizde, son derece duyarlı bir yapı yaratıyorsunuz demektir; onu korumak için kurduğunuz güvenlik araçları ne olursa olsun. Uygarlık işte bu kompleks ve karşılıklı bağımlı sistemler üzerine kurulmuştur ve enerji, veri, para ve materyallerin akışını sağlayan şebekelere dayanmaktadır. Uygarlık ayrıca insan bileşenlerin (sizin ve benim) sistemin işleyişine sonsuz güven duymasına da bağlıdır: inanca ihtiyacı vardır. Hem piskolojik hem de fiziksel açıdan Endüstri Devrimi son derece kırılgandır: bir kez ittiniz mi dağılıp gidecektir.

Çeviri:CemCB