Etiket: hayvan özgürlüğü

ÇOĞULCU DÜŞÜNMEK: BİR DOĞRUDAN EYLEM MESELESİ

DR.STEVE BEST

“Her ulusun kendini teröre karşı savunma hakkı vardır.”

Eski ABD Başkanı George Bush

Yeni bir iç savaş başlıyor- bedeli ne olursa olsun, hayvanları ve dünyayı sömürmeye ant içenler, ve dişi ve tırnağıyla herşeyi öldürmeye ant içenlere direnen eylemciler arasında bir savaş. Uzun süredir devam eden doğaya karşı şirketler savaşına tanık olmakla kalmıyoruz, ayrıca doğamızla alakalı da yeni bir sosyal savaşa tanıklık ediyoruz.

(daha&helliip;)

Sessiz Devrim


Dr. Steve Best

(Ulusal Evsiz Hayvanlar Günü’nde yapılan bir konuşma)

17 Ağustos , 2002

Bizler hayvanlarla  ilgili, onları temel haklar ve içsel değerlerle donatan , artık onları eşya ya da kaynak olarak görmeyen,  kavramsal değişimlerin tam ortasındayız. Bu durum insan zihninin tarihinde en önde gelen türden evrimsel bir ilerleme, etik gelişimi ve ahlâk toplumunun genişleyip büyümesi anlamında önemli bir aşama.

Ama eski kavramlar zihinlerimizi ve ahlâkımızı  ilkel bir düşünce zindanına zincirlemeye devam ediyor: şu anda hayvanlarla ilgili yasalarımız ve dilimiz eski Roma günlerine, hayvanların, kadınların ve çocukların köle oldukları dönemlere kadar gidiyor. Zaman içerisinde insanlar resmî şekilde özgürleştirildi ama hayvanlar hâlen hapiste; yasaya göre eşya ya da meta olarak tanımlanıyorlar ve insanlar da onların hiç bir sorumluluğu olmayan efendisi, sahibi ya da Tanrıları olarak görülüyor. Eğer bir hayvanın ekonomik ya da “bilimsel” bir işlevi varsa,o zaman insanların yasal olarak hayvanlara istediği şeyi yapmasını engelleyecek hiç bir şey yok demektir.

(daha&helliip;)

Gerçekle Başa Çıkamıyoruz


Brennan Browne

İnsanların kişisel aydınlanma düzeylerinden söz ederken şair Maya Angelous bir keresinde  “daha iyisini bildiğin zaman daha iyisini yaparsın” demişti. Türümüz hızla kolektif bir delilik durumuna girdiği, etik ve sağduyusu halen sağlam olan azınlığı cezalandırmaya kesin kararlı olduğu için, bu sade gözlem gerçekten de kulağa yanlış geliyor. Eğer bir kaç istisna ile beraber adalet gerçekten varsa insanlık doğaya karşı işlediği suçlar sebebiyle çağlar önce mahkemeye çıkarılmalıydı.

(daha&helliip;)

Ortak Kapasite

 

Hem insanlar hem de hayvanlar özgürce hareket etme özelliklerinin kısıtlanması, sosyal özgürlüklerinin kaybı, sevdikleri birisini kaybetmeleri sonucunda acı çekme yeteneğine sahipler. Her  iki grup da avlanmak, işkence görmek veya yaralanma karşısında ortak kapasiteleri sebebiyle acı çektiler ya da çekiyorlar. Her ikisi de hisseden, kendilerini yönetebilen bireyler yerine bir eşya gibi davranılarak “nesne konumuna” indirgendiler.

Bütün bunlara bakınca hayvan özgürlüğünün tek başına değerli ve ivedi bir amaç olduğunu ve sadece hayvanlar için önemli olmadığını görüyoruz. İnsanlar artık damgalanmıyor, açlık artırmalarda tetik edilmiyor, hayvanat bahçelerinde sergilenmiyor olabilir; ancak daha sinsi baskı biçimleri, paralelleri hayvan köleliğinde de görülen türden bir şekilde halen iş başında. Hayvanları tahakkümümüzden uzak tutup ve yaşamlarını da kontrolümüzden çıkarırsak, başka birisinin ağırlığı altında acı çeken siyahlar ve diğer insanların yaşadığı baskılar da azalacak. Hayvan zulmünü kültürümüzün dokusundan elimine ederek efendiler yaratıp besleyen bir topluma içkin bazı psikolojik yapıların da altını oymaya başlayacağız. Evrensel olarak diğer canlıların yaşamlarına hürmet talep eden bir felsefe aracılığıyla, insan olsun olmasın, canlılara zalimce davranmak  artık kabul edilemez olacak.

 

Marjorie Spiegel, The Dreaded Comparison

nonhumanslavery.com

Naziler ve Hayvan Hakları



Laboratuar hayvanları Göring’e dirikesimi yasaklaması sebebiyle selam duruyor.

Karikatür: Eylül 1933.

Nasyonal Sosyalist Almanya’da hayvan refahına büyük bir destek vardı. Nasyonal Sosyalist liderlerin çoğu, Adolf Hitler ve Hermann Göring de dahil, hayvanların korunmasına destek veriyordu. Bir çok Nasyonal Sosyalist çevreciydi, Nasyonal Sosyalist Rejimde türlerin korunması ve hayvan refahı önemli konulardı. Heinrich Himmler hayvanların avlanmasını yasaklamak için girişimlerde bulundu. Göring hem hayvan severdi hem de bir hayvan korumacıydı. Almanya’da şu anda yürürlükte bulunan hayvan refahı yasaları Nasyonal Sosyalistler tarafından kabul edilmiş yasaların değiştirilmiş halidir.

(daha&helliip;)

Merhamet Çemberini Genişletmek: Sosyalizm ve Hayvan Hakları

Terry Liddle

“19. yüzyılda köleliğe karşı çıkanlarla bugün et yemeyi bırakanlar aynı kişilerdir” sözleri Cahiers Antispécistes adlı Fransız ve İspanyol hayvan hakları gruplarının posterlerinde yer alıyor.  Bu posterlerde 21. yüzyılın hayvan özgürlüğü yüzyılı olması için çağrıda bulunuluyor. 1974 tarihinde yayınlanan Animal Liberation kitabında Peter Singer şöyle yazmıştı: “insanın hayvanlar üzerindeki tiranlığı bugüne dek büyük acılara sebep oldu, hâlâ oluyor, bu gerçek ancak beyaz insanların siyah insanlara yüzyıllardır reva gördüğü acılarla kıyaslanabilir. Bu tiranlığa karşı yapılan bir mücadele ahlâki ve toplumsal bütün mücadeleler kadar önemlidir”.

(daha&helliip;)

Beşikten mezara…

Colleen Patrick-Goudreau

İnsan tüketimi için yetiştirilip öldürülen hayvanlara nasıl davranıldığını umursamayan bir insana rastlamadım henüz. Et yiyip de bunun hayvanlar için nahoş bir durum olduğunun biraz da olsa farkında olan insanlar gereksiz bir istismara ve zulüme karşı olduklarını söyleyeceklerdir. “İnsancıl”et aldıklarını, free range yumurtalar ve organik süt aldıklarını söyleyecek ve kendilerini etik tüketiciler olarak, bu ürünleri de hayvan zulmüne karşı süren mücadelede ön cephe olarak niteleyeceklerdir. Damak tadımızı doyurmak amacıyla her yıl 10 milyardan fazla kara hayvanı öldürsek bile bu kutsal toplumsal ritüelin saçmalığını asla sorgulamıyoruz. Gerçekten de kendimizi suçluluk hissine sebep olmayan seçimler yapan insanlar olarak görüyor ve bu arada “insancıl öldürme” denen paradoksu görme konusunda başarısız oluyoruz, bir hayvanın beşikten (evcilleştirme) mezara (vücutlarımız) neler yaşadığını gerçekten bilmiyoruz.

(daha&helliip;)

Sosyalizm ve “Hayvan Hakları”

Paul D’Amato

socialistworker.org/2009

Toplumumuz hayvanlara yönelik zalimce eylemlerde bulunuyor. Kapitalizm dünya çapında binlerce türün doğal yaşam alanlarını ya küçülttü ya da ortadan kaldırdı, ve deneylerde kullanılan ya da yenmek için yetiştirilen hayvanlara yönelik rutin yanlış davranışlar da artık belgelenmiş bulunuyor.

Kapitalizm hayvanları amaçlarına ulaşmak için gerekli bir araç gibi görüyor- mümkün olan en fazla değeri elde etmek için sahip olunması gereken nesneler gibi. Fabrika çiftliklerindeki hayvanların binlercesi bir araya sıkıştırılıyor, çok az hareket edebilecekleri yerlere tıkılıyorlar, havadan ve günışığından mahrum yaşıyorlar. Hayvan atıkları altlarındaki bir bölmeye dökülüyor, çok kötü kokulu gazlar üretiyor. Bu tür bölmelerdeki koşullar öylesine toksik ki eğer havalandırma sistemi yoksa hayvanlar kısa sürede  ölmeye başlıyor.

(daha&helliip;)

Dr. Steve Best Röportajı

Sizce anti-kapitalist Sol ve hayvan hakları hareketi arasında neden bu kadar çok gerginlik var?

Sol hayvan hakları hareketini küçümsüyor; çünkü Sol hem hümanist hem de tür ayrımcısı. Sol politikalar daima insan haklarıyla ilgilidir.

Hayvan hakları anlamında Sol’un ulaşabildiği en üst etik noktası hayvan refahçılığı, o da aslında hayvanlara işkenceye devam etmek için uydurulmuş bir kılıf, ayrıca endüstrinin etiği. Temiz Kömür gibi bir şey.

(daha&helliip;)

Hayvan Hakları ve Sınıf Mücadelesi


David Coen

Harvard Üniversitesi’nde  köpek psikolojisi adında bir ders var. Küresel pet endüstrisi büyük bir endüstri-mamalardan tut günlük bakıma, hatta yetiştirmeye dek. Bazı köpekler hayatının keyfini sürüyor olabilir, artık destek ve danışma bölümleri de mevcut. Diğer hayvanlar bu açıdan pek şanslı değil. Ama avcılıktan fabrika çiftçiliğine ve balina avcılığına dek bir çok konuda etkili ve büyük kampanyalar düzenleniyor. Bu meseleler kendilerini politik olarak ifade etmeye başlıyorlar artık. Aralık ayında iki hayan hakları eylemcisi Hollanda parlamentosuna seçildi, ayrıca ve yakın zamanlarda Animals Count adlı hayvan hakları partisinin kurulmasını kutlamak amacıyla da Londra’daydılar.

(daha&helliip;)

“Beni Serbest Bırakın!”

Hayatımda hiç bu kadar soğuk ter dökmemiştim. “Bir hayvanın sesini” duydum. Avcılar hayvanların ölmeden önce ağladığını duymuştur; ama gene de avlanmaya devam ederiz. Eğer o yaralı hayvan gözlerimizin içine baksa ve kanlı dudaklarıyla “lütfen beni öldürme!” dese, o zaman bu kadar rahat bir şekilde öldürebilir miydik? Eğer hayvanlar konuşabilseydi bir önemi olur muydu? Soruyorum- çünkü artık söyleyebiliyorlar. Pulitzer ödüllü Carl Sagan söyledi bunu. “onu öldürmeden önce bir şempanzenin ne kadar zeki olması lâzım ki buna cinayet diyelim? Hayvanların ne kadar zeki olması gerekiyor bunun için?” Bu mesele  üzerine yeni bakışım aniden ve yakın zamanlarda değişti. Hayvan kurtarma çalışmalarına elimden geldiğince katılırım. Aile petlerini, kedileri ve köpekleri insan gibi hayal ediyorum. Son yıllarda  av tüfeğimi rafa kaldırdım denebilir. Artık hiçbirşeyi öldürmek istemiyorum. Ama Fayette, Iowa’dan bir mektup aldım, bu mektupta Bay Carbin şunları yazmış: “hey Paul Harvey, bifteğini, alabalığı, domuz parçalarını,sülünleri yiyorsun çünkü onları senin adına başkası öldürüyor. Bunu nasıl haklı gösterebilirsin?” eğer düşünürsem haklı göremeyeceğimi biliyorum. Ama artık bu meseleyi düşünmemi gerektiren bir şey meydana geldi.

Bir hayvanın “konuştuğu”nu söylerken papağanların söylenenleri tekrar etmesinden söz etmiyorum. Olay şu: Oğlum Paul yayına hazırlamak için “ Hikayenin Geri Kalanı” diye bir program hazırlıyor, Oklahoma Üniversitesi’ndeki bir araştırma projesine ilgi duyuyor. Orada insanlar bir hayvana konuşmayı  öğretiyorlar- özellikle de Washoe adında 15 yaşında dişi bir şempanzeye. Burada söz konusu olan en temel anlama iletişimi: çoğunlukla tek sözcüklük: büyük, küçük, yukarı, aşağı gibi. 1966’dan beri bu şempanze Standart Amerikan işaret dilindeki 140 işareti öğrenmiş durumda. Bütün bu öğrenmelerden sonra proje yöneticileri Washoe’nin artık “kavramlaştırmaya” hazır olduğuna karar verdiler. Yani insanların sözcüklerini tekrar etmek yerine şempanze artık kendi düşüncelerini ifade etmeye hazırdı. Sözcükleri birbirine katacak ve kendine ait ifadeleri “oluşturacak” kadar bilgisi vardı artık.Washoe üniversite  laboratuarında iyi beslenmiş, fiziksel olarak rahatı yerinde, zarar görmekten uzak bir durumda bulunan bir şempanzeydi. “Güvenlik” içerisindeydi. Ancak gene de- kendi kendine sözcükleri bir araya getirdiğinde söylediği ilk üç sözcük şunlar oldu. Ve bu sözcükleri defalarca söyledi, defalarca tekrar etti. Kafesteki ses ziyaretçilerine şunu söylüyordu:”BENİ SERBEST BIRAKIN!”

 

Paul Harvey, 1980

nonhumanslavery.com

Çeviri:CemC

İçimizdeki Bonobo

Bonobo

Frans De Waal Atlanta’daki Yerkes Ulusal Primat Araştırma Merkezi’nde çalışan bir primatolog. Nova dergisinin de Waal’le yaptığı bir röportajı sunuyoruz (2007).

Bonobolarla ilk temasınızı hatırlıyor musunuz? Nasıldı?

İlk kez 1978’de gördüm onları. O zamanlar şempanzelerle  ilgili bir çok şey biliyordum; çünkü onları inceliyordum. Bonoboları Hollanda’daki bir hayvanat bahçesinde gördüm, ve o an tamamen farklı olduklarını düşündüm. Gözlerine baktığınızda onların daha duyarlı, daha duygusal olduğunu, daha zeki olmasa bile hem birbirlerine hem de kendilerine bakanlar karşı duygusal farkındalıklarının yüksek olduğunu görüyorsunuz.

(daha&helliip;)

Emily ve Tyke: Direniş Asla Boşuna Değil



JASON HRIBAL

1995 yılının Kasım ayında Emily kaçtı. 3 yaşındaki inek Hopkinton, Massaschusetts’teki bir mezbaha tesisine henüz gelmişti. Süt ürünlerindeki işinin sonuna geldiğinde Emily’nin yapması gereken  son bir görev kalmıştı: kemik tozu ve biftek haline gelmek. Ancak 1600 poundluk bu ineğin başka planları vardı. Şöyle ki; dışarı çıkmak istiyordu. Sonunda 2 metrelik çitten atlayarak yakınlardaki ormanın içinde gözden kayboldu.

(daha&helliip;)

Hayvan İşçiliği: Direniş, İsyan ve Otonomi Mücadelesi


Dr. Steve Best

Çok yönlü bir savaşın, günümüzün doğa politikalarıyla  ilgili en çalkantılı mücadelelerinden birinin en  ilginç cephesi ,gezegenin geleceğini belirleyecek bir konumda bulunuyor. Artık filler, primatlar ve  kuşlar için insan agresyonu ve işgalinin kriz sınırlarını aştığı netlik kazanırken, bu durum hayvanlarda hem  hayatta kalma içgüdüleri uyandırıyor, hem de intikam almaları için bir zemin hazırlıyor.

(daha&helliip;)

21. Yüzyıl Devrimi

(Tam metin)

Dr. Steve Best

Soruna Giriş

Özgürlük, haklar, demokrasi, şefkat etiği, barış, türler arası adalet ve ekoloji savaşında bir çok kaleyi kazanıyoruz.

Ama savaşı kaybediyoruz.

Hırs, şiddet, yağmalama, çıkar ve tahakküm savaşını. Uluslarlarası şirketlere, dünya bankalarına ABD imparatorluğuna, Batı askeri makinelerine karşı olan savaşı. Ekonomik büyümeyi, teknolojik gelişmeyi, aşırı üretimi, aşırı tüketimi ve aşırı nüfus artışını her yere yayan sistemlere karşı olan savaşı.

Son on yıllarda yaşanan yoğun sosyal ve çevresel mücadelelere rağmen, demokrası ve ekoloji mücadelesinde toprak kaybediyoruz.

(daha&helliip;)

Balinalar, Balina Avcılığı ve İnsanlık


Marc Bekoff

Etoloji Yazıları

Bu hafta, Morocco’da Uluslararası Balina Avcılığı Komisyonu (IWC)  uluslararası ticari balina avcılığı ile ilgili moratoryumunu sürdürme kararı verdi. Bu karar insanlık açısından evrim ve  olgunluk seviyesini gösterecek bir turnusol kağıdı görevi görebilir. Yasağı kaldırmak diğer canlıları insanların işine geldiği gibi kullanacağı kaynaklar olarak gördüğümüzü, kadınların aşağılanması ve insan haklarının reddedilmesine  yol açan, sömürgecilik ve köleliği meşru gösteren “güçlü olan haklıdır” kafa yapısının yeniden hayata geçirilmesini akla getiren sembolik bir şey olurdu.

“Sembolik” diyorum; çükü balina avcılığı yasağı hala geçerli olsa da balinalar denizlerde avlanılmaya devam ediyor. Moratoryum 1986’da kabul edildi ama  Japonya, Norveç ve İzlanda yasayı es geçiyor. Yaraya tuz basar gibi, Japonya IWC’nin “bilimsel balina avcılığı” adındaki iddiasını hayata geçiriyor ve her yıl katlettiği 1500 civarı balinanın –türün yok olmasına az kalmışken- bu türü daha iyi anlamak için hayati öneme sahip olduğunu söylüyor. Eğer sonuçlar böylesine trajik olmasaydı buna gülebilirdik. İnsanların neden gıdaya ihtiyaç duyduğunu anlamak için onları aç bırakmaya benziyor bu.

Ama ben balinalar tehlikede olduğu için onları kurtarmaktan söz etmiyorum. Eğer bir türü korumanın tek yolu bu olsaydı, o zaman böylesine artmış insan nüfusuna büyük ölçekli bir itlaf yapılmasını haklı çıkaracak sebepler öne sürülebilirdi. Allah korusun!

O halde balinaları neden korumamız gerekiyor? (bizden bir şey istedikleri yok, aslında soru şu: neden onları rahat bırakmamız gerek?) Balinaları rahat bırakmak veya bırakmamak için bir çok argüman öne sürülebilir. Ama önemli olan tek bir gerçek bulunuyor: balinalar duyguları olan canlılar. Balinalara zarar vermemeli ve öldürmemeliyiz; çünkü bunu yapmak balinalara acı ve ızdırap veriyor; çünkü hayatları balinalar için önemli.

Bundan şüphe duyanlar kanıt isteyebilir.Tamam.Su memelileri (yunus ve balina ailesi üyeleri) popülasyonlar arasındaki iletişim diyalektleri ve ayrıksı davranışlarından belli olduğu üzere  bir kültüre sahip. Bu canlılar hem plan yapıyor hem de planlarını hayata geçiriyorlar, örnek olarak balıkları baloncuk çemberine alıp, kıyıya sürüklüyorlar. Balinalar ayrıca erdemli canlılar da olabiliyor, örneğin kaşalotlar yavru balinalara göz kulak olurken anne balinalar  yiyecek bir şey bulmak için derinlere dalıyor. Öte yandan  kıyıya vuran balinalar ve boğulan insanların yunuslar tarafından kurtarılması da defalarca belgelenmiştir.

Peki hayatı kurtarıldığı için minnet duygusu gösteren bir balinanın kendi hayatına değer verdiğini göstermesinden daha iyi bir kanıt bulabilir miyiz? 2005 yılı Aralık ayında yengeç ağı iplerine takılı kalan dişi bir kambur balina bu iplerden kurtarıldığında hemen yüzüp gitmedi. Kendisini iplerden kurtaran her bir dalgıça yaklaşıp burnunu onlara sürttü.

Duygu sahibi olmak, etiğin temelidir. Ahlaki sistemler diğerlerinin menfaati olduğu için var. Bu menfaatler arasında en önde geleni ise hayatta kalma arzusu ve hem acıdan hem de ağrıdan, ızdıraptan uzak kalma isteğidir.

Bir balinanın acısının bizimkine benzediğinden  şüphe edebilir miyiz? Zıpkın balinanın vücuduna girdiğinde ve orada patladığında balinanın canının çok yanıp yanmadığını sormanın gereği var mı? 200’den fazla yıl yaşayabilen böyle bir yaratığın yaşamak istediğini ve acı çekerek ölmek istemediği gerçeğini reddedebilir miyiz? Damak tadı uğruna ya da bir türün bazı üyelerinin (bizim) bir diğer türün üyelerini soykırıma uğratmasını ve onlara  işkence yapmasını haklı görebilir miyiz?

Mükemmel beyinlerimiz, ellerimiz ve teknolojimiz kesinlikle diğer türlerin üyelerine canımız nasıl isterse öyle davranma gücü veriyor bize. Ama bu bize dünyayı alt üst etme izni vermiyor. Artık vermiyor. “Güçlü olan haklıdır” sözü ilkel bir bakış açısı, ayrıca ahlaki bir başarısızlık. İnsanlık diğer insanlara davranışımız konusunda devasa ahlaki adımlar atabileceğini gösterdi. Şimdi aynı prensibi duyguları olan bütün canlılara uygulama zamanı. Morocco başlamak için iyi bir fırsat.

Çeviri:CemC

Dachau Günlükleri’nden: “Hayvanlar, Kardeşlerim”

“Dachau Günlükleri”

 

Edgar Kupfer 1940 yılında Dachau’daki toplama kampında esir edildi. Dachau’daki son üç senesi içerisinde  toplama kampında kamp kilerinde vaizlik görevine getirildi. Bu yeni konumu Kupfer’a çalınmış gazete parçaları ve kalem parçaları kullanarak gizli bir günlük tutma imkanı verdi. Yazdıklarını gömerek saklıyordu, Dachau 29 Nisan 1945’te özgürlüğüne kavuştuğunda yazdığı her şeyi bir araya getirdi. Dachau Günlükleri 1956’da basıldı. Kupfer, Dachau notlarından yola çıkarak vejetaryenlik üzerine bir deneme yazdı, bu da hemen “göçmen” İngilizcesine çevrildi. 38 sayfalık bu denemenin bir karbon kopyası orijinal Dachau Günlükleri ile beraber Chicago Üniversitesi Kütüphanesinin Özel Koleksiyon bölümünde saklanıyor. Aşağıdaki yazı bu denemeden yapılmış alıntılardan oluşuyor.

Barraks at Kaufering sub-camp


Edgar Kupfer-Koberwitz

Aşağıdaki yazılar Dachau Toplama Kampı’nda yazıldı, her türden zulmün arasında. Hastalığım sırasında bulunduğum hastane barakasında gizli gizli yazıldılar, o zaman Dachau’da Ölüm her geçen gün yakamıza yapışıyordu,yirmi dört bin insanı dört buçuk ay içerisinde kaybetmiştik. Sevgili Arkadaşım: neden et yemediğimi sordun bana, bu davranışımın sebeplerini merak ediyorsun. Belki kendi kendime yemin ettiğimi – bir çeşit pişmanlık gibi-, et yemenin bütün zevklerini kendime yasak ettiğimi düşünüyorsundur. O sulu biftekleri, lezzetli balıkları, harika tadı olan sosları, dumanı tüten jambonları ve etten hazırlanan binlerce şaşırtıcı lezzetli şeyi, insanın bin bir damak zevkini hatırlıyorsundur; elbette kızarmış tavuğun tadını hatırlıyorsun. Şimdi, görüyorsun ya, bütün bu zevkleri reddediyorum, ve sen bunu yapmam için ancak bir pişmanlığın, acı bir yeminin, büyük bir kurban etme eyleminin bana hayatta zevk almayı reddettirecek bir durum olması gerektiğini sanıyorsun.

Şaşırdın, “ama neden, ne  için?” diye soruyorsun. Ve içten içe aslında sebebini çok iyi bildiğini düşünüyorsun. Ama ben şimdi sana tek ve yeterli bir cümle içerisinde sana bu sebebi açıklıyorsam, senin sandıklarının benim gerçek sebeplerimden ne kadar uzak olduğunu görerek şaşıracaksın. Sana söyleyeceklerimi iyi dinle: hayvanları yemeyi reddediyorum; çünkü ben kendimi başka canlıların çektiği acı ve  ölümüyle besleyemem.

Böyle yapmayı reddediyorum; çünkü o kadar çok acı çektim ki kendi acılarımı hatırlayarak başka canlıların acılarını hissedebiliyorum.

Mutluyum, kimse beni cezalandırmıyor; ben neden başka canlıları cezalandırayım ya da cezalandırılmalarına sebep olayım ki?

Mutluyum, esir değilim, özgürüm; ben neden başka canlıların esir edilmesine, hapise atılmasına sebep olayım ki?

Mutluyum, kimse bana zarar vermiyor; ben neden başka canlılara zarar vereyim ya da onlara zarar verilmesine sebep olayım ki?

Mutluyum, kimse yaralamıyor beni; kimse öldürmüyor beni; ben neden kendi keyfim ve rahatım için başka canlıları yaralayıp öldüreyim, yaralanmalarına ya da  öldürülmelerine sebep olayım ki?

Başka canlılara bana da yapılmayacağını ümit edip yapılmasından korktuğum şeyleri yapmaktan uzak durmam son derece doğal değil mi? Başkalarının acıları ve  ölümleri pahasına basit bir fiziksel zevk uğruna bütün bunları yapmak çok büyük bir haksızlık olmaz mı? Bu canlılar benden daha küçükler, daha çaresizler; ama başkalarının küçüklüğü ya da zayıflığını istismar etme hakkını ya da iddiasını taşıyabilen birisinin asil duyguları olan aklı başında birisi olduğunu düşünebilir misin? Daha büyük, daha güçlü ve daha üstün olanın görevi kendinden daha zayıf olan canlıları cezalandırmak yerine onları korumak değil midir? Asalet bunu gerektirir. Ben asil bir biçimde davranmak istiyorum.

Korkunç engizisyon dönemi hatırlıyorum, kafirlerin sorgulanması henüz sona ermedi, gün be gün kaynar sularda işkencecilerinin ellerine teslim edilen diğer canlıları pişirmek için kullanıyorlar. Bu insanların uygar insanlar olduğu fikrinden dehşete düşüyorum, barbar değiller, ama uygarlar! Ama her şeye rağmen, sadece ilkel bir şekilde uygarlar, sadece kendi kültürel çevrelerine uyum sağlamışlar. Ortalama Avrupalı bir yandan son derece aydın düşünceleri ve güzel konuşmaları ile havalarda uçuyor;  ama her türden zulmü, gülümseyerek, bunu yapmaya zorunlu olduğu için değil, ama bunu yapmak istediği için işliyor. Yaptıkları şeyin üzerine düşünüp bütün o korkunç şeyleri anlayacak yetenekten mahrum oldukları için de değil. Hayır! Sadece gerçekleri görmek istemedikleri için. Görürlerse keyif almakta zorlanırlar, sıkıntı çekerler çünkü.

İnsanların sana anlattığı şeyler çok doğal. Başka ne yapabilirler ki? Tecrübelerden, faydalardan bahsettiklerini işitiyorum,  kesimlerle alakalı bir çok şeyin kaçınılmaz olduğunu söylediklerini biliyorum. Belki seni ikna etmekte başarılı olabilirler. Bunu mektubundan anlıyorum. Gene de gereklilikleri düşününce belki de bu insanlarla aynı düşünceyi paylaşmak mümkün. Ama böyle bir gereklilik var mı? Bu teze karşı çıkılabilir. Belki tamamen bilinçli kişilikler olma seviyesine yükselmemiş kişiler için böyle bir gereklilikten söz edilebilir. Onlara söylemiyorum bu sözlerimi. Ben bu mektubu sana yazıyorum, sen güdülerini kontrol edebilen, kendini içsel ve dışsal anlamda eylemlerinden dolayı sorumlu hisseden,bizleri yargılayacak yargıcın vicdanımızda oturduğunu anlamış çoktan uyanmış bir kişi olarak sana yazıyorum. Temyiz söz konusu değil. Kendini tamamen bilinçlendirmiş birisinin kesimlere evet demesine imkan var mı? Herkesin bu eylemi kendi elleriyle gerçekleştirecek cesareti olması gerekir. Elbette normal insanın dehşetle ve üzüntüyle yapmaktan kaçındığı  kanla lekelenmiş bu işi başka insanlara para ödeyerek yaptırması korkaklığın zavallı bir çeşidi. Bu tür hizmetçilere yaptıkları kanlı iş için az bir para ödeniyor, böylece insanlar öldürülen hayvanın istedikleri kısmını alabiliyorlar-ama elbette öyle bir hazırlanmış olması lazım ki insanlara huzursuzluk verecek türden koşulları, hayvanı, hayvanın öldürülüşünü ya da kan gölünü hiçbir şekilde hatırlatmamalı.

Bence hayvanlar öldürüldüğü ve işkence gördüğü sürece insanlar da  öldürülecek ve  işkenceye uğrayacaklar. Savaşlar da olacak. Öldürme eylemi daha küçük nesneler üzerinde hem ahlaken hem teknik olarak eğitimden geçmeli ve  mükemmel hale getirilmelidir. Diğer canlıların yaptığı şeye bakarak öfkelenmenin anlamı yok, onların büyük ya da küçük şiddet ve zulüm eylemlerinden de etkilenmemek lazım. Ama bence bizim yaptığımız küçük ve büyük şiddet ve zulüm eylemlerine karşı öfke duymamız gerek. Ve küçük savaşları kazanmak, büyük savaşları kazanmaktan daha kolay olduğuna göre, bence önce daha küçük şiddet ve zulüm örneklerine karşı gösterdiğimiz tepkileri aşmamız gerek, onlardan uzak durmak ya da en iyisi onları yenmemiz gerek. O zaman daha büyük zulümlere karşı koyup onları yenebileceğimiz gün de gelecek. Ama hepimiz uyuyoruz, hepimiz alışkanlıklarımız ve kalıtımsal tavırlarımızın içine kıvrılmış uyumakla meşgulüz. Onlar yağlı, sulu bir sos gibi, bize kendi zulümlerimizi onların tadına varmadan yutmamıza yardım ediyorlar. Parmağımı buna ya da şuna uzatmak gibi bir niyetim yok, belli kişilere ya da belli durumları işaret etmek gibi bir niyetim yok. Bence daha küçük meselelerde vicdanımı göreve çağırmak, insanları daha iyi anlamaya çalışmak, daha iyi bir insan ve daha az bencil olmak benim görevim. O zaman neden daha önemli meseleler karşısında gerektiği gibi davranmak imkansız olsun ki? İşte esas mesele bu: ben daha yüce bir yasanın daha fazla mutluluk getirdiği, Tanrı’nın emrinin hükmünü sürdüğü daha iyi bir dünyaya doğru büyümek istiyorum: ”Birbirinizi Seveceksiniz”

Çeviri:CemCB

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN ALF: Hayvan Refahçılığı, Hayvan Hakları, Hayvan Özgürlüğü ve ALF.

Aşağıdaki röportaj Erika Wardle ve Nichali Ciaccio tarafından 2005 yılında yapılmış, Dr. Steve Best sorulara cevap vermiş.

Yeni Diyanet İşleri Başkanı kurbanlarla  ilgili masum bir iki cümle eden Tarkan’a  “bize hayvan hakları dersi vermeyin ” demişti. Bu dersin gerekli olduğunu bildiğimiz için, derslere geç kalanlar için bir özet sunuyoruz….

ALF nedir? Lütfen taktikleri, “ideoloji”leri ve etik duruşları konusunda bize bilgi verin.

ALF  hayvanları sömürünün dehşetinden ve esaretinden kurtarmak adına bilinçli olarak yasayı  çiğneyen insanlardan oluşmuş birbiriyle gevşek bir şekilde alakalı hücreler topluluğudur. Bir hücredeki eylemciler diğer hücredekilerin ne yaptığını bilmediği için, hiyerarşik olmayan yapıları ve anonimlikleri yasal otoritelerin bu kuruluşu yok etmesinin önüne bir engel olarak çıkar. Hayvan özgürlüğü eylemcileri ister kürk çiftlikleri, ister üniversite laboratuarları olsun, hayvanları serbest bırakmak ya da kurtarmak için yasal olmayan şekillerdede bu binalara veya yapılara girerler. Ayrıca hayvanlara yapılan zararı önlemek ve sömürü endüstrilerini ekonomik olarak zayıflatmak için o yapılardaki mal ve mülkleri yok ederler.

Resmi ALF prensipleri şunlardır:

–          Hayvanları sömürü mekanlarından kurtarmak,

–          Hayvan sömürüsünden çıkar elde eden endüstrilere ekonomik hasar vermek,

–          Kapalı kapılar arkasında hayvanlara karşı işlenen dehşet verici, korkunç zulümleri ifşa etmek,

–          İnsan ya da insan olmayan hayvanlara zarar vermemek için gereken bütün önlemleri almak

Bu prensiplere uyarak hareket eden -ve vegan olan -herkes  ALF’tir.

ALF’teki erkek ve kadınlar Nazi Almanya’sında savaş tutuklularını ve Soykırım kurbanlarını serbest bırakan, Nazilerin kurbanlarına işkence edip onları öldürmek için kullandığı silah, tren yolları ve gaz fırınlarını yok eden özgürlük savaşçılarına benzetiyor. Güney Afrika’da özgürlük uğruna şiddeti destekleyen ve şiddete başvuran Nelson Mandela’nın ırk ayrımcılığı karşıtı hareketi ya da şu anda İsrailli zalimlere karşı mücadelelerini sürdüren Filistinlileri de kendilerini benzettikleri diğer oluşumlar arasında sayabiliriz.

Aynı şekilde, özgürlüklerine kavuşturdukları hayvanlar için veteriner bakımı ve bir de yuva buldukları düşünülürse bir benzetme de ABD’deki Undergroud railroad hareketiyle yapılabilir. Bu hareket 1800’lerde kaçak insan  kölelerin eyaletlerden kaçıp Kanada’ya gitmesine yardım ediyordu. Şirket toplumu, devlet ve medyanın özgürlükçüleri terörist olarak damgalamasına rağmen ALF geçen iki yüzyılın en büyük bazı özgürlük savaşçılarına önemli benzerlikler gösteriyor; ayrıca hayata karşı sürüp giden şiddeti ve kana susamışlığı sona erdirme arayışı ve diğer türler için adaleti yerine getirme arzusuyla da çağdaş barış ve adalet hareketlerine benziyor.

Hayvanların temel haklara sahip olduğu görüşünden yola çıkan hayvan özgürlükçüleri, bilim adamlarının ya da endüstrilerin hayvanları bir eşya gibi sahiplenebileceği argümanını reddeder. Yani hayvanların yaşama, özgür olma ve mutlu olma hakları vardır, bunların hepsi de hayvanların derilerine yakarak vurulan mal statüsüyle damgasıyla çelişiyor.

İnsan çıkarlarının hayvan çıkarları üzerinde tutulması türcülüktür, bu da önyargıya ve ayrımcılığa dayalı bir inanç sistemi olup ırkçılık ya da cinsiyet ayrımcılığı gibi etik olarak hatalı ve felsefi anlamda da temelsizdir, ama anlamları itibarıyle ölümcül ve bağlayıcıdır. Bu yüzden, ALF; hayvanların kürk çiftlikleri veya laboratuarlardan çalınması için değil, özgürlüklerine kavuşturulması için mücadele eder; birisi hayvan sömürenlerin cansız mal ve mülklerini kullanılamaz hale getirdiğinde o kişinin canlıların haklarının ihlal edilmesi suretiyle yanlış bir şekilde kullanılan şeyi düzelttiğine inanır.

ALF şirket-devlet kompleksinin yarattığından daha yüce bir yasa olduğuna inanır, bu, ABD politik  sisteminin çürümüş ve taraflı heykellerinin ötesine geçen ahlaki bir yasadır. Yasa yanlış olduğu zaman, doğru olan şey, onu çiğnemektir. Tarihte ahlaki ilerlemeler sıklıkla bu tarzda meydana gelmiştir, Amerikan köleciliğinin yenilmesinden Hitler’in anti-semitizminin mağlup edilmesine ya da Alabama’daki “sadece beyazlar” yazılı cafelerdeki oturma eylemlerine dek  bir çok durumda bu böyle olmuştur.

Boston Çay Partisi’ni sivil itaatsizliğe başvurmanın tarihi bir örneği olarak görüyorsunuz. ALF bu itaatsizlik tarihinin( ve doğrudan eylemin) nasıl bir sonucu olabiliyor ve ayrıca nasıl oluyor da yepyeni bir oluşuma dönüşüyor?

1773’te  Sons of Liberty adlı yer altı oluşumunun 50 üyesi 342 sandık İngiliz çayını Boston limanından denize döktü; çünkü çay üzerindeki yüksek vergiyi ve genelde İngiliz hakimiyetini protesto ediyorlardı. Sonunda koloniler bir çok sabotaj taktiği, şiddet eylemleri kullanarak ve nihayetinde savaşarak İngilizlerin iktidarının altını kazmayı, yeni yeni ortaya çıkan bir ulusun iradesini oluşturmayı ve bağımsızlığı kazanmayı başardılar.

Amaçsız bir yıkım eylemi olmaktan öte, mal ve mülke zara vermek meşru bir adalet çağrısıydı, bunu başarmanın güçlü bir yoluydu ve halen de öyledir. Sivil itaatsizlik ve sabotaj bir çok modern özgürlük mücadelesi için katalizör görevi gördü. Boston Çay Partisi’nden  Underground Railroad’a, Sufrajelerden İnsan Hakları Hareketi’ne; Vietnam Savaş Protestolarından Seattle Mücadelesine dek ABD’deki en temel mücadele ve hareketlerinin hepsi insan hakları ve özgürlüklerini genişletmek için sabotaj ve doğrudan eylem taktiklerine başvurdu. Şimdi aynı taktikler hayvanlardan yana kullanılıyor. Bu taktikler insanlar  için kullanıldığında destekleyen ama hayvanlar için kullanıldığında kınayan herkes türcülük suçlusu ve bu insanların mantıksal tutarlılık kontrolüne  ihtiyacı var. Buradaki yenilik ALF’in kullandığı taktiklerde değil, bu taktiklerin özgürleştirmek istediği türlerde. Hayvan özgürlüğü insan özgürlüğü üzerinde gelişir; ama hayvan özgürlüğü insancılığı üstünlükçü değerlerinden kurtarırken hayat mücadelesini de bir sonraki kademeye doğru genişletir.

Hayvan Hakları ve Hayvan Refahı arasındaki fark nedir?

İnsanların hayvanların yaşadığı ızdıraplara ilgi gösterip bunu azaltmak için çalıştığı zamanlardan beri hayvan refahçılığı felsefesi kültürümüzün bir parçası. Hayvan refahı grupları 19. ve 20.yüzyıllarda  ABD ve İngiltere’de çok yaygındı;  ama 1970’lerden itibaren refah felsefesi insanların sömürmesine karşı hayvanlara daha güçlü bir koruma sağlama amacı güden bir haklar felsefesine dönüştü. Refahçılar hayvanlara” gereksiz” acı verilmemesi gerektiğine inanır, ve hayvanların çekmek zorunda bırakıldığı bütün acıların “insanca” yapılması gerektiğini öne sürer. İnsanlar gibi, hayvanların da çıkarları vardır- mesela acı çekmeme hakkı gibi- ve bu haklara saygı gösterilmelidir. Ancak refahçılar söz konusu insan çıkarları çok önemliyse bu hakların kurban edilebileceğine ya da savsaklanabileceğine inanır. Söz konusu refahçı görüşe dayanarak hayvanların çıkarları insan eğlencesinden (sirk, rodeo, boğa güreşleri, horoz dövüşleri ve benzeri) et tüketimine ve dirikesime kadar bir çok sebeple iptal edilebilir. Bu yüzden hayvan refahçılığı sadece sömürünün detaylarını düzenler, ona son vermez, insanların hayvanlardan üstün olduğuna, insanların hayvanlar üzerinde Allah vergisi bir egemenliği olduğu şeklindeki tür ayrımcısı belite inanır.

Hayvan hakları, hayvanların sözde daha büyük bir fayda ya da sonuç uğruna kurban edilmesine izin evren faydalanmacı refahçı belitleri reddeder. Hak kuramcıları eğer hayvanların hakları varsa-çünkü insanların hissetme yeteneği bulunuyor  ve bir hayatın öznesi durumundalar- o zaman hayvanların da aynı sebeplerle hakları olduğunu öne sürer. Dahası, hayvanların çıkarlarının insan çıkarları uğruna kurban edilemeyeceğini öne sürerler, bu da sonuç ne kadar iyi olursa olsun değişmez (mesela buna tıpta sözde bir ilerleme kaydetmek de dahildir). Bir çok insanın  “daha büyük bir amaç” uğruna bir insanı kurban etmenin ahlaken yanlış olduğunu kabul etmesi gibi hayvan hakları kuramcıları da aynı mantığı hayvanlara uygular. Hayvan hakları daha büyük kafesler değil boş kafesler talep eder. Hayvan hakları, insanların hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki tür ayrımcısı hiyerarşiyi reddeder, bütün hayvanların acı ve zevki hissedebilme yeteneklerinde görece eşit olduğunu, hepsinin kompleks bir hayatın öznesi olduğunu öne sürer.

Hayvan Hakları hareketini var olan en dinamik hareket olarak görüyorsunuz; ama Zapatistalar ve Narmada Bachao Andolan gibi gruplar da hem dünya çapında  ilgi çektiler,  hem de hareketlerinde önemli başarılar elde ettiler. İddianızın doğruluğunu nasıl ispatlayabilirsiniz?

Bunu söylüyorum; çünkü  Hayvan Hakları hareketi küresel bir çerçevede büyük bir yoğunluk gösteriyor, toplumda, etik ve insan bilincinde güçlü değişimler yaratıyor. Doğrudan eylem bölümleri her gün düzinelerce kez endüstrilere saldırı düzenliyor, İngiltere’de bu durum o kadar etkili ki ekonomiye her yıl milyarlarca pound zarar veriliyor, bugün artık uluslararası biyoteknoloji ve ilaç şirketleri para  kaybediyorlar. İngiltere’deki doğrudan eylem düzenleyen anti-dirikesimci hareket bu yüzden El-Kaide’ye kıyasla ekonomi için daha büyük bir tehdit olarak algılanıyor. ABD’de ELF ve ALF en önemli iki “yerel terörizm” tehdidi olarak görülüyor, bunu FBI’ı terörizm tanımlarına inandığım için değil, hayvan özgürlüğünün şirketler ve tür ayrımcısı değerlere yönelik tehdidinin göstermesi açısından söylüyorum. Hayvan hakları küresel anlamda sadece ilgi çekmekle kalmıyor, bu gerçekten de küreselleşmiş bir hareket, insan hakları hareketlerine kıyasla insan paradigmalarını daha radikal şekillerde değişime uğratıyor. Gerçekten de, etiği insanlarla sınırlayan insancılıktaki hataları düzeltip etiği daha geniş bir ölçeğe yerleştiriyor ( Zapatistalar hayvan ve çevre konularını kavrama anlamında diğer insan hakları gruplarına  göre daha gelişmiştir). Hayvan özgürlüğü, ahlaki evrimimizdeki yeni mantıki gelişim. Hayvan özgürlüğü insanların son 200  sene içerisinde yaptığı etik ve politik gelişmeler  üzerinde gelişir ve onları mantıki sonuçlarına taşır.

ALF’in en önemli başarılarına örnek verebilir misiniz?

Genel olarak ALF eylemleri binlerce operasyona zarar verdi, bir çok işyerini kapattı, bir çok diğerini de saldırı korkusuyla daha ileri aşamaya geçmeden durdurdu.

İlk ALF eylemleri; Howard Ün., Bethesta Naval Araştırma Enst, California  Üniversitesi’nin değişik dalları, Oregon Üniversitesi, Pennsylvania  Üni., Texas Tech Üni., City of Hope, SEMA laboratuarları, Beltsville Tarımsal Araştırma Merkezi ve benzeri yerlerdeki deney laboratuarlarından kedi, köpek, tavşan,kobay fareleri, domuz gibi hayvanları ve primatları kurtardı. En önemli akınlardan biri 1984 yılı Mayıs ayında gerçekleşti, ALF Pennsylvania Üniversitesi kafa yaralanmaları laboratuarına girdi, burada primatlar metal başlıklarla pnömatik bir araca bağlanmış bir şekilde bekletiliyorlardı, amaç insanlarda kafa yaralanmalarını araştırmaktı. ALF buraya 60 bin dolarlık zarar verdi ve daha  önemlisi araştırmacıların maymunların acısını hiçe sayan zalimlik dolu sadist hareketlerinin belgelendiği 60 saatlik bantları da  çaldılar. Kurtarma “Unnecessary Fuss –Gereksiz Telaş” adındaki şok edici filmin çekilmesini sağladı, bu filmden sonra laboratuar kapatıldı. PETA’nın halkla  ilişkiler yardımıyla hayvanların esareti ve işkenceye uğratılmasına yönelik bir farkındalık sağlandı.

Aynı şekilde 1985 yılı Ocak ayında Los Angeles’ta, City of Hope Ulusal Tıp Merkezi’ndeki kurtarma eylemleri de ilerici bilim ve “insancıl araştırma” maskesi ardında yatan korkunç cehennem çukurlarını ifşa etti. ALF kurtarmaları ve ardından PETA aracılığıyla gelen medya ilgisi ve haber konferansları insanları köpeklerin ve diğer hayvanların maruz bırakıldığı özensiz ameliyatlar, yetersiz oranda ya da hiç bulunmayan ameliyat sonrası bakımı yüzünden acı çekmek zorunda kaldığı durumlar ya da kafeslerinde kanları akarak ölmeleri , kendi  dışkılarında boğularak öldükleri durumlar hakkında bilgilendirdi. Gazeteler  halkın öfkesini yansıtan mektuplarla doldu taştı, hükümetin yaptığı soruşturmalar sonunda Hayvan Refahı Kanunu’nu ihlal eden bir çok örnekle karşılaşıldı. Ulusal Sağlık Enstitüleri federal araştırma fonlarına ayırdığı 1 milyon dolardan fazla bir meblağı askıya aldı, deneyler durduruldu. Üç ay sonra ALF California Üniversitesi Riverside laboratuarına baskın düzenledi, burada Britches adında 3 haftalık bir makak maymunu kurtarıldı. Britches annesinden alınmış, göz kapakları dikilmiş bir şekilde bir tel kafese tıkılmıştı. PETA bu uç noktalardaki istismar hakkında hükümet organlarına resmi şikayet dilekçeleri doldurdu, kendi üyelerinden Kongre’deki vekillerine yazılar yazmasını istedi, ayrıca etkileyici bir video da hazırlandı. Kurtarmanın öncesi ve sonrasına dair resimler şaşırtıcıydı ve eylemin haklılığı da alenen ortadaydı. Bir kez daha, halk “bilim”in kapalı kapıları arkasında meydana gelen dehşet verici olayları öğrenmişti, Riverside da artık kara lekeyi hak etmiş oluyordu. ALF’in Britches’ın kurtardığı geceden sonra 17 araştırma projesinden 8’i tamamen durduruldu.

ALF sadece masum hayvanları kurtarmakla kalmıyordu, bilim maskesi altında yaşanan sadizmi de ifşa ediyordu, halkı da kurumsallaşmış hayvan istismarı hakkında eğitiyor, halkı dirikesim gibi çok nadiren tartışılan konularda fikir yürütmesi için bilgilendiriyordu, bir çok durumda da refahçı reformların hayata geçirilmesini sağlıyor ya da bazı operasyonların tamamen kapatılmasına sebep oluyordu.

İlk baskınlar kurtarma eylemleriydi ama zamanla esas mesele kundaklamaya, mal ve  mülke zarar verilmesine doğru kaydı. En yıkıcı etkiye sahip eylemlerden biri 1987 yılında yapıldı, Davis’teki California Üniversitesi’ne ait 20 araç ve hayvan teşhis bilimi laboratuarı ateşe verildi, 5.1 milyon dolarlık zarar verildi. 1992 yılı Şubat ayında Rod Coronado ve diğer ALF üyeleri Michigan Eyalet Üniversitesi’ndeki mink araştırma laboratuarını ateşe verdiler, 100,000 dolarlık zarara sebep oldular, kürk çiftliklerinde mink yetiştirmek için elde edilmiş 32 yıllık verinin yok olmasını sağladılar.1989 yılı Nisan ayında Tucson’daki Arizona Üniversitesi’ne yapılan saldırıda eylemciler 1,200 hayvanı kurtardı, üniversiteye 700,000 dolarlık zarar verildi. 1997 yılı Mayıs ayında Oregon’daki Arritola Mink Çiftliği’nden 10,000 mink kurtarıldı; bu, ABD’deki en büyük kurtarma eylemi oldu. Ekonomik anlamda en çok zararı ise Minnesota’daki Alaska Kürk Şirketi gördü, 1996 yılında yapılan eylemden sonra kürkler ve diğer eşyalar 2 milyon dolarlık  zarar görürken binaya da 250,000 dolardan fazla zarar verildi.

Etkili sonuçlar alınan saldırı listesi uzatılabilir, en son da 2004 yılı (röportaj 2005 yılında yapıldı) Kasım ayında meydana gelen eylemi sayabiliriz, burada Iowa üniversitesinin cehennemi andıran laboratuarlarından ve Bay Area’daki foie gras üreticilerine yönelik saldırılardan (2003) 400 hayvan kurtarıldı, bu eylemlerden sonra bu endüstrinin kötülüğüne yönelik ulusal tartışmalar yaşandı.

ALF’in düşmanlarına “şirket-devlet kompleksi” adını veriyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?

Eski tarz Marksist teoriye göre, devlet aygıtı kendi otonomisini arada bir özellikle de ulusal ya da federal anlamda kullansa da , temelde birleşik ekonomik iktidarın politik kanadıdır ve şirketler  için gereken her şeyi yapar. Kongre ile  FDA(Gıda ve İlaç İdaresi) ve EPA (Çevre Koruma Kuruluşu) gibi federal düzenleme aygıtları arasında bir bağlantı var; mesela, aynı çıkarlara sahipler ve bu çıkarları muhbirlere ve eylemcilere karşı  beraber koruyorlar. Monsanto gibi şirketlerin ve et, süt, ilaç gibi endüstrilerin CEOları Kongre’den veya federal organlardan kendi spesifik çıkarlarına uygun mevzuatların yasallaşması için gereken süre boyunca iş alıyorlar. ABD Kongre üyesi Bill Tauzin büyük bir ilaç lobicisi, Sağlık Sigortası reçeteli ilaç önergesinin Kongre’den geçmesinde büyük rol oynadı. Bu, ilaç endüstrisi için büyük bir başarıydı, böylece federal hükümetin reçeteli ilacın maliyetini görüşmek  için satın alma gücünü kullanmasının önüne geçilmiş oldu.

Son zamanlarda yapılan bir Frontline belgeseli büyük ilaç şirketlerinin ilaçların pazara sunulmasında hızlı bir yol izlediğini ve bu ilaçların tehlikeli yan etkilerini de FDA’in (Gıda ve İlaç İdaresi) tüketiciler yerine ilaç şirketlerini koruması sebebiyle görmezden geldiğini ortaya koydu. Vioxx ve Celebrex gibi ölümcül ilaçlarla alakalı son skandallar FDA’in bir şirket finosu olduğunu ortaya koyuyor, yoksa FDA’in kimseyi koruduğu filan yok. Şirket-devlet kompleksi gibi bir canavar var olduğu için doğrudan eylem ve büyük baskı taktikleri ilerici pozitif değişimler adına gerekli. Kölecik karşıtı Frederick Douglass’ın söylediği gibi, “ iktidar, karşılığında bir şey talep etmeden asla taviz vermez. Hiçbir zaman vermedi, hiçbir zaman vermeyecek.”

“Doğa etiği” dediğiniz şey ne?

Bütün Batı tarihi boyunca insanlar insanın insanla olan ilişkisi üzerine bir etik anlayışı geliştirdiler ama insanın hayvanlarla ve dünyayla olan bağını düzenleyen bir insan-doğa etiği geliştirmediler, eğer bu olduysa da nadiren olan bir şeydi. Doğal dünyaya yönelik merhamet ve hürmet etiği yerine Batı kültürü hayvanları makine olarak gören mekanik ve tahakkümcü bir ideoloji benimsedi. Bu uygarlığın evrim geçirmesi ve gezegenimizin şu andaki küresel çevre krizini aşarak hayatta kalabilmesi için gelişmiş teknolojik kültürlerin insancılığın sınırlarını aşan ve toplumumuzu daha büyük terimlerle, mesela bir biyotoplum olarak tanımlayan yeni bir etik anlayışını benimsemesi gerekiyor.

Şiddeti nasıl tanımlıyorsunuz, bu tanım sizin ahlaki şemanıza nasıl oturuyor?

Nesnelere yönelik saldırılara şiddet demiyorum (Vandalizm, sabotaj ve diğer terimler daha uygun bence) ama hayvanlara yönelik saldırıları kesinlikle şiddet olarak görüyorum.  Tür ayrımcısı toplumumuzda hayvanların şiddet ve terörizm tanımlarının dışında tutulması raslantı değil,b u tanımlar insan çıkarlarına uygun sadece. Eğer terörizm ve  şiddet terimleri en meşru şekilde insan olmayan türleri de kapsayarak genişletilseydi o zaman şiddet ve terörizmin araçlarının gerçek kimliklerini çabucak fark ederdik. Sadece eşyaya saldırıp hayata saldırmadığı için ALF şiddet içermeyen bir kuruluş; şiddetsizlik onların en temel değeri. 30 yıldan fazla bir süredir dünya çapında süren eylemlere rağmen tek bir insanın yaralanmamış ya da öldürülmemiş olması bir raslantı değil, çoğu av sabota ekiplerinden insanlar ya da doğrudan eylemciler devletlerin ve hayvan sömürü endüstrilerinin ellerinde  şiddete maruz kaldılar, şiddet kurbanı oldular. Eğer şiddet derken kastettiğiniz eşyaya, mala, mülke yönelik saldırıysa, eğer bu terim hayvanları sömürenlerin çıkarlarını hayvanların çıkarların üstte tutan türcü tanıma uygunsa o zaman evet, ben köleleştirilmiş hayvanı özgürlüğüne kavuşturacak her durumda “şiddet”i destekliyorum.

Mala mülke yönelik yıkım eylemlerinin ve diğer sabotaj biçimlerinin potansiyel eylemcilerde yabancılaşma yaratması anlamında, bir bütün olarak harekete zarar verici bir nitelik taşıdığını düşünüyor musunuz?

Potansiyel olarak yabancılık hissi yarattığı insan sayısı kadar insana da ilham veriyor, harekete geçiriyor. Sabotajın hayvan haklarının insanların gözündeki imajına verdiği zarar eylemlerin daha dikkatli bir şekilde ayarlanmasıyla ve ardından da basınla etkili bir şekilde bağlantıya geçerek başarılabilir, Kuzey Amerika Hayvan Özgürlüğü  Basın Ofisi de bunu yapıyor zaten. Bu ofis Dr. Jerry Vlasak ve benim tarafımdan kuruldu. İnsanların sabotaj gibi eylemleri nasıl algıladığı ciddi bir problem ama,  bu eylemlerin hayvan sömürü endüstrileri,ve çeşitli hizmet sağlayıcılar üzerindeki etkisi de aynı derecede, hatta daha fazla önemli. Bu durumun etkisi ALF ve SHAC gibi gruplarla çok açık bir şekilde ortaya konuyor.

ALF kendini şiddete yönelik bir oluşum olarak görüyor mu?

ALF şiddetsizlik prensibine uyuyor, bir yandan da mal ve  mülklerine saldırı düzenledikleri insanlara fiziksel anlamda zarar vermemek için gereken önlemleri alıyor. ALF binlerce eylem içerisinde ve 30 seneden fazla bir süredir tek bir kişiye bile zarar vermediklerini iddia ediyor. ALF prensipleri bildirisine göre, “ALF hiçbir şekilde hiçbir hayvana ya da insana karşı şiddet eylemlerine başvurmaz. Şiddet içeren hiçbir eylem daha baştan ALF eylemi değildir, bunu yapan kişiler de ALF üyesi değildir.”

ALF insanlara yönelik şiddetten uzak dursa da mal ve  mülkün yok edilmesine şiddet denmesine de karşı çıkar. ALF hayvanları sömüren endüstrileri koruyan yasaların adaletsiz olduğu ve kendilerinin de daha büyük bir hayvan hakları ahlaki prensibine uyarak bu yasaları çiğnediği prensibine dayanır. ALF sözcüsü ALF’in etik temellerini şöyle özetliyor, “ eğer birisine ait bir eşya,mal veya mülk masum hayvanların hayatlarının yok edilmesi, o hayvanların acı ve ızdırap çekmesi için kullanılıyorsa, o zaman o eşyanın, malın veya mülkün yok edilmesi ahlaken doğrudur. Nazi Almanya’sındaki özgürlük savaşçılarının gaz odalarını yok etmesinden farklı değil. ALF hayatın nesnelerden daha önemli olduğuna inanıyor.”

ALF’in eylemlerini haklı bulmaya yönelik gerekçelerinizden biri, onların ahlaken bir temeli olduğuna inandığınız ideolojilerini takip ediyor olmaları. Diğer “teröristlerin” eylemlerini kınamaya devam ederken bu standarda dayalı bir yıkım eylemini nasıl haklı görebilirsiniz?

Terörizmin tanımı göreceli değildir, insanın ALF’le El-Kaide arasındaki farkı görmemesi türünden bir şey yok. Terörist bir grup kendi hedefleri uğruna masum insanlara saldırır ve onları öldürür. ALF sadece hayvanları sömürenlere saldırır, sadece onların eşyalarına, mal ve mülklerine saldırır, asla kendilerine saldırmaz, ve baskı altındaki hayvanlardan yana taraf tutar. Kelimeyi hangi anlamıyla alırsanız alın, bu terörist bir grup değil. Sabotaj ya da şiddet eylemi olsun fark etmez, bu tür eylemler bu eyleme başvuran grup diğer grubun iktidarına ve gücüne haksız bir şekilde boyun eğdiriliyorsa ve alternatif eylemler denenmiş ve başarısız olmuşsa, haklı eylemlerdir. Burada ahlaki öfkemizi doğru bir perspektifle algılamalıyız- hayvan özgürlüğü adına pencereleri kıran insanlarla temelde bütün meselesi çıkar elde etmek olan ve bilimsel geçerliliği kuşkulu ya da çok az “araştırmalar” adına hayvanların kafataslarını kıran, hayvanları yakan, kör bırakan ve vücutlarını kesen insanlar arasında büyük bir fark var.

ALF’e yönelik eleştirilerden biri ALF’in şiddete başvurması ve şiddet kullanmanın da içsel anlamda yanlış olması. ALF bu eleştiriye, kendilerinin ve mesela Huntingdon Life Sciences (HLS) şiddet derecelerini karşılaştırarak cevap veriyor. Ama bu tavır sizce “içsel yanlış” noktasını gözden kaçırmıyor mu? Bir taraftaki şiddet diğer taraftaki şiddeti haklı çıkarır mı?

Şiddete sadece  şiddet son verebiliyorsa, evet. Ben pasifist ya da Gandi yanlısı değilim. 19. Yüzyılda Amerika’daki kölelik sorununu, Almanya’da Nazi sorununu ya da 20. yüzyılda ABD’nin Orta Amerika’da desteklediği faşist  cuntaları sevgi, merhamet ve “pasif direniş” yoluyla  çözebileceğimize  inanmıyorum. Şiddet içermeyen alternatifler bulunduğunda asla şiddete başvurmamamız lazım, ama ne yazık durum her zaman öyle olmuyor.

Lütfen kendi etik standartlarınızı açıklayın. Bir akla, mantığa ve hissetme yeteneğine sahip olmanın rolünü açıklayın.

Gerçekten böyle yapmayı gerektirecek bir sebep olmadıkça  bir canlının bir diğer canlıya zarar vermemesi gerektiğine inanıyorum. Şirketlerin ve sömürücülerin hayvanları yaralayıp öldürmesi için gerçek bir sebebi yok, ama onların şiddetine direnenler kuvvetli karşı taktikler kullanmak için sağlam sebepleri bulunuyor. Canlıları ahlaki toplumun bir üyesi ve hak sahibi yapan şey onların hissetme yeteneğine sahip olması, yoksa akla sahip olması değil. İnsanların görmezden gelip istismar ettiği hayvanlara yönelik ciddi yükümlülükleri bulunuyor. Bu da hayvan haklarını da içerecek (hayvan refahını değil) daha geniş bir doğa etiğine doğru yol aldığımız sürece değişebilir. İnsanların bu hakikatleri akıl yürütme yoluyla fark edebilmesi gerekir, akıl hala daha kimin ahlaki yükümlülükleri olduğu ve bu yükümlülüklerin doğası konusunda karar vermek için hayati öneme sahip bir güç. Ben bütün ahlakın duygulardan kaynaklandığına inanan birisi değilim, ahlak duygulardan başlar, sağlam ahlaki önsezilerimiz vardır; ama inançlarla ve önsezilerle ilgili etik akıl yürütmeler ve gerekçeler akıl ve mantık meselesidir.

Etik anlayışınızı hissetme yeteneğine sahip olmayan doğayı ya da “derin ekolojiyi” kapsayacak denli genişletiyor musunuz? ELF’i de ALF’i savunduğunuz gibi savunur musunuz?

Evet. Hayvan haklarının sorunlarından birisi yeterince kapsayıcı bir etik olmaması; çünkü açık bir çevreci bakışa sahip değil. Sadece hayvanları değil, bütün doğayı koruyan ve savunan bir doğa etiğine ihtiyacımız var. ELF’i ALF gibi kesinlikle savunurum, bunlar birbiriyle bağlantılı mücadeleler, hatta bazen de aynı eylemlerden oluşuyorlar. Ama derin ekoloji gibi, ikisi de insan hakları, hayvan hakları ve dünyanın korunması ve bütünlüğü mücadelelerini birbirine bağlayan yeterli bir sosyal kurama ve toplumsal politikaya sahip değil.

Çeviri:CemC

ALF nedir? Lütfen taktikleri, “ideoloji”leri ve etik duruşları konusunda bize bilgi verin.

ALF  hayvanları sömürünün dehşetinden ve esaretinden kurtarmak adına bilinçli olarak yasayı  çiğneyen insanlardan oluşmuş birbiriyle gevşek bir şekilde alakalı hücreler topluluğudur. Bir hücredeki eylemciler diğer hücredekilerin ne yaptığını bilmediği için, hiyerarşik olmayan yapıları ve anonimlikleri yasal otoritelerin bu kuruluşu yok etmesinin önüne bir engel olarak çıkar. Hayvan özgürlüğü eylemcileri ister kürk çiftlikleri, ister üniversite laboratuarları olsun, hayvanları serbest bırakmak ya da kurtarmak için yasal olmayan şekillerdede bu binalara veya yapılara girerler. Ayrıca hayvanlara yapılan zararı önlemek ve sömürü endüstrilerini ekonomik olarak zayıflatmak için o yapılardaki mal ve mülkleri yok ederler.

Resmi ALF prensipleri şunlardır:

–          Hayvanları sömürü mekanlarından kurtarmak,

–          Hayvan sömürüsünden çıkar elde eden endüstrilere ekonomik hasar vermek,

–          Kapalı kapılar arkasında hayvanlara karşı işlenen dehşet verici, korkunç zulümleri ifşa etmek,

–          İnsan ya da insan olmayan hayvanlara zarar vermemek için gereken bütün önlemleri almak

Bu prensiplere uyarak hareket eden -ve vegan olan -herkes  ALF’tir.

ALF’teki erkek ve kadınlar Nazi Almanya’sında savaş tutuklularını ve Soykırım kurbanlarını serbest bırakan, Nazilerin kurbanlarına işkence edip onları öldürmek için kullandığı silah, tren yolları ve gaz fırınlarını yok eden özgürlük savaşçılarına benzetiyor. Güney Afrika’da özgürlük uğruna şiddeti destekleyen ve şiddete başvuran Nelson Mandela’nın ırk ayrımcılığı karşıtı hareketi ya da şu anda İsrailli zalimlere karşı mücadelelerini sürdüren Filistinlileri de kendilerini benzettikleri diğer oluşumlar arasında sayabiliriz.

Aynı şekilde, özgürlüklerine kavuşturdukları hayvanlar için veteriner bakımı ve bir de yuva buldukları düşünülürse bir benzetme de ABD’deki Undergroud railroad hareketiyle yapılabilir. Bu hareket 1800’lerde kaçak insan  kölelerin eyaletlerden kaçıp Kanada’ya gitmesine yardım ediyordu. Şirket toplumu, devlet ve medyanın özgürlükçüleri terörist olarak damgalamasına rağmen ALF geçen iki yüzyılın en büyük bazı özgürlük savaşçılarına önemli benzerlikler gösteriyor; ayrıca hayata karşı sürüp giden şiddeti ve kana susamışlığı sona erdirme arayışı ve diğer türler için adaleti yerine getirme arzusuyla da çağdaş barış ve adalet hareketlerine benziyor.

Hayvanların temel haklara sahip olduğu görüşünden yola çıkan hayvan özgürlükçüleri, bilim adamlarının ya da endüstrilerin hayvanları bir eşya gibi sahiplenebileceği argümanını reddeder. Yani hayvanların yaşama, özgür olma ve mutlu olma hakları vardır, bunların hepsi de hayvanların derilerine yakarak vurulan mal statüsüyle damgasıyla çelişiyor.

İnsan çıkarlarının hayvan çıkarları üzerinde tutulması türcülüktür, bu da önyargıya ve ayrımcılığa dayalı bir inanç sistemi olup ırkçılık ya da cinsiyet ayrımcılığı gibi etik olarak hatalı ve felsefi anlamda da temelsizdir, ama anlamları itibarıyle ölümcül ve bağlayıcıdır. Bu yüzden, ALF; hayvanların kürk çiftlikleri veya laboratuarlardan çalınması için değil, özgürlüklerine kavuşturulması için mücadele eder; birisi hayvan sömürenlerin cansız mal ve mülklerini kullanılamaz hale getirdiğinde o kişinin canlıların haklarının ihlal edilmesi suretiyle yanlış bir şekilde kullanılan şeyi düzelttiğine inanır.

ALF şirket-devlet kompleksinin yarattığından daha yüce bir yasa olduğuna inanır, bu, ABD politik  sisteminin çürümüş ve taraflı heykellerinin ötesine geçen ahlaki bir yasadır. Yasa yanlış olduğu zaman, doğru olan şey, onu çiğnemektir. Tarihte ahlaki ilerlemeler sıklıkla bu tarzda meydana gelmiştir, Amerikan köleciliğinin yenilmesinden Hitler’in anti-semitizminin mağlup edilmesine ya da Alabama’daki “sadece beyazlar” yazılı cafelerdeki oturma eylemlerine dek  bir çok durumda bu böyle olmuştur.

Boston Çay Partisi’ni sivil itaatsizliğe başvurmanın tarihi bir örneği olarak görüyorsunuz. ALF bu itaatsizlik tarihinin( ve doğrudan eylemin) nasıl bir sonucu olabiliyor ve ayrıca nasıl oluyor da yepyeni bir oluşuma dönüşüyor?

1773’te  Sons of Liberty adlı yer altı oluşumunun 50 üyesi 342 sandık İngiliz çayını Boston limanından denize döktü; çünkü çay üzerindeki yüksek vergiyi ve genelde İngiliz hakimiyetini protesto ediyorlardı. Sonunda koloniler bir çok sabotaj taktiği, şiddet eylemleri kullanarak ve nihayetinde savaşarak İngilizlerin iktidarının altını kazmayı, yeni yeni ortaya çıkan bir ulusun iradesini oluşturmayı ve bağımsızlığı kazanmayı başardılar.

Amaçsız bir yıkım eylemi olmaktan öte, mal ve mülke zara vermek meşru bir adalet çağrısıydı, bunu başarmanın güçlü bir yoluydu ve halen de öyledir. Sivil itaatsizlik ve sabotaj bir çok modern özgürlük mücadelesi için katalizör görevi gördü. Boston Çay Partisi’nden  Underground Railroad’a, Sufrajelerden İnsan Hakları Hareketi’ne; Vietnam Savaş Protestolarından Seattle Mücadelesine dek ABD’deki en temel mücadele ve hareketlerinin hepsi insan hakları ve özgürlüklerini genişletmek için sabotaj ve doğrudan eylem taktiklerine başvurdu. Şimdi aynı taktikler hayvanlardan yana kullanılıyor. Bu taktikler insanlar  için kullanıldığında destekleyen ama hayvanlar için kullanıldığında kınayan herkes türcülük suçlusu ve bu insanların mantıksal tutarlılık kontrolüne  ihtiyacı var. Buradaki yenilik ALF’in kullandığı taktiklerde değil, bu taktiklerin özgürleştirmek istediği türlerde. Hayvan özgürlüğü insan özgürlüğü üzerinde gelişir; ama hayvan özgürlüğü insancılığı üstünlükçü değerlerinden kurtarırken hayat mücadelesini de bir sonraki kademeye doğru genişletir.

Hayvan Hakları ve Hayvan Refahı arasındaki fark nedir?

İnsanların hayvanların yaşadığı ızdıraplara ilgi gösterip bunu azaltmak için çalıştığı zamanlardan beri hayvan refahçılığı felsefesi kültürümüzün bir parçası. Hayvan refahı grupları 19. ve 20.yüzyıllarda  ABD ve İngiltere’de çok yaygındı;  ama 1970’lerden itibaren refah felsefesi insanların sömürmesine karşı hayvanlara daha güçlü bir koruma sağlama amacı güden bir haklar felsefesine dönüştü. Refahçılar hayvanlara” gereksiz” acı verilmemesi gerektiğine inanır, ve hayvanların çekmek zorunda bırakıldığı bütün acıların “insanca” yapılması gerektiğini öne sürer. İnsanlar gibi, hayvanların da çıkarları vardır- mesela acı çekmeme hakkı gibi- ve bu haklara saygı gösterilmelidir. Ancak refahçılar söz konusu insan çıkarları çok önemliyse bu hakların kurban edilebileceğine ya da savsaklanabileceğine inanır. Söz konusu refahçı görüşe dayanarak hayvanların çıkarları insan eğlencesinden (sirk, rodeo, boğa güreşleri, horoz dövüşleri ve benzeri) et tüketimine ve dirikesime kadar bir çok sebeple iptal edilebilir. Bu yüzden hayvan refahçılığı sadece sömürünün detaylarını düzenler, ona son vermez, insanların hayvanlardan üstün olduğuna, insanların hayvanlar üzerinde Allah vergisi bir egemenliği olduğu şeklindeki tür ayrımcısı belite inanır.

Hayvan hakları, hayvanların sözde daha büyük bir fayda ya da sonuç uğruna kurban edilmesine izin evren faydalanmacı refahçı belitleri reddeder. Hak kuramcıları eğer hayvanların hakları varsa-çünkü insanların hissetme yeteneği bulunuyor  ve bir hayatın öznesi durumundalar- o zaman hayvanların da aynı sebeplerle hakları olduğunu öne sürer. Dahası, hayvanların çıkarlarının insan çıkarları uğruna kurban edilemeyeceğini öne sürerler, bu da sonuç ne kadar iyi olursa olsun değişmez (mesela buna tıpta sözde bir ilerleme kaydetmek de dahildir). Bir çok insanın  “daha büyük bir amaç” uğruna bir insanı kurban etmenin ahlaken yanlış olduğunu kabul etmesi gibi hayvan hakları kuramcıları da aynı mantığı hayvanlara uygular. Hayvan hakları daha büyük kafesler değil boş kafesler talep eder. Hayvan hakları, insanların hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki tür ayrımcısı hiyerarşiyi reddeder, bütün hayvanların acı ve zevki hissedebilme yeteneklerinde görece eşit olduğunu, hepsinin kompleks bir hayatın öznesi olduğunu öne sürer.

Hayvan Hakları hareketini var olan en dinamik hareket olarak görüyorsunuz; ama Zapatistalar ve Narmada Bachao Andolan gibi gruplar da hem dünya çapında  ilgi çektiler,  hem de hareketlerinde önemli başarılar elde ettiler. İddianızın doğruluğunu nasıl ispatlayabilirsiniz?

Bunu söylüyorum; çünkü  Hayvan Hakları hareketi küresel bir çerçevede büyük bir yoğunluk gösteriyor, toplumda, etik ve insan bilincinde güçlü değişimler yaratıyor. Doğrudan eylem bölümleri her gün düzinelerce kez endüstrilere saldırı düzenliyor, İngiltere’de bu durum o kadar etkili ki ekonomiye her yıl milyarlarca pound zarar veriliyor, bugün artık uluslararası biyoteknoloji ve ilaç şirketleri para  kaybediyorlar. İngiltere’deki doğrudan eylem düzenleyen anti-dirikesimci hareket bu yüzden El-Kaide’ye kıyasla ekonomi için daha büyük bir tehdit olarak algılanıyor. ABD’de ELF ve ALF en önemli iki “yerel terörizm” tehdidi olarak görülüyor, bunu FBI’ı terörizm tanımlarına inandığım için değil, hayvan özgürlüğünün şirketler ve tür ayrımcısı değerlere yönelik tehdidinin göstermesi açısından söylüyorum. Hayvan hakları küresel anlamda sadece ilgi çekmekle kalmıyor, bu gerçekten de küreselleşmiş bir hareket, insan hakları hareketlerine kıyasla insan paradigmalarını daha radikal şekillerde değişime uğratıyor. Gerçekten de, etiği insanlarla sınırlayan insancılıktaki hataları düzeltip etiği daha geniş bir ölçeğe yerleştiriyor ( Zapatistalar hayvan ve çevre konularını kavrama anlamında diğer insan hakları gruplarına  göre daha gelişmiştir). Hayvan özgürlüğü, ahlaki evrimimizdeki yeni mantıki gelişim. Hayvan özgürlüğü insanların son 200  sene içerisinde yaptığı etik ve politik gelişmeler  üzerinde gelişir ve onları mantıki sonuçlarına taşır.

ALF’in en önemli başarılarına örnek verebilir misiniz?

Genel olarak ALF eylemleri binlerce operasyona zarar verdi, bir çok işyerini kapattı, bir çok diğerini de saldırı korkusuyla daha ileri aşamaya geçmeden durdurdu.

İlk ALF eylemleri; Howard Ün., Bethesta Naval Araştırma Enst, California  Üniversitesi’nin değişik dalları, Oregon Üniversitesi, Pennsylvania  Üni., Texas Tech Üni., City of Hope, SEMA laboratuarları, Beltsville Tarımsal Araştırma Merkezi ve benzeri yerlerdeki deney laboratuarlarından kedi, köpek, tavşan,kobay fareleri, domuz gibi hayvanları ve primatları kurtardı. En önemli akınlardan biri 1984 yılı Mayıs ayında gerçekleşti, ALF Pennsylvania Üniversitesi kafa yaralanmaları laboratuarına girdi, burada primatlar metal başlıklarla pnömatik bir araca bağlanmış bir şekilde bekletiliyorlardı, amaç insanlarda kafa yaralanmalarını araştırmaktı. ALF buraya 60 bin dolarlık zarar verdi ve daha  önemlisi araştırmacıların maymunların acısını hiçe sayan zalimlik dolu sadist hareketlerinin belgelendiği 60 saatlik bantları da  çaldılar. Kurtarma “Unnecessary Fuss –Gereksiz Telaş” adındaki şok edici filmin çekilmesini sağladı, bu filmden sonra laboratuar kapatıldı. PETA’nın halkla  ilişkiler yardımıyla hayvanların esareti ve işkenceye uğratılmasına yönelik bir farkındalık sağlandı.

Aynı şekilde 1985 yılı Ocak ayında Los Angeles’ta, City of Hope Ulusal Tıp Merkezi’ndeki kurtarma eylemleri de ilerici bilim ve “insancıl araştırma” maskesi ardında yatan korkunç cehennem çukurlarını ifşa etti. ALF kurtarmaları ve ardından PETA aracılığıyla gelen medya ilgisi ve haber konferansları insanları köpeklerin ve diğer hayvanların maruz bırakıldığı özensiz ameliyatlar, yetersiz oranda ya da hiç bulunmayan ameliyat sonrası bakımı yüzünden acı çekmek zorunda kaldığı durumlar ya da kafeslerinde kanları akarak ölmeleri , kendi  dışkılarında boğularak öldükleri durumlar hakkında bilgilendirdi. Gazeteler  halkın öfkesini yansıtan mektuplarla doldu taştı, hükümetin yaptığı soruşturmalar sonunda Hayvan Refahı Kanunu’nu ihlal eden bir çok örnekle karşılaşıldı. Ulusal Sağlık Enstitüleri federal araştırma fonlarına ayırdığı 1 milyon dolardan fazla bir meblağı askıya aldı, deneyler durduruldu. Üç ay sonra ALF California Üniversitesi Riverside laboratuarına baskın düzenledi, burada Britches adında 3 haftalık bir makak maymunu kurtarıldı. Britches annesinden alınmış, göz kapakları dikilmiş bir şekilde bir tel kafese tıkılmıştı. PETA bu uç noktalardaki istismar hakkında hükümet organlarına resmi şikayet dilekçeleri doldurdu, kendi üyelerinden Kongre’deki vekillerine yazılar yazmasını istedi, ayrıca etkileyici bir video da hazırlandı. Kurtarmanın öncesi ve sonrasına dair resimler şaşırtıcıydı ve eylemin haklılığı da alenen ortadaydı. Bir kez daha, halk “bilim”in kapalı kapıları arkasında meydana gelen dehşet verici olayları öğrenmişti, Riverside da artık kara lekeyi hak etmiş oluyordu. ALF’in Britches’ın kurtardığı geceden sonra 17 araştırma projesinden 8’i tamamen durduruldu.

ALF sadece masum hayvanları kurtarmakla kalmıyordu, bilim maskesi altında yaşanan sadizmi de ifşa ediyordu, halkı da kurumsallaşmış hayvan istismarı hakkında eğitiyor, halkı dirikesim gibi çok nadiren tartışılan konularda fikir yürütmesi için bilgilendiriyordu, bir çok durumda da refahçı reformların hayata geçirilmesini sağlıyor ya da bazı operasyonların tamamen kapatılmasına sebep oluyordu.

İlk baskınlar kurtarma eylemleriydi ama zamanla esas mesele kundaklamaya, mal ve  mülke zarar verilmesine doğru kaydı. En yıkıcı etkiye sahip eylemlerden biri 1987 yılında yapıldı, Davis’teki California Üniversitesi’ne ait 20 araç ve hayvan teşhis bilimi laboratuarı ateşe verildi, 5.1 milyon dolarlık zarar verildi. 1992 yılı Şubat ayında Rod Coronado ve diğer ALF üyeleri Michigan Eyalet Üniversitesi’ndeki mink araştırma laboratuarını ateşe verdiler, 100,000 dolarlık zarara sebep oldular, kürk çiftliklerinde mink yetiştirmek için elde edilmiş 32 yıllık verinin yok olmasını sağladılar.1989 yılı Nisan ayında Tucson’daki Arizona Üniversitesi’ne yapılan saldırıda eylemciler 1,200 hayvanı kurtardı, üniversiteye 700,000 dolarlık zarar verildi. 1997 yılı Mayıs ayında Oregon’daki Arritola Mink Çiftliği’nden 10,000 mink kurtarıldı; bu, ABD’deki en büyük kurtarma eylemi oldu. Ekonomik anlamda en çok zararı ise Minnesota’daki Alaska Kürk Şirketi gördü, 1996 yılında yapılan eylemden sonra kürkler ve diğer eşyalar 2 milyon dolarlık  zarar görürken binaya da 250,000 dolardan fazla zarar verildi.

Etkili sonuçlar alınan saldırı listesi uzatılabilir, en son da 2004 yılı (röportaj 2005 yılında yapıldı) Kasım ayında meydana gelen eylemi sayabiliriz, burada Iowa üniversitesinin cehennemi andıran laboratuarlarından ve Bay Area’daki foie gras üreticilerine yönelik saldırılardan (2003) 400 hayvan kurtarıldı, bu eylemlerden sonra bu endüstrinin kötülüğüne yönelik ulusal tartışmalar yaşandı.

ALF’in düşmanlarına “şirket-devlet kompleksi” adını veriyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?

Eski tarz Marksist teoriye göre, devlet aygıtı kendi otonomisini arada bir özellikle de ulusal ya da federal anlamda kullansa da , temelde birleşik ekonomik iktidarın politik kanadıdır ve şirketler  için gereken her şeyi yapar. Kongre ile  FDA(Gıda ve İlaç İdaresi) ve EPA (Çevre Koruma Kuruluşu) gibi federal düzenleme aygıtları arasında bir bağlantı var; mesela, aynı çıkarlara sahipler ve bu çıkarları muhbirlere ve eylemcilere karşı  beraber koruyorlar. Monsanto gibi şirketlerin ve et, süt, ilaç gibi endüstrilerin CEOları Kongre’den veya federal organlardan kendi spesifik çıkarlarına uygun mevzuatların yasallaşması için gereken süre boyunca iş alıyorlar. ABD Kongre üyesi Bill Tauzin büyük bir ilaç lobicisi, Sağlık Sigortası reçeteli ilaç önergesinin Kongre’den geçmesinde büyük rol oynadı. Bu, ilaç endüstrisi için büyük bir başarıydı, böylece federal hükümetin reçeteli ilacın maliyetini görüşmek  için satın alma gücünü kullanmasının önüne geçilmiş oldu.

Son zamanlarda yapılan bir Frontline belgeseli büyük ilaç şirketlerinin ilaçların pazara sunulmasında hızlı bir yol izlediğini ve bu ilaçların tehlikeli yan etkilerini de FDA’in (Gıda ve İlaç İdaresi) tüketiciler yerine ilaç şirketlerini koruması sebebiyle görmezden geldiğini ortaya koydu. Vioxx ve Celebrex gibi ölümcül ilaçlarla alakalı son skandallar FDA’in bir şirket finosu olduğunu ortaya koyuyor, yoksa FDA’in kimseyi koruduğu filan yok. Şirket-devlet kompleksi gibi bir canavar var olduğu için doğrudan eylem ve büyük baskı taktikleri ilerici pozitif değişimler adına gerekli. Kölecik karşıtı Frederick Douglass’ın söylediği gibi, “ iktidar, karşılığında bir şey talep etmeden asla taviz vermez. Hiçbir zaman vermedi, hiçbir zaman vermeyecek.”

“Doğa etiği” dediğiniz şey ne?

Bütün Batı tarihi boyunca insanlar insanın insanla olan ilişkisi üzerine bir etik anlayışı geliştirdiler ama insanın hayvanlarla ve dünyayla olan bağını düzenleyen bir insan-doğa etiği geliştirmediler, eğer bu olduysa da nadiren olan bir şeydi. Doğal dünyaya yönelik merhamet ve hürmet etiği yerine Batı kültürü hayvanları makine olarak gören mekanik ve tahakkümcü bir ideoloji benimsedi. Bu uygarlığın evrim geçirmesi ve gezegenimizin şu andaki küresel çevre krizini aşarak hayatta kalabilmesi için gelişmiş teknolojik kültürlerin insancılığın sınırlarını aşan ve toplumumuzu daha büyük terimlerle, mesela bir biyotoplum olarak tanımlayan yeni bir etik anlayışını benimsemesi gerekiyor.

Şiddeti nasıl tanımlıyorsunuz, bu tanım sizin ahlaki şemanıza nasıl oturuyor?

Nesnelere yönelik saldırılara şiddet demiyorum (Vandalizm, sabotaj ve diğer terimler daha uygun bence) ama hayvanlara yönelik saldırıları kesinlikle şiddet olarak görüyorum.  Tür ayrımcısı toplumumuzda hayvanların şiddet ve terörizm tanımlarının dışında tutulması raslantı değil,b u tanımlar insan çıkarlarına uygun sadece. Eğer terörizm ve  şiddet terimleri en meşru şekilde insan olmayan türleri de kapsayarak genişletilseydi o zaman şiddet ve terörizmin araçlarının gerçek kimliklerini çabucak fark ederdik. Sadece eşyaya saldırıp hayata saldırmadığı için ALF şiddet içermeyen bir kuruluş; şiddetsizlik onların en temel değeri. 30 yıldan fazla bir süredir dünya çapında süren eylemlere rağmen tek bir insanın yaralanmamış ya da öldürülmemiş olması bir raslantı değil, çoğu av sabota ekiplerinden insanlar ya da doğrudan eylemciler devletlerin ve hayvan sömürü endüstrilerinin ellerinde  şiddete maruz kaldılar, şiddet kurbanı oldular. Eğer şiddet derken kastettiğiniz eşyaya, mala, mülke yönelik saldırıysa, eğer bu terim hayvanları sömürenlerin çıkarlarını hayvanların çıkarların üstte tutan türcü tanıma uygunsa o zaman evet, ben köleleştirilmiş hayvanı özgürlüğüne kavuşturacak her durumda “şiddet”i destekliyorum.

Mala mülke yönelik yıkım eylemlerinin ve diğer sabotaj biçimlerinin potansiyel eylemcilerde yabancılaşma yaratması anlamında, bir bütün olarak harekete zarar verici bir nitelik taşıdığını düşünüyor musunuz?

Potansiyel olarak yabancılık hissi yarattığı insan sayısı kadar insana da ilham veriyor, harekete geçiriyor. Sabotajın hayvan haklarının insanların gözündeki imajına verdiği zarar eylemlerin daha dikkatli bir şekilde ayarlanmasıyla ve ardından da basınla etkili bir şekilde bağlantıya geçerek başarılabilir, Kuzey Amerika Hayvan Özgürlüğü  Basın Ofisi de bunu yapıyor zaten. Bu ofis Dr. Jerry Vlasak ve benim tarafımdan kuruldu. İnsanların sabotaj gibi eylemleri nasıl algıladığı ciddi bir problem ama,  bu eylemlerin hayvan sömürü endüstrileri,ve çeşitli hizmet sağlayıcılar üzerindeki etkisi de aynı derecede, hatta daha fazla önemli. Bu durumun etkisi ALF ve SHAC gibi gruplarla çok açık bir şekilde ortaya konuyor.

ALF kendini şiddete yönelik bir oluşum olarak görüyor mu?

ALF şiddetsizlik prensibine uyuyor, bir yandan da mal ve  mülklerine saldırı düzenledikleri insanlara fiziksel anlamda zarar vermemek için gereken önlemleri alıyor. ALF binlerce eylem içerisinde ve 30 seneden fazla bir süredir tek bir kişiye bile zarar vermediklerini iddia ediyor. ALF prensipleri bildirisine göre, “ALF hiçbir şekilde hiçbir hayvana ya da insana karşı şiddet eylemlerine başvurmaz. Şiddet içeren hiçbir eylem daha baştan ALF eylemi değildir, bunu yapan kişiler de ALF üyesi değildir.”

ALF insanlara yönelik şiddetten uzak dursa da mal ve  mülkün yok edilmesine şiddet denmesine de karşı çıkar. ALF hayvanları sömüren endüstrileri koruyan yasaların adaletsiz olduğu ve kendilerinin de daha büyük bir hayvan hakları ahlaki prensibine uyarak bu yasaları çiğnediği prensibine dayanır. ALF sözcüsü ALF’in etik temellerini şöyle özetliyor, “ eğer birisine ait bir eşya,mal veya mülk masum hayvanların hayatlarının yok edilmesi, o hayvanların acı ve ızdırap çekmesi için kullanılıyorsa, o zaman o eşyanın, malın veya mülkün yok edilmesi ahlaken doğrudur. Nazi Almanya’sındaki özgürlük savaşçılarının gaz odalarını yok etmesinden farklı değil. ALF hayatın nesnelerden daha önemli olduğuna inanıyor.”

ALF’in eylemlerini haklı bulmaya yönelik gerekçelerinizden biri, onların ahlaken bir temeli olduğuna inandığınız ideolojilerini takip ediyor olmaları. Diğer “teröristlerin” eylemlerini kınamaya devam ederken bu standarda dayalı bir yıkım eylemini nasıl haklı görebilirsiniz?

Terörizmin tanımı göreceli değildir, insanın ALF’le El-Kaide arasındaki farkı görmemesi türünden bir şey yok. Terörist bir grup kendi hedefleri uğruna masum insanlara saldırır ve onları öldürür. ALF sadece hayvanları sömürenlere saldırır, sadece onların eşyalarına, mal ve mülklerine saldırır, asla kendilerine saldırmaz, ve baskı altındaki hayvanlardan yana taraf tutar. Kelimeyi hangi anlamıyla alırsanız alın, bu terörist bir grup değil. Sabotaj ya da şiddet eylemi olsun fark etmez, bu tür eylemler bu eyleme başvuran grup diğer grubun iktidarına ve gücüne haksız bir şekilde boyun eğdiriliyorsa ve alternatif eylemler denenmiş ve başarısız olmuşsa, haklı eylemlerdir. Burada ahlaki öfkemizi doğru bir perspektifle algılamalıyız- hayvan özgürlüğü adına pencereleri kıran insanlarla temelde bütün meselesi çıkar elde etmek olan ve bilimsel geçerliliği kuşkulu ya da çok az “araştırmalar” adına hayvanların kafataslarını kıran, hayvanları yakan, kör bırakan ve vücutlarını kesen insanlar arasında büyük bir fark var.

ALF’e yönelik eleştirilerden biri ALF’in şiddete başvurması ve şiddet kullanmanın da içsel anlamda yanlış olması. ALF bu eleştiriye, kendilerinin ve mesela Huntingdon Life Sciences (HLS) şiddet derecelerini karşılaştırarak cevap veriyor. Ama bu tavır sizce “içsel yanlış” noktasını gözden kaçırmıyor mu? Bir taraftaki şiddet diğer taraftaki şiddeti haklı çıkarır mı?

Şiddete sadece  şiddet son verebiliyorsa, evet. Ben pasifist ya da Gandi yanlısı değilim. 19. Yüzyılda Amerika’daki kölelik sorununu, Almanya’da Nazi sorununu ya da 20. yüzyılda ABD’nin Orta Amerika’da desteklediği faşist  cuntaları sevgi, merhamet ve “pasif direniş” yoluyla  çözebileceğimize  inanmıyorum. Şiddet içermeyen alternatifler bulunduğunda asla şiddete başvurmamamız lazım, ama ne yazık durum her zaman öyle olmuyor.

Lütfen kendi etik standartlarınızı açıklayın. Bir akla, mantığa ve hissetme yeteneğine sahip olmanın rolünü açıklayın.

Gerçekten böyle yapmayı gerektirecek bir sebep olmadıkça  bir canlının bir diğer canlıya zarar vermemesi gerektiğine inanıyorum. Şirketlerin ve sömürücülerin hayvanları yaralayıp öldürmesi için gerçek bir sebebi yok, ama onların şiddetine direnenler kuvvetli karşı taktikler kullanmak için sağlam sebepleri bulunuyor. Canlıları ahlaki toplumun bir üyesi ve hak sahibi yapan şey onların hissetme yeteneğine sahip olması, yoksa akla sahip olması değil. İnsanların görmezden gelip istismar ettiği hayvanlara yönelik ciddi yükümlülükleri bulunuyor. Bu da hayvan haklarını da içerecek (hayvan refahını değil) daha geniş bir doğa etiğine doğru yol aldığımız sürece değişebilir. İnsanların bu hakikatleri akıl yürütme yoluyla fark edebilmesi gerekir, akıl hala daha kimin ahlaki yükümlülükleri olduğu ve bu yükümlülüklerin doğası konusunda karar vermek için hayati öneme sahip bir güç. Ben bütün ahlakın duygulardan kaynaklandığına inanan birisi değilim, ahlak duygulardan başlar, sağlam ahlaki önsezilerimiz vardır; ama inançlarla ve önsezilerle ilgili etik akıl yürütmeler ve gerekçeler akıl ve mantık meselesidir.

Etik anlayışınızı hissetme yeteneğine sahip olmayan doğayı ya da “derin ekolojiyi” kapsayacak denli genişletiyor musunuz? ELF’i de ALF’i savunduğunuz gibi savunur musunuz?

Evet. Hayvan haklarının sorunlarından birisi yeterince kapsayıcı bir etik olmaması; çünkü açık bir çevreci bakışa sahip değil. Sadece hayvanları değil, bütün doğayı koruyan ve savunan bir doğa etiğine ihtiyacımız var. ELF’i ALF gibi kesinlikle savunurum, bunlar birbiriyle bağlantılı mücadeleler, hatta bazen de aynı eylemlerden oluşuyorlar. Ama derin ekoloji gibi, ikisi de insan hakları, hayvan hakları ve dünyanın korunması ve bütünlüğü mücadelelerini birbirine bağlayan yeterli bir sosyal kurama ve toplumsal politikaya sahip değil.

Çeviri:CemC

KİM KORKAR JERRY VLASAK’TAN?

KİM KORKAR JERRY VLASAK’TAN?

 

Dr.Steve Best

 

Dr. Jerry Vlasak bir çok yönden tanınan bir isim. Los Angeles’te o bir travma cerrahı, militan bir hayvan hakları eylemcisi, dirikesime yönelik ciddi eleştirileri bulunan eski bir dirikesimci, SHAC  ve In Defense of Animals gibi grupların bilimsel danışmanı ve Kuzey Amerikan Hayvan Özgürlüğü Basın Odası kurucusu ve sözcüsü.Vlasak ayrıca bir çok başka görevde de bulunmuş; mesela PCRM sözcüsü, Sea Shepherd mürettabıymış zamanında. Vlasak bu “eski” görevlerindeki sürgün konumunu hayvanları “araştırma” adına sömürenlere karşı şiddet kullanmayı hayvan hakları/hayvan özgürlüğü hareketi için meşru bir taktik olarak açık açık savunması sonucu elde etti. Vlasak ayrıca eski bir İngiltere ziyaretçisi. 2004 yılı yaz aylarında ;İngiltere İç İşleri Bakanı David Blunkett, Vlasak ve Pamelyn Ferdin’in ülkeye girişini yasakladı. Blunkett’in bu tavrı Vlasak’ı sıradan bir “mahalli tehdit” konumundan, çok daha tehditkar bir “uluslararası terörist” durumuna yükseltti.

 

 

 

Şiddetin Haklılığı

 

Vlasak şiddet kullanmayı iki açıdan savundu. Ahlaki anlamda, Vlasak; tehdit etmekten haneye tecavüze, sabotajdan saldırıya ve hatta cinayete dek bütün taktiklerin insanların hayvanları maruz bıraktığı ızdırap karşısında, hayvanları meta olarak tanımlayan ve sömürü sistemlerini besleyen yasal sistemler aracılığıyla hayvanların acılarına son vermenin imkansızlığı yüzünden ve hayvanları bu insanların pençelerinden kurtarmaya yönelik ahlaki zorunluluk karşısında meşru olduğuna inanıyor. Pragmatik anlamda ,Vlasak;  şiddet kullanmanın etkili bir göz dağı verme taktiği olacağına ve bir çok insanın hayvanları sömürmesine engel olacağına, bir çok insanın da bu şeytani yola girmeyi düşünmeyi bile istemeyeceğine ikna edeceğine inanıyor.

 

Her iki argüman da ortaya konulmaları ve karşı argümanlara cevap verebilmeleri anlamında büyük çaba ve ayrıntı istiyor, ama Vlasak bunları dramatik bir şekilde masaya koydu. Uluslararası medyanın ilgisini çekerek, hayvan özgürlüğü davasının, masum hayvanları zalimlerinden ellerinden kurtarmak amacı güden; yer altı, illegal ama tamamen geçerli bir aracı olduğunu gösterdi. Malcolm X siyah özgürlüğün “gereken bütün araçlara başvurarak” kazanılması gerektiğini söylediğinde şiddeti ileriyi düşünerek bir taktik olarak savunmuyor, aslında siyah insanlara polislerin onların insan haklarını korumaktan çok bu hakları ihlal edeceği bir konum içerisinde meşru müdafaa hakkını saklı tutuyordu.

 

Aynen Vlasak hayvan özgürlüğünün gereken bütün araçları kullanarak kazanılması gerektiğini söylerken hayvanların meşru müdafaa  hakkından söz ediyor. Hayvanlar kendilerini savunamayacağı  için (elbette eğiticilerini hak ettikleri şekilde öldüren filler ve kaplanlar hariç) insanlar hayvanlar adına hareket etmek zorunda. Ve eğer bir hayvanı saldırıdan kurtarmak için  şiddete başvurmak gerekiyorsa o zaman hayvanların meşru müdafaa hakkı için şiddet kullanmak meşru bir araçtır. İstersek buna “genişletilmiş meşru müdafaa “ diyebiliriz; çünkü insanlar kendilerine zulmedenleri öldüremeyecek ya da kendilerini savunamayacak denli yaralanmış ve baskı altına alınmış hayvanlar adına eylemlerde bulunuyorlar.

 

Genişletilmiş meşru müdafaa dediğim şey aslında California’daki ve diğer eyaletlerdeki ceza kanunları yürütmeliğini yansıtıyor, buna “gereklilik müdafaası” deniyor. Sanık birisine daha büyük bir zarar verilmesini önlemek için illegal bir eyleme başvurulduğuna inanıyorsa, ve söz konusu zararın yasayı  çiğnemekten daha acil olduğuna inanıyorsa, ve eğer bu eyleme başvurulmazsa söz konusu zararın meydana gelmesi kesinse bu müdafaayı öne sürebilir. Tabii ki gereklilik müdafaası etik olmayan ve haksız şiddet eylemlerini savunmak için de kullanılabilir, ama hukuk ve etik prensipleri her zaman birbirine denk gelmezler, sivil itaatsizlik, sabotaj ve hatta şiddet kullanmanın bir çok olayda akla uygun bir sebebi olabilir.

 

Vlasak insan toplumunda şiddetin daha büyük bir şiddeti önleme aracı ya da meşru müdafaa aracı olduğu durumları kullanıyor. Vlasak hayvanları savunmak için benzeri argümanlara  başvurulmamasının net bir türcülük olduğunu söylüyor, bu mantıki sonuca hayvan hakları hareketindeki bir çok insanın yapamayacağı ya da yapmayacağı bir şekilde ulaşıyor. Türcülüğün sınırlarından mantığın ayrı tuttuğu şeyi ya da bir çok insanın türcülük davranışının sınırlarında bıraktığı şeyi söylüyor. Ayrıca hayvan hakları hareketi içerisinde hayvan özgürlüğü mücadelelerini geçmiş insan özgürlüğü mücadelelerinin geniş bağlamı içerisine yerleştirebilme kabiliyeti açısından da benzersiz bir özellik taşıyor. Mal ve mülke yönelik saldırıları kınayan ama hayvanlara yapılan şiddeti destekleyenlerin iki yüzlülüğünün altını çiziyor. İnsanların 30 sene içerisinde tek bir insanı bile incitmemesine rağmen ALF’i terörist diye damgalarken hayvanları sömürenlerin hayvanlara yaptığı şeyleri, hatta eylemcilere zarar verip öldürdükleri örnekleri de görmezden geldiğini ortaya koyuyor.

 

Vlasak’ı (Paul Watson, Rod Coronado, Kevin Jonas ve diğerleri ile beraber) “hayvan hakları hareketinin merhametli olmaktan tehditkar olmaya doğru geçirdiği dönüşümün” bir örneği olarak görebiliriz.Ya da sayıları giderek artan, hayvanları ve dünyayı savunan eylemcilerin sömürücü şirketlere karşı daha militan pozisyonlar ve taktikler almaya zorlandığı gezegen çapında bir ekokrizin kesin bir işareti olarak da görebiliriz.Çünkü bu sömürücüler iktidarlarından vazgeçmeden önce dünyayı yakıp yıkacaklar.

 

Doktoru Şeytanlaştırmak

 

Dr. Jerry Vlasak’ın şeytanlaştırılması süreci, 2003 yılı Hayvan Hakları konferansında yaptığı konuşmanın ardından, kendisine sorulan bir soruya verdiği cevabı ile başladı. Bu konferansta söylediği sözleri internet aracılığıyla hayvanlara şiddet uygulamayı savunan ve şiddet üzerindeki tekellerine meydana okunacağı gerçeği karşısında şok geçirenler tarafından her tarafa yayıldı. Hayvan özgürlüğü hedeflerine  ulaşmak için şiddet taktikleri kullanmak konusunda ne düşündüğü sorulduğunda Vlasak şöyle bir cevap verdi:

 

“Bence hareketimizde şiddet kullanmak var. Ve bence etkili bir strateji de olabilir bu. Sadece ahlaken kabul edilebilir olması bir yana bence pragmatik bir bakış açısıyla baktığımızda  çok etkin bir şekilde de kullanılabilir.

 

Mesela; eğer dirikesimciler rutin bir şekilde öldürülüyor olsaydı, bence bu diğer dirikesimcilerin bir an durup ne yaptıklarını düşünmelerine sebep olurdu ve eğer bu dirikesimciler mesela suikast için hedefleniyorlarsa , bence eğer, sıradan birisi değil de ünlü ve bilindik dirikesimciler suikaste uğruyor olsaydı, o zaman o dirikesimciler kadar tanınmış olmayan diğerleri “ben bu işe girmeyeceğim, çünkü bu iş çok tehlikeli, başka işler de yapabilirim, böyle tehlikeli bir işe bulaşmaya gerek yok” diyebilirler. Bence korku ve göz dağı verme faktörü olarak bu etkili bir taktik olurdu.

 

Hem dirikesim oranlarında  ciddi bir düşüş görmek için fazla kişi öldürmeye-suikaste uğratmaya- gerek de yok . Mesela 5, 10, 15 insan karşılığında 1 milyon, 2 milyon, 10 milyon hayvan kurtarabiliriz.

 

İnsanlar hemen heyecanlanıyorlar, “peki ya bir kundaklama eylemi sırasında ALF kazara birisini öldürecek olursa o zaman ne olur?” diyorlar. Siz de biliyorsunuz ya, bu fikre alışmamız gerek. Bir gün bu olacak, tamam mı? Bir gün olacak.”

 

 

Bu sözleri sebebiyle Vlasak’ın kafayı sıyırmış, höyküren muhalifleri Onu hayvan hakları hareketinin Eric Rudolph’u ya da John Brown’ı haline getirdiler. Dikkatlice okunduğunda Vlasak’ın şiddeti savunmadığını, daha büyük bir şiddet düzeyiyle karşılaşmak yerine hayvanları kurtarmak için biraz şiddet kullanmanın ahlaken haklı görülebilecek bir şey olduğunu söylediğini görüyoruz. Vlasak öncelikle önümüze hayali bir senaryo koyuyor, bu senaryoya göre eğer belli sayıda dirikesimci öldürülürse bunun hayvanların yararına  olacağı, bir çok dirikesimcinin hayvanlar üzerinde yürüttükleri deneyleri sona erdireceği ve bir çok potansiyel dirikesimcinin de başka araştırmalara yöneleceğini söylüyor. Aslında burada Vlasak totolojik bir beyanda bulunuyor, yani 2+2=4’tür diyor.

 

Dahası, eski insan özgürlüğü mücadelelerine bakarak Vlasak hayvan özgürlüğü hareketinden birisinin eninde sonunda hayvanları sömürenlere karşı şiddete başvuracağını söylüyor. Şu andan yıllar yıllar sonra hayvanları sömürenler hayatları yerine sadece mal ve mülklerine yönelik saldırıların olduğu o güzel zamanları hatırlayabilirler. Hayvan haklarına muhalif  olanlar da bunu artık daha sık dile getiriyorlar; çünkü hayvan özgürlüğü mücadelesinin giderek daha militan ve daha sert bir hal aldığını onlar da fark ediyor. O halde sıra Vlasak’a gelince kopan bu gürültünün anlamı ne? Bir dirikesimcinin, bir kürk çiftliği sahibinin, Tüketici Özgürlüğü Merkezi’nden bir şirket pezevenginin ya da hayvan düşmanı sitelerinden birisinin sahibi iğrenç bir yaratığın suikaste kurban gitmesi insanı şok etse de Vlasak olumsuz propagandanın hayvan hakları hareketini yok edeceğini ya da ona leke süreceğini düşünmüyor, bu anlamda Eric Rudoph’un eylemleri ya da  Army of God (Tanrı’nın Askerleri) ‘nin diğer üyeleri kürtaj karşıtı hareketin bütünlüğüne ne kadar zarar verdiyse, veyahut Nelson Mandela’nın şiddet yanlısı oluşunun eylemle geçen kariyerinin onun terörist olmaktan özgürlük savaşçısı olmaya geçişine olan etkisi neyse bu da öyle.

 

 

Bu iddiaları ortaya koyarak Vlasak muhakkak ki artık ihtilaflı bölgelere girmiş oldu, dirikesimcileri ve diğer tür ayrımcılarını şok etti, öfkelendirdi ve hatta İngiltere’ye girmesi de yasaklandı. Ancak söylediği sözler ABD anayasasının ilk maddesine son derece uygun ve bu sebepten dolayı da anayasanın koruması altında. İlk maddenin özü Vlasak’ın 2003 konferansında yaptığı türden, pek de sevilmeyecek, insanların itiraz edebileceği, hakaret dolu kabul edebileceği konuşmaları ya da sözleri, bildirileri koruma altına almaktır. Herkes, her türden sömürücünün, kendi iğrenç davranış gerekçeleri ya da vicdansız eylemlerini savunduğu sürece, konuşma özgürlüğü hakkını kullanmaya bayıldığını bilir. Eğer Vlasak dirikesimcilere karşı anında insanları provoke edecek şekilde şiddet kullanmayı gerçekten savunsaydı, o zaman yasal çizgiyi geçmiş olurdu. İnsanlara değil ama hayvanlara yönelik şiddeti savunan insanların çıldırmış saptırmalarına rağmen Vlasak bu çizgiyi aslında geçmedi.

 

Vlasak şiddet kullanımını geçmiş insan özgürlüğü hareketlerinin tarihsel bağlamı içerisinde kullanıyor; bu hareketler bir grubun diğer grubu şiddet kullanarak baskı altına almasına son vermek için şiddet kullanmıştır. ABD Bağımsızlık Savaşı’nı düşünebiliriz burada. İlk söylediklerinin peşinden gelen eleştiri sağanağından sonra Vlasak şunları söyledi:

 

“Hayvan hakları hareketini bir vakum içerisine koyamazsınız. Onu tarihsel bir bağlam içerisine koymalısınız. Bizler, insan olmayan ve hissetme yeteneğine sahip canlıların kendi iradelerine karşı konularak sömürülmemesi, esir edilmemesi, ve kötü bilim ve çıkar sağlamak amacıyla kimsenin aklının almayacağı bir şekilde işkenceye tabi tutulmaması için savaşıyoruz.

 

Diğer iğrençlikleri, korkunç bir şiddeti ve masum hayatların yok edilmesini son erdirmek için yapılan diğer tarihi hareketlere baktığımızda, buna Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığına karşı yürütülen mücadele,  ABD’de siyah kölelerin özgürlüklerine kavuşturulması, yerlilerin kendi kültürlerine sahip çıkma mücadelesi de dahil, şiddet her daim kullanıldı ve bu mücadelelerde kayıplar da verildi. İnsanlar petrol, para ve iktidar gibi tamamen saçma sapan sebepler yüzünden öldürüldü. Eğer ahlaki ve etik bir mücadelede, dünyada en çok ezilen, istismar edilen ve  işkenceye uğrayan  canlılar uğruna girişilen bu savaşta hiçbir kayıp yaşanmayacağını söylemek benim için tür ayrımcısı bir şekilde davranmak olur. Bunu istemiyorum, bu konuda destek de vermiyorum, ben sadece hayvan hakları hareketinin hırs ve çıkar sağlamak amacıyla hayvanların maruz bırakıldığı terör, istismar ve cinayetlere rağmen dünyanın gördüğü en barış yanlısı, en kendine dikkat eden hareket olduğunu söylüyorum. Eğer şans eseri hayvanlar için savaşanlar tarafından şiddet kulanılacak olursa, ya da kayıplar yaşanırsa bu duruma tarihsel bağlam ve perspektif içerisinde bakılmalı.”

 

Vlasak bu sözlerini uluslararası medyaya defalarca tekrarladı, şiddetin ahlaken savunulabilir bir taktik olduğu görüşüyle gerçek anlamda  şiddet kullanmayı savunan görüşler arasındaki farkı ortaya koydu. 2004 yılı BBC Radio 4’ün Today programında kendisiyle yapılan röportajda  Vlasak şunları söyledi:

 

“Ben şahsen kimsenin öldürülmesini savunmuyorum, önermiyorum, buna göz yummuyorum. Ben hayat kurtaran bir fizisyenim. Bütün günümü insan hayatı kurtararak geçiriyorum. Benim söylediğim şey, tarihsel bağlam içerisinde, şiddetin hayvan haklarını savunanlara karşı kullanıldığı ve hayvanlara karşı kullanıldığı;
bunun da bizim onlara karşı şiddet kullanmamızdan da farklı olmadığıdır. Zulme karşı verilen bütün mücadelelerde, tarihsel olarak baktığımızda, Amerika’daki kölelik günlerinden Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı günlerine dek şiddet gerekli oldu. Ben hayvan hakları mücadelesini tarih içerisinde görülmüş diğer mücadele örneklerinden farklı görmüyorum”

 

2004 yılı Kasım ayında Avustralya televizyon kanalının kendisiyle yaptığı röportajda Vlasak geri adım atmadı ve programın sunucusuyla arasında şu konuşmalar geçti:

 

 

Jenny Brockie: Ne kadar ileriye gitmeye hazırsınız, çünkü galiba 5, 10, 15 kişinin 1 milyon, 2 milyon, 10 milyon hayvanın hayatını kurtaracağını söylemiştiniz .Ayrıca şiddetin ahlaken kabul edilebilecek bir taktik olduğunu ve hayvan özgürlüğü mücadelesinde işe yarayabilecek bir taktik olduğunu da söylediniz. Bu sözlerinizin arkasında mısınız?

 

Jerry Vlasak: Hepsinin arkasındayım. Eğer tarihsel açıdan bakarsanız, zulme karşı verilmiş bütün mücadelelere bakarsanız, bu ister G.Afrika’daki ırk ayrımı olsun, Amerika’daki kölelik olsun ya da Kuzey İrlanda’da, İrlanda’da, Irak’ta, Vietnam’daki diğer mücadeleler olsun- yani özgürlük talebiyle yapılan bütün mücadelelere bakıldığında şiddete başvurulduğunu görüyoruz. Ve bu arada, onlar her anlamda şiddet kullanıyorlar. Hayvanları yavaş ve  işkenceler çektirerek öldürdükleri laboratuarlarda şiddet kullanıyorlar, hayvan haklarını savunanlara karşı da şiddet kullanıyorlar. En azından 12 kişi hayvan istismarcıları tarafından  öldürüldü ama bundan bahseden kimse yok.

 

Jenny Brockie: O halde bir hayvanın hayatını kurtarmak için insan öldürür müsünüz, bunu mu söylüyorsunuz?

 

Jerry Vlasak: Bunun hiç olmayacağını söylemiyorum.

 

Jenny Brockie: Önceden söylediğiniz şeye oldukça yakın bir şey söylüyorsunuz.

 

Jerry Vlasak: Beş suçlu dirikesimcinin hayatına yüz milyonlarca masum hayvanın hayatını kurtarmak için son verilmesini savunur muyum? Evet, savunurum.

 

Canlı yayında Vlasak ilk söylediği sözler üzerinde kelime oyunu yapmadan konuştu. Ancak önceki röportajlarının aksine burada Vlasak önceden söylediği şeyin tersini söylüyor, ilk kez hayvanları kurtarmak için dirikesimcilerin öldürülmesini savunacağını söylüyor. Belki yanlış konuştu, ya da duruşu daha da netleşiyor. Bu benim bildiğim kadarıyla şiddet yanlılığını gösterdiği tek örnek.

 

Vlasak, beş milyon masum hayvanın hayatını , hayvanlara işkence edip onları  öldürmekten suçlu, çürümüş insanların hayatına tercih ediyor . Bu görüşlerini ifade etmek onun hakkı. Bu bağlam içerisinde bile Vlasak hala daha anayasal haklarının korumasında bulunuyor; çünkü insanları galeyana getirir bir tarzda konuşmuyor. Kişisel ve varsayımsal kelimelerle konuşuyor, insanların dışarı çıkıp dirikesimcileri öldürmesi şeklinde bir açıklama yapmıyor.

 

Fok Savaşları

 

2005 yılı Nisan ayında Vlasak, Paul Watson ve Sea Shepherd Conservation Society’nin diğer üyeleriyle beraber fok avcılarıyla karşı karşıya gelmek ve onların 350 bin foku öldürmesine engel olmak için  bir araya geldi. Vlasak’ın şiddet üzerine görüşleri öfkeden deliye dönmüş bir fok avcısı tarafından saldırıya uğradığı an teste tabi tutulmuş oldu. Yere devrilip de burnu kanlar içerisinde kaldığında Vlasak saldırıya barışçıl bir  şekilde karşı koydu ve tepki vermedi. Şiddet Peygamberi için garip bir davranış.

 

Kanada Yayın Şirketi (CBC) (Kanada devletinin propaganda aracı ) ile yaptığı bir röportajda ise Vlasak, Prens Edward Adası’nın buzullarından düşmancıl medya ilgisinin sıcak sularına doğru yüzmüş oldu. Fok avcılarının kötülük anlamında dirikesimcilere benzetilip benzetilemeyeceği sorulduğunda Vlasak gözünü kırpmadan “Evet, bence hepsi korkunçlar. Onları durdurmanın bir diğer yolu da şiddet uygulamakla tehdit etmek olurdu ve ben de bu tehdidin arkasında olurdum” dedi.

 

Foklara yönelik barbarca katliamların sözünü etmek yerine CBC ve Vlasak’ı eleştirenler tahmin edileceği gibi bu sözlerinin deyim yerindeyse üzerine atladılar. Fok avcıları yüz binlerce fok üzerine korkunç bir şiddet uygularken Kanada medyası Vlasak’ı şiddet yanlısı ve aşırı uçlarda bir tip olarak resmetti. Kanada medyasının  çoğu gerçekten de fokların katledilmesini “insani” öldürme metodlarının kullanıldığı (mesela bebek fokların derisini hayvanın bilinci yerindeyken ve hayvan canlıyken soymak gibi) saygı değer bir gelenek olduğunu söyleyerek savundu. Sea Shepherd  yönetim kuruluna ikiyüzlülük dolu halk baskısı uygulandı ve yönetim kurulu Vlasak’ı görevinden aldı.

 

Vlasak tartışmalı sözleri karşılığında yüksek bir bedel ödedi ama, bir yandan da provokatif bir duruş sergileme ve tutarlı bir şekilde özgürlük etiği ve politikası mantığı yürütebilme anlamında da tebrik edilmeli. Vlasak’ı hayvan hakları hareketi içerisinde eleştirenler, Vlasakın hayvan hakları hareketine dair yarattığına inandıkları olumsuz imaj sebebiyle dırdır ededursunlar Vlasak  bir yandan da büyük bir uluslar arası medya ilgisinin odağı oldu ve böylece de dirikesimin korkunçluğu ve fok katliamları ile  ilgili bir çok kitleyi eğitme fırsatını değerlendirme şansını yakaladı. CBC olayında görüldüğü gibi, Vlasak’ın medyanın  ilgisini çekmesi demek bu ilginin her zaman hayvanların içinde bulunduğu kötü duruma yönelik olmayacağını, mesela tartışmaya açık sözlerine yönelebileceğini de düşünmemiz gerekiyor. Bu durumda medyanın ilgisini çekmek  için provokatif sözlere ve eylemlere ihtiyaç olsa da medya böyle bir durumda hemen konuşmaların, sözlerin ve eylemlerin referanslarına değil konuşan ve eyleme girenlerin kendisine odaklanabilir.

 

Bu yüzden Vlasak için ortadaki sorun, mesajı hayvan sömürüsü ile bağlantı halinde tutmak, yoksa kendi sözlerinin ne olduğu ile değil; gerçek şiddet ve terörizmin hayvanları sömürenlerden kaynaklandığını, hayvan özgürlükçülerinden kaynaklanmadığını göstermek. Gerçekten de yaptığı her konuşmada Vlasak, hayvan özgürlüğü hareketini şiddet uygulamakla suçlayanlara rağmen bu korkunç iki yüzlülüğü ifşa etmeye çalışıyor, oysa hayvanları sömürenler her yıl dünyayı hayvanların kanıyla yıkıyorlar, hayvan özgürlüğü eylemcilerine saldırıyor ve bazen de onları öldürüyorlar.

 

İkiyüzlülük Koridorları

 

Vlasak hayvanları sömürenlerin şiddet kullanmayı tekelleştirme hakkına meydan okuyan sözlerinden dolayı çarmıha gerilirken, içeriği iğrenç şeylerle dolu konuşmalar eğer Sağ’dan geliyorsa hiç fark edilmiyor bile. Sağ, Ward Churcill’in 11 Eylül  kurbanlarının birşekilde “küçük Eichmannlar” olduğunu söylemesi üzerine kalp krizi geçirdi, ama Afganistan ve Irak’ta görev yapan üç yıldızlı deniz generali James Mattis  açık açık “ aslında  Iraklıları öldürmek çok eğlenceli. İnsanları vurmak çok eğlenceli” dediğinde öfke patlaması ya da kovma tehdidi filan yaşanmadı hiç. Gene Bush’un yakın arkadaşı, Ebu Garib ve diğer yerlerde Iraklı tutuklulara uygulanan işkenceleri haklı çıkaran politikaları planlayan Alberto Gonzalez de uluslararası hukuku ve insani politikaları alenen çiğnediği için kovulmamakla kalmadı bir de bunun üstüne general yapıldı.

 

Peki sağ kanattan yazar Ann Coulter “Timothy McVeigh’le (Oklahoma bombacısı) ilgili tek pişmanlığım onun New York Times Binasına gitmemiş olması “ gibi saçma sapan şeyler söylediğinde neden bu kudurmuş tepkilerden eser  okunmuyor ortada? Coulter  için “liberal” oldukları sürece insan öldürmekte bir sakınca yok. Ted Nugent’ın 2005 yılı Mart ayı NRS kongresinde söylediği şu sözler için neden tepki gelmedi: “Alamo’yu hatırlayın! Vurun onları!”. Alkış almak için bağırmıştı, “ size ne kadar radikal olduğumu göstermek istiyorum. Araba hırsızlarının ölmesini istiyorum.Tecavüzcülerin ölmesini istiyorum.Hırsızların ölmesini istiyorum.Çocukları taciz edenlerin ölmesini istiyorum. Kötü adamların ölmesini istiyorum. Mahkeme filan yok.Kefalet yok.Erken tahliye yok. Hepsinin ölmesini istiyorum. Elinize bir silah alın ve size saldırırlarsa vurun onları.” Nugent açık açık cinayetten bahsediyor, hem de hiçbir yasal sürece dahil olmaksızın. Hak yok, anayasa, mahkeme sistemi veya adalet filan da yok. Nugent faşist sözleri için bir bedel ödedi mi? Ona destek verenler ondan uzak durmaları için zorlandılar mı? Tabi ki hayır. Nugent toplum tarafından onaylanan hayvan cinayetlerine devam ediyor, oysa Vlasak tür ayrımcısı şiddetin kurallarını ihlal ederek hasta ve yolundan sapmış bir dünyanın aşağılamasıyla karşı karşıya kalıyor.

 

Nugent gibi geri kafalı insanların şiddete başvurması ayrı bir şey ama son zamanlarda Kongre’de sağ kanat üyelerinden şiddet tehditleri geliyor. Nisan-Mayıs 2005 tarihinde Terri Schiavo’nun (ötenazi istenen bir hasta.Kocası ötenazi yapılmasını isterken ailesi buna karşı çıkıyor, iki taraf arasında yargı yolu açılıyor. Dava 1998’de başlıyor, sonuç koca lehin 2005’te alınıyor, ötenazi yapılıyor) hayatını kurtarma çabalarının sonuç vermemesi üzerine “hayattan yana” muhafazakarlar “eylemci hakimler”e karşı haçlı seferi başlattılar- yani liberal hakimleri kastediyorlardı-soldan aşırı sağa kadar her konuda karar veren kişilerden söz ediyorlardı. 4 Nisan’da Senato’da konuşan Cumhuriyetçi senatör John Cornyn Shiavo meselesinden söz ederek 1 Mart tarihli Anayasa Mahkemesi kararının “eylemci yargı” sonucunda gençler için ölüm cezasını iptal ettiğini söyledi. Ne zaman liberal duyarlılıkları olan bir hakim dinci sağın politik ajandasına uymayan kararlar verirse  o zaman” yargıda eylem” söz konusu oluyordu.

 

2005 yılı Nisan ayında meydana gelen korkunç olayda Chicago ve Atlanta’da 2 hakim vurularak öldürüldü. Senatör John Cornyn bu olayın ardından şunları söyledi: “ burada sebep sonuç ilişkisi var mı bilmiyorum, ama  bu ülkede mahkeme şiddeti örnekleri gördüğümü söyleyebilirim. Ve merak ediyorum; bazı durumlarda bazı yerlerde bazı kişilerde hakimlerin politik kararlar verdiği ama halka açıklamadığı durumlar olabilir mi, yani öyle ki , bu durum öyle bir hal alıyor ki, sonunda bazı insanlar şiddete başvuruyor olabilir.Haklı görmesem de bu konuda benzeri fikirlerim var.”

 

Cornyn alçak sese federal hakimlerin öldürülmesini kınarken diğer taraftan aslında “eylemci” hakimlerin sağ kanatın hedeflerine uymamaları sebebiyle öldürülebileceğini de söylüyor. Bu tehditkar durumdan kısa süre önce bir çok hakim Terri Shiavo’nun hayatını kurtarmaya yönelik bütün yasal başvuruları reddettiğinde House Majority lideri Tom Delay tehditkar bir sesle” bundan sorumlu olanların bedelini ödeyeceği gün de gelecek” demişti.

 

Ancak Cornyn ve Delay başka bir şekle sokmak isteseler de söyledikleri şeyler homofobi, militarizm, emperyalizm ve silahlara sınırsız bir oradan ulaşma izni ve ölüm cezasının daha geniş bir ölçekte uygulanması gibi “hayattan yana” sağ kanat değerleriyle ve “ana akım” Amerika  ile güya bağlantısını kaybetmiş liberal hakimlerin cinayetiyle alakalı hem tehdit cümleleridir, hem de özür beyan eden cümlelerdir. Hepsi de Jerry Vlasak’ın söylediği sözlerden çok daha tehdit dolu sözler. Bu ülkede aşırı sağcı duyguların geçerliliğini düşündüğümüzde Neo Nazilerin, kafayı sıyırmış kürtaj karşıtlarının ve diğer grupların ciddi bir şiddet ve cinayet kaydı olduğunu görüyoruz ve kayıtlara baktığımızda Cornyn ve Delay’in sözlerinin Vlasak’ın söylediği sözlere kıyasla gerçeğe daha yakın olduğunu söyleyebiliriz. Vlasak’ın sözleri insanlara yönelik şiddet kaydı bulunmayan bir yer altı özgürlük hareketine işaret ederken Cornyn ve Delay’in sözünü ettiği ultra sağcılar hem şiddeti övüyor hem de şiddete başvuruyor, patlamayı bekleyen bir bomba gibiler aynen. Eğer birileri kalkıp da onların sözlerinden etkilenerek federal bir hakime suikast düzenlerse, Cornyn ve Delay burada söz konusu cinayetten paylarına düşen sorumluluğu yüklenmek zorunda.

 

Amacını Aşmış İmtiyazlar

 

Burada ahlaki öfkemizi perspektif içerisine alalım. Burada hayvanları küçük kafeslere, beton zindanlara tıkıp beyinlerini elektrotlarda işgal edip vücutlarına toksik kimyasal maddeler enjekte eden, onları radyasyonla zehirleyen, kafataslarını pnömatik araçlarla şişiren, cinsel organlarını parçalayan, göz kapaklarını diken vb bir çok şey yapan insanlarla, dirikesimcilere ve bu tür insanlara karşı şiddet kullanmayı tartışan ya da bunu savunan bir hayvan özgürlükçüsü arasındaki farktan bahsediyoruz. Barbarlıkların bir sonu yok, Dr. Mengele’nin kurbanlarına yaptıklarının çok ötesinde bir şeyden söz ediyoruz. Bizler sırf merhametinden sebep nefret ve küçümseme duygusuyla hayat alanlara karşı hayat kurtaran bir travma cerrahından söz ediyoruz. Gerçek terör ya da gerçek terörizm Jerry Vlasak gibi birisinden kaynaklanmaz; kürk çiftlik sahiplerinden, dirikesimcilerden, avcılardan, tuzakçılardan, fok avcılarından, balina avcılarından, fabrika çiftlikleri ve mezbaha sahiplerinden ve sürüp giden hayvan soykırımından akan kanla ve acıyla  çıkar elde eden şirketlerden kaynaklanır.

 

Ne İngiltere ne de ABD’nin Jerry Vlasak’tan korkmak için bir sebebi yok. Bırakın her hayvan sömürücüsü ALF ismini duyup da korkuyla titresin, ama vatandaşların büyük acı ve esaret altında yaşamaya çalışan hayvanları bariyerleri ve güvenlik sistemlerini aşarak kurtarmaya çalışan  cesur, kendini davasına adamış ve merhametli bu canlardan korkması için hiçbir sebep yok.

 

Ama tam tersine, aşırı sağcı ABD hükümeti aşırı sağcı politik grupları “ülke  içi terörizm ” listesinden sildi. ALF ve ELF’ten farklı olarak, Army of God (Tanrı’nın Askerleri) gibi gruplar ve milisler insanlar için gerçek bir tehdit, çünkü şiddet ve nefret kayıtları bulunuyor. Bu ülkede bir şirketin çıkarlarını tehdit etmek; Oklahoma City’deki Alfred P Murrah Federal Binası’nı havaya uçurup 168 insanı öldürmekten, 500 kişiyi yaralamaktan; Atlanta Olimpiyatlarına bomba yerleştirerek 1 kişiyi öldürüp 100 kişiyi yaralamaktan; kürtaj yapan doktorları öldürmekten; siyahları, Yahudileri, göçmenleri öldürmekten; antrax, sodyum siyanür bombaları gibi kitle imha silahları, makineleri tüfekler, yüzbinlerce adet cephanelik ve uzaktan kumandalı patlayacılara sahip olmaktan daha ciddi bir tehdit.

 

 

Bunların hepsi aşırı sağın suçları, devlet ALF yerine aşırı sağın sayısız kuruluşlarına vatandaşları ve ülke güvenliği için daha az bir tehdit  oluşturuyor gözüyle bakıyor. Ama ALF insanları değil, şirketleri tehdit ediyor; bu kafayı sıyırmış toplumda çıkarlar hayattan daha değerli olduğu için ALF ve ELF bir numaralı Halk Düşmanı olarak görülüyor.25  Nisan 2005 tarihli newsday.com sitesinde şöyle bir yazı vardı: “ İç güvenlik birimlerinden gelen bir habere göre ALF El-Kaide’yi desteleyebilecek ülke içi terörizm tehditi yapan gruplar arasında gösteriliyor”. Bu belge saçma sapan bir şey, gerçeklerin saptırılması ve hayal gücünün işi demek bu. ALF’in politik görüşleri Sol anarşist görüşlerden oluşuyor,ve El-Kaide’nin fundamentalist, otoriter ve ataerkil, şiddet yanlısı görüşlerine taban tabana zıt. ALF’in El-Kaide’yle felsefi veya pratik hiçbir bağı yokken ABD’deki aşırı sağcıların ABD hükümetine yönelik şiddet içeren muhalefete ve Amerikalı vatandaşlara karşı terörist saldırılara büyük bir eğilimi var. Dış İlişkiler Konseyi’ne göre;

 

“El-Kaide ile yurt içi terörist gruplar arasında işlevsel hiçbir bağ yok ,ama bilgi toplayan kuruluşlar Amerikalı aşrı sağcıların ve İslamcı militanların Yahudiler, Masonlar ve diğer grupların dünyayı kontrol etmek istemesiyle alakalı benzer teoriler yaydığını ortaya koydu. Dahası, bazı beyaz sağcılar 11 Eylül eylemlerini alkışladı. Ulusal İttifak adında Batı Virginia’da bulunan Neo Nazi grubunun liderlerinden birisi “ Yahudileri öldürmek için uçakları binalara doğru süren herkese saygım var. Keşke üyelerimizde bunların yarısı kadar cesaret olsa” demiştir.

 

Medyanın dil hakimiyeti ve tahakkümüyle, halkın genel görüşüyle beraber Sağ ve Şirket Amerikası “terörizm” söylemini ve bunun tanımlarını kontrol ediyor. Görünüşe göre, bu altın standartlar sayesinde devlet şiddeti, şirket  şiddeti ve insan türünün hayvanlara karşı yürüttüğü şiddet terörizm tanımından çıkartılıyor, onun yerine mal ve mülkün yok edilmesi, şiddet ve yıkımın belgelenmesi ve diğer hayvan hakları ve çevreci kuruluşların taktikleri –ve genel anlamıyla muhalif duruş- bu tanıma dahil ediliyor. Bir kez güç ve şiddet uygulamaya konulduğunda (dil terörizminin şiddeti ve gücü) şirket-devlet kompleksi o zaman kendi meşruluğuna meydan okuyan herkese uygun baskı ve saldırganlıkla cevap verebilir.

 

ABD yurttaşlarının karşısındaki, aslında bütün dünyanın karşısındaki en önemli tehdit, gezegen üzerindeki en önde gelen terör tehdidi olan ABD devletidir. Nikaragua’dan Şili’ye, Vietnam’dan Irak’a, İran’dan Endonezya’ya kadar  ABD terörist devleti düzinelerce sayıda bağımsız ya da demokratik yöntemle seçilmiş hükümeti devirmiş, sistemli bir şekilde insan haklarını  işgal etmiş, bir anda on binlerce insanı katletmiş, faşist hükümetlere ve juntalara yardım ve yataklık etmiş ve mümkün olabilecek her şekilde –ister serbest pazar isterse kurşun aracılığıyla- bütün gezegeni hakimiyeti altına almanın yollarını aramıştır.

 

 

Hayvanları sömürmekte çıkarı olanlar için Jerry Vlasak bir tehdittir, aşırı uçta birisidir. Akılcı, adil ve şiddet içermeyen bir dünya için mücadele edenler, en temel hak ve adalet kavramlarına hayvanları da katmak isteyenler için o bir özgürlük savaşçısıdır. Belki yaklaşmakta olan karanlık bir geleceğin kehaneti de olabilir, hayatı ve gezegeni yok etmeye ant  içmiş insanlarla onları durdurmak amacında olanlar arasındaki iç savaş, modern özgürlük hareketlerinin bir parçası olan şiddete başvurmak üzere olabilir. Şu ana dek, hayvan özgürlüğü hareketinin John Brown ya da Nat Turner’ları yok, ve bu da sadist insanların hayvanları maruz bıraktığı korkunç şeyleri ve hakiki şiddetin boyutunu bilen, kısıtlanmış eylemciler için önemli bir işaret oluyor.

 

Çeviri: CemC

 

 

 

 

BÜYÜK YALANLAR VE BİYOTEKNOLOJİ DEVRİMİ

 

BÜYÜK YALANLAR VE BİYOTEKNOLOJİ DEVRİMİ

YA DA

“GEÇEN YAZ NE YEDİĞİNİ BİLİYORUM”

Dr. Steve Best

“İnsanların yapabileceği en büyük hata yavaş yavaş ilerlemek;  çünkü daha siz başlamadan oyun bitmiş olacak”.

Henrik Verfaille

Monsanto Şirketi Başkan Yardımcısı

“Bir avuç küresel şirket, araştırma kurulu ve hükümet ; insan ırkının, on binlerce mikroorganizmanın, bitkinin, ve hayvanın temelini oluşturan 100 bin genin patentine sahip olabilir, bu şirketlere ve kurumlara daha önceden görülmemiş bir iktidar ve güç veriyoruz, onlar hem bizim hem de gelecek kuşakların yaşayacağı  hayat koşullarına hakim olacaklar.”

Jeremy Rifkin

ABD vatandaşları uykularında huzurla horlamaya devam etsinler, dünyanın geri kalanı insan tarihindeki en radikal bilimsel devrime karşı koyuyor. Monsanto, Du Pont ve Novartis gibi birkaç dev şirket dünyanın tohum stoklarını, tarımını ele geçirip genetik mühendislik yoluyla gıda teminini temelli değiştiriyorlar.

1992’den beri ABD’nin “düzenleyici” kurumları aracılığıyla genetiği değiştirilmiş mısırlar, soyalar, domatesler, patatesler, kabak, pamuk ve düzinelerce başka ürün ABD’nin topraklarının dörtte birine ekilmiş, etiketsiz bir şekilde süpermarketlerine getirilmiş ve hatta diğer ülkelere ihraç edilmiş durumda. ABD Tarım Bakanlığı’na göre, mısırın %25’i, pamuğun %45’i, soya fasulyesinin %55’i, ve işlenmiş gıdaların %80’inin genetiği değiştirildi, bu arada şirketler ağaçlarda da mühendisliklerini konuşturmaya başladılar. Bu bütün ülkeyi, vejetaryenler de dahil olmak üzere bugüne dek girişilmiş en büyük insan deneyinin hiç bir şeyden haberi olmayan kobayları haline getiriyor.

(daha&helliip;)

İnsan Kimliği Politikası: Homo Indeterminus



Dr. Steve Best

Görünüşe göre toplumsal hayat ırk, toplumsal cinsiyet, dini görünüm, ulusal arkaplan ve cinsel tercihler üzerine hareket eden kimlik politikaları çeşitleri üzerinde bölümleniyor. Ancak bütün insan türünün kimliğiyle ilgili bir başka büyük kimlik biçimi daha var.

İnsanlar evrimci geçmişleri keşfetmeye devam edip büyük kuyruksuz maymunların ve diğer hayvanların zekası hakkında daha doğru bilgilere ulaşmaya devam ettikçe, kainatta bizlerden daha gelişmiş hayat biçimleri aramaya devam ettiği sürece, sofistike bilgisayarlar ve yapay zeka örnekleri ve yapay hayat (mesela kendi kendine üreyen dijital DNA gibi) ürettikçe, tür sınırlarını aşıp genlerini diğer hayvanlarla değiştirdiği sürece ve biyonik vücutlara doğru ilerledikçe şu soru ister istemez ortay çıkıyor:Homo sapiens kimdir? İnsanlar gerçekten eşi bulunmaz varlıklar mıdır?

Aristo’nun “tüysüz iki ayaklı” nosyonundan bu yana Batı kültürü kendini doğru şekilde anlamak için çabalamış ve başarısız oldu. İnsan doğasının özgünlüğü bir çok şekilde yara aldı, bizleri tanrı imgesinde yaratılmış ruh sahibi varlıklar olarak tanımlayan dini ve antroposentrik girişimlerden tutun böcekler ve diğer DNA sahibi organizmalara benzersiz olma ihtimali tanımayan sosyobiyolojik çabalara dek. Geleneksel anlamda insan kimliği bilmecesi din yoluyla çözülmüştür; ancak bugün bu sorunun cevabının bilimle bulunabileceğini biliyoruz; ancak bu da yeni bir çeşit ruhsalcı bakış açısını ve kozmolojik bir düşünme tarzını gerekli kılıyor.

Batı kültüründe insan kimliği Judeo-Hristiyan geleneği, Yunan ve Roman hümanizmi, Orta Çağ teolojisi, Rönesans hümanizmi ve modern bilimin bir çeşit kombinasyonu yoluyla şekillenmiştir. İster dini ister laik olsun, bütün bu kaynaklar insanların eşi benzeri bulunmayan varlıklar olduğu, doğadan ziyade kültüre ait olduğu ve bu yüzden de yaşadıkları dünyadan ve etraflarındaki hayvanlardan farklı oldukları inancına sıkı sıkıya tutunur. Kuşkusuz, Batı’daki insan kimliğine en büyük etkiyi İncil’in tahakküm ve hakimiyetçi yorumu yapmıştır, bu yoruma göre dünyada insana düşen rol, doğayı teknolojik maharetiyle emir altına almaktır.

Ancak 16.yy’dan bu yana bu geosentrik(dünya merkezci) ve antroposentrik (insanmerkezci) kimlik,  bir dizi sert darbeyle karşılaşmıştır. Dünya merkezli olmaktansa güneş merkezli bir kainat resmeden Kopernik devrimiyle başlayarak, Darwin’in evrim teorisiyle, ardından arzu, içgüdü ve irade karşısında bilincin önceliğini tahtından eden Nieztsche ve Freud ile devam ederek insan kimliği radikal olarak merkezden kaymıştır. Kopernik ve Galile’nin güneş merkezli kuramlarına ve seküler bilimsel kültürün gelişmesine rağmen insanlar gene de vahşi hayvanlar karşısında o sözde radikal konforlarını hala sürdürüyordu. Tabii bu konfor da 1859’da Darwin’in Türlerin Kökeni adlı eseri ortaya çıkana dek, çünkü Darwin antroposentrizme karşı gerçek bir meydana okuma olmuştur. Ancak 1859’dan sonra insanlar hayat güçlerini ve kendi köklerini anlamaya başlamışlardır. Dahası, ancak 1960’da Jane Goodall Gombei, Tanzanya’ya yaptığı o tarihi yolculukla beraber insanlar büyük kuyruksuz maymunlar ve özellikle de şempanzeler hakkında, yani en yakın akrabalarımız hakkında gerçek bilgiler edinmeye başladılar. İnsanlar 6 ila 8 milyon yıl kadar önce şempanzelerle ortak bir atadan evrilmeye başladılar. Yapısal olarak, davranış olarak ve genetik anlamda (%96.8) insanlar şempanzelerle neredeyse aynıdır; aslında şempanzeler genetik olarak bizlere orangutanlara kıyasla daha yakındır.

Biyolojik anlamda en yakınımız olanlarla aramızda karşılaştırmalı bir temel oluşturmadan kendimizi düzgün bir şekilde anlamamız mümkün olamazdı ve bizler Carl Sagan ve Ann Druyan’dan alıntı yapmak gerekirse “unutulmuş atalarımızın gölgesinde” yaşamaya devam ediyoruz. Jane Goodall’ın eserine kadar homo sapiens’in kimliği gene de bilinmezlik taşıyordu; bizler homo faber ya da homo loquens’tik; alet kullanabiliyor, alet üretebiliyor ve dil aracılığıyla iletişim kurabiliyorduk; sadece davranış olarak kompleks topluluklarda yaşıyorduk.

Goodall’ın araştırması sayesinde şempanzelerin de alet yapıp kullandıklarını, Roger Fouts ve diğerlerinin eserleri aracılığıyla da şempazelerin ve diğer büyük kuyruksuz maymunların Amerikan İşaret Dili’ni öğrenebildiklerini, yüzlerce kelimeden oluşan bir sözcük dağarcığı oluşturabildiklerini, düşüncelerini ve duygularını bize iletebildiklerini hatta kendi tarzlarında da olsa bu dili yavrularına öğretebildiklerini öğrenmiş durumdayız.

İnsanlar zekâ sahibi olmalarındaki derece anlamında benzersiz varlıklardır; şu ana dek başka hiç bir tür etik üzerine kitaplar yazmamış, cebir problemlerini çözmemiş ya da hayatın anlamı üzerine düşünmemiştir; ama insanlar neokorteks sahibi olmak (ki bu da soyut düşünceyi mümkün kılar) ya da aşk, yalnızlık ve utanç gibi kompleks duygulara sahip olmak; sofistike davranışlar ve topluluklar kurmak ve hatta estetik zevk sahibi olmak anlamında da eşi benzeri olmayan varlıklar değildir. İnsanlar hem merhamete hem şiddete, egoizme ve altruizme eğilimi olan kompleks varlıklardır; ama benzersiz oldukları düşüncesini fazlasıyla abartarak kendilerini hem kavramsal hem de varoluşsal anlamda dünya üzerindeki diğer hayat topluluklarından ayırmışlardır. Bu, bizim esas kusurumuzdur, ve günümüzde yaşadığımız ruhsal ve çevresel krizin ardındaki temel sebebi de bu.

Diğer kimlik meseleleri gibi Homo sapiens de bir kimlik politikasıdır. İnsanlar kimliklerini kazanmak amacıyla kendilerini diğer gruplardan ayrı tutarlar. İnsan kimliği politikası örneğinde ise “öteki” denilenler diğer türleri de kapsar. İnsan kimliğinin inşası en azından Batı dünyasında insan merkezli bir algı olan antroposentrizmden ve tür ayrımcılığından ayrı tutulamaz. Peter Singer’ın “Animal Liberation-Hayvan Özgürlüğü” kitabında analiz edildiği gibi tür ayrımcılığı,  ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığıyla aynı mantığı izler: bir grupla (insan) diğer bir grup (hayvanlar) arasında mutlak bir ayrım ortaya koyar. Birinci grubun diğerinden üstün olduğunu iddia eder ve üstün grubun diğer grubu sömürme hakkı olduğunu öne sürer. İlginç bir şekilde insanın tahakkümünün söz konusu her alanda, ister insan türü içerisinde ister dışında olsun, aşağı görülen grup ya insan olmamakla ya da insan-altı olmakla damgalanmıştır ve bu yüzden “insan” söylemi etrafında kompleks bir politika şekillenmektedir.

İnsan kimliği politikası kimin insan sayıldığı üzerine gelişir, hangi imtiyazlara sahip olduğu, insan olup olmadığı, ne kadar geniş ve ilerici bir şekilde tanımlandığı, ahlâki toplum sınırlarının belirleyicisi durumundadır. İnsan kimliği politikaları büyük bir ilandır ve insan ayrımcılığının ve diğer türlerden kopmaya yol açan tavırlarının sonuçları, insanları insanlardan ayıran diğer kimlik politikalarından çok daha önemlidir (nükleer savaş bir istisna olabilir).

Bu yüzden burada yeni bir bilince, kozmopolit kimliklere duyulan ciddi bir ihtiyaç söz konusu, bu da kelimenin hem en gerçek hem de en geniş anlamında söz konusu. İnsanlar artık kendilerini şu ya da bu milletin değil; ama dünyanın vatandaşı olarak ve hatta artık bir kainat yurttaşı olarak görmeye başlamak zorundalar. İnsan kimliği gerçek anlamda ancak kozmoloji ve yeni ekolojik öyküler bağlamında algılanabilir. Eski geosentrik(dünya merkezci) ve antroposentrik(insan merkezci) hikâyeler yanlıştır, sınırlıdır, işlevsizdir, tehlikelidir ve teknolojik olarak ilerlemiş bir medeniyetin yıkıcı gücü açısından tamamen uygunsuzdur. İnsan merkezli dramaların yerini insan hayatını kainatın yaşadığı daha büyük evrim içerisine yerleştiren kozmolojik anlatılar almalı. Thomas Berry’nin söylediği gibi “kainatın hikâyesi içinde her yerni bir ifade basamağının kendini aşma yoluna duyulan ihtiyaçla belli ettiği bir galaksi sisteminin ortaya çıkış hikayesidir”. Dinî imalara rağmen, bu yeni hikaye; dinamik, evrim geçiren maddenin daha da büyük bir kompleks hayat biçimine doğru yol alması olarak tamamen bilimsel şekilde anlaşılabilir.

Yeni kozmolojik anlatılar din ile bilimi uzlaştırmaya çalışır, bir yandan bilimi kullanarak kainatın fiziksel doğasını keşfetmeye çalışırken diğer taraftan hayata hürmet duygusu ve anlam kaynağı olarak da dinî duyguları devam ettirir. Dünyanın sihrini ortadan kaldırıp doğayı manipülasyona açık nesnelerden ibaret bir konuma indirgeyen, insanları hayat sürecine yabancılaştıran modern dönemin mekanik biliminden farklı olarak son on yıllarda gelişen postmodern bilim yeni bir hikaye anlatmaktadır, bu hikayede artık insanlık büyük evrim hikâyesinin bir parçasıdır, aynı anda bilim etik ve manevi değerlerle temas haline geçmektedir, oysa önceden bilim bunların hepsini “nesnellik” adına ezip geçmişti.

Bugüne dek hayatla olan bağlarımızı ortadan silip süpürmek için elinden geleni yapan bilimin yeni holistik ve ekolojik teorilerle bu bağları yeniden kurmaya başlaması hepimiz açısından ümit verici bir durumdur. Bizler hakikaten “hikâyeler arasında”yız, gelecekte yapılması gereken şey; yeni bir yaratılış hikâyesi yazmaya devam etmektir, bu kozmik anlatıda artık büyük toplumda aramızdaki bağları kuvvetlendiren sorumluluklarımızın altı çizilecektir, biyotoplumda artık birbiriyle beraber evrim geçiren ve birbirine bağımlı milyonlarca türden birisi olduğumuzu anlayacağımız bir anlatı olacaktır bu.

Kendi toplumsal ve etik kanunlarımızı yazmakta özgür olsak da doğanın yasalarına uymayı da öğrenmek zorundayız. Bu kanunlar giderek artan nüfusla, doymak bilmeyen tüketim basamaklarıyla ve sonsuz büyümeye tapınan ideolojiyle uyumsuz bir halde bulunan ekolojik denge kanunlarıdır. Yeni hikâye , bugüne dek dinlediğimiz hikâyeden farklı olarak insanlığın doğaya karşı çıkarak hayatta kalıp büyüdüğünü değil, kendini multi milyar senelik evrim destanıyla uyum içerisinde yaşayarak geliştiğini ve hayatta kaldığını anlatacaktır bizlere.

Çeviri:CemC

Feministin Çıkmazı



Ari Solomon

Ben feministliğiyle gurur duyan birisiyim, şu gezegen üzerinde kadınların çektiklerini umursayan herkes kadar. Dünyanın bir çok yerinde kadınlara hala mal gibi davranılıyor. Bazılarının hiç hakları yok, olanlar da diğerleri gibi sömürüye, aşağılanmaya ve şiddet maruz bırakılıyorlar günlük olarak. Biz feministler kadınların yaşadığı zulme son vermek için mücadele ederken bilmeksizin bizlerin de zulmettiği diğer dişileri düşünmek zorundayız. İnsan olmasalar da süt inekleri belki de gezegende en büyük zulme uğrayan dişilerdir. Bizler insan eşitliği için mücadele verirken bir hayvanı dişi yapan bir hayvanı anne yapan şeyi insanların sömürmesi konusunda da öne çıkmamız gerekmez mi?

Eğer bu sözlerim delice geliyorsa bunun sebebi muhtemelen bir çok Amerikalı gibi sizin de ülkenin süt üretim çiftliklerinde neler olup bittiği konusunda bir bilginizin olmaması. Belki sizce bu aptalca bir şey, hatta kadınların içinde bulunduğu durumun diğer türe ait dişilerin yaşadığı sıkıntılarla karşılaştırılmasını hakaret olarak da kabul edebilirsiniz, ama lütfen okumaya devam edin. Şaşırabilirsiniz.


Önce şununla başlayalım: bütün süt inekleri dişidir ve süt üretmeleri için hamile kalmaları gerekiyor. Bunu söyleyince bundan doğal ne olabilir ki diye düşünüyor insan; ama çoğu insan ineklerin sütünün diğer memelilerle aynı sebepten meydana geldiğini düşünmüyor bile, yani yavruları için.Bir ineğin gebelik süresi insanlarınkiyle aynıdır, 9 aydır.

Süt ineklerine yetişkin bir boğayla çiftleşme olanağı sağlanmadığı için, bu hayvanlar çiftlikte “tecavüz bölmesi” denen bir yere gönderilirler. Şaka yapmıyorum. Metal bir çubuk vajinalarına sokulur ve sperm bırakılır. Gebe bırakıldıktan sonra süt ineği sağa sola zar zor dönebildiği bir bölmede yaşamaya başlar. Fetüs büyüdükçe vücudu süt üretmeye başlar. Bu anda memelerine bağlanan mekanik bir pompayla sütü alınmaya başlanır. Bir çok çiftlikte ineklere doğal olmayan oranlarda süt üretmeleri için hormon verilir. Çiftçi için daha fazla süt=daha fazla paradır. Bu da ineklerin memelerinin aşırı derecede büyümesine sebep olur, bunun sonucunda inekler korkunç acılar ve enfeksiyonlardan dolayı ızdırap çeker.

Süt ineği doğum yapınca yavrusuyla ancak 24 saat beraber kalabilir. Bu sürenin ardından dana anneden alınır. Eğer dana dişi ise o zaman o da büyük olasılıkla bir süt ineği olacaktır. Eğer dana erkekse o zaman dana eti olmak üzere satılır. Evet, her süt kartonunun arkasında, her dondurma parçasında bir dana yatıyor. Eğer süt ürünleri alıyorsanız, doğrudan veal (veal, et olmak amacıyla öldürülen dana anlamında kullanılıyor) endüstrisine destek oluyorsunuz demektir.

Şimdi, eğer veal çiftliklerinin pratiklerinden haberiniz yoksa size kısa bir bilgi verelim. Vealler satılınca daha 1 ya da 2 günlüktürler, bu yavrular hareket dahi edemeyecekleri bir bölmeye zincirlenirler. İşte bütün mesele de budur zaten, çünkü hareket kabiliyetleri azaldıkça yavruların etleri öldürüldüklerinde (yani 8 ya da 14 haftalıkken) daha güzel olacaktır. Vealler içerisinde demir bulunmayan besinlerle beslenirler, böylece etleri kırmızı ya da pembe yerine beyaz olacaktır. Bu yavruların annelerinin sütünde bol bol bulunacak demiri elde etmek için içlerinde kaldıkları bölmelerin metal çubuklarını emdikleri görülür sık sık.

Süt çiftliklerinde ise anne inekler yavruları kendilerinden alındıktan sonra günlerce ağlar, böğürür, inlerler, bu süre bazen haftaları bulur. Bazı anne inekler yavrularının peşinden koşarken boyunlarını kırmıştır. Bebeğini kaybetmenin acısını ve üzüntüsünü hayal edebiliyor insan. İneğin vücudundan hala daha yavrusu için süt geldiğinden çiftçi onu sağmaya devam eder. Anne inek, karnında 9 ay yaşayan yavrusuna süt vermenin nasıl bir şey olduğunu asla bilemeyecektir. Tam tersine, sütü marketlerde satılmak üzere yağ, peynir, krem ve süt haline gelecektir. Ve süt inekleri 4 sene sonra (inanılmaz çünkü Türkiye’de bu rakam 10 sene… CemC) artık gebelik üstüne gebelik yaşayıp da yeterli süt miktarı üretemeyecek hale geldiğinde hayvancağıza mezbahaya gitmesi şeklinde bir ikramda bulunulur, orada da zaten hamburgere dönüşecektir. Gerçek aynen bu, neredeyse bütün hamburger etleri süt ineklerinden arta kalanlardan yapılmaktadır.

Biliyorum bazı insanların hayvanların ve insanların çektiği acıların birbirine benzetilmesiyle alakalı sorunları olduğunu biliyorum; ama biz insanların anne-çocuk bağına karışmak konusunda ne gibi bir hakkı var? Anne ineğin yavrusu için neler hissettiğini bilmek için garanti bir yolumuz yok; ama herhalde annelik içgüdüsünden söz edilebilir. Bunun bütün hayvanlarda mevcut olduğunu biliyoruz. Eğer bir ineğin yavrusuna duyduğu hislerin bir anne insanın yavrusuna duyduğu hislere yakın olduğunu düşünebilirsek, o zaman sebep olduğumuz duygusal acıyı da tahmin edebiliriz, yaptığımız adaletsizliği anlayabiliriz.

Feministler olarak bütün dişiler için direnmemiz gerekmez mi? Korkunç şekilde sömürülen ister insan ister hayvan bütün anneler için haykırmamız gerekmez mi? Yoksa inkar etmeye devam ederek sessiz mi kalmamız gerek?

Ama hangi iyi sebepten ötürü yapacağız bunu? İnek sütü içmeyi gerekli kılan bir beslenme gerekliliğinden söz edilemez. Aslında düşünmeye başladığınızda, ineğin sütünü içmenin hiç de normal olmadığını anlayabiliriz. Yaşları çocukluğunu geçtiği halde süt içmeye devam eden tek memeli, insandır, bizler başka türlerin sütünü içen yegane türüz. Bir çok araştırma süt içmenin sağlığımıza zararlı olduğunu ortaya koyuyor. Sütte bulunan proteinin kanserojen bir madde olduğu kanıtlanmış durumda

Ve şu kalsiyum ve sütün kemikler için iyi olduğu zırvaları var ya, işte sütün bardak başına 300 miligram kadar kalsiyum içerdiği doğru ama bunun sebebi ne biliyor musunuz, çünkü süt inekleri yetiştiren çiftçiler artık ineklere kalsiyum veriyorlar. Tabii inekler odğal olarak ot yiyor, otta da kalsiyum bulunuyor (bütün yeşil yapraklı sebzeler gibi) ama süt inekleri artık mısırla beslendiği için çiftçiler de yemlerine kalsiyum ekliyorlar, böylece sütün yeterli oranda kalsiyum içermesini sağlıyorlar. Bu kalsiyum zırvasıyla ilgili şunu da söylemek lazım: bir bardak lahanada ya da soyada ya da pirinçte süte oranla daha fazla kalsiyum vardır.

Günümüzde inek sütüne alternatifler bulunuyor: mesela badem sütü, soya sütü, fındık sütü, yulaf sütü, pirinç sütü, kenevir sütü vb. ve farklı yağ ve peynir örnekleri de var. Çağlar boyunca bir çok düşünür Pisagor’dan Da Vinci’ye ve Tolstoy’a dek hayvanları maruz bıraktığımız davranışların insanlara olan davranışlarımızı da etkilediğini söylemiştir. Hayvan dişilerini böylesine sömüren bir dünyanın kadınların sömürülmesine, ızdırabına ve zulme uğramasına karşı da bu kadar vurdumduymaz olması sadece bir raslantı olabilir mi? Artık türümüze ait olmasa bile bütün annelere, bütün dişiler merhamet eli uzatmanın zamanı değil mi sizce?

Çeviri:CemC

21. YÜZYIL DEVRİMİ

Dr. Steve Best

Arkadaşlarım, özgürlük, haklar, demokrasi, merhamet etiği, barış, türler arası adalet ve ekoloji adına girişilen mücadelede bir çok başarı kazanıyoruz.

Ama savaşı kaybediyoruz.

Hırs, şiddet, çıkar, tahakküm ve talan karşı yapılan savaşı. Uluslar arası şirketlere, dünya bankalarına, ABD İmparatorluğuna, Batı’nın askeri makinelerine karşı olan savaşı. Ekonomik büyüme, teknolojik gelişmeler, aşırı üretim ve aşırı tüketimin hastalık gibi çoğalm yayılmasına karşı olan savaşı.


Son 30-40 senede yoğun ekolojik ve toplumsal mücadeleler olmasına rağmen demokrasi ve ekoloji savaşında gücümüzü kaybediyoruz.

Son 20 yıl içerisinde neoliberalizm ve küreselleşme olguları toplumsal demokrasileri yok etti, zengin ve yoksul arasındaki uçurumları daha da çoğalttı, çiftçileri işsiz bıraktı ve bütün dünyayı bir pazar haline çevirdi. O eski tip emperyalizm ve kaynak elde etme biçimleri yerine artık insanlar genetik mühendislikle, biyokorsanlıkla, gen patentiyle ve tohum tedarikinin kontrolüyle karşı karşıya. McDonaldslaştırma sonucunda tarım işi dünya çiftçilerinin çabalarını yoke diyor. Şirket iktidarı insanlar küçüldükçe daha da büyüyor.

Ekolojik çöküşün işaretlerini azalan ormanlardan balık sahalarının yok olmasına, artık yok olmak üzere olan yabandan yükselen deniz seviyelerine dek bir çok yerde görebiliyoruz. Tarih boyunca toplumlar yerel çevrelerini yok etmiştir, ancak son 20 yılda insanlık gezegenin ekolojik dengesini küresel iklim değişikliğine sebep olacak denli zorlamış durumda. Dahası, gezegenin tarihindeki 6. Yok oluş krizi döneminde yaşıyoruz, sonuncusu bundan 65 milyon yıl önce dinozorlar döneminde olmuştu. Son beşinden farklı olarak bu sonucusu insan eylemlerinin sonucu meydana gelmek züere; bizler dünyaya çarpan meteor gibiyiz. Doğal kaynakları koruma biyologları önümüzdeki 20-30 sene içerisinde dünyadaki bitki ve hayvan türlerinin üçte birinin ya da yarısının yok olabileceğini öngörüyor.

Küresel kapitalist sistem insanlara, hayvanlara ve doğaya zarar veriyor. Sürdürülebilir olması imkansızdır, ve 300 senelik endüstrileşmenin faturası kesilmektedir artık. İnsanileştirilemez, medeni bir hale getirilemez ya da yeşilci bir hal alması sağlanamaz, artık bütün katmanlarda gücü yetecek bir devrimle dönüşmesi gerekiyor- ekonomik, politik, yasal, kültürel, teknolojik, ahlaki ve kavramsal katmanlar söz konusu.

Son otuz senede çevreciliğin toplumsal adalet olmadan gerçekleşemeyeceği ve toplumsal adaletin de çevrecilik olmadan başarılı olmayacağına dair giderek çoğalan bir farkındalık söz konusu. Özellikle bu durumun ABD’de EarthFirst! Hareketinde, kereste çalışanlarında, Zapatista platformunda ve 1999 Seattle ayaklanmasında görmek mümkün.

Ancak birşeyler eksik sanki, buradaki denklemde bir eksiklik var, strateji bir türlü işlemiyor. Bir türün çıkarları ortaya konurken milyonlarca diğer tür üyesinin çıkarı sırf insanlar onları kullanacak diye görmezden geliniyor. Ancak son otuz yıl içerisinde yeni bir toplumsak hareket ortaya çıktı- hayvan özgürlüğü hareketi. Gücü ve potansiyeli henüz anlaşılamadı ama 21 .yy politikası içerisinde eşit bir temsiliyeti hakediyor gerçekten.

Barış, adalet, demokrasi ve ekoloji uğruna mücadele eden ilerici insanlar hayvan özgürlüğü hareketinin geçerliliğini ve bu harekete olan gereksinimi iki sebep dolayısıyla tanımalılar. Öncelikle ahlaki bir açısından hayvanların maruz bırakıldığı zulüm, sömürü ve acı o kadar büyük o kadar yoğundur ki merhamet, adalet, hak sahibi olmak ve şiddet karşıtlığı gibi talepleri olan herkesten politik bir tepkiyi haketmektedir. Her yıl 70 milyar kara ve deniz hayvanı gıda olmak üzere öldürülüyor; milyonlarcası deney laboratuarlarında, kürk çiftliklerinde ya da av alanlarında ve sayısız diğer öldürme alanlarında yok ediliyorlar. İkinci olarak, stratejik bir anlamda hayvan özgürlüğü hareketi insan ve hayvan özgürlüğü hareketleri için olmazsa olmaz bir konumdadır. Bir çok temel noktada insanların hayvanları tahakküm altına almış olması insanın insana tahakkümünün altında yatan gerçektir, ayrıca bu çevre krizini büyüten bir gerçektir de aynı zamanda. Dahası, hayvan özgürlüğü hareketi günümüzün en hızlı ve dinamik şekilde büyüyen ve diğer özgürlük hareketlerinin görmezden geldiği, aşağıladığı ve basit gördüğü bir toplumsal harekettir.

Artık insan, hayvan ve dünya özgürlük hareketlerinin birbirilerine bağlı olduğu ve birisi özgür olmadan diğerlerinin de özgür olamayacağı biliniyor. Bu yeni bir öngörü değil, aslında bu bugüne dek kaybedilmiş bir hakikat ve bilgeliğin geri dönüşü. 2500 önce şu sözleri söylene Batılı filozof Pisagor’u hatırlayın: “insanlar hayvanları öldürdükçe bir birlerini öldürmeye devamedecek. Gerçekten de cinayet ve ızdırap tohumları ekenler neşe ve sevgi biçemezler.”

Moral bozucu bir hakikate lazer ışını gibi odaklanmaya ihtiyacımız var: dünya çapında çevreci ve hayvan haklarını savunan hareketlerin son 40 senede elde ettiği kazanımlara rağmen biyoçeşitliliği kurtarmak, yağmur ormanlarının, yüzey toprağının, mercan kayalıklarının yok edilişini yavaşlatmak ya da buna son vermek; giderek daha da kötü bir hal alan kaynak savaşlarını önlemek; hayvanlara karşı yürütülen gaddar soykırıma son vermek; politikalar ve eylemler bir yana zihinlerimizde iklim değişikliği felaketinin kavramak anlamında yürütülen mücadele kaybediliyor.

Durumun aciliyeti krizin şiddetine uygun olarak artıyor. Kurumlar aracılığıyla yapılması istenen yasal değişiklikler, ılımlılık politikaları, taviz verme ve işi ağırdan alma tarzındaki tavırların yetersizliği alenen görülebilir; çünkü bir çok insan artık daha radikal değişim taktiklerine doğru yöneliyor. Şu andaki konunumuzda “aklı selimlik” ya da “ılımlı olmak” gibi tavırlar tamamen mantık dışı ve kabul edilemez olarak görülüyor, çünkü gerekli ve uygun olan eylemlerin ancak “aşırı” ve “radikal” eylemler olduğu göze çarpıyor.

Atina’dan Paris’e ve Brezilya’ya artık bildiğimiz anlamda politikanın bir işe yaramayacağına dair bir idrak artışı görülüyor. Eğer yeni mücadele biçimleri, yeni sosyal hareketler ve yeni duyarlılıklar icat etmek yerine onların kurallarıyla oynarsak her seferinde kaybetmeye mahkumuz. Dünyayı savunmak için kesin ve kati eylemler gerekiyor: yollar tıkanmalı ,ağlar kesilmeli, kafesler boşaltılmalı. Ancak bunlar tepkisel ve anlık ölçüler oluyor, bunlara ek olarak radikal hareketler ve ittifakların insanlık, hayvanlar ve dünya adına topyekün özgürlük uğruna mücadele birliği yapması gerekiyor.

Çeviri:CemC

CEPHEDE

Paul Watson’la ELF’in dergisi The Resistance’ın yaptığı söyleşi…

Balina Savaşları adlı Tv programı Sea Shepherd Conservation Society(SSCS)’nin önceden kendileriyle alakası olmayan küresel bir izleyici kitlesiyle buluşmasını sağladı, hem kurumla, hem yapılan işle ve çevre hareketi içerisindeki uzun tarihinizle tanışmasını sağladı.Lütfen okuyucularımıza bu yola girmenize neden olan şeyi ve hem çevre hem hayvan hakları hareketinde aktif olmanıza sebep olan şeyi açıklar mısınız? Ve Greenpeace’den ayrılıp SSCS’i kurmanızın sebebi neydi?

Ben 1972’de 21 yaşında Greenpeace’i kuranlardan birisiyim, aslında 1969’de18 yaşındayken Don’t Make A Wave Committtee adında kurmuştuk. Kasım 1971’de Greenpeace Too’da tayfadan birisiydim, o zaman Amchitka Adası’ndaki nükleer denemeleri protesto ediyorduk. Greenpeace’in ilk dönem eylemlerinin çoğunda ikinci kaptan konumundaydım, ve Doğu Kanada’da fokları savunmak için de Greenpeace kampanyalarını ben başlattım ve sürdürdüm. Greenpeace’i 1977 yılında terk ettim; çünkü Greenpeace’teki bürokratikleşmeden memnun değildim; ayrıca bu konulardaki yaklaşımlarla ilgili olarak da huzursuzdum. SSCS’i sadece protesto etmekle kalmayıp deniz hayatını sömürmek için sürdürülen yasa dışı eylemlere müdahale etmek için kurdum. Sea Shepherd kaçak avcılığa karşı bir kurumdur, doğal hayat alanlarının ve deniz hayatının korunması konusunda çalışıyoruz.

İlk dönemlerinizde ulusal hayvan hakları/çevreci gruplar size destek oldu mu?

SSCS, The Fund for Animals ve Cleveland Amory’nin destekleri olmasaydı başarılı olamazdı. The Fund for Animals ilk gemimizi almak için lazım olan parayı tedarik etti. The Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals (RSPCA) grubu ise ilk kampanyamızı finanse etti, ve Sea Shepherd’la beraber bu iki kurumun koalisyonu sonucunda Doğu Kanada’ya fokların katledilmemesi ve savunulup kurtarılması amacıyla ilk gemimizi yollamış olduk. Bir yıl sonra Britisih League Against Cruel Sports kurumu da balinaları korumak amacıyla bizle parasal yardımda bulundu.

SSCS’nin topraktan uzaklaşıp suya girmesine yardım eden kişiler kimlerdi?

Cleveland Amory’yi zaten söyledim, Bunun yanında RSPCA’den Dr. Richard Jordan vardı. Ayrıca gemimizde Buckminister Fuller, antropolog Margaret Mead, yazar Farley Mowat, aktör Richard Basehart, Bon Barker, aktris Jan SMithers, Greenpeace’den Robert Hunter ve yazar Edward Abbey vardı.

İlk zamanlarında SSCS’in taktik anlamında yaklaşımı nasıldı ve bugün herhangi bir farklılık söz konusu mu?


Yaklaşımımız değişmedi. Bizler yasa dışı eylemlere müdahale ediyoruz ve bunu yaparken de muhataplarımıza fiziksel zarar vermekten uzak duruyoruz, ayrıca uluslararası koruma yasaları bağlamında hareket ediyoruz. BM’in Doğa’nın Koruma Altına Alınması prensiplerine uygun olarak hareket ediyoruz. Agresif bir tavırla; ama şiddete başvurmadan hareket ediyoruz. Gönüllü ekibimizle çalışıyoruz, başlangıçta vejetaryen bir ekipken 2002’den beri tamamen vegan olduğumuzu söylemem lazım.

Doğrudan eylem nedir?

Yaptığımız şeye doğrudan müdahale adını verdim. Afiş asmıyoruz, şahit olmuyoruz, bizler kendilerine karşı olduklarımızın yasa dışı eylemlerine doğrudan müdahale edip o eylemleri sona erdiriyoruz. Ancak etkili olabilmek için doğrudan eylemler, açık hedefleri ve mekanları iyi düşünülmüş stratejilerle yürütülmelidir.

Peki neden doğrudan eylem/müdahale?

Çünkü bu etkili bir yöntem, sonuç alabiliyoruz ve yaptığımız işi iyi yapıyoruz.

Bu yaklaşım nasıl gelişti ve diğer kurumların yaklaşımlardan nasıl bir farklılık gösterdi?

Bir çok farklı alandan bir sürü şey öğrendim. Kanada Sahil Koruma’dan , Norveç ve İsviçre bandıralı ticari gemilerden denizciliği ve navigasyonu öğrendim. Greenpeace’den medyayla nasıl çalışmak gerektiğini ve etkili medya taktikleri geliştirmeyi öğrendim. Amerikan Yerli Hareketi’nden, Lakota ve İroquis’den cesur olmayı ve inançlarım uğruna dimdik ayakta durmayı öğrendim. Margaret Mead’den bireyin gücünü öğrendim. Üniversitemden dilbilimi, iletişim, ve tarihi öğrendim. Ve ölmek üzere olan bir balinanın gözünden ise hedeflerimiz uğruna bu yola adanmayı ve asla tereddüt etmemeyi öğrendim.

Diğer oluşumlardan farkımız ne? Yaptığımızı bizim gibi yapan başka bir kurum daha yok dünyada. Benzerimiz yok. Denizlerdeki doğal hayata, habitatlara odaklanıyoruz ve yasa dışı eylemlere son vermek için fiziksel eylemlerde bulunuyoruz. Bunu yaparken Savaş Sanatı (Sun Tzu) ve Beş Yüzük Kitabı (Miyamoto Musashi) kitaplarındaki stratejik prensiplere başvuruyoruz, bunu yaparken de Marshall McLuhan tarafından ifade edilen medyayı anlama yasalarını ve ekolojinin temel kurallarını da göz önüne alıyoruz.

Eğer doğrudan eylem işe yarıyorsa sizce diğer kurumların doğrudan eylemlere başvurmamasının sebebi ne?


Diğer kurumlar adına konuşamam. Ama insanların bize şekil veren eğitim sistemleri ve toplumsal gelenekler tarafından esir edildiğini düşünüyorum. Bizlere değişimin dilekçelerle, oylarla, toplantılarla, afişler asarak, lobicilikle, yasal mevzuatla vb ile geleceği söyleniyor. Radikal ve ekstrem görünmekten çekiniyoruz. Bizim güç noktamız ise başka kurumların ya da insanların bizim hakkımızda ne düşündüğünü umursamamamız. Bizim müşterilerimiz balinalar, köpekbalıkları, foklar ve balıklar; yoksa insanlar değil. Biz yaptığımız şeyi onlar için yapıyoruz, insanlar için değil.

Doğrudan eylemde bulunmasalar bile bu kurumlar ve bazı insanlar neden alenen doğrudan eylemleri kınama ihtiyacı hissediyor olabilir?

İnsanlarda bir şeylere karşı olma eğilimi var, farklı düşünen, farklı davranan insanlardan hoşlanmıyorlar. Tehdit altında hissediyorlar, kıskanıyorlar, öfkeleniyorlar ya da güçsüz hissediyorlar kendilerini. İşin aslı şu ki onların eleştirileri veya görüşleri benim umrumda değil. Onların eleştirilerinin konuyla bir alakası yok. Başkalarına zarar vermediğimiz sürece ve uluslararası yasalara uygun şekilde davrandığımız sürece başka kurumların ya da insanların eleştirilerine cevap vermek zorunda değiliz.

SSCS’in fazla radikal ya da uç bir oluşum olduğu şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?

The Sea Shepherd Conservation Society muhafazakar bir kurumdur. Ben muhafazakarım. Muhafaza etmeden muhafazakar olamazsınız. Bizim bütün varoluş sebebimiz muhafaza etmek ve korumak. Bu dünyanın radikalleri okyanuslarımızı, ormanlarımızı, doğal hayatı ve özgürlüklerimizi yok ediyorlar.

Politik anlamda muhafazakar değerlere sahibim. Askerde gaylere ve kadınlara karşıyım; çünkü askerlere karşıyım. Refahçılığa da karşıyım; bu ülkede çok fazla refahçı şirket var, ayrıca liderleri sıkışınca halkın kucağına koşan şirket komünizmine de karşıyım. Kürtaja karşıyım; bütün fetüs severlerin ve çocuklardan nefret edenlerin bu dünaya getirdiği o sevilmeyen, istenmeyen, eğitimsiz doğum sonrası kürtajlara karşıyım. Onlar çocuklar dünyaya gelmeden umursuyorlar çocukları, doğduktan sonra ne olduğu umurlarında değil. Doğmadan önce sizinle beraberler; ama okul öncesi dönemde misiniz, o zaman işiniz bitik.

Mala ve mülke zarar vermenin şiddet içeren bir eylem olduğu şeklindeki suçlamalara ne cevap veriyorsunuz?

Martin Luther King, Jr. bir keresinde hissetme yeteneğine sahip olmayan bir nesneye karşı şiddet eyleminde bulunamayacağımızı yazmıştı.1986’da Kanada’daki Green Party balina gemilerini batırmamızın şiddet eylemi olduğunu öne sürerek beni partiden atmaya kalktı. Ben de partinin politik anlamda uygun bir çerçeve söz konusu olduğunda şiddeti desteklediğini söyledim; mesela, bu insanlar kürtajı desteklemeye devam ediyordu, ki kürtaj ister kabul edelim ister etmeyelim şiddet içeren bir eylemdir, ve muhakkak ki metali suyun içine batırmaktan daha fazla şiddet içerir. Şiddet eğer biz onu haklı görüyorsak artık şiddet değildir, ister savaş, ister kürtaj ya da et yemek olsun. Ben kürtajı destekliyorum ama bu konuda iki yüzlü değilim, kürtaj şiddet içerir, kabul ediyorum. Amerika’da vergi veren herkes vergilerinden elde edilen paranın finanse ettiği şiddeti kabul eder.

Dalai Lama yaptığımız şeyi destekliyor ve eğer şiddet eylemlerinde bulunsaydık bize destek vermezdi. Ama bu kafayı yemiş dünyada artık o da resmen bir terörist, bunun sebebi de Çin’in şiddet eylemlerine karşı çıkması, bizler de balinaları kurtardığımız için teröristiz. Balina kurtarmak , barış istemek ya da ABD başkanlığına soyunmak hiç fark etmez, terörist kelimesi başka birisinin karşı çıktığı birisini yaftalamak için en çok kullanılan kelime haline geldi.

Buradaki esas mesele, bizim kampanyalarımız ya da eylemlerimiz sırasında ya da sonunda kimsenin yaralanmadığı veya öldürülmediğidir. Şiddete başvurmama rekorumuz hala daha lekelenmedi.

Şiddetin ya da şiddetten uzak durmanın haklı olup olmadığı şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?


İnsanlar şiddet dolu yaratıklar ve hep böyle olduk; inandığımız hedefler ve idealler için de şiddeti haklı çıkarmaya devam ediyoruz. Sea Shepherd yasa dışı amaçlar için kullanılan mal ve mülkleri yok ediyor. Bu bizim haklı olma gerekçemizdir.

Sizi eleştiren bazı insanlardan nasıl oldu da daha uzun süre hem aktif hem de etkili olmayı başardınız?

Stratejiyi ve taktikleri anlıyorum, medyayı anlıyorum, yasaları anlıyorum ve ekolojinin kanunlarını anlıyorum. Bir keresinde Woody Allen başarının sırrının orada olmakta yattığını söylemişti. Yani, inatçı olmak, ısrarcı olmak ve yola devam etmek. 59 yaşındayım ve hala aynı şeyi yapmaya devam ediyorum- doğal hayatı 10 yaşımdan beri savunuyorum.

Bazı eleştirmenler asla büyümediğimi söylediler, belki haklıdırlar, ama bunun nesi kötü? Emekli olmak gibi bir niyetim yok, yaptığım şeyden zevk alıyorum, müdahalelerimizin balinaları kurtardığı gerçeğini seviyorum; binlerce balinanın, on binlerce yunusun, yüzbinlerce fokun ve milyonlarca balığın biz müdahale ettiğimiz için hayatta olduğu gerçeğini seviyorum.

Hatta provoke ettiğimiz için gelen eleştirileri, ölüm tehditlerini, nefret dolu mailleri ve oluşan öfkeyi de seviyorum. İlginç buluyorum bunu, bir etki yarattığımızın kanıtı olarak görüyorum.

1960’lara dek uzanan çevre hareketinin başarısız olduğunu reddedemeyiz. Sizce bunun sebebi ne?

Ben başarısız olduğunu düşünmüyorum. 1972’de Vancouver’da bilboardlar hazırladık. Her birisinde büyük harflerle EKOLOJİ kelimesi vardı, bunun altında da SÖZLÜĞE BAKIN. OLAYA DAHİL OLUN yazıyordu. İnsanlar 1972’de ekoloji kelimesinin anlamını bilmiyorlardı. Ama bugün herkes biliyor. Çevreci hareket bir adım ileri iki adım geri tarzında
bir hareket oldu ama tamamen de başarısız olduğunu söyleyemeyiz. Bazı türleri kurtardık, bazı doğal olanları da muhafaza ettik, biraz zaman kazanmış olduk, biraz alan kazanmış olduk. Ekolojinin yasaları hayatta kalıp kalmayacağımıza karar verecek.

Okyanusta parekete oltaların, ağların, okyanus tabanı taramalarının, balık stoklarındaki düşüşlerin, ölü bölgelerin, mercan adalarının yok olmasının ve büyük okyanus memelilerinin sayısında görülen azalmanın, avcı türlerin azalmasının, göçmen kuş sayısında meydana gelen azalmanın yıkıcı etkilerine tanık oldunuz. Sizce gerçekten artık çok mu geç? Geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik mi?


Bazı açılardan evet. 20 sene içerisinde bütün mercan adaları ekosistemleri yok olacak, bütün ticari balıkçılık örnekleri de 20 sene içerisinde bitecek. Homocene’in ortasındayız şu anda, gezegenin tarihinde meydana gelen 6. büyük yokoluşun ortasındayız; 2000 ve 2065 yılları arasında 65 milyon içerisinde kaybettiğimizden daha fazla sayıda bitki ve hayvan türü yok olmuş olacak. Bu ölümüne ciddi bir mesele, ama bu meseleyi tv izleyerek ya da gazete okuyarak öğrenemezsiniz. Eğer okyanuslar ölürse biz de ölürüz, işte bu kadar basit.

Ama ben kötümser birisi değilim. Ben Dünya’nın kendine baktığını ve eğer bizler gezegenin bağışıklık sistemini kemiren virüsler gibi hareket edersek kendi oyunumuza gelip kendi pisliğimizde boğulana dek eğlenmeye devam edeceğimizi düşünüyorum. Dünya bizden paçasını kurtaracak ve belki, bir ihtimalle ekolojinin yasalarına uygun olarak yaşamayı öğreneceğiz, çevreyle uyum içerisinde yaşamayı öğreneceğiz. Ve eğer bu olmazsa o zaman evrim biz olmadan da yoluna devam edecektir.

Size göre hareketin kayda değer değişiklikleri meydana getirecek tarzda yeniden inşa edilmesi için ne yapılması gerekiyor?

İhtiyaç icatların anasıdır, eğer tür olarak ya da uygarlık olarak hayatta kalmaya ihtiyaç duyuyorsak, bunu yapmanın bir yolunu bulacağız. Hareketler gücün çeşitliliğe bağımlı olduğu ekosistemler gibi hareket etmeli. Bizim görüş farklılıklarına, strateji ve taktik çeşitliliğine ve birbirimizle uyuşmaya ya da birbirimize ters düşmeye ihtiyacımız var. Hangi konuda iyiyseniz onu yapın, yasa, mevzuat, eğitim, doğrudan eylem, sivil itaatsizlik, bireylerin tutkusunu ve yeteneklerini de kabul edin. Bu hareketin gücü Greenpeace, Sierra Club ya da WWF gibi eko-bürokrat kurumlardan kaynaklanmıyor. Esas güç Jane Goodall, Birute Galdidas, Diane Fossey, Richard Leakey ve siz ve ben gibi insanlardan kaynaklanıyor.

En kötü ve moral bozucu saldırılar genelde bizden yana insanlardan geliyor, bu tür hainlerden ve saldırılardan kendinizi nasıl uzak tutuyorsunuz, odaklanmanızı sağlayan şey ne?

Eleştiri ve saldırılardan dolayı moralim bozulmaz hatta umrumda da değil. Oscar Wilde’ın söylediği gibi “ senin hakkında konuşulmasından daha fazla moral bozan şey senin hakkında konuşulmamasıdır”.

Eğer bir şeyi savunursanız o zaman hedef haline geleceğini bilirsiniz, burada ana mesele hedef haline gelmeyi kafaya takmamaktır. Eğer işe yarar bir şey yapıyorsanız, insanları kızdırıyorsunuzdur, artık düşmanlarınız vardır. Ben başarımızı düşmanlarımızın sayısına göre, nefret maillerine, tehdit ve mesajlara göre ölçüyorum.

ABD’deki eylemcilere yönelik baskılar ve anti-terörizm yasası Green Scare SSCS’i etkiledi mi?


Hayır. SSCS yasalara karşı gelmez ve hiç gelmedi., ABD sınırları içerisinde en küçük bir kanun ihlali bile yaşamadık. Eylemcilerin anlaması gereken şey şu: yasaları anlamak zorundayız ve eğer gerekirse mümkün olan en iyi avukatı da tutmak zorundayız. Ayrıca kitabımdan da söz etmek gerekiyor burada, earthforce- An Erath Warrior’s Guide To Strategy kitabını okumak da sizin hem hayatta kalmanızı sağlar hem de hapse girmenizi önler.

Sık sık Doğanın Temel Kanunlarından söz ediyorsunuz. Ne kastediyorsunuz ve bu kanunların önemi ne?

Bireyin gücünden zaten söz ettim. Ekolojinin en önemli 3 kanunu şudur:

1- Çeşitlilik kanunu- yani bir ekosistemin gücü ona dahil olan türlerin çeşitliliği üzerine kuruludur.

2- Bağımlılık kanunu: bir zamanlar John Muir’in söylediği gibi “doğanın bir kısmını bozduğunuz zaman onun doğanın her tarafıyla bağlantı halinde olduğunu görürsünüz”..yani bütün türler birbirlerine bağımlı bir halde vardır.

3- Sonlu kaynaklar kanunu: yani büyümenin bir sınırı var; çünkü kapasiteyi taşıma sınırı var. Eğer bir tür bu taşıma kapasitesini aşarsa o zaman diğer türlerin taşıma kapasitesinden çalmış olur, böylece o tür ya yok olur ya da sayısı azalır, bunun sonucu olarak da türler arası karşılıklı dayanışma azalır, çeşitlilik zayıflar.

Çevre yıkımının esas sebebinin ve gezegende yanşan bu acının üç ana kaynaktan meydana geldiğine katılır mısınız , yani Arabalardan, etçillerden ve kömürden? (yani kömür sanayii, otomotiv sanayi ve endüstriyel çiftçilik/et endüstrisi)

Bence ekolojik yıkımın bir numaralı sebebi insan nüfusunun kontrolden çıkması ve tüketim oranlarının artmasıdır. Bence biyoçeşitliliği kaybediyor olmamız bizi bekleyen en büyük tehlike. Önceden söylediğim gibi, büyük bir yokoluş olayının ortasındayız. Fosil yakıtlar, arabalar ve et endüstrisi aşırı nüfus artışından kaynaklı sorunların büyümesine sebep oluyor. Giderek büyüyen talebi karşılayacak balık yok denizde.

Sizce insanların hayvanlar ve dünya için etki yaratacak eylemlerde bulunmamasının sebepleri ne, en büyük ayak bağı, en büyük engel ne?

İnsanın aptal olması. Yüz milyar galaksi içerisindeki tek bir galakside etrafında 100 milyar yıldız bulunan bir gezegende yaşıyoruz, bu gezegen üzerinde sonsuz küçük bir zaman aralığında bulunuyoruz, ama çoğumuz deli gibi bu gezegenin sadece bizim için yaratıldığına inanıyoruz, istediğimiz gibi davranma hakkımız olduğuna inanıyoruz, ne sonucunu düşünüyoruz ne de vicdanımızı araya sokuyoruz. Ekolojik cehalet ve insanın kibri o kadar korkunç ki afallamamak elde değil. Buna insanın çıldırışı adını veriyorum.

İnsanların eyleme geçmesi için ne gerekecek peki?

Dünyanın atacağı şöyle sağlam bir tekme bayağı işe yarar.

Doğal dünyada yaşanan yıkımın sona ermesi için ne gerekiyor?

En etkili çözüm insan uygarlığının çöküşü olur ama bunu da çoğu insan desteklemez. Ama birileri bir yerlerde çıkıp da bir çözüm üretene kadar bunun aksi bir çözüm görünmüyor. Ben imkansız çözümlere inanıyorum. Örneğin 1972’de Nelson Mandela’nın Güney Afrika’ya başkan olacağı düşüncesi düşünülmesi çok zor bir şeydi. İmkansızdı. AMA oldu. İmkansız olan aynen hayat geçti. Çevreyle alakalı sorunlarımız için imkansız görünen çözümler, nüfus artışı ve hava kirliliğiyle alakalı imkansız çözümler günümüzün genç insanlarının cesaret ve hayal gücüyle çözmesi gereken büyük meydan okumalardır.

İnsanların bu adımları atma konusunda istekli olduğun inanıyor musunuz?

Şu an hayır ama yakında istekli olacaklar, başka seçenekleri kalmayacak.

Hareketimizin küçük kaynaklarını ve sayısını düşünecek olursak muhaliflerimizin finansal çıkarlarına nasıl engel olabiliriz?


En etkili taktik daima ekonomik baskı uygulamaktır. Şirketlerin ve devletlerin vicdanı yoktur. Şirketler kapital tarafından yönetilir, devletler kanunlar ve özel çıkarlar tarafından yönlendirilir. Anladıkları tek şey çıkar ve zarardır. Eğer zararları çıkarlardan daha fazla hale getirebilirsek o zaman kazanabiliriz. Sea Shepherd’ın Japon balina filosuyla olan meseledeki amacı mesela bu endüstriyi ekonomik olarak batırmaktır.

SSCS’in hayvan ve dünya meselelerinin ötesine geçip küresel şirketler hakimiyeti ve demokratik görünümlü olup da aslında demokratik olmayan politikalara meydan okuyan daha geniş bir bilincin parçası olduğunu hissediyor musunuz?

Biz temelde kaçak avcılığa karşı bir kurumuz. Ancak çeşitlilik sahibi bir hareket içerisindeki boşluklardan sadece bir tanesini dolduruyoruz. Türleri ve ekosistemleri sömüren yasa dışı etkinlikleri durdurmaya odaklanıyoruz. Dünyayı kurtarıyormuş gibi yapmıyoruz, ama elbette bu dünyayı daha iyi bir yer yapmaya çalışan bir hareketin parçası olduğumuza inanıyoruz.

Demokrasiyi desteklediğime emin değilim. Eğer çoğunluğun oyları olsaydı o zaman ortalık gangsterlerin kurallarıyla dolardı ve hiç bir şey güvende olmazdı. Gezegendeki 7 milyar insanla beraber çevreci kurallara ve yasal yaptırımlara ihtiyacımız var, ve kaynaklarımız kaybolmaya başlayınca insanlar kendilerine Allahın verdiğine emin oldukları o maddi konforu talep etmeye başlayacaklar ve ardından da yollarına çıkan her şeyi ezip geçecekler. Sayımız çoğaldıkça özgürlüklerimiz kaybolacak; çünkü insanlar istedikleri şeyi yapmayı, istediklerini yemeyi ve istedikleri yere gitmeyi mümkün kılan şeylerden mahrum kalacaklar, artık o şeylerden yeterince olmayacak.

Sizce Antartika’daki Balina Savaşları/SSCS programı halkın doğrudan eyleme verdiği desteği artırmış olabilir mi…ya da en azından gizli destekçilerin artık açık açık destek verdiğini söyleyebilir miyiz?

Bizler medya kültüründe yaşıyoruz, bu kültürü televizyon ve filmler belirliyor. Eylemlerimiz tv showu haline gelince bizim gerçek olduğumzu ortaya çıktı. İnsan sizi tvde görene kadar gerçek değilsinizdir ya da sinema perdesinde görene dek gerçek değilsinizdir. Destekçilerimiz arasında Christian Bale, William Shatner, Pierce Brosnan ve Richard Dean Anderson var. Halkın gözünde biz eğer Batman, Kaptan Kirk, James Bond ve MacGyver bizim ekipteyse nasıl kaybedebiliriz ki? Ben medyaya bilinci değiştirmek için gerekli bir silah gözüyle bakıyorum. Medya içerisinde ister basılı yayın ya da elektronik ortam olsun insanlara insanların daha fazla farkında olmasını sağlamak için, umursamalarını sağlamak için, olaya dahil olmalarını sağlamak için akıl bombası enjekte ediyoruz. Her türden insan tarafından daha fazla tanınıyorum ve istisnai durumlar hariç insanlar okyanuslarda yaptığımız şeyi destekliyorlar.

“Yaptığınız şeyi seviyorum ama ben bunu yapamam !” diyen insanlara ne söylersiniz?

Öne geçin, takip edin ya da yoldan çekilin. Öne geçemiyorsanız o zaman bunu yapmaya niyeti olanları destekleyin, eğer öne geçemiyor ya da öne geçenleri destekleyemiyorsanız, o zaman bu tutkusu ve motivasyonu olanların önünde engel olmayın.

Çeviri:CemC

HAYVAN HAKLARI

İnsan ve Hayvan Köleliği

Daha iki yüz yıl öncesine kadar Kuzey ve Güney Amerika’da, elli yıl öncesine kadar da pek çok Afrika ülkesinde yasalarca destekleniyordu kölelik. Bin yıllardan beri çeşitli toplumlarda, savaşlarda esir alınan erkek ve kadınlar köle olarak kullanıldı. Sırf köle edinmek için savaşlar başlatıldı. Köle edilen insanlar, ölmeyecek ve kendilerinden beklenen işleri yapabilecek kadar beslendiler, neredeyse ince kalori hesapları yapılarak. Ahır benzeri yerlerde tutuldular, evlenmelerine ve sosyal bir kimlik edinmelerine izin verilmedi. Gayrı meşru olarak doğurdukları çocukları ellerinden alındı. Hastalandıklarında, tedavi ve bakım masraflarının, maliyetlerine değip değmediğine bakıldı, değmiyorsa ölüme terk edildiler.

Eğer bugün ihtiyaç duyulsaydı, sağda solda on binlerce köle insanın yetiştirilip satıldığı, damızlık erkek kölelerin günde defalarca boşalmaya zorlandığı, elde edilen spermlerle dişi insanların hemen doğum sonrasında yeniden hamile kalmasının sağlandığı, erken doğum ile bebeklerin kuvözlerde hızlı gelişiminin sağlandığı, ilaçlı besinler ve hormon takviyesi ile sekiz-dokuz yaşında yetişkin ve güçlü kölelerin elde edildiği endüstriyel köle çiftliklerini görüyor olacaktık. Tıpkı bugünkü büyük baş hayvan çiftlikleri veya tavuk çiftlikleri gibi. Ne dinler engel olabilecekti buna, çünkü geçmişte onaylamışlardı, ne de hükümetler, çünkü geçmişte desteklemişlerdi.

Peki bunun olmasını engelleyen şey nedir? Artık kölelere ihtiyacımız olmaması mı, dinler, yani kutsal inançlarımız mı, yoksa son yüz yılda insan türünün daha yufka yürekli olmasını sağlayan bir mutasyona uğraması mı?

Bu sorunun cevabına ulaşmamızı sağlayacak bir yaklaşıma daha değinelim: Son yüz yılda, artık kürk giymeye karşı protestolar daha fazla destek buluyor. Hayvanların yük taşımada kullanılmasına karşı protestolar da öyle. Ama henüz etlerinin yenmesine karşı protestolar gereken desteği bulamıyor, neden?

Artık cesaretle şu cevabı verebilmeliyiz: Köle çiftliklerimiz yok, çünkü makineler daha ucuz ve daha sorunsuz çalışıyorlar, daha dayanıklı ve daha güçlüler. Hayvanların derilerini ve yünlerini artık zorunluluk nedeniyle kullanmıyoruz, sentetikleri çok daha ucuz ve dayanıklı. Nostaljik nedenlerle, aristokratik özenti nedenleri ile, bir süre daha kullanılabilir ama, giderek marjinalleşeceği kesin. Hayvanların güçlerini de kullanmıyoruz, çünkü makineler daha ucuz, sorunsuz ve güçlü. Besin olarak hayvanları hala kullanıyoruz, çünkü henüz sentetiklerini yapamadık. Çok kalmadı, önümüzdeki birkaç yüz yıl içinde, sentetik proteinler yapıp, içine her türlü et-balık-yumurta-süt aromalarını katıp, çok daha ucuz ve sağlıklı(!) besinler yiyebilir, ve bu yolla daha büyük karlar elde edebilir hale geldiğimizde, hayvanları belki bir tek spor için öldüreceğiz, belki de öldürmeyeceğiz, yaralayıp, yarasını sarıp doğaya bırakacağız. Bazı doğa dostu(!) balık avlayıcılarının yaptığı gibi yani. Ama bir tek şeyi, geçmişte yaptığımız gibi bugün ve gelecekte de yapabileceğiz. Hayvanlara(ve kölelere) işkence edilmesine karşı etik değerlerle protestolar geliştirebileceğiz. Dinler bunu hep yaptı. Hükümetler de. Köleliğe evet, ama kölelere işkence yapmaya hayır. Aşırı uygulamalara karşı denetimli bir kölelik, kölelerin direnişi ve vicdan sahibi hür insanların desteği sayesinde her dönemde gündemde kaldı ve köleler açısından nisbi bir rahatlama sağlanabildi.

Köleler için geçerli olan bu durum, hayvanlar için de geçerli oldu. Dinler ve hükümetler, vicdan sahibi insanların bu konudaki duyarlılıklarına her zaman tepki verdiler. Hayvanlar eşyalarımız gibidir, hiçbir hakları yoktur, ama işkence ve kötü muamele hoş görülemez. Belki cezalandırılmaz ama, en azından ayıplanır.

Avcılık Güdüsü

Diğer hayvanlarla ilişkilerde, insanın kendi türünü bile bir üretim aracı olarak gören, ekonomik yaklaşımlı bu “hükmetme-kullanma-ölümüne kullanma” tavrının dışında, bir de biyolojik altyapı vardır. İnsan türü, biyolojik olarak avcı-toplayıcı bir türdür. Diğer hayvanlara karşı davranışlarının da, ilkel haliyle, moral değerlerle bir ilgisi yoktur. Hayvanlar, et obur hayvanlar ve ot obur hayvanlar diye ikiye ayrılmazlar. Bu ayırım, ancak ilk okul birinci sınıf Hayat Bilgisi kitaplarında olur. İlle besinlerine göre ayıracaksak, hayvanlar, et yiyenler, ot yiyenler, ve hem et hem ot yiyenler diye üçe ayrılabilirler. İnsanlar binlerce yıl öncesinden beri avlanıyor ve et de yiyorlar. Bazı maymun türleri de et yiyor. Bazıları ise yalnızca meyve, tohum ve yaprak yiyor. Tavuk asıl olarak tohum yiyor ama, böcek, solucan, sinek de bulursa kaçırmıyor, hatta yumurta bulursa onu da yiyor. Keçi asla ne böcek, ne de et yiyor. Bunların hepsi biyolojik, genlere kazınmış tercihler. İnsan eğer et yeme özelliğini genlerinde taşımasaydı, daha ağzına bile koymadan, kokusu nedeniyle bir tiksinti duyup uzak dururdu etten. Yemek zorunda kaldığında da, zehirlenme veya alerji belirtileri gösterirdi. Hayır, insan et de yiyen bir türdür. Koyunlar ve atlar gibi kesici dişlerinin yanında, yırtıcılar gibi köpek dişleri de vardır, sırf bu amaçla tasarlanmış olarak.

İnsan türü tarihi gelişmesi içinde, önce hayvanları ağıllarda yetiştirmenin avlanmaktan daha kazançlı olduğunu anladı ve hayvan çiftlikleri kurdu. Her zaman el altında bulundurabiliyordu onları böylece. Sonra, daha zeki hayvanlarım neden olmasın dedi ve kendi türünden olanları da benzeri çiftliklerde tutup kullanmaya başladı. Piramitleri yapmak için yıllarca durmadan savaşıp köle temin etmek anlamsız, değil mi? Yakınlarda bir yerlerde toplarsın onları, hem üretir, hem de yeni gelenleri katarsın içlerine. Böylece piramit inşaatını besleyecek büyüklükte köle havuzların olur.

Bu sistem gelişti, çünkü çok kullanışlı idi. Bir hayvanı pek çok işte kullanabilirsin fakat, ona evinin temizliğini yaptıramazsın. Dikiş de diktiremezsin, kileri düzenlemesini de söyleyemezsin. Fakat köleye bütün bunları, hatta fazlasını yaptırabilirsin. Hem de hayvanlar ile aynı hukuki statüde. Yani etik olarak insanlara ait kabul edilen her türlü haktan yoksun olarak. Yaşama hakkı dahil. Bir tek etleri yenmiyor, o da gene genetik nedenlerle olmalı.

Peki insanlar avcı tabiatlı ise, neden binlerce yıldan beri, aynı zamanda hayvan hakları savunucuları var, köleliğe karşı çıkanlar var? Bu sorunun da yanlış açı ile sorulmuş bir soru olduğunu söylemeliyim. Başkaları için duyarlı olma, hatta üzülme, doğrudan avcılık genleri ile ilgili değildir. Ot yiyen hayvanlar da başka hayvanları öldürürler, ama yemek için değil. Bölgesini korumak için, yavrusunu korumak için, oyun için, öldürme amaçlı olmadan, mesela kaza ile ezerek, filan. Et yiyenler de, yiyeceklerinden fazlasını öldürebilirler. Kümese giren bir çakal, sağ tavuk bırakmaz, ama bir tanesini alıp götürür yemek için. Evdeki kedi, böcek ve sinekleri yakalayıp oynar, oynarken öldürür, ama yemeden bırakır. Fareyi bile öldürüp, yemeyen kediler vardır. Her büyük hayvan, keyfi yerindeyse, daha küçük bir hayvan gördüğünde(başka türden) onunla oynamak, eğlenmek ister ve bu oyunun sonunda küçük hayvan ölür. Eğer daha başlangıçta kaçıp bir yere saklanmamışsa!

Hayvan hakları deyip durmamızın nedeni, köleliğe karşı olmamızın nedeni ile aynıdır: Beynimizdeki bazı mekanizmalar. “Ayna Nöronlar”, 1996 yılında keşfedildiler. Empati yeteneğimizden sorumlular. Kendimizi karşımızdakinin yerine koyup, onun hissettiklerini hissetme yeteneğimizden. Benzer yeteneklerimizle ilgili nöronlar henüz keşfedilmeyi bekliyorlar. Biri gülünce gülmemiz, etrafta hüzünlü biri varsa hüzünlenmemiz, biri esniyorsa esnememiz gibi daha pek çok sosyal yönelimli davranışlarımızı yöneten nöronlar yani. Bunları bilmiyoruz daha.

İşte bu empati yeteneğimizle, her şey yolunda ise, hayvanların çektiği sıkıntılarla özdeşleşebiliyor ve onlara acıyoruz. Her şey yolunda değil de, mesela korkmuş veya kızmışsak, bu acıma ortaya çıkamıyor, diğer duygular daha baskın çünkü. Mesela iri bir köpek bir hayvan hakları savunucusunu kovalıyorsa, etrafta yardım edecek birileri yoksa, can havli ile kaçarken yerde çivili bir sopa bulmuşsa adamımız, köpeği yaralamasını veya öldürmesini çok az şey engelleyebilir. Eh, çok acıkmışsak ve ortada başka bir yiyecek de yoksa, mesela ıssız bir adadayız diyelim, yakaladığımız bir balığı hayvan hakları hatırına tekrar denize atmayı çoğumuz düşünmez.

Ama her şey yolunda ise; yiyecek çoksa, bir hayvan saldırısına karşı güvende isek, ve hayvan bizi bir şekilde kızdırmıyorsa, onu hem severiz, hem de onun derdiyle dertleniriz. Bu da genlerimizde vardır yani. Korku, kızma ve açlık gibi duygularımıza göre daha geri planda, ama aynı onlar gibi bir sinirsel mekanizmanın ürünü olarak ortaya çıkan bir duygudur empati.İşte bu empati duygusu, her tarihsel dönemde, özellikle mevcut durumda imkanları ihtiyaçları için yeterli görebilen insanları hayvanlar ve köleler hakkında farkındalıklarını geliştirmeye yöneltiyor. İmkanları ihtiyaçları için yeterli görmeyen haris ruhlu insanlar ise, tarsine, her dönemde gerek hayvanlardan, gerekse diğer insanlardan “daha fazla nasıl fayda sağlayabilirim”in hesabını yapmaya başlıyorlar.

Empati konusunda bütün türlerin paylaştığı bir sorun vardır. İnsan türü olarak biz, yüzlerine ve davranışlarına bakarak, memelilerin ne hissettiğini, neye niyetlendiğini anlayabiliriz. Sinir örgütlenmemiz birbirine benzer çünkü. Ama kuşlar ve balıklar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Bir kuşun veya balığın, ne hissettiğini veya neye niyetlendiğini zar zor çıkarabiliriz gözlem ile. Sürüngenler ve böceklerle bu anlamdaki iletişimimiz ise sıfır düzeyindedir neredeyse. Nerede kaldı bakteriler, mantarlar, bitkiler. “Bitkiler mi? Onların sinir sistemi yok ki!” demek kolay. 1996’ya kadar bizim de ayna nöronumuz yoktu, unutmayalım. Bitkilerin, yaralandıklarında bütün vücutlarını etkileyen galvanik tepkiler ürettiğini biliyoruz bugün. Bu tepkiyi, bizim gibi kas-sinir sistemleri ile değil, kimyasal yollarla sağladıkları düşünülüyor. Unutmayalım ki bir bitki kromozomunda, bir hayvanınkinden kat kat fazla gen bulunur. Bunun nedeni, hayvanın kaçma olanağı varken, bitkinin kendini olduğu yerde savunmak zorunda olmasıdır. Bu yüzden çok zengin kimyasal tepkiler verme imkanlarına sahipler yani. Biz henüz bunları bilemiyor olsak da.

İşte bu empati sıkıntısı, Hangi hayvan türlerinin hayvan haklarını hak ettiği, hangilerinin bundan muaf olduğu gibi tartışmalara yol açıyor. Yani sorun, biz hangi hayvanların acı çektiğini, ya da kendi kendisinin farkında olduğunu anlayabiliyoruz, hangilerinin böyle olduğunu anlayamıyoruz noktasında düğümleniyor. Çünkü bu bilgileri almamızın objektif bir yöntemi yok elimizde. Açık olan şu ki, bize yakın türlerin acı çekme veya kendinin farkında olma duygularını daha kolay gözlemleyebiliyoruz, tür bizden uzaklaştıkça bu yeteneğimiz işe yaramaz hale geliyor. Şu—şu türlerden aşağısı acı çekme yeteneğine sahip değildir demek, açıkça bir safsatadır bugünkü bilgilerimize göre. Kanıtlanması mümkün olmayan bir tezdir.

Ne Yapmalıyız?

Bu günkü hayvan hakları hareketlerinin iki büyük çelişkisinden biri budur. İnsanın kendi yetenek sınırını, hayvanlar arasında taksonomik bir sınır gibi görmek. İkinci çelişki de, insanın aynı zamanda et yiyen, avcı bir tür olduğu gerçeğini görmezden gelmek. Bu iki çelişki çözülemediği için, hayvan hakları hareketleri marjinallikten kurtulamıyorlar bugün.

HH savunucuları, bu iki konuda kendi aralarındaki tartışmaları sonuçlandıramıyorlar ki, diğer insanlar için uyarıcı olabilsinler. Her yeni ulaşılan insan, ilk olarak bu soruları soruyor size ve kısır bir ortamda boğulup kalıyor diğer sorunlar. İlk şart ne? Vejetaryen ol! Yalnızca etten mi uzak duracağım? Valla etten uzak dursan da olur, süt, peynir, yumurta, yün, her şeyden uzak dursan da. Bu konuyu henüz tartışıyoruz biz, daha bağlayıcı bir karar vermedik. Peki sivri sineği öldürebilir miyim? Eğer sivri sineğin acı duyduğunu düşünüyorsan, öldürmemelisin. Acı çekmiyor diyorsan, sık ilacı gitsin!.. Nasıl ikna edeceğiz insanları bu durumda? Bizim ihtiyacımız olan şu anda, insanlarla bu konuları tartışmak değil, onların empati duygularına hitap etmek olmalı. Onlardaki duyarlılığı harekete geçirmek, farkındalığı artırmak olmalı.

Bugün yaşadığımız sorun, yukarıda da değindiğim gibi, ne yazık ki tek başına genetik yapılanma ile ilgili değildir. Hayvanları yalnızca yemiyor, ayrıca onlara işkence de ediyoruz. İnsanların bazıları, hani imkanları ihtiyaçlarına yeterli görmeyenler, diğer insanları ezme, haklarını gasp etme, hatta öldürme hakları olduğunu düşünüp, silah taşıyorlar. Bunlardan daha çok sayıda insan, hayvanlar için aynı şeyi düşünüyor ve bunu doğal kabul ediyor. Her iki grup da, böyle şartlandırmışlar kendilerini. Bu şartlanmışlık, empati yeteneğini ortadan kaldırıyor veya saptırıyor. Üniversitelerde hayvan deneyleri bu sayede yapılabiliyor. Kurban zamanı hayvan katliamı, kan gölleri bu sayede bayram havasında kutlanabiliyor. İşte bu şartlanmaları kaldırabildiğimiz ölçüde, hayvanlar için ciddi iyileşmeleri sağlamanın ortamını yaratmış olacağız. Zor da değil, inanın. Kartopunun çığa dönüşmesi gibi büyüyecektir doğru esaslara oturmuş bir hareket.

Biliyoruz ki, dünyada köleliği Spartaküs filan kaldırmadı. Teknolojik gelişme kaldırdı, üretim araçlarının ve üretim ilişkilerinin gelişmesi. Ama Spartaküs gibilerin direnişleri olmasaydı, sadece biçim değiştirip daha yüz yıllarca da sürebilirdi, mesela Güney Afrika Cumhuriyetinde olduğu gibi. Aynı şekilde bilmeliyiz ki, hayvanların insanlarla eşit haklara kavuşması bugün için ütopyadır. Ama bu konuda yetenekleri gelişmiş, durumları uygun olan insanlar, gerek aktivist, gerek pasifist yöntemlerle, her fırsatta hayvan hakları konusunda toplumsal farkındalığı artırmaya çalışmalı, bireysel veya örgütlü tepkisini koymalıdır ki, geleceğin özgür hayvan dünyasının gelişini hızlandırsın ve o dünyayı bugünden şekillendirebilsin. O ütopyayı canlı bir hedef olarak ayakta tutabilsin. O gün geldiğinde, Hazır bir zihinsel altyapı ve deneyimli kadroların varlığı, hiç olmazsa birkaç on yıl kazandıracaktır hayvan dostlarımıza.

Bunu sağlamak için de, çekinmeden şunları söyleyebilmeliyiz insanlara:

1. Hiçbir canlıya zarar vermemeliyiz! Hayvan veya bitki olsun, sadece bireysel ihtiyacımız kadar, ve ona zarar vermeden tüketmeye özen göstermeliyiz. Bütün dinlerin ve vicdan sahibi büyük beyinlerin öğretisidir bu.

2. Yapabilen yalnızca bitki yesin, yapabilen bitki ve hayvan ürünleri yesin, yapamayan et de yesin ama bireysel tüketim esasına göre yesin. Kendi balığını tutup yesin, kendi tavuğunu kesip yesin. Ama her şekilde endüstriyel hayvan ve bitki üretiminden uzak durmamız gerekir. Kırk günde iki buçuk kilo ağırlığa ulaştırılıp, on binlercesi bir arada kesime gönderilen tavuklardan, bir ağ ile yüz binlercesi birden yakalanan balıklardan, genetiği değiştirilmiş tohumlardan üretilen, bir dönümden ilaçlar, enzimler ve hormonlarla 80 ton üretilen domatesten değil. Balık tutuyorsan, ancak kendin ve çocukların için tut, komşuların için değil. Balık istiyorlarsa, komşuların kendileri tutsunlar. İkram edeceksen, sen kendi balığından ikram et, denizinkinden değil. Hele para ile satmak veya takas için avcılık, asla! Alternatif beslenme imkanın varsa, spor için avcılık asla! Bir tavuğun yumurtasını alıyorsan, bir koyunun sütünü alıyorsan, karşılığında ona bir şeyler verdiğinden, ama değeri kadar verdiğinden emin ol. Yani çalma, gasp etme! Ona yeteri kadar dinlenme süresi tanı. Vücudu kendisini toparlayabilsin.

3. İnsan türünün hiçbir hayvana zarar vermeden yaşaması mümkün değildir. Elimizi yıkarken bile milyonlarca bakteriyi öldürüyoruz. İki damla limon yalasak, ağzımızdaki yüz binlerce bakteri ve mantar ölür, bir o kadarı da sakat kalırlar. Evet, bakteri ve mantarların ölmeyip de sakat sakat sürünmeleri fikrine ne kadar yabancıyız, değil mi? Tükürük bezlerimizin, mide asidimizin ve bağırsaklarımızdaki yararlı bakterilerin görevleri arasında, istenmeyen mikro organizmaları öldürmek de var. Tabiattaki besin zincirinin dışına çıkmadıkça, öldürmek ve ölmekten kurtulamayız maalesef. Ne zaman besin zincirinin dışına çıkarırsak kendimizi, yani besinimizi kendimiz sentetik olarak üretip, diğer canlılara da besin olmayacağımız ortamı yaratırsak, işte o zaman diğer canlılardan ayrı, artık bir hayvan olmayan, hayvanlara ve bitkilere zarar vermeden yaşayabilen bir canlı oluruz. Bu mümkün mü, mümkünse bile gerek var mı, bilemem. Ama objektif değerlendirme bunu gösteriyor.

4. Çağımızda, bu farkındalığı gösteremeyen, çevresine karşı duyarsız ve kayıtsız insanlara karşı ciddi bir uyarma- uyandırma kampanyası yürütmemiz gerekir. Özellikle de interneti ve görsel basını kullanarak. Negatif şartlanmaları kırmak ve gerçek görüşü ortaya çıkarmak için gereken her şeyi yapmayı görev edinmeliyiz. Gerçekten zor değil. Bu konuda gerek dinsel metinlerde, gerek etik metinlerde yığınla birikmiş malzeme bulunur ve hepsi de sıradan insanların empati duygusuna hitabeden değerli malzemeler içerir. Günümüz şartlarına göre yeni yeni malzemeler de bulmalıyız şüphesiz. Bilimsel gelişmeleri bu açıdan değerlendirmek, var olan imkanların kullanılması, hemen ve acilen kullanılması için kampanyalar yürütmek, aktif bir kamuoyu oluşturmaya çalışmak bugün ne zordur, ne de fazla vaktimizi alır. Az bir çaba ile, ama kolektif bir çaba ile bu kadarını başarmak mümkündür. Önce teorik olarak sorunu sağlam bir zeminde ele alalım, sonra da insanların empati duygularına hitabetme yollarını araştırıp bulalım, bu kadardır görev.

Nadir Bencan

DÜŞÜNEN HAYVAN / BİR “CANLILAR PSİKOLOJİSİ” DENEMESİ

Bu yazı, Nadir BENCAN’ın (DÜŞÜNEN HAYVAN Bir “Canlılar Psikolojisi” Denemesi) adlı kitabının giriş bölümünden alınmıştır.

KONU

İnsan’ı tanıma çabası, insanlık tarihi kadar eskidir. İnsan, varolalı beri, dış dünya kadar kendisini de tanımak için gayret sarfetmiştir. Üstelik toplum halinde yaşamanın getirdiği zorunluluklar, bu çabalan sistemli ve somut olmaya yöneltmiş; din, örf-adet, hukuk gibi kavramlar bu zorlama ile doğmuş ve insan’ın tanınabildiği ölçüde daha başarılı, daha yetkin ve kalıcı olabilmişlerdir. Çoğu zaman yeterli olabilen, ama hep bazı eksiklikleri de taşıyan bu kurumlar, ne yazık ki çeşitli nedenlerle yeterince hızlı gelişememişlerdir. Çünkü dış dünya ile ilgili bilim dallarının tersine, insan düşüncesinin laboratuara sokulamayışı nedeniyle “insan” bir türlü net olarak tanınamamış, tarif edilememiş, dolayısıyla da insana dayalı bilim dalları (sosyoloji, psikoloji,vb.) ve kurumlar gereken yetkinliğe ulaşamamışlardır. Hemen tüm bilim dallarında son ikiyüz yıldaki dev ilerlemelere karşılık, psikoloji ve sosyoloji alanlarında o kadar cüce ilerlemeler sağlanabilmiştir ki, kimbilir belki de bugün teknolojinin insanı ezmesinin asıl nedeni budur. Bilim ve teknoloji koca gövdesiyle dev adımlan ile ilerlerken, bir parçasının bu dev kütlenin ardında tıngır-mıngır sürüklenerek, adeta çekiştire çekiştire gitmesi, elbette bazı kargaşalara ve bunalımlara sebep olacaktı.

Bugüne kadar insan düşüncesini, bunun oluşum ve işleyişini objektif olarak incelemenin yöntemi bulunamamıştır. Bir kişideki bu sürecin bir parçası bile, başkaları tarafından objektif olarak – kendi katkılan olmadan- ne ölçülebilmiş, ne de denetlenebilmiştir. Esasen bir kişide aynı düşünce ve davranış parçasının aynen tekrarı da mümkün olamamaktadır. Çünkü bir önceki süreç, bir anı ve bir tecrübe olarak bir sonraki tekrarı etkilemektedir. Halbuki bir olayın aynı şartlarda aynı biçimde tekrar ortaya çıkması, bilimsel inceleme için önşarttır.

Bir “fantezi” olarak; “yirmi adet salgının kandaki düzeyleri şu…şu; beynin A hücre grubundaki aktivitenin şu…; oniki adet ayrı protein grubunun beyin sıvısındaki oranları şu…; göz kaslanndaki, göz merceği çapındaki, dudak kaslarındaki gerginlik tablosunun ilgili bölgesi şu…; falanca ve filanca beyin dalgalarının karakteri şu… ise, bunun adı KÜSME’dir” diyebileceğimiz bir bilgi ve teknoloji düzeyine gelinceye kadar da, insanı tanıma konusu herkesin kendi değerlerine az-çok bağlı kalmaya, kesinlikten uzak kalmaya ve bazan ılımlı, bazan da sert bir karmaşa içinde araştırılmaya mahkum kalacaktır. O zamana kadar konuyu en iyi ifade edenler gene romancılar ve şairler olacak, bilim dünyası ise bu konuda çok şey söyleyip, bu söylenenlerin makul bir ortalaması ile yetinmek zorunda kalacaktır. Yani binlerce yıllık bu en yakın “giz”, belki bir yüzyıl daha gün ışığına çıkamayacak gibi görünmektedir. Bu arada, “insan zihninin kendini asla kavrayamayacağı” da ileri sürülmektedir. Ama insan zihninin gerek atomun çekirdeğini, gerek güneşin çekirdeğini oralara gitmeden kavrayabilmesi olgusu karşısında, bu iddia çok cılız kalmaktadır.

Düşüncemizin içinde oluştuğu organımız “beyin”dir ve beyin, en hayati organımızdır. Bu yüzden beyni araştırmak çok zordur. Bir biyokimyacı, tonlarca idrar toplayıp, bu malzeme içinde bazı vücut kımyasallarının parçalanma ürünlerini aylarca araştırabilir. Ama bir nöro-psikiyatristin elindeki imkanlar çok kısıtlıdır. O, ancak yaşatılması için başka hiçbir çare kalmamış hastalann kafatasını açıp beyinlerine müdahalede bulunabilir. Bu tür insanların sayısı çok azdır. Çoğu hasta, böyle bir ameliyatı kabul etmez ve ölüme razı olur; çünkü düzelme garantisi yoktur. Ayrıca beyne yapılan müdahalelerin çok sayıda yan etkisi olabileceği bilinmekte ve ameliyat sonucu tam olarak kestirilememektedir. Pahalı bir ameliyattır ve her hasta yaptıramaz. Dahası, ameliyatı ve araştırmayı yapacak uzman, bu işi diğer bilim dalları gibi günlerce, haftalarca sürdüremez. Birkaç saatte yapacağını yapıp, kafatasını kapatmak zorundadır genellikle. Ve bu süre içinde ancak kendi ilgi alanı ve merak konulan üzerinde sınırlı araştırmalar yapabilir. Beynin bazı bölgelerini çıkarır, elektrotlarla bazı beyin bölgelerini uyarır, ve bunlann sonuçlarını izlemeye çalışır. Tek şansı, beynin ağrı duymaması ve hasta uyanık ve bilinci yerinde iken beyne müdahalelerde bulunabilmesidir.

Hayvan deneylerinde imkanlar daha geniştir ama, ne yazık ki hayvanlar konuşamamakta ve müdahale sırasında ne hissettiklerini bize anlatamamaktadırlar.

Herşeye rağmen, yaklaşık yüz yıllık çalışmalar sonucu önemli bir bilgi birikimi sağlanmıştır. Fakat bu birikim yeterli olmaktan çok uzaktır henüz. Çünkü gene bu bilgilerden anlaşılmaktadır ki, beynin çalışması bir zamanlar düşünüldüğü gibi basit ve elemanter değildir. Son derece karmaşık hücre gruplarından ve bu hücrelerin çok farklı etkileşimlerinden oluşmaktadır. Hatta, bir insandan diğerine değiştiği, adeta parmak izi gibi farklı bir çalışma ve örgütlenme özelliği gösterdiği anlaşılmaktadır.

Ayrıca beynin bir noktasına müdahale sonucu, diyelim ki bir yaratıcılık kaybı ortaya çıksa bile, ne hasta, ne de onu izleyen doktor bunun farkına varamayacaktır. Bu tür değişimler ancak yıllarca süren uzun gözlemlerle anlaşılabilir ki, bu da pratik olarak ancak sözkonusu hastanın gerçek bir bilim adamı olması halinde mümkün olabilir. Bu halde bile, gözlendiği ileri sürülecek olan olaylar ve ortaya çıkan bulgular gene sübjektif olacaktır.

Sonuç olarak bu alanda bugüne kadar yapılabilenler; psikolojide grup araştırmaları ve istatistiki derlemeler, psikiyatride bazı ilaçlar ve etki mekanizmaları üzerine çalışmalar, nörolojide beyin topografyası ve sinirlere ilişkin epeyce biriken bulgular, parapsikolojide ise bin yıl öncesinin tekrarından ibarettir.

Bu konulardaki araştırmalara rehberlik eden ve araştırma sonuçlarını yorumlayan her teorik görüş, temel olarak iç-gözlem ile elde edilmiştir dersek, acaba çok mu abartmış oluruz? Diğer insanların düşünce ve davranışlarını dikkatlice gözleyen birey, bunları anlayabilmek için (anlamak, kendine uyarlamak, kendi lisanına çevirmek demektir) kendi düşünce ve davranışları ile karşılaştırmış, kendini gözlemiş, aynı şartlarda kendisi olsa idi düşüncesi nasıl bir gelişim izlerdi sorusuna cevap aramış ve ona göre diğerlerini değerlendirmiş, yargılamış ve onların neden ve nasıl böyle düşünüp davranabildiklerini ancak kendi düşünce ve davranışlarını dikkatle analiz ederek kavrayabilmiştir. “İnsanı tanıma” gibi bir genellemeye de ancak kendi düşünce-davranış süreçlerini genelleyerek ve ona diğer insanlardan yalnızca örneklemek amacıyla katkılar yaparak gidebilmiştir.

Bu, içinde bulunduğumuz şartlarda doğru yöntemdir. Çünkü iç-gözlemi bilimsel kurallara uyarak yapmak mümkündür. Bu esnada, teknolojinin bize sunduğu olanaklardan yararlanmak mümkündür. Ve sonuç, bildiklerimize katkı olacaktır. Sonuç, objektif mi olacaktır? Hayır. Ama ortaya çıkan sonucu ne kadar çok insan kendine uyguladığında doğru buluyorsa, o kadar objektif olduğunu söylemek de yanlış olmaz.

Ruhsal sürecin tarifi, körlerin fili tarifine çok benzer. Onun için bu kadar çok geçerli ekol vardır psikolojide. Hepsi de doğrudur. Çeşitli ekollerin, açıkça hatalı görüşleri yoktur. Zaten böyle olsaydı, tutunamazlardı. Ancak, hepsinin de eksik yanları vardır ve hepsi de, bazı şeyleri abartarak değerlendirmektedirler. Bariz hatalar taşıyanlar ise, kendilerini hemen ele vermektedirler.

Beyinde, düşüncenin elektronik devreler gibi, nöronların evet-hayır cevaplarının iletimi ile ilgili olduğunu savunan çağdaş bir görüş, özetle şöyle der:”İnsan beyninde yaklaşık 10 milyar sinir hücresi vardır. Bir sinir hücresi diğerleri ile iletişime girmek için ortalama 1000 uzantısından yararlanır. Böylece beynimizdeki tüm hücrelerin birbiriyle ilişkiye girme kapasitesi ‘iki üzeri on milyar’ gibi akıl almaz bir sayıdır. Bütün evrende yalnızca ‘iki üzeri üçyüz’ atom bulunduğunu düşünürsek, beynimizin neler yapabileceğine şaşmamak mümkün değildir.” Bu aşırı popülize edilmiş görüş, olayı, araştırmakla çözümlenmesi mümkün olmayan bir mertebeye çıkarmaktadır. Oysa gerçek durum pek böyle değildir. Bir kere, evrendeki ‘iki üzeri üçyüz’ atomun da ‘birbirleri ile ilişki ihtimalleri’ iki üzeri şu kadar yapar ve bu sayı, galaksileri ve gezegenleri anlamak açısından bize hiçbirşey ifade etmez. İkinci olarak da, sinir hücreleri, gerek merkezden çevreye, gerekse çevreden merkeze olsun, çok sayıdan az sayıya doğru (piramidal) bir ilişki içindedirler. Dendritlerinden daha az sayıda akson dallan vardır. Bu haliyle, bütün hücreler bin ayrı hücreden uyartı alıp, bunları on ayrı hücreye nakletseler, 6-7 kademe sonra bütün bağlantılar tek hücrede sonlanır. Elbette durum böyle değildir ve beyinde yaklaşık 15 trilyon sinaps (sinirlerin bağlantı noktalan)olduğu hesaplanmıştır. Ama, diyelim ki bir atın beyninde 10 trilyon sinaps varsa, bizim beynimizdeki 15 trilyon sinapstan en az 10 trilyon adedi düşünme dışı (motor, otonom, vb.) işlerle meşgul demektir ve “insanca düşünme” ile ilgili olabilecek 2-3 milyar hücre ve 5 trilyon sinapstan bahsedilebilir.Yani beynimizin en az bir hayvan beyni kadar kısmı, “insanca düşünme” dışı faaliyetlerle uğraşmaktadır.

Beyin hakkındaki bilgilerimizin azlığı ve bilgilenmenin zorluklan, hemen her yeni buluşta, koca koca teorilerin yıkılıp yenilerinin aranması sonucunu doğurmuştur. Ventrikülleri ( beyin boşlukları) ruhun merkezi sayan teori, beyni mozaik gibi fonksiyonel birimlerden ibaret gören teori, bütün insani faaliyetlerin kortekste toplandığını söyleyen teoriler buna örnek olarak verilebilirler. Hafıza araştırmalarında bu süreç çok daha hızlı işlemiştir. Aşağı yukarı her on yılda bir hafızanın anatomisi ve fizyolojisi ile ilgili teorilerin eskidiği ve yenilerinin oluşturulduğu söylenebilir.

Peki, günün birinde nezle, grip gibi virüs kökenli hastalıklara benzer şekilde beyinde de bazı virüslerin geçici sinirlilik ya da alık’lık yarattığını anlarsak ne diyeceğiz? Hatta romatizma gibi, uzun süreli ve kişilik yapısını etkileyen, hatta maniler, fobiler gibi anormalilere yolaçan metabolik hastalıklar bulunduğunu gösteren ipuçları ele geçirirsek, acaba çok mu şaşırmalıyız? Eskiden veremin tedavisi yoktu ve “iflah olmaz” deniliyordu. Sonra mikrobu bulundu, sonra tedavisi ve aşısı. Şimdi, “can çıkar huy çıkmaz” diyoruz. Biraz benzemiyor mu? Yaratıcı bir beyinde zaman zaman ortaya çıkan “ilham gelmemesi” olayı, aynı şekilde, virüslerle veya beslenme ile ilgili olabilir mi?

——————O—————–

İnsan beyni ve onun düşünme fonksiyonu hakkındaki bilgilerimizin eksikliği, günlük hayatımızda çarpıcı bir çelişki sergilemektedir. Yüzyılımıza has toplumların hiçbirinde ok ve yay kullanılmamaktadır. Üretimde ve taşımada hayvanlar yerlerini çoktan makinalara bırakmışlardır. Toplumsal alanda uzmanlaşma, üç-beş alanda değil, üç-beşbin alandadır. Barajlar, nükleer santraller, petrol kuyuları, uydular, televizyon ve telefon, konfeksiyon, beyaz eşyalar, çağımız insanının yararlandığı nimetlerdir.

Ama aynı çağımız insanı, aralarındaki ilişkileri hala Roma Hukukunu temel alarak düzenlemektedir. Eğitimde, teknolojik bazı imkanların ilavesi dışında ilk medeniyetlerden pek farklı yöntemler geliştirilememiştir. Felsefemiz, hala eski Yunan felsefesinin çeşitli uyarlamalarıdır.

Bilim-kurgucular bile geleceğe ilişkin tasanmlarmda, “insan” hakkında tutucu olmaktadırlar. Teknolojinin getireceği olanaklar ve çevre ile ilişki konusunda çok çeşitli görüşler geliştirebildikleri halde, daha mükemmel bir hukuk ve ceza sistemi, daha yetkin eğitim yöntemleri, daha alışılmamış sosyal ilişkiler düşünememektedirler. Bu, “insanın değişemeyecek olmasından” mı, yoksa insan düşünce ve duygulan hakkındaki bugünkü bilgilerimizin eski Yunan, hatta Çin ve Mısır medeniyetlerininkinden pek de fazla olmamasından mı kaynaklanmaktadır? Birşeyi bilmezsek, onu nasıl değiştireceğimizi de bilemeyiz.

——————-O——————-

“Düşünme” konusu, bugüne kadar ihmal edilmiş bir konudur. Psikoloji, davranışı ve davranışın hangi düşüncelerden kaynaklanıyor olabileceğini araştırmıştır. Felsefe, bilgi edinme yöntemlerini ve edinilen bilgilerin ne tür düşünceler doğurduklarını araştırmıştır. Pedagoji; öğrenme, düşünceyi yönlendirme ve sınırlama yollarını araştırmıştır. Antropoloji, insan toplumlarının düşüncelerindeki farklılıkları da araştırma alanına almıştır. Ama “düşünme”nin kendisi araştırılmamıştır. Rastgele bir sözlüğü açtığımızda. Akıl, Fikir, Zihin, Bilinç, Hafıza, İdrak, Kavrama, Zeka, Muhakeme vb. kelimeler hakkında birbirine girmiş son derece kaba ve muğlak açıklamalarla karşılaşırız.

İşte bu çalışmada ele aldığımız konu, düşünmenin kendisidir. Düşünmenin ne olduğu, elemanları, kaynağı, oluşumu ve davranışlarımızla ilişkisi incelenmektedir. Ancak bu olay yalnızca insanlarla sınırlı olarak ele alınmamakta, bir sinir sistemine sahip tüm canlıların (bilebildiğimiz kadarı ile bitkiler dışında kalan tüm canlıların) davranışları “düşünme” açısından ele alınmaktadır. Bunu yaparken, beyin anatomisi ve fizyolojisi ile ilgili bulgulardan yararlanılmış ve olabildiğince bu bulgular temel alınmaya çalışılmış, psikoloji ve felsefenin “teorik” açıklamalarına ise sadece gerektikçe yer verilmiştir.

Kullandığım dil konusunda hiçbir özen göstermediğim hemen dikkati çekecektir. Günlük hayatta kullandığımız eski ve yeni kelimelen birarada kullandım ve bunun doğru olduğunu düşünüyorum.

Hayvanlara gelince; Kendi beyni hakkında bu kadar az şey bilen insanoğlunun, hayvanlara karşı eski “insan ırkçılığım” bugün de sürdürüyor olmasını zaten beklemek gerekecekti. Hayvanların da insanlar gibi “duyguları ve düşünme yetenekleri” olabileceği yolunda bugüne kadar ortaya atılan görüşler, bu nedenle, anında boğulmaya çalışılmışlardır. Bunlara kısaca değinmeyi borç biliyorum.

Hayvanlara bakış
Önce, olumsuz görüşlere değinelim: Hayvanların insanlarla düşünsel yönden de ortak noktalan bulunduğunu gösteren bilgiler toplandıkça, hayvanların daha “geri” olduğunu savunan görüşler de daha ince ve felsefi olmaya başladı. Sonunda, hemen hemen “hayvanın çevresini değerlendirmesi” boyutuna sıkışıp kaldı tartışmalar. Bugün bu görüşler, şöyle özetlenebilir: Günü gününe yaşayan bir varlık olarak hayvan, zamanın “şimdi” boyutu içinde yaşar. Hayvanın yarın ve öbürgün için herhangi bir kaygısı yoktur. Bundan dolayı, yarın ile ilgili bir işi de yoktur hayvanın. İnsan gibi, gelecekteki bir yararı düşünerek şu andaki zevklerden vazgeçemezler. Bazı hayvanlar gelecek endişesi taşıyor gibi görünebilirler. Fakat bu sadece görünüştedir. Mesela kuşların yumurtlama zamanından önce yuva yapmaları, karınca ve bazı başka hayvanların besin biriktirmeleri, tamamen içgüdüsel davranışlardır, bir gelecek kaygısından dolayı değildir. Gelecek kaygısı, insana hastır. Bu konuda Kant, “eğer doğa insan türünün mutlu olmasını isteseydi, onu akıl, yani düşünme gibi kendisini daima rahatsız eden , huzurunu kaçıran bir yetenekle değil, hiç şaşmayan içgüdü ile donatırdı” demektedir. Nietzsche de, hayvanların yalnızca şu an içinde yaşadıklarını söyler. Ona göre, hayvan kendisine sorulan soruyu yanıtlamak isterken hemen unutuverir. Ve hayatının hiçbir dönemini hatırlamaz. O, neşeli ve mutludur. Ona neden mutlu olduğu sorulsa, o, bu sorunun cevabını vereceği sırada soruyu bile unutur.

Hayvanın, içinde bulunduğu durum karşısında değişmeyen davranışları vardır. Ya kaçar, ya uyum gösterir, ya da egemen olmaya çalışır. Bunlar dışında bir davranışı yoktur. İçinde bulunduğu durumlara “hayır” diyebilmek, insana özgü bir davranıştır.

Hayvan, kendisi ile çevresi arasına bir mesafe koyarak, çevresine “kendi başına bir şey” niteliği veremez. Yani çevresini “Dünya” yapamaz, onu objektif olarak kavrayamaz.

Hayvan davranışları konusunda en kapsamlı felsefi çalışmalardan birini yapan (ve bu çalışmaları deneylerle de zenginleştiren) , Yüzyılın başında Hamburg’da çevre enstitüsünü kuran Von Uexküll, her hayvana, yaşadığı özel çevrenin verildiğini söyler. Hayvan için, verilen çevrenin dışında bir “Dünya” yoktur. İnsana ise tüm Dünya verilmiştir. Hayvan için kapalı bir “hücre”, bir “evcik” olan çevre, kendisini kuşatan herşeyi içine almaz. Çevrenin içine giren şeyler, onun için önemli ve anlamlı şeylerdir. Hayvan, bu çevre içinde yaşar ve nereye giderse, çevresini de beraberinde götürür. Bir hayvanın somut varlığını sağlayan bir çevre, başka bir hayvan için aynı şeyi sağlayamaz. Hatta başka bir hayvan için bu çevre mevcut bile değildir. Hayvana dışarıdan bakan bir gözlemci, hayvanı etkileyen niteliklerin, ancak kendi duyularına uygun gelenlerini tanıyabilir. Fakat hayvanın duyularına uygun gelen nitelikler, daima kapalı kalırlar.

Uexküll, hayvanın çevresinde şunları görür: 1- Her hayvan, içinde bulunduğu çevrenin merkezidir. 2- Her hayvanın çevresi, bir algı dünyası ile bir etki dünyasına ayrılabilir. Bu iki dünyayı bir bütün halinde birbirine bağlayan, hayvanın iç dünyasıdır. 3- Her hayvanın çevresinde yalnız bu hayvanın “şeyleri” vardır. Hayvanda bunun dışında kalan bir şey yoktur. 4- Dışarıdan bakan bir gözlemciye, hayvanın çevresindeki şeyler bir “birlik” gösteren objeler olarak görünürler. Halbuki bu şeylerin birbirleriyle ilgisi olmayan nitelikleri, hayvanın algı ve etki dünyalarının konusudurlar.

Uexküll’e göre, hayvanın çevresi “işlev çemberleri” olarak belirtilebilir. Besin çemberi, düşman çemberi, cinsel çember ve ortam çemberidir bunlar. Hayvan, ortam çemberinin farkında olmaz. Ancak ortamdan çıkarılırsa farkeder onu. Mesela balığın ortamı sudur, ama balık suyun farkında bile değildir. Ancak onu sudan çıkarırsak, suya ulaşmak için çabalamaya başlar.

Her hayvana, ortam çemberine uygun yetenekler verilmiştir ve bu yüzden hayvanın, kendisi ile ortamı birbirine sıkıca bağlanmıştır. Mesela bazı hayvanlarda ağrı duyusu yoktur. Bu hayvanlar, zedelenen organlarını kendileri yokederler. Hatta bazan bu organlarını besin olarak kullanırlar. Bu tür hayvanlar için ağrı duyusu, bir engel, bir yük olurdu. Amipler, deniz kestaneleri, bu tür hayvanlardır. Kertenkeleler de, yakalanma riski karşısında kuyruklanm feda ederler rahatlıkla.

Halbuki doğa, insanı, bambaşka bir yetenekle donatmıştır. Bu yetenek, çevresini, kendisinden ayrı bir “Dünya” olarak değerlendirip, ona karşı bağımsız tavır almasını sağlayan bir yetenektir. Bu, herşeyiyle hazırlanmış bir bilgiler paketi değil, bir “çekirdek” tir. İnsan, bu yeteneği kendisi kullanıp yetkinleştirir ve çevresi ile farklı bir etkileşime girer.

Tartışmaların hayvanlar lehine olan tarafi ise, Volfgang Köhler’ın maymunlar üzerinde yaptığı zeka testleri ile ilk defa güçlü bir dayanak buldu. Köhler, 1916’da, maymunlarla ilgili çalışmalarının en çarpıcı olanını yayınladı. Maymunlar, çevrelerinde bulunan çeşitli şeyler; tahta sandıklar, bambu kamışları, hasır şapka kenarları gibi gelişigüzel şeylerden yararlanarak araçlar yapabiliyorlardı ve böylece kulübenin tavanında asılı duran muzlara erişebiliyorlardı. Köhler bir gün, kulübenin tavanına, maymunun erişemeyeceği yüksekliğe bir muz demeti astı. İçeriye, hiçbiri tek başına muza uzanmaya yetmeyecek olan bambu kamışları ve tahta sandıklar bırakarak, dışarıya çıkıp maymunu gözlemeye başladı. Aç olan maymun, epeyce bir zaman zıplayarak muzlara erişmeye çalıştı. Başaramayınca, umutsuzluğa kapılıp bir köşeye oturdu. Oturduğu yerden, arasıra muzlara doğru bakıyordu. Sonra kalkıp sandıklardan birinin üzerine çıktı ve kamışlardan biri ile muzları almaya çalıştı. Epeyce uğraştıktan sonra bundan da vazgeçti ve odada ileri-geri yürümeye başladı. Sonra yeniden oturdu. Ve bir süre sonra aniden kalkarak, bambu sopaların iki tanesini birbirine geçirdi, sandığı muzun altına çekip üzerine çıktı ve eklediği sopalarla muzları indirdi.

Köhler ayrıca, maymunlarda özel hayat ve kültür ile de ilgili olaylar gözlemişti: Tschengo isimli dişi şempanze, düzleşmiş bir deniz taşına öylesine bağlanmıştı ki, onu kimseye vermiyor ve geceleri yatağına götürüyordu. Gene Tschengo ve Chica adlı bir başka maymun, aralarında sık sık oynadıkları dönmeli bir dans icadetmişlerdi.

Köhler’den sonra, hayvanlar ile ilgili daha ayrıntılı gözlem ve araştırmalar yapıldı ve yapılmaya devam ediyor. Bunlara yeri geldikçe değineceğiz. Ama burada, yalnızca felsefi görüşlerden bir özet vermek istiyorum. Von Uexküll, hayvanlar lehine olarak da en kapsamlı “düşünen” biyolog- filozoflardan biridir. Uexküll, insanların hayvanlardan “nitelik” olarak farklı olduğunu kanıtlamaya çalışırken, hayvanları gerçekten çok yakından gözlemiş ve çeşitli davranışlarını enine-boyuna irdelemiştir. Ulaştığı en önemli sonuçlardan biri, her türün, kendine göre çevreye uyum açısından tam olarak yetkinleştiği görüşüdür. Her canlı varlık, kendine göre yetkindir. Çevreye uyum bakımından bir fil, bir amipten daha yetkin sayılamaz. Verili bir çevre içinde yaşamaya mahkum olsa da, her hayvan, kendi çevresinden hayatının devamı için azami ölçüde yararlanacak yeteneklerle donatılmıştır. Böylece, hayvanların insanlarla zeka yönünden kıyaslanmasının ve “insanlar hayvanlardan daha zekidir” denmesinin de yolunu kapatmış oluyordu Uexküll. Her hayvan, kendi türü içinde daha zeki veya daha aptal bulunabilir. Türler arasında bu yönden bir kıyaslama yapmak, saçmalamaktır.

Fakat Uexküll’ün “hayvanlarda gelecek duygusu olmadığı” savı, onların “yalnız şimdi içinde yaşadıkları” görüşü, onu farklı bir sonuca götürmüştür. İnsan yavrularında da, belirli bir yaşa kadar yarın, öbürgün, daha sonrası hakkında açık bir görüş bulunmaz. Her istediğini elde etme dürtüsü vardır. Hemen. Hatta gökteki yıldızlan bile isteyebilir. Bir “olabilirlik” fikri de yoktur yani. Hatta yetişkin insanlarda bile, uzak görüşlü, kısa görüşlü, çok kısa görüşlü, uzak görüşten tamamen mahrum bireylere raslanır. Ayrıca, gelecek, “şimdi”nin neresinde başlamaktadır? Bir saniye sonrası mı, bir yıl sonrası mı, bir kuşak sonrası mı? Bu, her hayvan türü için değişik bir süre olabilir, ama vardır. Bir karınca eğer bir saat sonrasını düşünerek bir iş yapıyorsa (yuvasına yağmurdan önce yetişmeye çalışmak gibi), kendi ömrüne oranla, bizim bir yıl sonrasını düşünmemizle eşdeğer bir gelecek planlaması yapıyor sayılmaz mı? Birşey ile savaşmak, ona “hayır” demek konusuna gelince; doğa ile savaşmak, yenme azmini gerektirir. Fırtınayı, seli, volkanı, depremi önleyebilme düşüncesini gerektirir. İnsan, bugün için bile doğa ile savaşmıyor, savaşamıyor, ancak savunma tedbirleri alıyor. Saklanmaya ve korunmaya çalışıyor. Oysa bunu, bütün hayvanlar yapıyor. Böyle olmasaydı, hayvanlar kendilerini doğaya karşı koruyamamış olsalardı, milyonlarca yıldanberi süren bu savaşta tüm hayvanlann soyunun tükenmiş olması gerekirdi. Her hayvan doğaya “hayır” diyebilmekte, elverişsiz çevre koşulları ortaya çıktığında “hayır” deyip uzaklaşarak veya koşulları kendi lehine çevirmeye çalışarak yaşamını devam ettirmektedir. Evet, her hayvan kendisine verilen çevrede yaşamaktadır. İnsanlar da öyle. İnsanlar Dünya üzerinde, sıcak ve ılıman kuşakta yaşamaktadırlar. Kutuplar ve çöller, insanlar açısından “yaşanamayan” yerlerdir. Ayrıca Dünyada, insana “verilmeyen” çevre unsurları da vardır. Mikrodalga frekansları, kızılötesi ve morötesi ışımalar, demirin kokusu, vb. insana verilmemiştir. İçinde yaşadığımız havayı da, ancak mahrum kalınca farkederiz.

Max Scheler, Hayvanlarda da zeka bulunduğunu öne sürer ve zeka bakımından onların insana yakın olduğunu söyler. Scheler’e göre, zeka bakımından, zeki bir şempanze ile bir Edison, bir Siemens arasında ancak bir derece farkı vardır. Bundan başka hayvanlar, insana, heyecanlar alanında zekadan daha yakındırlar. Armağan, uzlaşma, dostluk, ve buna benzer şeyler, hayvanlarda da vardır. Bunun için hayvanlara bir seçme yeteneği de yüklemek gerekir. Bundan başka hayvan, belli bir dereceye kadar, zaman bakımından daha uzak olan ve ancak dolambaçlı yollardan gidilerek elde edilebilen, fakat sağlayacağı yarar daha büyük olana ulaşmak için, yakında bulunan yararlı bir şeyden vazgeçebilir.

Scheler, hayvana gelenek de yükler. Hafızaları sayesinde belirli yararlı davranışları akıllarında tutabilirler, onları birbirinden görerek taklit edebilirler ve bu yolla bir gelenek oluşturabilirler. Hayvan sürülerinde, hayvan gruplarında, sürü öncülerinden veya grup liderlerinden bazı davranışlar öğrenilir, taklit edilir ve gelecek kuşaklara da aktarılabilir. Scheler, bu aktarmanın yalnızca “gelenek” anlamında geçerli olduğunu, geçmişin bilinçli anıları olan işaret, belge, kaynak gibi aktarma şekillerinin yalnızca insanlarda görüldüğünü söyler.

Scheler’in, insanlarla hayvanlar arasında “heyecanlar” yönünden de ortaklık kurmasına, Konrad Lorenz’den bir örnek verebiliriz. Lorenz, bu örneği, hayvanların “içgüdüleriyle” davranmalarına kanıt olarak veriyor. Onun bu yorumu dışında bu örnek, hayvanlardaki duygusallığın bazı yönlerden insanlara benzerliğine güzel bir örnektir. Lorenz diyor ki: “Bir karga topluluğunda, onların birbirinden korkmaları temeline dayanan bir basamaklar düzeni vardır. Örneğin, alfa adım verdiğimiz karga betayı gagalar; beta gammayı gagalar; böylece bu, en alt basamakta bulunan ve hiçbir kargayı gagalayamayan omegaya kadar sürüp gider. Böyle bir basamaklandırma ile asosyal hayvanlarda da, eğer bunlar yapay olarak dar bir yerde yaşamak zorunda kalırlarsa, karşılaşırız. Fakat böyle bir durumda omeganın, uzun veya kısa bir zaman sonra hırpalanmaktan zayıf düşerek öldüğü görülür. Böyle bir durumla, bir “karga toplumunda” karşılaşmıyoruz. Çünkü burada türün devam etmesine yarayan şaşırtıcı bir tepki tarzı egemendir. Kavgaya tutuşan iki karganın sesini duyan başka bir karga, bir savaş işareti almış gibi hemen oraya giderek kavgaya katılır ve daima da zayıf olanın yanını tutar. Her karga, sosyal basamakta kendisinden sonra gelen kargaya karşı çok kötü bir despot gibi davranır; fakat daha zayıf olanlara daima yardım eder. Burada sanki şövalyece bir düzen egemendir. Çünkü her karga, kavgada zayıf olanın yanını tutar. Yavru yapmak için bir yuva yeri bulmanın çok önemli olduğu bazı durumlarda, bir karga, kendisinden güçlü olan başka birisi tarafından yuvasından atılmak istenirse, saldırıya uğrayan bu karga belli bir ses tonu ile bağırmaya başlar. Bu sesi işiten öteki kargalar, hemen, yuvasından dışarı atılmak istenen karganın yuvasına doğru hızla uçarlar, ona saldıran kargaya saldırırlar. Bu ortak polis tepkisi, asosyal olan öğeyi sosyal bir duruma getirmeye hizmet eder.”

“Eğer bir karga yakalanır ve elde tutulursa, bunu gören öteki kargalar, hemen bu kargayı yakalayan ele saldınp gagalamaya başlarlar. Duygusal hayvan dostları, bu davranışı, bu arkadaş koruyuculuğunu, hayvanlarda dostluk,vb. gibi moral ve benzeri hareketlerin temeli olarak görürler. …Hakikatte ise bu, doğuştan gelen, belli bir uyarıma karşı gösterilen yalın bir tepkidir.”

Hayvanlarla insanların karşılaştırılmasında çeşitli görüşlerin çok iyi bir derlemesi olan, sayın Prof. Takiyettin Mengüşoğlu’nun “İnsan Felsefesi” isimli eserini okumanızı öneririm.
İnsanların “en akıllı” tür olduğunu kabul edelim. Diğer tüm türler için de, acaba “en duygusal”, “en kahraman”, “en gaddar”, “en saldırgan”, “en yumuşak huylu”, “en müşfik”, vb. “en” 1er çıkaramazmıyız? Yani doğa, her türe bir “en” verme yolunu seçmiş olabilir mi? İnsan, “en akıllıdır”.Ve bu aklıyla, kötü olduğu için değil, iyi olduğu için bazı şeyler yapar. Silah yapar, düşmanı yenmek için. Bu silahın bir gün Dünyayı yokedebileceğini düşünemez zamanında. Daha rahat yaşamak için bir düzen kurar, bu “daha rahat” düzene uyum sağlayabilmek için insan yavruları yirmi-yirmibeş senelerini yoğun ve sıkı bir eğitimle geçirmek zorunda kalırlar. Kendisine zaman kazandıracak modern araçlar yapmak için çalışır, ama bu araçları eline aldığında herzamankinden çok “zamansızlıktan” yakınmaya başlar. “En akıllısı” öndeki zincirli demek geliyor içimden.

Son olarak. Carl Sagan’ın sözleri ile bitirmek istiyorum bu bölümü: “Eğer şempanzelerin bilinçleri varsa, eğer onlar soyutlamalar yapabiliyorlarsa, bugüne kadar ‘insan hakları’ olarak tanımlanmış şeylere de sahip olamazlar mı? Onu öldürmenin cinayet sayılması için bir şempanzenin ne kadar zeki olması gerekir? Misyonerlerin onu dine davet etmeye layık görmeleri için başka ne gibi nitelikler göstermesi gerekmektedir?

“Geçenlerde büyük bir primat araştırma laboratuarının yöneticisinin yanında bulunuyordum. İçinde kafeslere kapatılmış şempanzelerin bulunduğu ve perspektif yönünden son tarafı bitiş noktası olarak gösterilmiş çizgili ve uzun bir koridora yaklaştık. Her kafeste iki-üç hayvan vardı ve eminim ki bu uygulama, benzer kurumlardakinin (ya da geleneksel hayvanat bahçelerininkinin ) bir örneğiydi. En yakın kafese yaklaştığımızda, bunun içindeki iki tanesi dişlerini gösterdi ve inanılmaz bir isabetle epeyce büyük birer tükürük savurarak yöneticinin karbeyaz önlüğünü iyice ıslattı. Sonra, diğer kafeslerdeki hayvanların da katıldığı kısa çığlıklar attılar; ötekiler, kuşkusuz bizi görmemişlerdi, ama koridor vurulan, tırmalanan ve takırdayan kafes demirlerinin sesiyle doldu. Yönetici, böyle bir durumda onların yalnızca tükürmekle yetinmeyeceklerini bana bildirdi; kendisinin isteği üzerine geri çekildik.

“1930 ve 40 yıllarının Amerikan filmlerini güçlü bir şekilde anımsadım; federal ıslahhanelerin insanlık dışı yönlerini işleyen bu fimlerdeki tutuklular despot gardiyanları gördüklerinde yemek araçlarını demirlere vururlardı. Yanıtlayacağımı iddia etmemekle birlikte, şu soruyu sormanın yararlı olduğu görüşündeyim: Tüm uygar dünyanın bellibaşlı her kentinde, maymunlar neden kesinlikle tutuklu bulunmaktadır?”

DEVRİMİ YENİDEN DÜŞÜNMEK: HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ, İNSAN ÖZGÜRLÜĞÜ VE SOLUN GELECEĞİ

DEVRİMİ YENİDEN DÜŞÜNMEK: HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ, İNSAN ÖZGÜRLÜĞÜ VE SOLUN GELECEĞİ

Dr. Steve Best/2006

“Hayvan özgürlüğü insanlara ciddi bir hedeften daha çok diğer özgürlük hareketlerinin bir parodisi gibi görünebilir”. Peter Singer

“Hayvan özgürlüğü nihai özgürlük hareketidir, ‘son cephe’dir”. Robin Webb, İngiliz ALF Basın Sözcüsü

Giriş: Çerçevelenmemiş Bir Konuyu Çerçevelemek

Global anti-kapitalist ve anti-emperyalist Sol açısından gezegenimizde büyük etik ve politik bir öneme sahip yeni bir özgürlük hareketinin- hayvan özgürlüğü hareketinin- var olduğu pek söylenemez. Ama hayvan özgürlüğü sosyalist ve anarşist düşünü ve geleneklere kök salmış antroposentrik, türcü, ve insancı dogmalara meydan okuduğu için Solcular olaya dahil olmaktansa onunla dalga geçmeyi seçiyorlar.

Son otuz yıldır hayvan özgürlüğü hareketi gezegendeki en dinamik ve önemli politik kuvvetlerden birisi oldu. Siyah Özgürlüğü, Amerikan Yerlileri, feminizm, chicano/alar(hispanikler), Yeşil ve kimlik politikalarını farklı formlarından oluşan yeni toplumsal hareketlerin atıl kaldığı noktada hayvan özgürlüğü hareketi radikal direnişini ayakta tuttu ve hem sayı hem de güç olarak büyüdü.

Hayvanların acı çekmesini süsleyerek devam ettirmekten yana lobi yapan hayvan refahı yaklaşımlarının aksine Hayvan Özgürlüğü Hareketi hayvan sömürüsünün tamamen ortadan kaldırılmasını talep ediyor. Daha büyük kafesler yerine boş kafesler isteyerek Hayvan Özgürlüğü Hareketi günümüzün en büyük kölelik karşıtı ve özgürlükçü hareketi olup, ABD’de 19. Yüzyılda Afro Amerikalıların köleliğine son vermek isteyen öncüllerine paralel bir mücadele içerisinde. Dünya çapında Hayvan Özgürlüğü Hareketinin büyük bir ifade aracı olarak ALF sömürü endüstrilerinin mal ve mülküne yüz milyonlarca dolarlık zarar vererek yapılan akınlarla baskınlarla da hayvan sömürüsünden kar sağlayan bir çok kişiyi yaptıkları işten uzaklaştırdı. FBI, ALF’i (aynen ELF gibi) ABD’deki en büyük terör örgütü olarak kabul etti. Hayvan Özgürlüğü Hareketi ABD ve İngiltere’de anti-terörist mevzuat için temel hedef olarak görülüyor.

ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa’dan, Norveç ve Rusya’ya dek- global bir çapta hareket eden Hayvan Özgürlüğü Hareketi sadece büyümeyi, çıkarı, metalaştırmayı yücelten kapitalizmin ideolojilerine saldırmakla kalmıyor, ayrıca molotof kokteylleri ve çekiçlerle mülk sisteminin kendisine de saldırıyor. Şirket-devlet kompleksinin gerçekliğinden tamamen haberdar bir şekilde Hayvan Özgürlüğü Hareketi temsili demokrasinin kurgularını kırarak kürk çiftliklerine, fabrika çiftliklerine, deney laboratuarlarına ve her yıl milyarlarca hayvanın öldüğü diğer cehennemi andıran yerlere izinsiz bir şekilde girerek tutsak edilmiş hayvanları kurtarıyor.

Bu gezegen üzerindeki bütün türlerin kaderi birbirine inceden inceye bağlı olduğu için hayvanların sömürülmesinin insan dünyası üzerinde büyük bir etkisinin olduğu kesin. İnsanlar hayvanları yok ettiğinde kendi hayatları için gerekli ekosistemleri ve doğal yaşam alanlarını da yok ediyorlar. Milyarlarca çiftlik hayvanını kestiklerinde yağmur ormanlarını da yok ediyorlar, meraları çöllere çeviriyorlar, küresel ısınmanın artmasına yol açıyorlar, çevreye zehirli atıkları bırakıyorlar. Fevkalade oranlarda toprak, su, enerji ve ürün gerektiren global fabrika çiftlikleri kurduklarında hayati öneme sahip kaynakları boşa harcamış oluyorlar ve dünyadaki açlık probleminin artmasına sebep oluyorlar. İnsanlar hayvanlara şiddet uyguladığında birbirlerine de şiddet uyguluyor, bu trajik belit hayvanları istismar eden seri katiller ya da kadınları, hayvanları, çocukları döven adamlar tarafından defalarca kanıtlanmıştır. Hayvanların tarımın başlangıcında evcilleştirilmesi ve ataerkilliğin ortaya çıkışı, devlet iktidarı, kölelik, hiyerarşi ve bütün türlere hakim olunması arasındaki kavramsal ve teknolojik ilişkileri incelendiğinde aradaki bağlantılar daha da derinleşiyor.

Çeşitli şekillerde hayvanların sömürülmesi insan dünyasında krizler çıkaracak şekilde geriye tepiyor. Şiddet ve yıkımın o kötülük dolu çemberi ancak ve ancak insan türü başka türlerle ve doğal hayatla hiyerarşik olmayan ve sömürüye dayanmayan uyumlu ilişkiler kurmayı becerebildiğinde sona erebilir. İnsan, hayvan, ve dünya özgürlüğü hepsi bir olarak savaşılması gereken birbiriyle bağlantılı projelerdir.
Bu yazı insan/hayvan özgürlüğü denkleminin her iki tarafı için de daha geniş vizyonlar ve politikalar üretebilme ihtiyacının altını çiziyor, yeni diyalog, öğrenme ve strateji ittifakları oluşturma yönünde fikirler öne sürüyor. Her hareketin bir diğerinden öğreneceği nice şey var. Hiyerarşi, olumsuz anlamda hakimiyet ve çevresel yıkımın dinamiklerine hayvan hakları perspektifinden bakmayla alakalı yeni içgörüler elde etmenin yanısıra Solcular da barış, şiddet karşıtlığı, merhamet, adalet ve eşitlik gibi kavramları savunurken hayvanları günlük hayatlarında sömürmenin, türcü ideolojilerle öne sürüp bütün gezegeni tehdit eder bir tarzda devam eden tür kıyımını görmezden gelmenin büyük bir tutarsızlık olduğunu artık anlamalılar. Aksine hayvan hakları topluluğu (hayvan özgürlüğü hareketinden farklı olarak) hayvan sömürüsünü yok edemeyecek denli naiftir, tek meseleye odaklıdır ve sistematik bir anti kapitalist teoriden ve politikadan da yoksundur. Bu noktalarda ancak Sol’la yapılacak tartışmalardan fayda görebilir.

Bu yüzden insan ve hayvan özgürlüğü hareketlerini birbirinin ışığında yeniden düşünerek bu ilişkinin ne şekilde devam edebileceğine dair fikirler önermeye çalışacağım. İnsanların, hayvanların ve dünyanın olumsuz anlamda hakimiyet altına alınmasını hiyerarşi ve araçsalcılıktan kaynaklı iktidar patolojisinin sonucudur, bunlar ancak çokperspektifli teorilerle ve ittifak politikalarıyla ifşa edilebilir ve değiştirilebilirler. Öncelikle Hayvanları Savunma Hareketinin temel tarihi ve sosyolojik arkaplanında söz edeceğim ve Solun geleneksel olarak hayvanları müdafaa etme meselelerine nasıl baktığını göstereceğim. Ardından Inclusive Democracy’nin kurucusu olan Takis Fotopoulos’un görüşlerinden söz ederek hayvan ve insan özgürlükçüleri arasında karşılıklı diyalog ve öğrenme çabalarına çağrıda bulunarak yazımı sona erdireceğim.

Hayvanları Savunma Hareketinin Çeşitliliği

Hayvan Özgürlüğü Hareketi, Hayvanları Savunma Hareketi adını vereceğim ve büyüyen bir sosyal hareketin halen daha en küçük parçasıdır. Hayvanları Savunma Hareketi üç büyük (ve birbiriyle çelişen) eğilime sahiptir: hayvan refahı, hayvan hakları ve hayvan özgürlüğü.

Hayvanları Savunma Hareketi, 19.yy’da İngiltere’de RSCPCA’in(Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals) ve ABD’de ASPCA (American Society for the Prevention of Cruelty to Animals)’in kurulmasıyla refahçı kanattan mütevazı bir başlangıç yapmıştır. Refahçı kuruluşlar ardından bu ve diğer ülkelerde hızla yaygınlaşmıştır, ancak hayvanları sömüren kurumları asla ortadan kaldıramamıştır- bu kurumlar ister laboratuarlar, ister fabrika çiftlikleri, mezbahalar, kürk çiftlikleri, sirkler ya da rodeolar olsun- ama daha çok bu tür baskıcı ve şiddet dolu yapılar içerisindeki hayvanların çektiği acının azaltılmasına ıslah edilmesine yaramıştır. Refahçılar hayvanların çıkarları olduğunu kabul eder ama bu çıkarların eğer insanların çıkarları söz konusu ise yasal yollarla kurban edilebileceğini söylerler. Refaçılar hayvanlara “gereksiz” acı verilmemesi gerektiğini, onlara acı verilmesi ya da onların ölmesi gerekiyorsa bunun “insani” bir biçimde yapılması gerektiğini ileri sürerler.

Tabii bu fikre tamamen zıt bir şekilde hayvan hakları savunucuları hayvanların mutluluğun, özgürlüğünü ve hayatını insanların refahı söz konusunda olduğunda kurban eden refahçılığın çıkarcı iddialarını reddeder. Hayvan hakları felsefesi 1983’te Peter Singer’ın yeni ufuklar açan The Case for Animal Rights-Hayvan Hakları Meselesi kitabı basılana dek pek de ciddi manada ortaya çıkmamıştır.Regan ve diğer hayvan hakları kuramcılarına göre hayvanlar ve insanlar arasında temel ahlaki bir eşitlik söz konusudur ve her iki tür de hissetme yeteneği olan türlerdir, bu yüzden de önemli çıkarları ve tercihleri söz konusudur (mesela acı çekmemek gibi) bu yüzden de bu çıkarlar ve seçimler korunmalı ve itibar görmelidir. Dahası, Regan bir çok hayvan türünün (şempanzelerin, yunusların, kedilerin, köpeklerin vd) onları “bir hayatın öznesi” yapan ve insanlarınkine benzeyen bilişsel karakteristikler taşıdığını öne sürer. Yani bu hayvanlar bellek, kendini bilme ve geleceği algılama gibi kompleks mental yeteneklerle donatılmıştır . Sadece insanların hakları olduğu; çünkü sadece akla ve dile sahip yegane varlıkların insanlar olduğuna dair argümanlar aslen yanlış olmalarının yanı sıra haklara sahip olma anlamında gerekli ve yeterli koşul hissetme yeteneği olduğu için konuyla alakasızdır da.

Anaakım Hayvanları Savunma Hareketinin ve Peter Singer gibi filozofların refahçı felsefelerine tamamen zıt olarak hayvan haklarını savunanlar, hayvanların kendiliklerinden kaynakları değerleri ve temel haklarının daha büyük sebepler (yani insan) için bir kenara atılamayacağını öne sürer. Hayvanların çıkarları sonucu ne kadar iyi olursa olsun (mesela tıbbi bilgilerde ilerlemeler kaydetmek gibi) kurban edilemez. Bir çok insanın daha iyi bir sebep için , mesela sosyal refahı sağlamasına yarasa bile bir insanın kurban edilmesini ahlaksızlık olarak kabul etmesi gibi hayvan haklarını savunanlar da aynı akıl yürütmeyi hayvanlar için kullanırlar. Eğer hayvanların hakları varsa insanları tıbbi deneylerde kullanmakla hayvanları kullanmak arasında fark yoktur; çünkü bilimsel bilgiler insan deneyleriyle de yürütülebilir; ama ahlak ve insan hakları bunu yasaklamaktadır.

Hayvan hakları, acıyı azaltmanın değil hayvan sömürüsünü sürdüren bütün kurumların ve durumların tamamen ortadan kaldırılmasını talep eden bir konumdur; aynen 19.yüzyıldaki öncülü gibi, köleliğin yok edilmesini talep etmektedir yoksa kölelere daha iyi davranılmasını değil. Eşitlikçiliği, hakları ve köleliğin iptalini kucaklayışı açısından refahçılığa karşı dursa da bir çok hayvan hakları savunucusu eğitim ve yasal mevzuat yoluyla sıkı yasal değişim biçimlerini talep etme anlamında hayvan refahını savunanlarla aynı düşünmektedir. Refahçılar gibi hayvan hakları savunucuları da tipik şekilde kapitalist ekonomik, politik, ve yasal kurumları kabul eder ve nadiren paranın sömürücü mantığını ve pazar ile devlet arasındaki yapısal ilişkiyi anlamak için daha geniş sosyal/politik/ekonomik bağlama sahiptir. Adaletin devletin şirketler çıkarları tarafından çürütülüp baskı altına alınmış önceden onaylanmış kanalları aracılığıyla başarılabileceği şeklindeki burjuva ideolojisine olan bağlılık hayvan özgürlükçülerini hayvan hakları ve hayvan refahını savunanlardan ayırır. Bazen konumlarını haklar felsefesine dayandırarak, bazen de pratik eylemin önemi için gerekli felsefi tanımları reddederek ya da ondan uzak durarak da olsa Hayvan Özgürlüğü Hareketi hayvanları sömürenlere doğrudan saldırılar düzenleyerek hayvanların tamamen özgür kalmasını talep eder. O geniş ve eleştirel vizyonu içerisinde benzersizliğini koruyarak, Hayvan Özgürlüğü Hareketi kapitalizmi, emperyalizmi ve her türden zulmü ve hiyerarşiyi reddeder. Refah ve hak talep eden tek konu odaklı hareketler yerine Hayvan Özgürlüğü Hareketi özgürlük için yapılan bütün insan mücadelelerini destekler ve insanların, hayvanların ve dünyanın yaşadığı zulmün aynı sebeplerden ve dinamiklerden kaynaklandığını kabul eder. Hayvan Özgürlüğü Hareketi ideoloji, tavır ve kuruluş anlamlarındada baskın bir şekilde anarşisttir. Devletin şirketlerin çıkarlarını korumaya yönelik bir araç olduğunu ve kanunların da insanlar için yaratılmış bir afyon olduğunu kabul ederek Hayvan Özgürlüğü Hareketi örneğin baskınlar, izinsiz mekanlara girmeler, ve sabotaj gibi yasa dışı doğrudan eylemler düzenleyerek güç kazanma ve sonuçlar elde etmeyi hedefler. Hayvan Özgürlüğü Hareketi’nin önemli bir biçimi Animal Liberation Front’(ALF)’tur (Hayvan Özgürlüğü Cephesi). ALF 1976’da İngiltere’de ortaya çıktı, ABD’ye 1980’de yayıldı ve arından da dünya çapında 20den fazla ülkede etkin bir hale geldi. Hayvan Özgürlüğü Hareketinin bazı üyeleri hayvanları sömürenlere karşı şiddet uygulanmasını savunurken ALF mal ve mülke saldıran ama asla insan hayatına zarar vermeyen şiddet karşıtı bir prensip belirlemiştir.

Bu yüzden Hayvanları Savunma Hareketi içerisindeki en büyük ayrım tartışılageldiği gibi refah ve haklar konusunda değildir, ama daha çok devletçi ve devlet karşıtı yaklaşımlardadır. Yalnızca Hayvan Özgürlüğü Hareketindeki radikal gruplar temsili demokrasinin mitlerine karşı çıkar, çünkü onlar anarşist kültürlerde yaşıyor ve doğrudan eylemi keşfediyorlar. Açıkçası Hayvan Özgürlüğü Hareketi, Inclusive Democrcy(ID) ve diğer radikal Sol yaklaşımlara yakın olan yegane hareket olup onun da önemli politik sınırları vardır.

Ancak Hayvanları Savunma Hareketinin çoğulculuğu sadece refah, haklar, özgürlük perspektiflerini birbirleriyle yarıştırma meselesi değildir. Bu hareketin sosyal kompozisyonu sınıf, toplumsal cinsiyet, din, yaş ve politika meselelerini kuşatır.

Cumhuriyetçiler, Demokratlar, Solcular, anarşistler, feministler, anti-hümanistler, anarkoprimitivistler,, Yeşiller, Hristiyanlar, Budistler, Hindular ve diğerleri Hayvanları Savunma Hareketinin komplike durumunu ve ayrıksılığını meydana getirir. Sınıf ve emek mücadelesinden farklı olarak burada insanlar herhangi bir politik duruştan bakarak hayvanlar için merhamet talep edebilir, buna güzel bir örnek olarak George Bush’un eski basın danışmanı Matthew Scully’i örnek verebiliriz, Scully’nin etkili yazıları ve kitapları bulunuyor. İnsan Scully’nin geçmişini veya şu anki politik duruşunu iğrenç bulsa da çalışması bir çok insanı etkilemiştir, mesela hayvanlara karşı işlenen iğrenç zulümlerin geniş spektrumundan bihaber cumhuriyetçi elitler onun çalışmasından etkilenmiştir. Bu tür politik farklılıklar hem bir erdemdir hem de bir kabahat. Hayvanları Savunma Hareketinin halk nezdinde etkisini artırmaya yararken ve bu yüzden hayvan refahı meseleleri için mevzuatla alakalı yeni olasılıklara yer açarken felsefi ve politik tutarlılık olmadığı için hareketi birbiriyle çelişen ve rekabet eden fragmanlar haline getirmekte ne yazık ki.

Rofmrist ve tek konuya odaklı (ayrıca çoğunlukla beyaz ve orta/üst sınıf) Hayvanları Savunma Hareketi sistematik bir sosyal eleştiriden yoksundur, kapital mantığının hayvan sömürüsündeki belirleyici rolünü kavrayacak ve devleti sosyal değişimlere direnen dev şirketler tarafından yönetilen bir yapı olarak algılayacak bir sosyal eleştiriden yoksundur. İnsanın kapitalizme karşı yürütülen mücadelede köprüler kurabileceği tekil bir hayvanları savunma hareketi yoksa da Hayvan Özgürlüğü Hareketi içerisinde kapitalizmin ve devletin doğasını kavrayan, ve ayrıca radikal ittifak politikalarına açık ve bu konuda genellikle tecrübe sahibi pozitif istisnalar da mevcut. Bu yüzden Hayvan Özgürlüğü Hareketi,sosyal değişimi sağlamak için sadece hayvan sömürüsüne ve kapitalist endüstrilere karşı yürütülen mücadeleyle olan alakasıyla değil, ama insan ve dünya özgürlüğü mücadelelerinin parçası ve katalizörü olması anlamında da potansiyel manada önemli bir güçtür.

Hayvan Özgürlüğü Hareketinin Sosyolojisine Doğru

“Bizler felsefi manada çok tehlikeliyiz. Bu tehlikenin bir kısmı malın ve mülkün hayattan daha değerli olduğu ilüzyonuna kanmamamız…resmen delilik olan bu imtiyazı ortaya çıkarıyoruz ve görüyoruz ki sistem bu olmadan hayatta kalamaz.” Davir Barbarash, eski ALF sözcüsü

Hayvan hakları, hayvan özgürlüğü ve onun giderek büyüyen politik manaları hakkında bir sürü kitap bulunsa da hümanist ve Solcu aydınlar hayvan hakları/özgürlüğü mücadelelerinin sosyolojik anlamı ve manasını görmezden gelmiştir. Bu bölümde bu türcü bakışı ve görmezden gelme eylemini son otuz yılın hayvan hakları/özgürlüğü mücadelelerini geniş bir sosyolojik bağlama oturtarak düzelteceğim.

Son zamanların toplumsal tarihi bağlamında Hayvan Özgürlüğü Hareketi kökleri 1960 ve 70lerde görülen mücadelelerle bağlantılı “yeni bir sosyal hareket” olarak kabul edilebilir. Genellikle “sınıf ötesi” ve “postmateryalist” şeklinde etiketlenen yeni toplumsal hareketler daha yüksek ücretler peşinde değildir, tersine hiyerarşilerin sona ermesi ve doğal dünyayla yeni ilişkiler kurulmasına odaklanmıştır. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra işçi hareketi başa geçtikten sonra toplumsal mücadelelerin dinamikleri kapital-emek ilişkisinden kayarak adalet, özgürlük ve kimlik politikalarını içeren daha geniş bir şekile ulaşmıştır. Farklı ırktan insanlar, öğrenciler, feministler, gayler, ve lezbiyenler, barış anti-nükleer eylemcileri ve çevreciler yeni meseleler için mücadele ettiler bu dönemden sonra. Çağdaş hayvan hakları/özgürlüğü hareketleri 1960 ve 70lerdeki hareketlerin oluşturduğu sosyal ortamdan etkilenmiştir ve ilerici değişimler için çabalayan hareketlerin de önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Bu da elbette hiyerarşi, enstrümentalizm eleştirileri ve doğanın insan olmayan türlerin baskı altına alınmasına karşı yürütülen eleştiriler, çevreciliğe olan katkıları ve şiddetten uzak bir etik oluşturup onu geliştirmedeki rollerinin bir sonucudur.

Yeni toplumsal hareketler postendüstriyel kapitalist toplumda önemli rol oynarlar, burada artık ekonomik dinamikler fiziksel materyallerin işlenmesine değili tüketiciliğe, eğlenceye, medyaya ve enformasyona dayanmaktadır. Uluslar arası şirketler mesela Microsofot, Monsanto, Novartis gibi şirketler postendüstriyel ekonomide bilim ve araştırmanın önemini kanıtlıyor. Böyle görülmese de Hayvan Özgürlüğü Hareketine farklı bir açıdan bakmak için onun çağdaş anti-kapitalist ve anti-globalist bir hareket olduğunu, şirketlerce yönetilen “yukarıdan aşağı küreselleşme” tipi yerine kendini demokratik vizyonlarda belli eden “aşağıdan yukarı küreselleşme” şeklinde bir mücadelenin bir parçası olarak görmek gerekir.

Postendüstriyel dünyanın global bir bilim/bilgi kompleksine bağlı olduğu sürece ve bu da hayvan deneyleriyle sürdürüldüğü sürece hayvan özgürlüğü global kapitalizme Global Dirikesim Kompleksi adını vereceğim bir şekilde meydan okuyacaktır.

Bu yeni gücü doğrudan eylemle dirikesim karşıtı hareket (DEDKH)diye adlandırıyorum. Bu hareket biyomedikal araştırma endüstrilerine karşı ciddi bir tehdittir. İngiltere’de mesela, farmasötik, biyoteknolojik ve tıbbi araştırmalar ekonomiye en büyük katkı sağlayan üçüncü gruptur; bu bilim kompleksine yapılacak bir saldırı aslında İngiltere devletine ve global kapitale yapılmış bir saldırıdır .

Bugüne dek, İngiltere’deki ve ABD’deki Hayvan Özgürlüğü Hareketi bir çok hayvan yetiştiricisinin kapanmasını sağlamış, büyük araştırma merkezlerinin inşaatına son vermiş ve New York Borsasından HLS’in silinmesini sağlamıştır. Açıkçası Hayvan Özgürlüğü Hareketi büyük bir sosyal ve politik güçtür. Eğer Sol bunu kavramıyorsa bile İngiltere ve ABD’deki uluslaraası araştırma merkezleri kesinlikle anlıyorlar ; çünkü Hayvan Özgürlüğü Hareketini birinci sırada öneme sahip bir yurt içi terörist tehdit olarak kabul etmiş durumdalar ve karşılık olarak bu savaşı sürdürecek polis devletleri/eyaletleri inşa etmekle meşguller.

Global Dirikesim Kompleksi bir iktidar- bilgi matriksidir, postendüstriyel toplumda bilimin merkeziliğini yansıtır. İlaç endüstrileri, biyoteknoloji endüstrileri, tıbbi araştırma endüstrileri, üniversiteler ve test laboratuarlarını kapsar. Bütün bu kurumlar ilaçlarını test edip pazara sunmak için hayvanları kullanır; hayvanlar bu şirket-bilim makinelerinin işlevsiz kalacağı yağ ve gaz konumundalar. Huntingdon Life Sciences (HLS) ve Chiron gibi şirketler globalleştiği ve dünya çapında müşterileri olduğu için ALF ve SHAC gibi hayvan özgürlüğü grupları da direniş anlamında globalleşmiştir. Stop Newchurch Guinea Pigs (NSGP) gibi lokal bir grup İngiltere’de araştırmalar için kobay faresi yetiştiren bir aileye karşı savaş başlattı, işte bu grup da anti küreselleşme hareketinin bir parçasıdır; çünkü saldırdıkları – ve sonunda işi bıraktırdıkları- aile Global Dirikesim Kompleksine hayvan tedarik ediyordu. Anti-dirikesimcilerin politik görüşleri ne olursa olsun- liberteryan, serbest pazarcı, sosyalist veya anarşist- küreselleşmeyi sekteye uğratıyorlar. Doğrudan eylemle Dirikesim Karşıtı Hareket (DEDKH) şirketlerin tedarik zincilerini bozup, laboratuar prosedürlerini engelliyor, tutsak kölelerini de özgürlüğüne kavuşturuyor.

DEDKH’nin ekonomik tehdidinin yanı sıra ayrıca güçlü bir ideolojik ve felsefi tehdit de söz konusu, çünkü hayvan temelli bilimin ideolojik meşruluğuna da saldırılıyor. DEDKH ve hayvan hakları hareketleri tarafından artırılan güçlü ve gerçeklere dayanan ataklarla dirikesimin meşruluğu sorgulanırken bu aslında Bilimin otoritesine yapılan bir saldırı oluyor, modern Akıl Kilisesine yapılan bir saldırı bu. Dirikesim karşıtı hareket dirikesimin yanlış kabullerini ifşa ederken bilimin nesnelliğini alınıp satılacak birşeymiş gibi görerek nasıl şirketlerin çıkarlarına hizmet edebildiğini de göstermiş oluyor .

Hristiyan kilisesinin altın çağında olduğu gibi Bilimin rahipleri ve papazları da hasımlarını (mesela akademi ve başka yerlerde) gözden düşürerek ve onlara saldırarak kendi otoritelerini ve iktidarlarını savunuyor. Bilimin hükümet üzerinde büyük bir gücü var, yeni yasalar çıkartıp çıkarlarına hizmet ettirecek denli de güce sahip. Bu yüzden Bilimden kaynaklı yoğun baskı yüzünden İngiltere ve ABD’deki DEDKH şirket-devlet kompleksinden büyük karşı saldırılara maruz kalmıştır. Hem İngiltere hem de ABD hükümetleri konuşma özgürlüğüne çok ciddi kısıtlamalar getirmiş durumda ve son olarak da muhalifleri örneğin İngiltere’deki yasalarda ve ABD’deki Patriot (vatansever) Yasasında görüldüğü gibi mevcut olduğu şekliyle “terörizmin yüceltilmesi”ne karşı cezalandırdılar.Her iki devlet de hayvan özgürlükçülerine karşı anti terörist yasalar uyguluyor, sabotaj eylemleri ve “taciz” için de hapis cezası veriyor.

Bu yüzden DEDKH laik kilisenin öfkesiyle yüzyüze; Galile’nin dünya güneş etrafında döner dediği gibi anti-dirikesimciler de bir tür üzerinde uygulanan araştırmaların diğerinde uygulanan araştırmaya uygulanamayacağını ileri sürüyorlar, ve Hayvan Özgürlüğü Hareketi de bir bütün olarak insanların dünyaya ait olduğunu, dünyanın insanlara ait olmadığını söylüyor. Barış hareketleri askeri-endüstriyel kompleksin deliliğini ifşa etmesi gibi; anti- nükleer hareket nükleer gücün potansiyel yıkıcı gücünü ifşa etmesi gibi; çevreci hareketin büyüme ekonomisinin ekoojik sonuçlarını göstermesi gibi Hayvan Hakları Hareketi de biyomedikal araştırmanın yanlış kabulleri ve aydınlanmacılığındaki barbarlığı gözler önüne seriyor. Eğer Hayvan Özgürlüğü Hareketi yenibir sosyal hareket olarak görülebilirse, bir anti-kapitalist ve küreselleşme karşıtı hareket olarak görülebilirse o zaman sözünü ettiğim o üçüncü şekilde de yani çağdaş bir kölelik karşıtı hareket olarak da görülebilir.19. yüzyıl kölelik karşıtlarının evrensel haklar nosyonu üzerine kurulmuş bir toplumda milyonlarca insanın köleliğinin en büyük ahlaki dava olduğu gerçeğine insanları uyandırmak için çabalaması gibi 21.yüzyılın kölelik karşıtları da hayvanların çektiği acının ve gördüğü zulmün önemine ve korkunçluğuna karşı insanları aydınlatmak için çabalıyorlar. Önceden siyahların köleliğinin Amerikan demokrasisi ve modern değerler hakkında sorduğu çok temel sorular gibi hayvanların köleliği ile ilgili tartışmalar da insan ruhunun şiddetten, kabalıktan ve yabancılaşmadan hasar görmüşlüğünü eleştirel manada inceleyerek hayatın bütününe saygı duymaktan kaynaklı yeni bir ahlak ve duyarlılığa duyulan ihtiyacın altını çiziyor.

Laboratuarlardaki, fabrika çiftliklerinde, kürk çiftliklerinde, deri fabrikalarındaki, hayvanat bahçelerinde, rodeolarda ve diğer sömürü kurumlarındaki hayvanlar çağdaş kapitalist toplumun köleleri ve proleterleridir. Her yıl küresel olarak milyarlarca hayvan tutsak edilip sömürülüp öldürülüyor- cinayete kurban gitmek de yanlış bir deyim değil-. İnsan ekonomisinin bu çiğ materyalleri (kapitalizmden daha genel ve daha büyük bir hakimiyet sistemi olarak) kürkleri, etleri ve vücut sıvıları sebebiyle sömürülüyorlar. Doğadan çalınarak esaret altında üremeleri sağlanan ve yetiştirilen, kafeslerde zincirlere bağlı yaşatılan bu hayvanlar kelimenin gerçek anlamında köledirler, buyüzden de çağdaş kapitalist köle ekonomisinin bir parçasıdırlar.

Kölelik karşıtları refahçılığı ahlaki ilermenin önünde bir entrika olarak görürler ve konumlarını haklar felsefesine dayandırırlar. 19. Yüzyıl kölelik karşıtları köle sahiplerinin kölelere nazik davranmasından söz etmiyorlardı, onları iyi besleyip iyi giydirmesinden de söz etmiyorlardı, gerektiğinde dinlenerek çalışmalarından da söz etmiyorlardı. Tersine onlar köle-sahip ilişkisinin tamamen ortadan kalkmasını, kölelerin her türlü esaretten kurtulmasından söz ediyorlardı. Benzer şekilde günümüz kölelik karşıtları da hayvan sömürüsü pratiklerinin ve kurumlarının reformunu reddeder, hayvanların her türden insan sömürüsünden, hakimiyetinden ve zulmünden tamamıyla özgür kalmasını talep ederler.

HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ VE SOL



“Auschwitz birisi bir mezbahaya bakıp da ‘onlar sadece hayvan’ diye düşündüğünde başlar.” Theodor Adorno

“Hayvanlar söz konusu olduğunda bütün insanlar Nazidir; hayvanlar için bu sonu gelmeyen bir Treblinka’dır” Isaac Bashevis Singer

Hayvan özgürlüğü ahlaki evrimimiz ve politik mücadelemizdeki yeni gerekli ve mantıki ilerlemedir. Hayvan özgürlüğü insanların son ikiyüz yıl içerisinde yaptığı en ilerici ahlaki ve politik gelişmelere dayanıyor ve onları kendi mantıki sonuçlarına taşıyor. Hak, eşitlik, şiddetten uzak durmak gibi mücadeleleri bir sonraki aşamaya, hümanizmin suni ve yasal bağlarından uzaklara taşıyor, böylece türcülüğü de kapsayan hiyerarşilere de bütün önyargılara da meydan okuyor. Martin Luther King’in şiddetin ve ayrımların olmadığı “dünyaevi” hayali barış ve eşitlik değerleri bütün hayvan türlerini de içerek şekilde genişletilmedikçe gene de her yanı kan içerisinde bir mezbaha olarak kalıyor.

Hayvan özgürlüğü Sol’un hümanizmin konforlu sınırlarından etik bağlamda kaliteli bir sıçrama yapılması için değişmesine ihtiyaç duyuyor, böylece ahlaki çıtayı akıl ve dilden hissetme yeteneği ve öznelliğe doğru yükseltiyor. Solun bir zamanlar ekoloji ile yüzleşmesi gerektiği gibi şimdi de hayvan hakları ile yüzleşmesi gerekiyor. Ekolojiyle yapılan yüzleşme Solcu teori ve pratikleri zenginleştirip derinleştirdiği gibi hayvan özgürlüğü ve hakları ile yapılacak yüzleşme de benzeri sonuçlar verecektir.

Türcülük insan olmayan türlerin insan türünün ihtiyaçlarına hizmet etmek için var olduğu inancıdır, hayvanların değişik anlamlarda insanlardan alttadır ve insanların çıkarları onlarınkinden üstündür inancıdır. Irkçılık ve türcülük gibi türcülük de bir grupla diğeri arasında yanlış bir düalistik ayrım yaratarak hiyerarşik olarak farklılıkları düzenlemeye çalışır ve üstün olanın üstün olmayana olan hakimiyetini haklı çıkarmaya çabalar. Toplumun beyazların kendilerini farklı ırktan insanlardan üstün görmesinin ya da erkeklerin kadınları kendilerinden altta görmesinin mantıksızlığını, kabul edilemezliğini ve önyargılı bir tavır olduğunu idrak etmesi gibi artık şimdi de insanların kendilerini sadece türleri farklı diye hayvanlardan üstün görmesinin akıl dışı ve son derece keyfi bir tavır olduğunu anlamaya başladığını görüyoruz. Bir hayatın öznesi olan ve hissetme yeteneğine sahip hayvanlar arasında bu farklılıklar-insanın akıl ve dil sahibi olduğuna dair tek tür kendisini kabul etse de- artık cinsiyet farklılığı veya ten renginin farklı olmasından farklı bir şey değildir, ancak insan primatının evrim geçirmemiş psikolojisinde bu farklılıklar azami öneme sahiptir. Teori yani türclük teorisi, pratiği sözü edilmeyecek denli zalimane hakimiyet, şiddet ve cinayet biçimleriyle şekillendiriyor.

Türcülüğün önyargılı ve ayrımcı tavrı Sol’un da bir parçası. Şiddeti ve herkes için hak talep etmeyi küçümserken Sol milyarlarca mazlum hayvanın ihtiyaçlarını ve çıkarlarını kaale almakta başarısız oluyor. Her ne kadar küresel kapitalizmin holistik ve sistemli eleştirisini yapmakla gurur duysa da Solcular insan, doğa, ve düya özgürlük mücadeleleri arasında bağlantılar kuramadığı gibi sömürüye, hakimiyetçiliğe ve hiyerarşiye karşı tek bir güç olarak mücadele verme ihtiyacını da anlayamıyor.

Ekoloji ve hayvan hakları perspektifinden bakıldığında Marksistler ve diğer sosyal radikaller aşırı derecede tutucu tavırlar sergilemiştir. Komünist Manifesto’da Marks ve Engels hayvan refahçılarını küçük burjuva veya hayırseverler, fanatikler, naif reformistlerle aynı gerici kategoride değerlendirmişler ve böylece mesela ABD’deki hayvan refahı hareketinin kadınların politize olmasında önemli olduğunu anlayamamışlardır, kadınlar hayvanlara uygulanan zulmü azaltmaya uğraşırken onların bu mücadelesi erkek şiddetine karşı ve çocukların sömürülmesine karşı yürüttükleri mücadeleden ayrı bir şey değildi. 1844 Ekonomik ve Felsefi manüskriptlerde Karl Marks insan hayatına doğacı bir bakış geliştirdi ama baskın Batı geleneği gibi insanlarla insan olmayan hayvanlar arasında keskin bir düalizm sergiledi, sadece insanların bilince ve kompleks bir sosyal dünyaya sahip olduğunu ileri sürdü. Hayvanların duygusal, sosyal, ve psikolojik karmaşık yapısını reddederek Marks aslında hayvanların üretici eylemlilik anlamında sadece anlık ve içgüdüsel bir bağ sergilerken insan emeğinin özgür irade ve zekayla ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Eğer Marksizm ve diğer Sol gelenekler gururlar teorilerini bilime dayandırıyorlarsa o zaman sosyal radikallerin o bilimin- özellikle de hayvan duyguları, düşünceleri ve iletişiminin karmaşıklığını çalışan kognitif etoloji disiplininin hayvanları bilinçten ve sosyal hayattan yoksun varlıklar olarak gören yanılgılarla dolu, gerici, türcü kavramlarını çevrelediğini idrak etmeleri gerekiyor.
Marks’ın çevreci bir bilince sahip olup olmadığına dair bir sürü renkli tartışma devam ede dursun onun türcü olduğu ve sosyal teori ve politikaları sakatlayan demode antroposentrik/hakimiyetçi paradigmaya sahip birisi olduğu kesindir.Sol türcülüğünün manzarası – çoğunlukla ilerici dergilerde , gazetelerde ve online sitelerdeki makalelerin azlığından bellidir, bu da hayvan hakları hayvan sömürüsü meselelerini düşünmeyi reddetme şeklinde bir kabalıktan kaynaklanıyor.

Mesela The Nation fabrika çiftliğinde çalışmakta olan işçilerin maruz kaldığı davranışlarla alakalı iğneleyeci bir yazı yazdı, ama oradaki kafeslere tıkılıp kalmış binlerce tavuğun maruz kaldığı sömürüden tek kelime söz etmedi. Tam tersi bir şekilde Gale Eisnitz’in çalışması Slaughterhouse-Mezbaha hayvanların ve insanların mezbahalarda yaşadığı sömürüyü, insanların hayvanlara uyguladığı rutinleşmiş şiddet eylemleri yüzünden insanın insanlıktan çıkışını göstererek anlatıyor.

Önyargı, cehalet, taşralılık ve bütüncü yaklaşımdan mahrumiyetin bir semptomu olarak Sola iyice yayılmış olan bu tavrı daha iyi anlamak için ünlü bir Marksist kuramcı ve Z Magazine/Z Net’in yardımcı kurucusu olan Michael Albert meselesini düşünelim. Çevre ve hayvan hakları dergisi olan Satya’da son röportajında Albert şu itirafta bulunuyor: “dünyayı daha iyi bir yer yapmak için toplumsal hareketlerden söz ettiğimde aklıma gelen şey hayvan hakları değil. Dürüst olmam gerekirse hayvan hakları benim için kadın hakları, latino hareketleri, gençlik hareketleri veya diğerleri gibi bir anlam taşımıyor. Hayvan hakları ve ona dair eylemliliklerle alakalı geniş çapta bir tartışmanın gerektiği aşikar. Ama gerçekten de Irak’taki savaş ya da haftada 30 saatlik çalışma hakkı gibi bir aciliyeti de yok.”

İnsan üstünlüğüne inanan Albert’tan hayvan ve insanların çektiği acıların birbirine benzediğini söylemesini beklemiyorum; ama akla hayale gelmeyecek şekilde esaret altına alınan, işkence edilen ve öldürülen on milyarlarca hayvanın acısının görece daha rahat hayatlar yaşayan insanların çalışma saatleriyle karşılaştırılmasını da anlamıyorum. Ancak insan ve hayvan özgürlüğü meseleleri kimsenin kazancının olmadığı bir yarış değildir, hayvanlar için elde edilen kazanımlar insanlar için kayıplara sebep olmaz. Soldaki çoğu kişi gibi, Albert da hayvanların suistimal edilmesi ve insanların çektiği acı arasındaki derin bağlantıları kavramasına yardımcı olacak bütüncül vizyona sahip değil.

Miyop Soldaki sorun sadece Karl Marks’tan kaynaklanmıyor, ayrıca onu çevreleyen geleneklerden de kaynaklanıyor-modern hümanizmden, mekanik bilimden, endüstriyalizmden, Aydınlanma’dan da kaynaklanıyor. Tanrı merkezli bir dünyadan insan merkezli bir dünyaya doğru alınan yol, kana susamış Hristiyanlığın haçlı seferlerinden Aydınlanmanın eleştirel düşünce ve otonomi kültürüne doğru gidilen mesafe çok büyük tarihi kazanımlardı ve hayvan hakları da işte bu kazanımlar üzerinde yükselmiştir. Modern sosyal kuram ve bilim Hristiyalığın en kötü yönlerinden birisini (idare etmeyi olumsuz anlamda hakimiyet olarak anlayarak) hayvanlar insanlar kullansın diye vardır görüşünü devam ettirmiştir. Gerçekten de hayvanların durumu dirikesim, genetik mühendislik, klonlama, fabrika çiftçiliği ve mezbahaları geliştiren modern bilimler ve teknolojilerle daha da kötüleşmiş durumda.

Darwinizm Marks ve onu takip eden radikal düşünceler üzerinde önemli bir etki yaratmıştı, ama hiç kimse Darwin’in hayvan hayatının zekasına yaptığı vurguyu önemsemedi, bütün türler arasındaki temel eşitliği ve hayvanlardan insanlara doğru giden evrimin sürekliliğini önemsemedi.

Sosyal ekologlar ve Murray Bookchin gibi eko-hümanistler hayvanların istismar edilip öldürülmesinden bir endüstri oluşmasını kınarlar ama hayvanların insanların amaçları uğruna kullanılmasını savunan o insan hakkına asla karşı gelmezler. Farklı hayvan türleri arasındaki akıl, dil, kültür ve teknolojiyi belgeleyen bilimsel çalışmalardan bihaber olarak Bookchin Kartezyen Marksistlerin mekanistik görüşü tekrar ederek hayvanların dilden ve akıldan yoksun aptal yaratıklar olduğu görüşünü kabul eder. Bu yüzden hayvanlar “birinci doğa”ya aittir, yoksa bu coşkun bir biçimde yaratıcı insan kültürünün dünyası olan “ikinci doğa”ya değil. Genelde Solda olduğu gibi sosyal ekologlar hayvan sömürüsünün çevreye, insan toplumuna ve insan psikolojisine olan etkisini kuramlaştırmakta başarısızlar. Nihayetinde onlar kapitalist sosyal ilişkiler içerisinde hayvanlara karşı işlenen o korkunç şiddet türlerine izin veren ve onaylayan aynı refahçı görüşleri barındırıyor ve “insani tavır”dan söz eden dirikesimciler, fabrika çiftliklerinin sahipleri, mezbaha operatörleri, kürk çiftçileri , rodeo ve sirk patronlarıyla aynı dili konuşuyorlar.

Sol geleneksel olarak ekonomiye doğrudan bağlantılı olmayan baskı çeşitlerini anlamak ve ondan söz etmek yeteneği anlamında geri kalmış durumda. Sol için ırkçılığı, cinsiyetçiliği, ulusalcılığı, dini, kültürü ve günlük hayatı, ideoloji ve medyayı, ekolojiyi ve diğer meseleleri anti-kapitalist çerçeve içerisinde tanımak için on yıllarca süre geçmiştir, ve bunun eninde sonunda olmasının sebebi de diğer özgürlük hareketlerinin baskısıdır. Marksist Solun cinsiyet, ırk ve kültürü sözü edilmesi gereken konular olarak belirlemiştir ama bunlar da ancak sınıf mücadelesi başarıldıktan sonra sözü edilecek konulardır. Bu tür dışlayıcı ve indirgemeci politikalar Rosa Luxemburg’ün günlük hayatın ve kültürün önemini belirtmek için söylediği “Eğer dans edemeyeceksem sizin devriminizin bir parçası olmak istemiyorum” sözlerini hatırlatıyor.

Frankfurt ekolü kuramcıları gibi Neo-Marksistler politika, kültür ve ideolojinin sadece ekonomi ve sınıfa indirgenemeyecek önemini kavradılar . 1960lardan sonra Solcular nihayet ekolojininim sadece bir “burjuva meselesi” ve toplumsal mücadelelerden bir “sapma” olmadığını anladılar. “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı eserinde Max Horkheimer ve Theodor Adorno insanların doğa ve ve birbirleri üzerindeki egemenliği arasındaki ilişkinin ve hayvanların esaret altındaki görüntülerinin aslında insanın kabalığının ve doğaya yabancılaşmasının önemli sembolleri olduğuna dair önemli içgörüler geliştirdiler. Herbet Marcuse, doğal dünyayla olan ilişkiler ve sömürüden uzak tavırlarla bezeli “yeni bir duyarlılığın” öneminin altını çizdi.

1970lerden beri Sol “doğa sorunu”ndan söz etmeye başlamış olsa da hayvan meselesinin toplumsal ve ekolojik meselelerin bağrında yattığını görme konusunda başarısız oldu. Meselenin karşılıklı ilişkiler hakkında olduğunu basit ama vurucu bir şekilde belirtmek için bir toplumun onun dominant gıda üretimi fabrika çiftçiliği olduğu sürece ekolojik sürdürülebilirliği başaramayacağını düşünmeniz yeterli. Hayvanları insanların gıda tüketimi için esaret altına altıp ona kilo aldırma şeklindeki endüstriyel sistem ABD’de 2. Dünya Savaşı’ndan sonra zirveye çıktı ve ardından da tüm dünyaya yayıldı, işte bu su kirliliğinin (kimyasal maddeler, çok büyük hayvan artığı vb sebeplerle ) ana sebebi olup orman yağmurlarının yok edilmesinde, çölleşmede, küresel ısınmada ve yetersiz su, arazi ve ürün kullanımında da önemli etkenlerden olmuştur.

İnsanın kabalığı ve doğaya yabancılaşmasını eleştirenler toplumun ekoloji yoluyla doğayla yeniden uyum içerisine girmesinin önemini belirtirken bir yandan da içerdiği milyonlarca hayvan türünü görmezden gelerek sadece fiziksel dünyaya odaklanan yeni etiğin türcü, miyop ve yetersiz olduğunun altını çiziyorlar. Bu durum şuna benziyor; sanki herkes dağlara ve nehirlere saygı duyarak gemiye binebilir ama bir yandan da hala hayvanlar üzerinde deneyler yapmak, onlarla eğlenmek, onları yemek, ve onları giymek istiyor. Solun ekolojik meseleleri doğal dünyaya duyulan derin bir saygıdan değil ama daha çok sürdürülebilir bir çevrenin insanın varlığı için ne kadar önemli olduğunu anlamış bulunan “aydınlanmış bir antroposentrizmden” (açık seçik bir oksimoron) kaynaklanıyor. Hayvanların ekosistemlerin sürdürülebilirliği açısından önemini ve hayvan sömürüsünün ne türden çevresel sonuçlara sebep olabileceğini bilmenin ne hayati bir role sahip olduğunu anlamak daha zor bir mesele olabilir, hayvanlara uygulanan şiddet ve insanlara uygulanan şiddet arasındaki ilişkiler gibi daha kompleks meseleleri burada saymıyoruz bile. Dahası, “doğaya saygı duymak” ağaç dikerek, hibrid arabalar kullanarak, yeniden dönüşüm kutuları kullanarak daha kolaydır, yoksa hayvan yemeyi ve hayvan ürünlerini giymeyi bırakan bir vegan olarak doğaya saygı duymak daha zordur. İnorganik dünyayla alakalı bir görüş farklılığından çok daha farklı olarak insanın hayvanlarla alakalı görüşlerinde devrim yaparak etik veganizmi benimsemesi çok daha zor, kompleks ve hem felsefi hem pratik akıl açısından derin bir meseledir.

Kısacası, modern radikal gelenek- feminizmi ve ırkçılık karşıtlığını içeren Marksist, sosyalist, anarşist ya da diğer Sol bir gelenek olsun- Batı’nın antroposentrizm mirası devralmıştır; çevre ve gezegen üzerindeki diğer türler açısından özgürleştirici bir felsefe olarak asla görülemez. Günümüz Solu hayvanlara yönelik bir Stalinizmdir.

Gerçek devrimci bir sosyal kuram ve hareket bir türün üyelerini değil sadece, ama bütün türleri ve dünyanın kendisini de özgürlüğüne kavuşturacaktır. Adına layık bir biçimde geleceğin devrimci hareketi mesela ilk tarım topluluklarının hayvanları tarımda kullanması örneğinde olduğu gibi hiyerarşi ve hakimiyetçiliğin köklerini kavrayacak ve doğaya dair yeni bir etik oluşturabilecektir, çevre etiği ve hayvan hakları bir araya gelerek enstrümentalizmi ve akla gelebilecek her türden habis formdaki hiyerarşik düşünme biçimlerini alt edebilecektir.
ID(Inclusive Democracy-Kapsamlı Demokrasi) ve Hayvan Özgürlüğü


“İnsanlar hayvanları katletmeye devam ettikçe birbirlerini öldürmeye de devam edecekler.” Pisagor

“Bir çok eylemci bu hareketin devrimci niteliğini anlamıyor. Biz büyük bir savaş veriyoruz, gezegenimizi ve hayvanları insanın açgözlülüğüne ve insan yıkımına karşı savunuyoruz.” David Barbarash, eski ALF Basın Sözcüsü

Hayvanları Savunma Hareketi monolitik bir yapı olmadığı için devletçi ve devletçi olmayan tarafları, radikal ve muhafazakar boyutları olduğu için Sol eleştiriler genellemeler yapmamalı, bu farklı eğilimleri de göz önüne almalı. Hayvan hakları/özgürlüğü meselesi ID (KapsamlıDemokrasi-Steve Best ve Anthony J. Nocella’nın kurduğu bir site) ve diğer radikal yönelimler için şu anlamlarda önem taşıyor: 1- bu mesele Sol ideolojinin bir parçası olan türcülüğün ve hümanizmin provakatif manada daha iyi bir eleştirisinin yapılmasını sağlar, 2- ekoloji ve doğa meselesine dair daha geniş bir düşünme talep eder , ve 3- hiyerarşinin ve hakimiyetçiliğin dinamikleri ve kökenleri konusunda daha zengin ve bütüncül bir analize sağlar.

Belirttiğim gibi, hayvan refahı ve hakları taraftaları politik ve legal yollar aracılığıyla önceden kabul görmüş şekillerde değişiklik yapılmasından yanadır, bunu yaparken de temsili demokrasinin işlediği ve çıkarlar, büyük şirketler, ekonomik büyüme ve çıkarın gücü karşısında adalet, akıl ve merhameti savunabildiğine büyük bir imanla bağlıdırlar. Bu legalist yönelimler hayvanları savunma hareketinin büyük bir bölümünü oluşturur, çoğu büyük bürokrasi ve para kazanma makineleridir; ancak sıklıkla hayvanlar adına kazanımlar ve zaferler elde ederler ; aynı anda demokrasi mitinin devletçi mitlerini güçlendirir ve meşrulaştırırlar.

Hayvan refahı ve hakları legalistleri hayvanların çektiği acıyı çok büyük ölçüde azaltabilmişlerdir, kedi ve köpeklerin iyi yuvalara kavuşturulmasından tutun hayvan barınaklarına ve fabrika çiftiliklerindeki hayvanların durumlarını iyileştirmeye dek. Fabrika çiftliklerinde ve mezbahalardaki hayvanların çıkmazı aslında o kadar korkunç bir boyutta ki katlanmak zorunda oldukları bu cehennemde yapılacak her türden iyileştirme övgüye layık olup desteklenmeli. Köleliğin kalkmasını savunan veya toplumsal devrimci bir hareket açısından önemsiz olsa da batarya kafeslerinin büyüklüğündeki küçük bir artış bile bu hapisanelere tıkılmış tavuklar için çok büyük anlam taşır. Aynı zamanda refahçı taktikler hayvanların meta konumunda bir değişiklik yaratmadığı gibi fabrika çiftliklerinin ve mezbahaların kurbanları üzerine “insancıl tarım” damgasının vurmasına da sebep oluyor. Bu yüzden hayvanların katledilmesini meşrulaştırırken tüketicinin vicdan azabı hissini dindiriyor; belki de uzun vadede daha fazla esarete ve ölüme sebep oluyorlar.

Hayvanları Savunma Hareketindeki hayvan refahı ve hakları yaklaşımları kendi davalarının haricinde neredeyse tamamen apolitiktir. Çoğu kez legalistler 1- toplumsal hareketlerin tarihinden bihaberdir , 2- küresel kapitalizm ve neoliberalizmin mantığı ve dinamiklerine dair eleştiri getiremez ve 3- kapitalizmle hayvan sömürüsü arasındaki bağlantıyı görmeyi başaramazlar. Bu yüzden sistemli bir vizyona , endüstrileştirilmiş kitlesel üretim ve ölüm sistemleriyle hayvanları sömüren küresel sistemin ve toplumun politik eleştirisine sahip olmadan mücadele etmeye devam ederler.

Sömürü ve çevrenin yıkımına sebep olan akıl dışı bir büyüme sistemi olarak kapitalizme getirilen bütüncül ve yapısal eleştiriler sosyal ekoloji ve ID-/Inclusive Democracy-Kapsamlı Demokrasi gibi farklı yaklaşımlar yaratılması açısından önemli olmuştur, bu yüzden de Hayvanları Savunma Hareketinin kuramsal gelişmesi açısından olmazsa olmazıdır. Sofistike bir toplumsal ve tarihi çözümleden yoksun olarak Hayvanları Savunma Hareketinin çoğu yukarıda sözü edilen bütün suçlardan mahkum durumda. ID’nin eleştirileri bu noktada doğrudur, Hayvanları Savunma Hareketi reformist, tek konuya odaklı bir hareket olup talepleri çıkar, büyüme ve hakimiyet uğruna bütün hayatı ve dünyayı sömüren bir küresel sistem tarafından hemen yutulan bir harekettir, oysa potansiyel olarak bu talepler ekonomisi önemli ölçüde hayvan sömürüsüne dayanan bir sistem için hayvan haklarını talep etmekle radikal sayılabilecek bir durumdadır.

Hayvanları Savunma Hareketine ve diğer reformist davalara zıt olarak Takis Fotopoulos insan dinamikleri ve sosyal kurumlara bakışımızı genişletirken, onların dünya üzerindeki etkilerini ve toplum için sonuçlarını da ortaya koymaktadır. Anti-kapitalist, radikal demokrasi ve “ekolojik demokrasi” kavramı içerisinde ekolojik meseleleri birleştirerek Fotopoulos bu nosyonu “ insanın doğal dünyaya egemen olma çabalarını yok etmeye yönelik kurumsal bir çerçeve, yani başka bir deyişle insanlarla doğayı entegre etmeye yönelik bir sistem olarak düşünmekte ve bu da Doğaya araçsalcı bakışın aşılmasıyla mümkün görülmektedir. Araçsalcı bakışta Doğa büyümek için bir araç olarak görülür, bu da iktidarın sonsuz şekilde yoğunlaştığı bir süreçtir.”
Fotopoulos ve diğer ID kuramcıları küresel kapitalizm ve onun sosyal demokrasi ve neoliberalizmden başka diğer politik sistemler karşısında kazandığı başarının önemli bir analizini ve kritiğini yapıyor. Sosyal ekoloji ve Sol kuram için genel olarak doğru olsa da insanların tarih boyunca hayvanları sömürmesinin dinamikleri ve sonuçları ID’nin doğa, ekoloji ve araçsalcılık üzerine geliştirdiği kuramda söz edilen bir şey değil.

ID eleştirisinin Hayvanları Savunma Hareketinin devletçi yönelimini hedef seçme kolaycılığına rağmen bu genel çerçeve Hayvan Özgürlüğü Hareketi söz konusu olduğunda yön değiştirmek zorunda, çünkü burada bazı önemli ortak özellikler söz konusu. Öncelikle, Hayvan Özgürlüğü Hareketinin retorik ve doğrudan eylem taktikleri gösteriyor ki ID gibi Hayvan Özgürlüğü Hareketi de devletin kapitalist ekonominin bir uzantısı olduğunu ve bu yüzden de temsili demokrasinin bir mit ve esrar perdesi olup kapitalizmin muhaliflerini yatıştırıp onların gözlerini seçimlerle boyadığını ortaya koyuyor. İkincisi Hayvan Özgürlüğü Hareketi aynen ID gibi anti-kapitalisttir, hiyerarşi ve baskı konusunda sistematik(ya da en azından bütüncül) bir çözümleme sunmaktadır. Üçüncü olarak, Hayvan Özgürlüğü Hareketi insan ve çevreci hareketlerle dayanışma adına tek konu odaklı olmayı da reddeder. Dördüncü olarak, Hayvan Özgürlüğü Hareketinin anti-kapitalist ideolojisi doğası gereği anarşisttir. Hayvan özgürlüğü savunucuları sadece sosyal ve politik görünümleri açısından anarşist olmakla kalmazlar, organizasyon ve taktik anlamında da anarşisttirler. ALF eylemcilerinin birbirleriyle kurduğu küçük hücreler- bir diğer ALF üyesinin bilmediği ve böylece polisin müdahalesinin söz konusu olmadığı yapılanmalar- yardımlaşma, destekleme ve bilinç oluşturma anlamında diğer anarşist gruplara benzemektedir.

Hayvanları özgürlüğe kavuşturma projesi insanları özgürleştirme ve doğal bir dünya mücadelesi ile bağlantılıdır. Hayvan özgürlükçülerinin hayvan ve insan hakları mücadelelerini tek bir mücadele olarak gördükleri Dünya’nın uğradığı zulmün ve baskının köklerini ortay a çıkarmayı ister ; adaletsizliğe, zulme, sömürüye, savaşa, şiddete, kapitalist neo-liberalizme ve doğal dünyanın ve biyolojik çeşitliliğin yok edilmesine karşı çıkan gezegen mücadeleleri arasında önemli yer tutar.

Radikal hayvan hakları/özgürlüğü eylemcileri ayrıca online öğrenme topluluklarında, enformasyon sitelerinde de etkindirler, örneğin Infoshop ve Indymedia örnek olarak gösterilebilir, bu yerlerde radikal kültürler küresel manada şekillenmektedir. Fotopoulos ve diğer eski ve yeni anarşistlerin tasavvur ettiği topluluklar online olarak global topluluklar ve aralarında Amerikan Yerlileri, Kara Panterler, dünya ve hayvan özgürlüğü savunucuları gibi militan sözcülerin de bulunduğu, ayrıca enerji verici, birleştirici ve politize edici bir hard core müzikle de ifade edilen Liberal Destek Takımları tarafından katılım sağlanan protestolarda bulunuyorlar. Bir çok hayvan özgürlükçüsü toplumsal meselelerin farkında olup insan özgürlüğü mücadelelerine katılmış, politik olarak radikal ve açıkgöz, ittifak politikalarına destek veren kişilerdir. Hayati öneme sahip, kaliteli düşünce, mücadele ve ittifak biçimleri ortaya çıkıyor ama Sol’un bu durumun farkında olduğunu söyleyemeyiz.

Diğer toplumsal hereketlerin kurumsallaştığı, gücünü kaybettiği, reformist bir hal aldığı koşullarda hayvan özgürlükçüleri gerçek çağdaş direniş örnekleri olmuş durumda. Onlar iktidara, devlet egemenliğine, ideolojik hegemonyaya meydan okuyorlar. İnsanların dezenformasyon sistemleri, medya kaynaklı pasifizm, kitlesel kültürel uyuşturucu ve eğlence çeşitleriyle normalleştirilip robotlaştırılmasına da karşı çıkıyorlar. Kelimenin gerçek anlamıyla tuğlalarla, çekiçlerle, Molotof kokteylleriyle sömürü ve baskı kurumlarına saldırıyorlar, yoksa sadece ideolojilerine ve kavramlarına saldırmakla bırakmıyorlar işi. Militanlıkları ve cesaretleri onay görmeyi, saygı duyulmayı ve desteklenmeyi hakediyor. Günümüz radikalleri çoğunlukla kuram ve felsefeyle uğraşırken Hayvan Özgürlüğü Hareketi kapitalizme karşı ve hayatı savunma adına eylemlerde bulunuyor, bunu da kendi kişisel özgürlüklerini sabotaj ve baskın sırasında yakalanırlarsa kaybetme pahasına yapıyorlar.

Ancak Hayvan Özgürlüğü Hareketi ve ID arasında ne kadar paralellikler bulunsa da Fotopoulos Hayvan Özgürlüğü Hareketini küresel kapitalizme ve onun çeşitli hiyerarşik iktidar sistemleri konusunda detaylı ve sağlam bir eleştiri getirememesi manasında eleştiriyor, ayrıca doğrudan demokrasi adına Pazar sistemini ve devletin gücünü kırıcı radikal sosyal değişimler meydana getirmek için gerekli pozitif ve uygulanabilir stratejiler ortaya koyamaması anlamında da eleştiriyor. BU bakış açısıyla Hayvan Özgürlüğü Hareketinin sınırlarından söz ederken “hayvanlara yönelik alternatif bir bilincin gelişmesi ancak antisistem bir bilincin parçası olmakla mümkün olabilir, bu da yerel, bölgesel, ulusal, uluslar arası boyutlarda hegemonik bir yapıda olmak zorunda. Başka bir deyişle ekolojik demokrasi stratejisi ID(Kapsamlı Demokrasi) stratejisinin bir parçası olmalı, burada da doğrudan eylemin Solun geleneksel taktiklerinden daha fazla bir anlam taşısa da önemli bir rolünün olduğu ve hala bir savunma taktiği olarak işe yaradığı kabul edilmeli. Aslında en çok gereksindiğimiz şey halihazırdaki sistem içerisinde alternatif kurumlar(yani ekolojik demokrasinin kurumlarını) oluşturarak sistem karşıtı bilinci hegemonik bir hale getirmektir.

Fotopoulos’un sözleri olasılıkla balina ve şempanzelerin türünü yok olmaktan korumak, dünyayı kurtarmak ve bazı deniz ve karar hayvanlarının tamamen ortadan kalkmasını engellemek gibi tek konu odaklı davaların önemini azaltıyor. Birbiriyle bağlantılı olsun ya da olmasın sosyal adalet, hayvan hakları ve ekoloji uğruna yapılan radikal mücadeleler her biri otorite yanlısı ve sömürücü sosyal sistemlerin sonucu olan küresel ısınma, yağmur ormanlarının yok olması, hızlı ekolojik bozulma çağında her türden farklı şekillerde ortaya çıkıyor.

Ancak Fotopoulos temel argümanında kesinlikle haklı. Sabotaj eylemleri- günümüzün cesur direnişinin önemli ve nadir örnekleri olarak-artçı, savunmacı ve kapitalist hakimiyetin daha büyük zararlarını durdurmaktan aciz bir yapıdadır. Hayvan Özgürlüğü Hareketinin çoğu bunu kabul eder. Radikal değişiklikler için gerekli pozitif vizyonlar ve onları yerli yerine koymak için gerekli olan somut mücadeleler ve değişim geçiren sosyal formlara acilen ihtiyaç duyuluyor, Hayvan Özgürlüğü Hareketi içerisindeki bazı kuramcılar ve eylemciler bu projeye önemli katkılarda bulunmaya devam etseler bile.

Dahası, Fotopoulos’un Hayvanları Savunma Hareketi’ne yaptığı mesela Matthew Scully gibi hayvansever neoconların kahraman olarak görüldüğü şeklindeki eleştirisi de doğrudur:” Şuandaki bu geniş hareketten sistem karşıtı bir hayvan özgürlüğü hareketi doğmazsa bütün hareket yakında doğrudan eylemi dahi kınayan ve böylece orta sınıf arasında saygınlığı artırmayı amaçlayan “acısız” (elitler içni tabi) bir lobiye dönüşebilir. Ne yazık ki bu tür sözler FBI’ın Hayvan Özgürlüğü Hareketine yönelik yaptığı cadı avını alkışkayan ve “ALF ve ELF’in sonsuza dek yokolduğunu görmeyi dilediğini” söyleyen HSUS gibi kurumlar için son derece doğru, çünkü böylece radikalizmin alevlerinin reformist, tavizkar, tek konu odaklı, alıngan-hassas, kedi köpek sevici politikaların girdsbında yok olmasını görmek istiyorlar.

Ancak söylediğim gibi içgörüler, öğrenme süreci ve değişikliklerin her iki taraftan da tecrübe ediliyor olması lazım, ve hayvanlarla alakalı geliştirilecek bu bakış açısının radikal toplumsal politikalar için oldukça yüksek bir verimliliği söz konusu olacak o zaman. Hayvanlarla alakalı bu perspektif ID-Kapsamlı demokrasinin ekoloji bölümün derinleştirebilir, ayrıca bir yandan da hayvanların hakimiyet altına alınması ve insanların egemenlik altına alınması arasındaki karşılıklı bağlantılara dair anlayışımızı derinleştirebilir. Ekolojik demokrasinin hedefleri, fabrika çiftçiliği gibi global şekilde cereyan eden hayvan sömürüsü örnekleri ortadan kaldırılmadan gerçekleştirilemez. Araçsalcılığın eleştirisi yapılmadan ve gerekli değişiklikler ortaya konmadan da bu gerçekleştirilemez.

Hiyerarşiye temelleriyle, gelişimiyle, çok yönlülüğüyle ve birbirine karışmış şekileriyle beraber kuramsallaştırmanın en iyi yolu çeşitli hakimiyet modları arasında benzersiz ve ortak yönleri görebilen indirgemeci olmayan bir yaklaşım izlemektir. İktidarın mekanizmaları ve modlarında tarihe yayılmış bir gelişmenin sonucu olan bir çokluk söz konusudur, farklı anlatılar iktidar ve egemenliğe dair farklı içgörüler sunar. Feminist bakış açısına göre her ezilmiş grubun toplumun doğasına dair farklı bir perspektifi ya da içgörüsü vardır. Mesela; beyaz olmayan insanlar ırkçılığn ve sömürgeciliğin patolojisini aydınlatabilir. Kadınlar tarij boyunca çok değişik sosyal iktidar modları değiştiren ataerkilliği aydınlatmaya yarayabilir. Hayvanlar çektikleri acılardan söz edemeseler de sadece bu bakış açısıyla- yani hayvan sömürüsünün bakış açısıyla- insanlar türcülüğün doğasını anlayabilir, insan şiddetinin temel sebeplerini kavrayabilir ve mizoterinin (doğadan nefret etme) önemli açılarını ve toplumun şu anda yüzyüz bulunduğu sosyal ve ekolojik krizin sebeplerini idrak edebilir.

Hayvan perspektifi iktidarın ve hakimiyetin doğası üzerine önemli içgörüler sunuyor. Sosyal ekoloji veya ID-Kapsamlı Demokarsi gibi hiyerarşinin köklerini, gelişmesini ve dinamiklerini anlama iddiasında olan teoriler insanın hayvanlar üzerindeki hakimiyeti ve insanın insan üzerindeki hakimiyeti konusunun birbiriyle alakası konusunda yazılmış literatürü göz önüne alırsa büyük fayda sağlayabilir. Hiyerarşi, hakimiyet ve şiddetin derin psikolojik kökü olarak araçsalcılığa yönelik her türden eleştiri bu kökleri avcılık ve toplayıcılıktan tarım toplumlarına dek devam eden süreçte hayvanların egemenlik altına alınması anlamında analiz etmek zorundadır. Araçsalcılık türcülük şeklinde ortaya çıkmakta ve antroposentrizmin ana hatlarını daha genel bir şekilde oluşturmaktadır.

Hiyerarşinin teknolojik, ideolojik ve sosyal biçimleri insanların hayvanları köleleştirmesi, evcilleştirmesi ve onlara hükmetmesi şeklinde başlayıp ardından insanın insana hükmetmesi biçimin almıştır. The Dreaded Comparison: Human and Animal Slavery- Korkulan Benzerlik:İnsan ve Hayvan Köleliği kitabında Marjorie Spiegel hayvanların sömürüsünün siyahların insanlıktan çıkarılması ve köleleştirilmesi için bir model yaratıp bi metafor olarak görüldüğünü, bu sömürünün gerekli teknoloji ve pratikleri de gereğince sağladığını yazıyor. Hadım edilmekten zincire vurulmaya, damgalanmaya, kulak kesmeye, beyazlar siyahları ezmek için hayvanlarla yaşananlara dayalı uzun bir tarihten faydalanmıştır. Hayvan olarak görüldükten sonra siyahlar hayvan muamelesi görmüştür. Dahası “fuzuli hayvanlar” şeklinde karalayarak kölelik kurumunu meşrulaştırmış ve bu geleneği daha da sağlamlaştırmışlardır.

Bir halkı bir hayvan çeşidi olarak damgalamak şiddete ve soykırıma giden yolun başlangıcıdır. Bir çok antropolog on bin yıl önce tarım toplumlarının başlangıcında hayvanların evcilleştirilmesi için uygulanan zulümlerin hiyerarşi, devletçilik, ve diğer insanların sömürülmesi için gerekli kavramsal modeli yarattığına inanıyor; çünkü bu insanlar insan kültürünün kalbine şiddeti ekmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında kölelik ve kadın cinselliğinin aşağılanması aslında hayvanların insan kültürü için evcilleştirilmesinin uzantılarıdır. Eternal Treblinka: Our Treatment of Animal and the Holocaust – Sonsuz Treblinka: Hayvanlara Davranışımız ve Soykırım kitabının yazarı James Patterson Nazi soykırımının ve endüstrileştirilmiş kölelik ve ve hayvanların katledilmesinin ortak köklerini açıklıyor. Patterson, Jim Mason ve bir çok başka yazar insan toplumunun ve onun doğal dünyayla olan sorunlu ilişkisinin sebep ve çözümünü anlamak için hayvan sömürüsünün hayati öneme sahip olduğu sonucuna varıyor.
REFAHÇI SOL POLİTİKALARA KARŞI HAYVAN HAKLARINA DUYULAN GEREKSİNİM

“Hayvanların hakları olmadığı ve onlara davranışımızın ahlaken önemsiz olduğu iddiası Batı barbarlığının ve ilkelliğinin mükemmel bir örneğidir. Ahlakın yegane garantisi evrensel merhamettir.” Arthur Schopenhauer.

Hayvan hakları ve Kapsamlı Demokrasi (ID) arasındaki önemli bir ayrım Kapsamlı Demokrasi kuramcılarının haklar söylemini reformist, devletçi ve ekolojik demokrasiyle karşılaştırılamaz bir halde bulmalarıdır. “Demokratik Özgürlükçü Bir Etiğe Doğru” adlı yazısında da söylediği gibi Fotopoulos bütün hakların (insan veya hayvan) merkezi olmayan demokrasi karşıtı iktidar kurumlarından kaynaklandığını söyler. Haklar çoğunlukla devlete karşıdır, ve ekonomik ve politik iktidarın elitlerin elinde olduğu sosyal formlar içerisinde bir anlama sahiptir. Tam zıddı olaraksa devletçi olmayan bir toplum veya kapsamlı demokrasi iktidarın eşit dağılımı uğruna hiyerarşileri ortadan kaldırır; böylece sosyal ortamlar, haklar- kapitalist, bireyci, muhafazakar ve doğaya ters- anlamsızlaşır.

Başka bir şekilde söylememiz gerekirse haklar konusu Kapsamlı Demokrasi (ID) gibi devletçi olmayan toplumlarda söz konusu olmayacaktır; bu tamamen burjuva ideolojilerinden ve kurumlarından arta kalmış bir izdir. Şu anki heteronomi etiğini yenmek için Fotopoulos otonomi etiğine ihtiyacımız olduğunu ve bunun da otonomi politikaları geliştirerek mümkün olabileceğini ileri sürer.” Tabii toplumun doğayla yeniden yanyana gelmesini sağlayacak uygun değerlerin ve kurumların neler olduğu sorusu hala geçerli-hayvan özgürlüğü de bu meselenin bir parçası. Bu yüzden Kapsamlı Demokrasi için mesele ekolojik demokrasi meselesidir, kapsamlı demokrasinin hayati meselelerinden birisidir bu…hayvanları savunan insanlar tarafından hayvan sömürüsü olarak ifade edilen o üzücü sömürü biçimleri büyüme ekonomisinin gerekli semptomlarındandır, Pazar ekonomisi sistemi dinamiklerinin kaçınılmaz sonucudur.”

“Haklar”ın kapitalist pazar ilişkileri ve devlet kurumları için yaratılmış burjuva ürünü bir yapı olduğu, ve öncelikle mülk edinme ve onu biriktirme hakkının en önde gelen hak olduğu, mal ve mülkün hayattan daha kutsal sayıldığı, devletin bütün gücüyle korunduğu-SHAC 7 örneğinde görüldüğü gibi- konusunda bir itirazım yok. Kısaca söylemek gerekirse haklar kapitalist elitler için kapitalist elitler tarafından yaratılmıştır. Ancak şu anki koşullarda mülk ilişkileri ve devlet iktidarı her geçen gün daha da güçlenip daha da baskıcı bir hal alırken özgürlük, kurtuluş, devrim, demokrasi, ekoloji ve otonomi uzaklarda kalmış bir hayal gibi (ama gene de uğruna mücadele etmeye değer), küresel ısınmanın ve biyolojik çöküşün gözlerimizin önünde hızlandığı bir zamanda hayvan özgürlüğü için haklar söyleminden vazgeçmek geçmişteki insan özgürlüğü mücadelelerinin de gösterdiği gibi stratejik bir hata olur.
Haklar konusuna karşı söylenebilecek felsefi itirazlara rağmen –ki Marksizm, feminizm, komüncülük, ID ve başka itirazlar gibi- haklar kavramı isyanı ve politik tahayyülü ateşlemeye devam ediyor , kapitalist sömürüye karşı öz eleştiri yapabilmeyi sağlıyor. Haklar söylemi insanların hayvan hakları kavramını anlayabilme ve onunla özdeşleşebilmesini sağlayan popüler bir tarzda sunuluyor, böylece itirazlar ve hatalı tavırlar bir şekilde hemen halledilebiliyor.

Hayvan hayatının kendiliğinden bir değeri olduğunu söyleyerek , refahçılığa ve yararcılığa karşı bir siper olmakta ısrar ettiği için haklar kavramı anlamları ve imaları düşünüldüğünde kölelik karşıtı bir kavramdır , bu yüzden de hayvan özgürlüğü için gerekli kavramsal, politik ve yasal dayanakları yaratır, şuanda küresel kapitalist hakimiyete ve ekolojik çöküşe karşı yürütülen mücadelede bunu görebiliyoruz. Devletçi olmayan bir toplumda haklar ortadan kaybolup gidebilir, ama şu anda hayvan özgürlüğü mücadelesi için gereklidir.

Basitçe söylemek gerekirse bizimki gibi sömürücü bir toplumda haklar birisinin boynuna “geçmak yasaktır” levhasını asmaya benzer, böylece birisinin başka birisinin çıkarları için kullanılmasını yasaklar. Yüzyıllar boyu türcü filozofların ördüğü yanıltıcı ağları attığımız zaman görürüzki haklar hissedebilen , seçenekleri ve çıkarları olan, türcülerin haklar konusunu kendi çıkarlarına uygun şekilde kullanmalarına neden olan akılsal ya da dilsel özellikleri göz ardı ederek her tür canlıya uygulanabilir. Hayvanların oy kullanmak gibi insani değerleri olmazken yaşama hakkı, özgürlük hakkı ve mutlu olma hakkı gibi insanlara özgü kabul edilen temek koruyucu haklara ihtiyacı vardır.

Hayvan hakları kavramı hayvanların gıda, giysi ve eğlence amaçlı kafeslere kapatılması ve öldürülmesi gibi her çeşit sömürüsünü yasaklar. Eşit şekilde hayvanları ne kadar insancıl ya da insana faydası olursa olsun deneylerde kullanmayı da yasaklar, hayvanların iradesine aykırı olarak hayvanların deneylerde kullanılması insanların kullanılması kadar etik dışıdır. Fotopoulos bırakın hayvan özgürlüğü sağlamayı hayvanların çektiği acıyı bile azaltma konusunda fena halde çuvallayan refahçı argümanlara dek eleştirisini sürdürür ve örneğin şöyle yazar “ Her ne türden olursa olsun hayvan sömürüsünün reddedildiği bir etiğin geçerli olduğu ve hayvan özgürlüğüne saygı duyulan bir toplumla uyuşabilirim. Buna hayvanların eğlence amaçlı, av amaçlı veya tıbbi araştırmalar amaçlı kullanımı da dahil- yeter ki ciddi tıbbi bir araştırma için alternatifler mevcut olmasın”.

Hayvan özgürlüğü perspektifinden ve Solun dogmatik hümanizmi söz konusu olduğu sürece bu türcülüğün ve hayvan sömürüsünün yanlışları anlamında gelecek vaat eden bir başlangıçtır. Fotopoulos büyük hayvan sömürüsü türlerinin (her ne kadar et ve süt tüketiminden söz edilmese de) mazur gösterilemeyeceğini kabul eder ve hayvan özgürlüğünü ekolojik demokrasi için gerekli “yeni etik”in bir parçası olarak tanımlar. Ancak burada alenen görünen sorun şu ki bilimsel dogmanın geçilmez duvarlarında araştırmacılar her zaman başka alternatiflerin olmadığını iddia etmişlerdir, bu da eğer aramazlarsa ve kullanmazlarsa alternatifin olmayacağı anlamına gelir. Fotopoulos bu yüzden eğer en baskın ve en önemli tür olan insana hizmet ediyorsa hayvanların tıbbi araştırmalar için aşırı yaraya veya ölüme maruz kalması konusunda türcü ideolojiden ayrı düşememektedir. Fotopoulos aynı şiddet dolu prosedürlerin insanlar söz konusu olduğunda neden eşit şekilde meşru olmadığı konusunda bizi aydınlatmak için bayağı bir uğraşmak zorunda kalacak. Eğer gelişmiş zeka kriterine başvuruyorsa şempanzeler yerine neden 4-5 yaşındaki çocukların kullanılmadığını açıklamak zorunda kalacak.
Gelecek vaat eden ama biraz sorunlu bir başlangıcın ardından Fotopoulos insanların sıradan tercihlerinin hayvanların kafese kapatılma, acı çekme, hayat sahibi olmala ve özgürlükgibi hayati öneme sahip çıkarlarından daha üstte tutulması fikrine doğru yön değiştirir. Şöyle yazar, “ Ancak demokratik bir toplumda bu meseleler genel meclisler tarafından karar verilir, basit çoğunlukların benim ifade ettiğim meselelere benzer konularda karar için yeterli olacağını hayal edebilsem de hayvanların gıda amaçlı kullanılması konusunda sorun çıkacağına eminim. Açıkçası eğer yeni bir totaliter toplum olmak istemiyorsak vejetaryen olmak ya da olmamak konusu kişinin kendisine bırakılmalıdır. Hala bu durumda bile hayvanların yeni etikle paralel şekilde yetiştirilmesi çoğunluk tarafından karar verilmeli ve paedeia(halk)’nın yeni ekolojik etiğe geçilmesi konusunda önemli bir rolünün olacağı umulmalı. Çünkü bu kapsamlı demokrasi ile uyumlu bir şey olur.”

Irkçılığı, soykırımı, sendikasız işçi çalıştırmayı, çocukların cinsel sömürüye maruz kalmasını yasaklamak da totaliter bir davranış olmaz mı peki? Yoksa Kapsamlı Demokrasi –ID toplumu eğer bu kadar aydınlanmamışsa çoğunluk oyuyla şiddeti, kafese kapatılmayı, köleliği ve cinayeti de onaylayabilir mi? Fotopoulos tabaklarında ne yemek istediklerine ve tüketim nesnesi olmak için hayvanların hangi koşullarda ölmesi gerektiğine karar vermesi gibi insanlar tecavüz edip öldürmek istiyorlarsa bunu kişilerin seçimine bırakır mı? Eğer herkes etçil olmaya karar verirse bu durumda bu tüketimin karşılanması için fabrika çiftçiliğinin koşulları oluşturulmak zorunda kalınacaktır. “Hayvanları yetiştirmenin kuralları” kitlesel et tüketimi mantığıyla belirlenecektir, bu durumda paedeia ve onların yeni aydınlanması ne kadar insancıl tepkileri ne olursa olsun.
Fotopoulos veganlara ve HH savunucularına karşı standart bir argümana başvurur- yani insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söylemenin totaliteryen bir şey olduğunu söyler, sanki kişisel olan şey etik ve politik değilmiş gibi.

Öncelikle vejetaryen/vegan hareket tarafından kullanılan yaklaşım ikna etmeye yönelik bir eğitimdir, yoksa dogmaları ve etiği başkalarına zorla kabul ettirmek değildir, burada söz konusu olan argümanlar bilimsel olarak ya da etik olarak ne kadar kesin olursa olsun. İkincisi, insanları insan öldürmekten men etmek daha mı az totaliteryendir? Buradaki vurgu neden tüketicilerin “totaliteryen” kontrolüne yapılmaktadır, ama aynı anda milyonlarca veya milyarlarca et yiyen insanın etçil zevkleri için gerekli hayvanların totaliter bir şekilde hakimiyet altına alınmasından söz edilmemektedir? McDonald’s’ın reklamlarında görüldüğü gibi günümüz mitlerinin tersine hayvanlar mezbahalara ve fabrika çiftliklerine sosyal olarak koşullandırılmış insanların zevk tercihlerini memnun etmek için istekli şekilde gitmiyorlar. Kompleks, hissedebilen hayat formlarının vücut sıvılarını ya da etlerini iyi ya da akılcı sebepler(insanlar hayvan proteini tüketiyor diye meydana gelen hastalıklardan, orman yağmurları yok olsun diye, ozon tabakası incelsin diye, nehirler atıklarla zehirlensin diye) olmaksızın teslim etmeye zorlandığı bir yerde otonomiye saygıdan söz edilemez.

Bu nesnelliği savunan bir kuramcı için garip bir biçimde göreceli bir argüman. Herbert Marcuse kendini böyle göreceli konumlara gizleyerek sömürüyü ve şiddeti yasaklayıp kınamayı reddeden bu tür bir “baskıcı toleransı” kınamıştır. Uğruna mücadele etmeye değecek bir gelecek toplum türü ne olursa olsun her türden sömürüyü reddeden evrensel bir demokrasi prensibi üzerine kurulacaktır. Demokratik paedeia projesi, bütün hayat biçimlerine saygı duymayı ve onlarla olan bağımızı öğreten insancıl eğitim programlarıyla desteklenmelidir. Eğer çocuklar hayatlarının erken dönemlerinde bu bilgilerle karşılaşırlarsa çoğunluğun iradesi etik veganizmi ve bütün hayat karşı şiddetten uzak durmayı savunacak kadar aydınlanmış olacaktır.

Fotopoulos hayvan özgürlüğüyle alakalı hataya düştüğü noktalardan birisi de devletçi olmayan bir toplumla alakalı bir gelecek vizyonu. İronik olarak bir şekilde aslında korumak ve inşa etmek istediği insanlarla ve hayvanlar arasındaki farklılıkları şişirmesi: “bence bütün türlerin temsil edilebildiği bir kapsamlı demokrasiden söz etmek demokrasinin kendisine ters düşüyor. Çünkü demokrasi eğer temsilci diye bir şey söz konusuysa olması mümkün olmayan bir şey. Demokrasi katılımcılarının politik iradesinin doğrudan ifadesi olup bu manada insan olmayan türlerin yurttaş olarak kabul görmesininin mümkün olmadığını söyleyebiliriz; çünkü hayvanlar politik iradelerini doğrudan ifade edemezler. Gerçek bir demokraside mümkün olan şey iradenin delegasyonudur- ama temsili değildir- böylece birey ve sosyal otonomi güvence altına alınabilir. Demokrasi için bu temel koşulun hayvanlar söz konusu olduğunda nasıl olup da gerçekleşeceğini bilmiyorum açıkçası.”

Gelecek toplumların politik biçimi ne olursa olsun aydın insanlar daima genel ve metaforik manada ihtiyaçlarını seslendiremeyen türlerin çıkarlarını “temsil” edeceklerdir- bu ihtiyaçların genellikle empati ve aklı selim gerektirdiği ortada. Hayvanlar doğrudan demokraside fiziken ve iletişim manasında yer alamazlar, bu yüzden hayvan haklarını savunanlar kaçınılmaz olarak onların adına gerekeni savunacaktır. Böylece, insanlar kendi gereksinimlerini ve çıkarlarını savunmak için doğrudan demokrasiyi kurabilirken bu senaryonun hayvanlar için mümkün olamayacağı ortada. Bu insanın üstünlüğü anlamına gelmez, sadece Homo sapiens tarafından egemenlik altına alınmış bir gezegende farklı ve benzersiz doğalara sahip olarak hayvanların kendi adlarına insanların konuşmasına gerek duyduğunu açıklar.
Bunu tanımlamak için hangi dili kullanırsak kullanalım, aydın insanlar hayvanlar adına konuşmalıdır. Bu, kendi adına konuşabilecekken kendileri adına başka bir grubun konuştuğu bir insan grubunun söz konusu olduğu totaliter bir proje değildir. Bir şekilde, ifade edilen seçimler ve acı çığlıkları içerisinde hayvanlar seslerini, isteklerini, gereksinimlerini ve seçimlerini ifade ediyorlar. Sadece dinlememiz ve dikkat kesilmemiz gerekiyor. Ancak hayvanlar farklı bir ontolojik kategoride olduklarından konuşma ve akıl yürütme yetenekleri insanlarınki gibi olmadığı için (aynen bizim onların iyi özelliklerine sahip olmamamız gibi) bizler bir şekilde onları temsil etmeli veya onların delegeleri, koruyucuları veya elçileri olarak davranmalıyız. Hayvanların bizlerin demokrasi için şart koştuğumuz koşullara sahip olup olmamasının konuyla alakası yok. Bizler onların temel bizlerden farklılığını kabul edip buna saygı (evrimsel benzerliklerimizle paralel olarak) duymalıyız. Bizim sosyal hayat kriterlerimizi karşılayamıyorlar diye onlara sosyal irademizi uygulamak demek- hem de inanılmaz derecede kibirle, kısırdöngü içinde kimin hakka sahip olduğunu ve ahlaken değip değmediğine karar vermek- hem keyfi bir uygulamadır hem de emperyalistliktir.

HÜMANİZMİN ÖTESİ: TÜRCÜ KİMLİKLERİN ÖTESİNE VE DAHA GENİŞ BİR ÖZGÜRLÜK HAREKETİNE DOĞRU



“Hayvanların kaderi benim için gülünç görünmekten daha önemli bu mesele insanın kaderiyle çözülmesi mümkün olmayan bir şekilde birbirine bağlıdır”. Emile Zola

“Merhamet dairesini yaşayan bütün varlıkları kapsayacak denli geliştirene dek İnsanoğlu huzur bulamayacaktır.” Dr. Albert Schweitzer

“Bir ulusun büyüklüğü ve ahlaki gelişmişliği hayvanlara nasıl davrandığına bakarak anlaşılabilir.” Mohandas Gandi

Kapsamlı Demokrasi – ID’nin temel hedefi ekolojik demokrasiyi ve toplumun doğayla yeniden entegrasyonunu sağlamaktır. Her ne kadar kuramsal, etik ve politik bir açık olarak Kapsamlı Demokrasi-ID’de görünse de bu problemin büyük bir bölümü hayvan hakları/özgürlüğü meselesine katılmayı gerektiriyor. Hayvan haklarının sömürüyü, eşitsizliği ve adaletsizliği kınayan ID ve diğer Sol hareketlerine bir manada meydan okuduğu ortada; ekolojik sürdürülebilirliği desteklerken sosyal analizin holistik modellerini de savunuyor ve bunu yapmanın koşulu olarak hayvan ve insan özgürlüğü arasındaki karşılıklı bağların kabul edilmesini gerektiriyor. Bir türün bir diğer türün sırtından geçinerek özgürleşmesi sadece bir özgürlük hareketinin etik prensiplerine burun kıvırmakla kalmıyor, pratik olarak da onunla çelişiyor. Toplum ve doğa, demokrasi ve ekoloji arasındaki ilişkileri analiz etmeye çabalayan taslaklar kaçınılmaz olarak “doğa” kavramlarının hayvanları es geçerek fiziksel çevre ve ekosistemlerle sınırlı olacaktır. Bu tür görüşler sadece keyfi etik ve ahlaki sınırlamalar koymakla kalmaz ekolojiyi anlama çabalarını da başarısız kılar. Ekolojik hatalar iki adettir: 1- fabrika çiftçiliğinin ve genel olarak hayvancılığın günümüzün temel çevre sorunları arasındaki yerini anlama konusunda başarısız olurlar, burada küresel ısınma ve yağmur ormanlarının yok olmasındaki paylarını saymıyoruz bile, 2- Fiziksel ekosistemlerin kendine yeterli organik hayattan bağımsız yapılar olmadığını, birçok türe bağımlı olduğunu görmeyi beceremezler.
ID perspektifinden hayvan özgürlüğüne gıda ve araştırma sektörlerine saldıran kapitalist büyüme ekonomisinin büyük sektörlerine meydan okuyan bir dinamik sosyal hareket olarak bakmak mümkündür. Hayvan Özgürlüğü Hareketi belki de bugün kapitalist mantık ve ekonomilerin en ciddi eleştirisidir, sosyal ve doğal dünyalardan çıkar sağlanması ve bu yerlerin yok edilmesi konusunda güçlü bağlar ortaya serer. Küresel ve antikapitalist bir güçtür. Eğer Hayvan Özgürlüğü Hareketi daha büyük bir halk desteği elde edebilseydi, kapitalist para krizine yol açabilirdi çünkü insan sağlığı ve tıbbi bakım konusunda ilerleme kaydetmeye çalışılıyor. Genellikle Hayvan Özgürlüğü Hareketi kültürel paradigmada bir kayma meydana getirme etik ufukları hayvanları da kapsayacak şekilde genişletme ve insan türü kimliğini ekolojik krizdeki varlığı belirgin olan hakim paradigmadan uzak tutabilme potansiyeline sahip.

Hayvan özgürlüğünün en büyük katkıyı tek konu odaklı olmayı reddederek daha geniş bir anti-kapitalist hareketin parçası olmayı başarmasında bulabiliriz. Elbetteki bu durum bütün Hayvanları Savunma Hareketi için söylenemez, bu savunma hereketi daha çok her türden politik yönelimleri olan- apolitikten muhafazakara ve liberallerden radikal anarşistlere- insanları bir araya getirme gibi bir derdi olan “popüler bir cephe” olarak görülebilir. Fotopoulos şöyle söylüyor, “ Ama bana göre bu haklar felsefesi vb meselelerden sistem karşıtı bir bilinçlilik çıkarrmak isteyenler için en temel zayıflıktır”.

Hayvan Özgürlüğü hiçbir şekilde demokrasi ve ekoloji için yeterli değildir, ama ekonomik, sosyal, kültürel ve psikolojik bir değişim için gerekli bir koşuldur. Hayvan refahı/hakları insanları hayvanlarla merhametli ilişkiler kurulmasını ister ama genel politik ve dünya görüşleri kapitalist, sömürü yanlısı, cinsiyetçi, ırkçı olabilir. Kapitalist ekonomi ve devleti eleştirmeksizin derin ve geniş bir bilinçlilik gerektiren daha geniş bir eleştiriden mahrumdurlar. Solcuların kendi türcülüklerinden bihaber olması gibi bir çok hayvan savunucusu da kapitalist ve devletçi ideolojileri yeniden üretmektedir.

Ancak Hayvanları Savuna Hareketinin- refah, haklar ve özgürlük- bütün yönleri insan düşüncesi ve kültüründe büyük bir değişime yol açtığı, bir çok biçimde hayvanların çıkarlarının artık korunduğu ve saygı gördüğü söylenebilir. Sivil haklar mücadelelerinin ahlaki gelişmelere yol açıp bir çok insanı ırkçılıkla alakalı ayrımcılık ve önyargılardan kurtulmaya zorlaması gibi onyılalrdır Hayvanları Savunma Hareketinin de sayısı giderek artan sayıda insanı türcülükle alakalı yanlış bilgileri ve hayvanlara yönelik önyargıları bir kenara bırakma yönünde ikna ettiğini söyleyebiliriz. İnsanların hayvanlara olan hakimiyeti ve kriz(sosyal, etik ve çevresel) arasındaki derin ilişki ortaya koyuyor ki insan dünyasının doğaldünyayla alakası söz konusu olduğunda ALF gibi gruplar insanın insanla, insanın hayvanla ve insanın doğayla olan yeni ilişkisini açıkça ortaya koymak için benzersiz bir konumda bulunuyorlar.

Hayvan özgürlüğü mücadelesi bütün insanların kafa yapılarında, değerlerinde, eylemlerinde, alışkanlıklarında radikal değişiklikler gerektiriyor, ayrıca sosyal kurumların ve ekonomik sistemlerin de sömürücü pratiklerinden koparak yeniden yapılandırmasını şart koşuyor. Ekolojik demokrasinin hedefi milyarlarca hayvan despot insanların eli altında olduğu sürece belirsiz bir haldedir.

Hayvan özgürlüğü felsefesi insanları hükmeden efendiler ve doğanın sahipleri olarak gösteren kimliklere ve dünya görüşlerini yıkar ve hayvanlarla ve doğayla yeni ilişkiler geliştirmenin yeni yollarını gerekli kılar. Hayvan özgürlüğü, insanların – modern öncesi, modern, Batılı ya da Batılı olmayan- Homo sapiens onları 2 milyon yıl önce avlamaya başlayalı beri hayvanlar üzerinde sahiplik iddiasında olduğu ve tarım toplumlarının doğuşuyla bir egemenlik patolojisine dönüşen iktidarına yönelik doğrudan bir saldırıdır.

Diğer türler için özgürlük arayan bu yeni mücadele hakları, demokratik bilinci, psikolojik büyümeyi ve biyolojik bağlılığı/bağımlılığı tarihte daha önce görülmemiş bir biçimde geliştirme potansiyeline sahiptir.
Ahlaki evrimdeki yeni adım bu gezegen üzerindeki sayıca çok olan bir türü diğer türün şiddet dolu kamçısından kurtarmaya yarayacak olan bu son kölelik biçimini ortadan kaldırmaktır. Günümüzün ahlaki gelişimi insanın üstün olduğu fikrinin artık önceden erkeklerin ve beyazların üstün olduğu fikrine olduğu gibi çöpe atılmasını gerektiriyor. Hayvan özgürlüğü insanların hümanizmin alakasız sınırlarını aşarak etik düşünce anlamında kaliteli bir sıçrayış gerçekleştirmesini talep ediyor, böylece ahlaki çıtayı akıl ve dil sahibi olmaktan öznelliğe ve hissedebilme yeteneğine yükseltmiş oluyor.

Hayvan Özgürlüğü, insanların yavaş yavaş hiyerarşi, eşitsizlik ve her türden ayrımcılığın keyfi, temelsiz ve hatalarlar dolu uygulamalar olduğunu idrak ettiği geniş bir tarihi öğrenme sürecinin zirve noktasıdır. Ahlaki gelişim bir grubun diğer bir gruba olan üstünlüğünü meşrulaştırmaya çalıştığı bütün mitlerin sırlarının ortaya çıktığı ve yapıbozuma uğradığı bir süreçte meydana gelir- eski ataerkillik krallara atfedilen o ilahi haktan Sosyal Darwinizme ve türcülüğe dek-. Ahlaki gelişim hiyerarşik vizyonların eşitlikçi vizyonlarla yer değiştirip daha geniş ve daha kapsamlı bir etik toplum geliştirebilmesi dinamikleriyle ilerler.

Kadınları, siyahları ve diğer ezilmiş grupları ezmek için kullanılan gerekçelerin mantıksızlığını ve mazur gösterilemezliğini idrak etmiş olarak toplum türcülüğün de bir başka ayrımcılık ve baskı biçimi olduğunu anlamaya başlıyor. Demokrasiyi ve hakları baş tacı ederken hissetme yeteneğine sahip milyarlarca canlıyı ve zeki hayat türlerini köleleştiren bir sistemi destekleyen Solcuların büyük tutarsızlığı bir şekilde milyonlarca siyahı köleleştirirken bir yandan da İnzgiliz tiranlığını protesto eden Amerikalı sömürgecileri andırıyor.

Zulmün ortak yönleri, insanın ahlaki bilinçliliğinin tarihini anlatabilmemize ve kültürümüzde ahlaki gelişimin ortaya çıkışının haritasını ortaya koyabilmemize yardım ediyor. Bu eğri hakların yavaş yavaş evrenselleşmesinde de görülebilir. Tecrübe ve zulmün benzerliklerini kavrayarak bizler iktidarın doğasına dair bir içgörü elde ediyor, ahlaki toplumun genişlemekte olan sınırlarını fark ediyor, ve ekolojik ve türcü olmayan ilkelere dayalı olduğunu ve evrensel adalete dayanan bir ilerleme ve medeniyete dair yeni bir vizyon elde ediyoruz.

İnsan, hayvan, ve dünya özgürlüğü hareketleri arasındaki bağlantıları ortay akoymak elbette ki inanılmaz derecede zor olacaktır, ama bu göreve her taraftan kişilerce el atılması gerekiyor. Solcu hümanistlerin asla türcülüğü yenememe ve hayvan özgürlüğünün manası ve geçerliliğini kavrayamaması veya etik veganlara dönüşememe gibi bir ihtimalin var olması gibi, hayvan hakları hareketinin de hayvan özgürlüğü mücadelesini küresel kapitalizm bağlamında idrak edememesi mümkündür.

İnsan/hayvan özgürlüğü hareketlerinin derin farklılıklar olacaksa da birbirinden öğrenecek çok şeyi var. Kapsamlı Demokrasi tarafındakilerin hayvan özgürlüğü hareketindekilere kapital mantığı ve küresel kapitalizm hegemonyasını ile alakalı öğretecek çok şeyi olması gibi, kendilerinin de hayvan özgürlüğü etiği ve politikalarından öğrenecek çok şeyleri var. Solcu radikaller Hayvan Özgürlüğü Hareketindeki antihümanist elementleri yatıştırabilir, benzer şekilde Hayvan Özgürlüğü Hareketi Sol’un türcü önyargıları yenmesine ve daha merhametli, zulümden uzak ve çevreye uyumlu bir hayat tarzı benimsemesine yardım edebilir.Ortak bir nokta ve bir ayrım noktası da araçsalcılığın eleştirisi ve insanın hayvanlar üzerindeki egemenliğinin eleştirisi – bu da genel olarak doğanın egemenlik altına alınmasının bir parçasıdır zaten- ve insanın insan üzerindeki hakimiyetinin eleştirisi noktasında olabilir. Bu tür bir konuşma, diyalog, veya yeni ittifak politikası elbette Sol’un hümanizmin zincirlerinden kurtulup gülünç olmaktan uzaklaşarak bir itibar noktasına varması ve hayvan hakları/özgürlüğünün önemini kavramasına bağlıdır.

Çeviri:CemC

Radikal Köle Karşıtlığı Manifestosu:

 

Gereken Her Türlü Şekilde  Total Özgürlük

Dr. Steve Best

I.
Hayvanları Savunma Hareketi artık ya öleceği ya da yapması gerekeni yapacağı bir dönüm noktasında bulunuyor. 1980lerin başlarında yeni bir hayvan hakları hareketi potansiyelleriyle dopdolu bir biçimde parıldıyordu; birkaç sene içerisinde bu ışık yozlaşma, oportünizm ve bürokrasinin samimi bir değişim vaadinin içini boşalttığı bir şekil aldı. Evrim geçirdikçe PETA ve diğer gruplar, HSUS (ABD İnsancıl Topluluğu)’na özenerek dev şirket canavarları ve ana akım makinelerine dönüştüler. Taviz verir bir şekilde hayvan hakları grupları sürüp giden hayvan kırımını yok etmek yerine onu düzenlemek amacıyla sömürü endüstrileriyle beraber çalıştılar.

Örneğin son on yıl içerisinde PETA McDonalds’ı, Burger King’i ve KFC’yi kafes boyutlarını büyütmek ve “daha az zulüm içeren ve daha fazla kazanç sağlayan” kesim metodları uygulamaları konusunda zorladı, aynı anda HSUS yoğun şekilde “insancıl et” ve “kafesten elde edilmeyen yumurtalar” konusunda kampanyalar yapıyordu. Bu gruplar nihai anlamda sömürenlerin çıkarlarına hizmet edip genel anlamda kapitalist prensipleri baş tacı ediyordu. Ancak 1980lerde PETA’nın ciddi bir kuruluş olarak başlayıp ALF’i savunmaya devam etmesine rağmen HSUS 1954’teki kuruluşundan bu yana bürokratik bir refahçı grup olmuştur ve taviz vermeden ALF’i kınamaya devam edip vejetaryenliğe bile destek vermekten uzak durarak etçil kültürü yüceltmektedir.

Endüstride ya da hayvanları savunma kamplarında hala şüpheleri olan vardır diye HSUS Başkanı ve CEO’su Wayne Pacelle’in 2009 Temmuz’unda Agritalk radyo’daki bir röportajda söylediklerini yazmam gerek. Pacelle röportajda resmen özel hayatında vegan olduğu için özür dileyerek etin, dirikesimin, avcılığın, hayvanat bahçelerinin ve sirk endüstrilerinin HSUS’tan korkmalarını gerektirecek hiçbir sebep olmadığını; çünkü amaçlarının bu kurum ve kuruluşların çalışmalarını sona erdirmek değil sadece “hayvanlara karşı nezaket ve merhamet”göstermeyi savunmak olduğunu söyledi.

II.

Bürokratik “refahçılığın” bu sefil reformistliği ve oportünistliğine doğrudan bir tepki olarak, hayvanları savunmayı hedefleyen yeni bir hareket doğdu; ama bu hareket refahçılığın değil, hayvan hakları mücadelesinin altını çiziyordu; düzenlemeler yerine hayvan köleciliğinin tamamen sona erdirilmesini talep ediyordu; “insancıl” bir şekilde elde edilmiş hayvan ürünlerinin değil, veganizmin altını çiziyordu. Belli bir dereceye kadar bu yeni kölelik karşıtı hareket Rutgers Üniversitesi Hukuk profesörü Gary Francione’ın çalışmalarıyla tanımlanıp şekil almıştır. 1990lardan itibaren Francione hayvan hakları terimini kullanıp refahçı politikalar güden yeni refahçıların sahtekarlığını ifşa etti. Francione’a göre bu politikalar tutarsız olup hak kavramının içini boşaltır; her ne şekilde olursa olsun “refahçılık”, endüstrilerin yararına çalışır; refahçılık, türcülüğü ve hayvanların korkunç sömürü sistemleri içerisindeki durumunu ortadan kaldırmaktansa bu durumu daha da kötü bir hale sokar.

Photobucket

Francione şirket reformizminden kaynaklı hoşnutsuzluğa bir şekil verdi, ayrıca giderek büyüyen bir vegan kölelik karşıtı hareketin kıvılcımını ateşledi. Daha doğrusu, aslında Donald Watson tarafından 1944 yılında başlatılan ve ABD ve İngiltere’deki vegan topluluklar tarafından sürdürülen bir vegan hareketine yeniden hayat verdi. Bu toplumlar Watson’ın veganizmle alakalı geniş ve politik vizyonuna sahip çıktılar, Watson için veganizm sadece bir beslenme biçimi değildi, hayvanların sömürüsüne dayalı kölelik sisteminin tamamen kaldırılmasına dair etik , politik ve gerçekten de bütün baskı sistemlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik bir adanmaydı. Francione eski pasifist Jainizm ile Watson’ın vegan bakış açısını birleştirdi, böylece hayvan hakları felsefesi sistematik olarak ilk kez 1983 yılında Tom Regan tarafından geliştirildi, Regan pasifist vegan kölelik karşıtlığını matriksine bu etkileri de karıştırmış oldu.

Francione, veganizmi kendisi icat etmiş gibi davranıyor, ve Roger Yates gibi yalakalar hakiki bir hayvan hakları hareketinin aslında 1996’da Francione’ın eserinin giderek artan etkisiyle başladığını söylüyorlar. Ancak Francione daha çok Watson’ın orijinal öğretilerine geri dönüp gıda seçimleriyle hayvanlarla alakalı ahlaki bağlantıları birbirine bağlayan etik bir vizyondan uzak, bütün baskı ve sömürü çeşitlerine karşı çalışmak uğrunda tutarlı bir politik bağlılıktan mahrum bir tavır ortaya koymuştur. Türcülüğe yönelik kölelik karşıtı yaklaşımlar on dokuzuncu yüzyılda feminist dirikesim karşıtlarıyla başladı, Watson ve yavaş yavaş ortaya çıkan vegan topluluklar güçlenip 1960lardan günümüze dek İngiltere’de süren av sabote hareketleriyle canlılık kazanırken 1976 yılında Ronnie Lee, ALF’i kurduğu zaman tarihi anlamda büyük bir ilerleme kaydetmiş oldu.

Francione refahçılığa dair kuvvetli bir eleştiri ortaya koyup hayvan hakları felsefesini yeni bir seviyeye yükseltirken bir yandan da kendisinin politik bir vizyondan mahrum, insan nüfusunun %1’inden bile az bir kitle tarafından desteklenen bir hareketin marjinal konumunu ileriye götürebilecek bir kabiliyetten uzak olduğunu da kanıtlamıştır. Francione’ın dini, alakasız ve apolitik indirgemeleri açısından vegan kölelik karşıtlığı hala kapitalizm ve dominant ideolojiler tarafından sürdürülen elit, beyaz , Avrupa merkezli tüketimci bir hayat tarzı olarak kalmaktadır. Dahasıi Francione bir çeşit cemaat gibi Franciombeların oluşmasına sebep oldu, bu kişiler fundamentalist, sıkı, kavgaya düşkün , hem Allah’a hem şeytana ibadet eden, efendilerine ve onun düşmanca tavırlarına köle gibi bağlanmış kişilerdir, bu kişilerin kendilerini eleştirenlere tepkisi son derece serttir.

III.
Francione ve müritleri bir doktrin ve dogma dansında bir araya gelmiş durumda. Hristiyan köktendinciler gibi Francione ve takipçileri diğer insanlar hata yaparken kendilerinin Hakikat’e sahip olduğunu düşünüyor. Francione’ın söylediği gibi gerçekten başka hiçbir “alternatif” yoktur, sadece yıkım ve kaos vardır, tek istisna da kendilerindeki kanuna itaat, barışçıl eğitim ve kurumlar üzerinde bireylere ve tüketim alışkanlıklarına odaklanma durumu ve küresel kapitalizmden kaynaklanan üretim zorunluluklarıdır. Onlar için dünya siyah beyazdır, cevaplar kesin ve kat’idir, ve kompleksite ” ya/ya da” şeklinde biçim almış olup “hem/hem de” diyalektik mantığıyla elde edilmekten uzaktır.

Pasifist gruba göre ekonomik sabotaj gibi militan doğrudan eylem(MDE) taktikleri DAİMA yanlıştır ve ASLA bir etkiye sahip değildir. Kendilerini kompleksiteleri ve spesifik durumları analiz etme uğraşısından uzak tutan Franciombelar olası bir “hakikat”e tutunur ve bunu mekanik anlamda meydana gelmiş ya da gelecek her eyleme uygularlar. Tarih konusundaki cehaletleri ancak mental esneklikten uzak olmalarıyla eşleşebilir. 30 seneden fazladır, dünya çapında bir düzineden fazla ülkede, sayısı bilinmeyen binlerce eylemde sabotajcılar ve özgürlükçüler esaret altındaki yüzbinlerce hayvanı özgürlüğüne kavuşturdular; bir çok hayvan üreticisinin, kürk çiftliklerinin ve dirikesimcinin işini sonsuza dek kapattılar; ve bir çok insanı hayvan sömürüsü dışında iş yapmaları konusunda ikna ettiler, bu arada dünyanın her yerinden insana hayvan özgürlüğü hareketine katılmaları konusunda ilham kaynağı oldular.

Bütün bu olup biten şeylere rağmen Franciombelar yapılan işlerde hiçbir kıymet ya da kazanç görmüyor, sadece zarar görmüş mülklerin onarılması ve bütün özgürlüklerine kavuşturulmuş hayvanların yerine yenilerinin gelmesini düşünebiliyorlar. Bu bazı durumlar için geçerli olabilir, ama bir çok operasyonun ışığında bakıldığında bunun yanlış bir iddia olduğunu görüyoruz; hayvanların yerine yenileri gelse ve mülkler yeniden inşa edilse de, giderek yükselen sigorta bedelleri küçük ve orta halli işyerlerinin hayatta kalma şansını zayıflatıp zora sokuyor. Dogmatik pasifistler cehalet ve inkar perdesi arkasına saklanadursun, sömürücüler ALF eylemlerinin ne kadar etkili olduğunun canlı kanıtlarıdır.

Sabotaj taktiklerini “şiddet içeriyor” diye damgalamak ve mülklere yapılan saldırıları insanlara yapılan saldırılarla bir tutmak yoluyla Franciombelar FBI’ın ve şirket –devlet- medya kompleksinin gerici söylemini ve konumunu taklit ediyorlar. Gereksiz yere eğitimi illegal taktilerin (hatta açık kurtarmaların) karşısına koyuyorlar, sanki bu ikisi devrimci bir sürecin birbirini tamamlayan iki parçası değil de tamamen birbirine zıt iki olaymış gibi.

Kapitalizm, baskı biçimlerinin benzerliği ve ortak hareket etme politikalarıyla alakalı öne sürdüğü fikirlere rağmen Francione sonuçta basit, tek konu odaklı bir veganizm müdafaası yapıyor ve bunu yaparken beyaz, zengin, imtiyaz sahibi ve Batılı bir kitleye hitap ediyor, böyle bir durumda farklı ırktan, işçi sınıfı ailelerinden, yoksullardan, Çin’den ya da Hindistan’dan-dünyanın en nüfusu kalabalık ülkeleri olup Batı tipi beslenme alışkanlıklarına hızlı bir geçiş yaşıyorlar- söz etmiyor bile.

Francione bu sebeple on dokuzuncu yüzyılın başlarında hayvanları koruma hareketindeki eylemcilere yapışıp kalan elitist, sınıfçı ve ırkçı stigmaları yeniden üretiyor ve dahası veganizmi ve hayvan haklarını ilerici hareketlerden ve toplumsal akıştan ayırıyor. Zulmün, sömürünün ve ideolojik hegemonyanın, Batı düalizmlerine saplanıp kalmış üretim/tüketim, bireysel/toplumsal, psikolojik/kurumsal gibi yanlış zıtlıkların yapısal teorisini kuramayarak, kapitalizmin mantığını ve küresel yapısını, sorumluluğu ve suçu bireysel tüketicilerin omuzlarına yükleyerek temize çıkarmaktadır.

Elbette insanların kişisel hayatlarını değiştirmek için sorumluluk alması gerekiyor, mesela vegan olmak için ekolojik ve etik zorunluluğa katılmak bunun bir yolu. Ancak politik ve pedagojik olarak aynı anda vatandaşların hayatlarında çok büyük gücü olan yapısal güçleri idrak etmesi ve yumuşatılmış ekonomik ve politik kurumların etik ve toplumsal değişimi öğrenmeleri, öğretmeleri için önemli engeller ortaya koyma biçimlerini de anlaması gerekiyor. Psikolojik ve etik değişimler, demokratik ve ekolojik kültürler yaratmaya yarayacak büyük ölçekli sosyal transformasyonlar oluşturmak için gerekli ama yeterli olmayan bir durumdur.

Liberal bireyciliğin kapitalist ideolojisini içselleştirerek bu sözde kölelik karşıtı adam en banal ve en manasız bir reformculuğu savunuyor, bu durumda refahçılığın türcü zulmün zincirlerini kırmasına benzer bir şekilde bu tavır da sosyal ilişkilerdeki tahakkümü değiştirmekte ancak bu kadar başarılı olabiliyor. Watson’ın formülünü daha ilerilere götürmektense Francione her türden sömürü ve hiyerarşi karşısında bizlere zengin, etik bir politik idealin gerici ve içi boş bir versiyonunu sunuyor.

IV.
Franciombelar sosyo-politik resimden kompleksiteyi, belirsizliği kaldırıyor ve fena halde dogma, kibir ve kabalık kokuyorlar. Francione’ın belirttiği sınırlar dışındaki her türden veganizme, hayvan hakları veya kölelik karşıtlığına yanlış, gerici ve refahçı gözüyle bakıyorlar. Hareketteki diğer oluşumları “yeni refahçı” diyerek tanımlıyorlar, aynen McCarhty döneminde “komünist” kelimesini ve 11 Eylül’den sonra millliyetçilerin “terörizm” kelimesini kullanarak kendilerine muhalif olanları damgalaması gibi.

Gerçekten de McCarthy tarzında, illegal doğrudan eylemleri savunanların ya da açık eylemleri savunanların kendilerine yönelttiği sözde ölüm tehditlerinden sonra Francione manasız bir şekilde alarında pasifistlerin de bulunduğu bir çok ismi sözde terörist bir oluşumun içinde olmakla itham etti. Dahası, Francione sanki o ulvi öğretilerine karşı çıkmak psikolojik anlamda sorunlu olmanın bir kanıtıymış gibi davranarak akil/akıl dışı ve rasyonel/irrasyonel gibi kaba dikotomilerin arasındaki ince çizgilerin anlamlarını unutmuşçasına herkese deli veya aklını kaybetmiş gözüyle bakıyor.

Hiyerarşik hakimiyetin ve ekolojik krizin hakiki sebeplerini kavrayamadan, kurumlardan çok bireyleri suçlayarak Francione hayvanları ve gezegeni tehdit eden sorunların doğasını idrak etmekte başarısız olup hayata geçirilebilecek taktikler ve potansiyel çözümler sunma anlamında da bir işe yaramıyor. Böylece bizler de son derce muğlak ve liberal bir sözde her derde deva olacak “vegan eğitim” anlayışıyla karşı karşıya kalıyoruz. Görünüşe göre blog doldurup podcast yoluyla haberleşmek gibi çizgileri olan bu yaklaşımdan anladığımız şu: Francione ve takipçileri politikadan bihaberler ve aslında eğitimle teori ve pratik bilgisinden de mahrum durumdalar-bu da vegan eğitim yoluyla toplumsal değişim yaratmayı amaçlayanlar açısından sorun oluşturuyor. Bakış açıları, veganizmin bireysel aydınlanmaya yol açması ve böylece toplumsal dönüşüm sağlanmasında esas araç ve katalizör görevi görmesi sebebiyle tamamen bir sanrıdan ibarettir. Bu pasifistler Hristiyanlarınkine benzer bir inanç ile zayıf polemikleri ve “eğitim” çabalarıyla bir şekilde insanlığın yüreğini ve ruhunu etkileyeceğini, ve bunun sonucu olarak da toplumu bir bütün olarak değiştireceğini ümit ediyorlar. Geçmek üzere olduğumuz eşikten habersiz bir şekilde hızlı ve sistemli ekolojik bir çöküş karşısında yavaş ve usul usul bir değişimi savunuyorlar.

Küresel ekolojik ve toplumsal krizler hızla artarken Francione günümüzün en hayati konularını görmezden geliyor- insan nüfusunun aşırı artışı, türlerin yok olması, ormanların yok olması, küresel iklim değişikliği ve kapitalist ekonominin temelindeki sürekli büyüme mecburiyeti. Franciombeların kolektif “vegan devrimi” halüsinasyonlarını desteklemek için kullandığı kaos modeli Çinve Hindistan’da et tüketiminin artması konusuna daha kolay uygulanabilir. Vegan olan her insana karşılık bu hızla endüstrileşen ülkelerde, Brezilya ve Güney Afrika gibi yerlerde bin etçil insan ortaya çıkıyor. Özgürlüklerine kavuşturulmuş hayvanların yerine “yenilerinin getirilmesi” konusunda Francione’ın gösterdiği titizlik onların tek konu odaklı yaklaşımlarına uyuyor, her veganlığı seçen her insan için onlar sevinedursun bu bir kişi karşısında ölüyiyici orduları sürekli büyüyor.

Francione’ın yaklaşımı gerçeklikten uzak, kibirli ve biyolojik çöküşün ve ekolojik felaketin önüne geçecek türden yoğun ve kompleks bir mücadeleyle uğraşamayacak kadar konuyla alakasız bir yaklaşımdır. Pasifist vegan hayat tarzı da diğer bir çıkmaz sokak ve içi boş bir hayal olup kriz yaşayan gezegenimizin önünde duran büyük mücadeleyle başa çıkamayacak kadar yetersiz bir tavırdır. Belki bir zamanlar ilerici bir tavırdı ama Francione’ın yaklaşımı artık tamamen gerici bir yaklaşımdır. Sözde bir kölelik karşıtlığı hareketi söz konusu olup burjuva tipi bir veganizm ve hayat tarzı söz konusudur. Tek boyutlu, tek konu odaklı, Avrupa merkezli, beyaz, elitist, tüketim yanlısı ve kapitalist bir yapı olup veganların ve kölelik karşıtlarının bundan hemen kurtulması gerekmektedir.

Franciombelar kölelik karşıtlığını sahiplenip kendi vizyonlarını taşımayanları “refahçılık “diye nitelerken kurduğumuz grup onların tarikat tipi teolojisinin kapılarını kapatırken düşünmeye yeniden hayat vermeyi, sağduyuyu yeniden yapılandırmayı, veganizmi en geniş politik bağlamda konumlandırmayı ve devrimci değişikliklerin hayata geçebilmesi için olanakları yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor. Bizim seçeneklerimiz HSUS’un “refahçılığıyla” ya da Francione’ın sözde kölelik karşıtlığına ya da vegan hayat tarzıyla sınırlı değil. Tarihin ortaya koyduğu ve geleceğin de gereksindiği gibi başka yollar da mevcut.
V.
Gücünü ve kuvvetini ondokuzuncu yüzyılda ABD’de (ve daha önce İngiltere’de) ortaya çıkan insan köleliğine karşıt hareketten alan ve ona hayat veren, daha zengin ve radikal bir kölelik karşıtlığı kavramına ihtiyacımız var. Franciombelar tarafından ortaya konan karikatürlere ve taklitlere karşı savunduğumuz kölelik karşıtlığı, ondokuzuncu yüzyılın ittifak politikaları, çoğulculuk ve radikalizmiyle aynı paralelde bulunuyor. Ancak nostaljiden ve zamanı geçmiş politik modellerden kaçınmak için bu yaklaşım başka bazı çağdaş teorilerden ve politik hareketlerden de güç alıyor. Radikal bir toplumsal değişime ihtiyacımız olduğunu idrak edip türcülüğe, kapitalizme, devlete ve her türden tahakküme karşı verilecek mücadelenin aynı anda bir çok cephede yürütüleceğini de anlıyoruz. Zulmedenlerin gizli “insancıllığı”na karşı merhamet duyup hayvan özgürlüğü hareketinin militan kanadını lanetleyen şirket yalakaları ve paralize olmuş pasifistler tarafından satılmış bir harekete yeniden hayat vermek istiyoruz. Burada bir stockholm sendorumu söz konusu, pasifistler militan özgürlükçüleri lanetleyip yaftalarken zalimlerin insanlığına saygı duyuyorlar.

Hayvanlara karşı yürütülen türcü ve kolektif savaşı blog yazarak, broşür dağıtarak, masa başı çalışması yaparak ve vegan yemek tarifleri kitaplarıyla durduramayız. Kapitalizm yıkıcıdır, ve arzu edilen değişim sadece ikna ve eğitim yoluyla asla gelmeyecektir, bütün dünyayı yok eden yıkımın kurumları ve ajanlarından daha güçlü olmayan bir hareket olmadıkça da bu gerçekleşmeyecektir. Radikal pedagoji kuramcısı Paulo Freire’nin belirttiği gibi eğitim ancak daha geniş ve çok dişli bir mücadele, direniş ve değişim hareketinin bir parçası olabilir. Böylece bütün önceki devrimlerde olduğu gibi insanlar ve hayvanlar, özgürlüğü, zalimler bir anda ışığı gördüğü için değil, yeteri sayıda insan aydınlanıp iktidarın yapılarını yeni toplumsal düzenlemeler ortaya çıkana dek sarsmayı öğrendiği zaman elde edecekler.

Karşı çıktığımız şey sadece Francione’un görüşleri değil, aslında görüşlerinin biçimi ve metodunun kendisi. Francione’ın düalistik, “ya/ya da” mantığını ”hem/hem de” diyalektik mantığıyla değiştirmedikçe, bütün yanlış ayrımları, dikotomileri ortadan kaldırmadıkça özgürlük mücadelesinde ilerleyemez ya da politik anlamda bu meseleye dahil olamayız. Bu yüzden türcü kapitalizmi zayıflatmak için eğitime ve ajitasyona, ana akım ve militan taktiklere, barışçıl direnişlere, yüzleşmelere ve sabotaja, legal, illegal araçlara ihtiyacımız var.

Daha az değil, daha fazla vegan eğitime ihtiyacımız var, bu eğitim Francoimbeların kölelik karşıtlığını gömdüğü o beyaz imtiyazının korunaklı bölgelerini darmadağın edip yoksullara, işçi sınıflarına, iç şehirlere, daha az endüstrileşmiş ülkelere ve en önemlisi, nüfus patlaması yaşayan kriz işaretlerinin görülmeye başlandığı Çin ve Hindistan gibi ülkelere uzanabilmelidir. Francione’ın en inatçı ve sönük yanlış fikirlerinden de olsa hayvanları özgürlüğüne kavuşturmak için baskın yoluyla yer altı çalışmalarına katılan insanlar diğer hayvanları da “barınaklar”dan kurtarabilecek kişilerdir.

ALF ve ELF’i destekleyip ekonomik sabotajın önemini savunurken ayrıca mal ve mülke zarar vermenin daha geniş bir sosyal harekete teslim olması gereken küçük ve artçı direniş araçları olduğunu da idrak etmiş durumdayız. Gene de bu eylem tarzı, kapitalist mülk sistemine karşı önemli ve bazen yegane direniş biçimi olmaya devam ettiği gibi küresel anlamda bugüne dek hayal edilmemiş manada geniş ve kapsamlı ittifaklar oluşturmaya çalışırken destek görmeyi de hakediyor.

Durumumuzun merkezindeki bu çoğulcu ve bağlamcı yaklaşım vegan kölelik karşıtlığının kısmi değerini ve geçerliliğini içine çekiyor; ama gücünü kaybetmemiş bir dogmatizm yüzünden ve sırf eski kodlara ya da ütopik ideallere uymuyor diye etkili taktiklerin reddedilmesi ancak zulmün artmasına ve zulmedenlerin kendilerine karşı hayata geçirilmiş bir direniş hareketinden korkmalarının manasız olduğunu düşünmelerine yol açar. Çoğulcu ve bağlamcı yaklaşım tek konu odaklı olma fetişizmini ortadan kaldırır, sınıf ve ırk imtiyazlarını ekonomik olarak dezavantajlı durumda bulunup politik anlamda marjinal kalmış kişilerle farklılık, dayanışma ve köprü oluşturmaya yarar. Ancak bu şekilde veganizmin ve hayvan haklarının kabul edilmesini ve sosyal çoğunluk tarafından saygı görmesini sağlayabiliriz; ancak diğer mücadelelerle işbirliği yaparak devrimci potansiyel hayata geçirilebilir.

Franciombelar tarafında savunulan tüketimci ve özel hayat tarzında ise veganizm insanların afyonudur, ve burada Murray Bookchin’in “anarşist hayat tarzı”na karşı geliştirdiği polemik Franciombelar ve diğer tarafından göklere çıkarılan buharlaşıp uçan o veganist hayat tarzına rahatça uygulanabilir.

Bizler; 1-büyük baskı oluşturan doğrudan eylem taktiklerini, illegal baskınları, kurtarmaları ve sabotaj saldırılarını savunuyoruz, 2-kapitalizme akıl dışı, sömürücü ve yıkıcı bir sistem olarak bakıp devleti uluslararası şirketlerin tahakküm sisteminin askeri ve ekonomik çıkarlarını geliştirmeye hizmet eden ve bu hedeflere karşı çıkan her türden muhalefeti sindirme aracı olarak görüyoruz,3-bu kölelik karşıtlığının farklı ezilme biçimlerinin nasıl birbiriyle alakalı olduğunu açıklayan geniş ve eleştirel bir anlayışa sahip olduğuna, insan, hayvan ve dünya özgürlüğünün birbirinden ayrılması mümkün olmayan projeler olarak gördüğüne inanıyoruz, 4- ve böylece hiyerarşik tahakküm sistemlerinin hepsini ortadan kaldırıp merkezileştirmenin ortadan kaldırılıp demokratikleşme süreçlerinin yeniden yapılanması gibi ortak bir hedefi olan diğer hak, adalet ve özgürlük hareketleriyle anti-kapitalist ittifak politikalarını savunuyoruz.

VI.
Bu grubu veganizme ve hayvan hakları meselesine burjuva liberalizmini aşan radikal bir sosyal yaklaşıma duyulan ihtiyaç nedeniyle kuruyoruz; türcülüğü ve diğer eski ve sürüp gitmekte olan önyargılar ve baskı biçimlerini kınayan küresel bir Sol’a duyulan ihtiyaçla, tahakküm sonrası dünya görüşleri ve demokratik ve ekolojik toplumlara duyulan ihtiyaçtan ; ve son olarak total özgürlük ve devrimci değişimlere duyulan ihtiyaçtan kuruyoruz.

Francione’ı Unutun

Hayvanların özgürlüğü konusunu insan ve dünyanın kurtuluşu ile birleştirmek , kapitalist hegemonyayı alt edebilecek, antroposentrizmin, türcülüğün, ataerkilliğin, ırkçılığın, sınıf ayrımının, devletçiliğin, heteroseksizmin, engelli olmamanın ve hiyerarşik tahakkümün bütün diğer korkunç biçiminden uzak bir şekilde toplumu yeniden kurmak için güçlü bir devrimci hareket oluşturmak zorundayız. İnsanlık bunu başaramayabilir, ama bu yükün altına girmek zorundayız. Artık “ya barbarlık ya devrim” gibi klasik bir seçenek söz konusu değil, artık ya devrim ya da ekolojik çöküş ve kitlesel yokoluş söz konusu.

İki amacımız var. Öncelikle, Francione’ın yaklaşımındaki ölümcül kusurları ifşa etmeyi ve onun apolitik, tek boyutlu ve tek konu odaklı kölelik karşıtlığı anlayışına pozitif bir alternatif ortaya koymayı amaçlıyoruz. Bu yaklaşım Francione’ın aşırır pasifist yaklaşımının açık bıraktığı dogmatik ve yapmacık seçeneklerine zıt bir şekilde daha büyük bir açıklık, farklılık ve taktiklerde esneklik sağlıyor. Bu alternatif model daha zengin, çok boyutlu ve daha fazla politik olduğu için diğer ilerici ve radikal davalar ve gruplarla ittifak politikaları oluşturmaya da açık bulunuyor.

İttifak politikalarını savunurken ortaklı noktalar oluşturmak ve işbirliği yapmak da hayati bir önem kazanıyor. Böylece ikinci ve oldukça mütevazi amacımız, total özgürlük fikri ve hümanizmin sınırlarını aşıp bütün canlıları ve doğal dünyayı kucaklayan yeni bir etik ve politika kurma etrafında dönünen yeni düşünce biçimleri ve mücadele biçimleri oluşturmaktır. Öncelikle vegan ve hayvan özgürlüğü topluluklarını insan özgürlüğü ve çevre toplulukları ile bir araya getirmek için iletişim kanalları oluşturmalıyız, bu da 21. Yy politikasını temsil ediyor. Bu çaba içerisinde bu sitenin ve diğer olası sitelerin zengin bir bilgi birkimi ve değerli bir ortam yaratacağını ümit ediyoruz tartışma ve konuşmak için.

Bu toplulukların her birisinden herhangi bir kişiye ya da her insana ulaşıp bu hayati öneme sahip çabaya katkıda bulunmasını istiyoruz. Açıkçası bu geniş düşünce ve politika spektrumu her konuda fikir birliğine ulaşmayacak; ama kapitalizmin sosyal, canlı ve doğal dünyalardaki yıkıcı etkileri ve barış, adalet, eşitlik, demokrasi, haklar, otonomi ve ekoloji gibi ortak hedefler gibi benzer noktalara ve ortaklaşa yaşanan meselelere odaklanmak daha önemli.

Çeviri: CemCB

Sessizlik Suça Ortak Olmaktır

 

Negotiationisover.com sitesinden…

İnsanların sakat kalmasını kapitalizmin en korkunç kötülüğü olarak düşünüyorum.

Albert Einstein

Ölümden para kazanmak için tarım ticaretinin uysal ve boyun eğen bir toplumsal düzene ihtiyacı vardır. Aslında beyin yıkama faaliyetinin şeytancı özünün kavramak için bir adım geri çekilmek yeterli; kolektif toplumsal ruh için bireysel düşünceyi kurban etme sanatı. Bir ceset- -bir zamanlar kanlı canlı bir bireyden elde edilmiş anlamına gelen bir tanım- ana akımda çok derinlerden bağlantısı koparılmış ve programlanmış bir cevap ortaya koyar: et.. Biftek sosu..lezzetli. Bir kültürün betonlaşmış bir beyin yıkama biçimi. En küçük çocuk bile insanlar için hayvanların kurban edilmesi gerektiğini bilir: maymunlar uzaya gönderilir; hiçbir anlamı olmayan laboratuar fareleri kurban edilir; diğer türlerden sıvılar çalmanın reklamını yapan süt bıyıklı posterler asılır; ve elbette tahakkümün o dini kavramı da evcil hayvan sahibi olmakla eve kadar getirilmiş olur.Ve yetişkin insanlar- kapitalist makinenin ayaklarının dibinde ibadetlerini yaparlar, bütün sistemin işlevini yerine getirdiği o mutlu ve güvenli tüketici statüsüyle yaşamaktan mesutturlar. Ceset yiyiciler esareti, tecavüzü, cinayeti finanse etmeselerdi soykırım sona ederecekti. Kötülük karşısında sessizliğin kendisi de kötüdür: Tanrı bizi bu yüzden suçlamayacak diyemeyiz.

Konuşmamak konuşmaktır.Harekete geçmemek, harekete geçmektir.

Dietrich Bonhoeffer

 

Kötülük sessizliğe ihtiyaç duyar. Hayvan derisini ve sıvılarını tüketim için süsleyenler gizli kalmak için fabrika çiftçiliği gerçeğine ihtiyaç duyuyorlar.Laboratuarlarda canlılara işkenceler çektirerek hayatlarını kazananlar sadistçe barbarlıklarının insanların ilerlemesi için gerekli olduğuna insanları inandırmak istiyorlar. Acımasızlık sınır tanımıyor: hayvanlar boyun eğmeleri için dövülüyorlar mı, eğlence sunmak için aşağılanıyorlar mı derileri beş para etmez bir tüketici için diri diri soyuluyor mu, avcılık, balıkçılık ve yavru fokları sopalarla döve döve öldürme eylemleri gelenek adına savunuluyor mu ?—şiddeti sürdürmek için sessizliğin önemi büyük. Adaletsizliği idrak etmek demek buna bir cevap vermek gerekiyor demektir. Hayvanların soykırıma uğrayarak insan ekonomisine katkıda bulunduğu bir toplumda en mantıklı tepki veganizmdir- bu felsefe her türden hayvan sömürüsünü bir kenara atmayı hedefler.Veganlar bu felsefeyi sahip çıkmanın şiddet dolu bir kültüre seslenmek için yapılabilecek en minimum eylem olduğunun farkındalar. Hayvan sömürüsünü gerektiren davranışlara ve kurumlara meydan okumak ve gerçeği söylemek veganların görevidir. -En sonunda, düşmanlarımızın sözlerini değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız. Dr. Martin Luther King Jr. Bazı hayvan savunucuları bir hoşgörü tarzını sahiplenirken bu tavrın hayvanları savunanlarla hayvanları sömürenleri bir noktada bir araya getirdiği unutulmamalı.Soykırıma devam edenlere tolerans göstermek demek bu soykırımın devam etmesi için onay vermek demektir. Bu “savunucular” aslında kurbanları insan olan tecavüzcülere ya da pedofillere asla tolerans göstermeyen hakiki türcülerdir. Et yiyen birisinin parçalanmış bir cesetle alakalı yaptığı şakalara gülmek, hayvan savucunusunu o şakanın bir parçası yapar, ama daha önemlisi, hayvan kurbanın değerini daha da düşürür. Diğer türden kardeşlerimiz için merhamet ve empati mesajını yaymak her veganın sorumluluğudur. Eleştirel düşünceyi haz duygularını tatmin etmek için bırakanlar hayvan hakları mesajından en çok rahatsız olan ve buna en çok direnen kişilerdir. Veganları etkin bir şekilde susturmaya çalışanlar düşmanımızdır, davranışları da tolere edilemez. Sessizliği ile hayvanları sömürenleri memnun eden veganlar kültürümüzün düzenlediği bütün hayvan istismarlarını haklı çıkarmaktan suçludur. Sessizliğin suça ortak olmanın en üst noktası olduğunu bilmemiz gerekiyor. Adaletsizliği anlamak ama hiç bir şey yapmamak, bu adaletsizliğe aktif olarak katılmak demektir. Hayvanları sömüren kültürümüzü kötülüğü sürdürmek için sessizliğe ihtiyaç duyuyor, tıpkı soykırıma devam etmek için sonsuz sayıda kurbana ihtiyaç duyduğu gibi.

Çeviri:CemC