Kategori: Uncategorized

Evrim Geçir ya da Öl:

ÇOK GEÇ OLMADAN AHLAKİ İLKELLİĞİMİZİ ORTADAN KALDIRABİLİR MİYİZ?

Dr. Steve Best

Image 

 

Jason Miller’ın Dr. Steve Best ile yaptığı röportaj

Sonsuz kaynak savaşları, globalleşme, özelleştirme, çıkarın hayattan daha  önde gelmesi, sömürü, Dünya’nın ırzına geçilmesi, çevrenin zehirlenmesi ve radyasyona tabi tutulması, servetin bir avuç azınlığın elinde toplanmasıylagiderek artan suç oranları ve bundan dolayı gereksiz yere çekilen acı, iklim değişiklikleri, türlerin yok oluşundaki korkutucu oran, petrol zirvesi, adam kayırma ve çürümenin oluşturduğu  cangılda insanın elinde maket bıçağıyla zar zor yürüyebilecek hale gelmesi ve serbest pazardaki kalelerini giderek yoğunlaştıran  ve sayıları artan güçlü tekeller bizlerin acıyla topladığı meyveler oluyor.

Ve Karma’nın bizimle  işi bitmedi. Daha uzun süre de bitecek gibi değil. Kapitalizme olan o sonsuz, beyinsizce, yavan ve miyopik sadakatimizi sürdürdükçe, küçük bir azınlık hariç Dünya’daki herkes gereksiz yere acı çekmeye devam edecek. Eninde sonunda, sonsuz büyüme ve acımasız bir çıkar düşkünlüğü üzerine kurulu bu habis sistemimiz bizim çöküşümüze ve  gezegenimizin de sonuna sebep olacak. Her ne kadar kapitalizmin büyüterek krizler haline getirdiği hastalıkların  insanlığı tarih boyunca rahatsız ettiği doğru olsa da , kalplerimizde değişen oranlarda hırs, acımasızlık ve bencillik bulunduğu da bir gerçektir. Acaba ne zaman uyanıp , çoğu insanın doğalarının en çürümüş özelliklerini sürdürebilmesini garantileyen bir sosyoekonomik paradigmaya sadık oluşumuzun kitlesel bir cinayete, kitlesel bir intihara ve devasa bir çevre cinayetine sebep olduğunu ne zaman idrak edebileceğiz?

Image

Dr. Steve Best (Cyrano’s Journal Online sitesindeki hayvan  ve dünya özgürlüğü “çar”ımız) e-posta yoluyla benimle röportaj yapmayı kabul ettiğinde, sonucun kapitalizme karşı bu kadar güçlü entelektüel bir silah olacağına dair en ufak bir fikrim yoktu. Ayrıca ALF ve ELF adlı diğer  iki yol arkadaşının da Best’in bilgi ve tutku derinliğinde bu röportajın parçasını olacağını bilmiyordum.

1-    Hayvan Özgürlüğü hareketini savunmanıza sebep olan şey neydi?
Ne kadar “yönlendirici” olduğumu (veya”entelektüel”) olduğumu bilmiyorum-Marx’ın işçi sınıfını vücut, aydın sınıfını kafa olarak görmesi gibi- ama bu meselenin elitist tonları kafamda hemen ahenksiz sesler duymama sebep oluyor, çünkü bu, anarşizmin ve ALF’nin merkezilik karşıtı vurgusuna ters düşen bir şey. Hepsi bir yana, bu ünvanı hak edip etmediğime dikkat eden American idol’daki gibi bir profesörler ordusu da yok elimde. Üzücü ama doğru,-kesinlikle Peter Singer, Tom Regan ve Gary Francione gibi dogmatik savaş karşıtları buna dahil değil ama- başka hiçbir filozof, sağduyunun en temel düsturuna ve en temel ahlaki ilkesine-kendini savunma hakkına- sadakatini göstermek  için sırça köşkünden dışarı çıkmadı (burada bizleri kendilerini savunamayan hayvanların  vekilleri  olarak adlandırıyorum).

Böylece, kağıt inceliğindeki o mesafeli, nesnel,  bilimsel bağlılıklarını yakmış ve akademik normalizasyonun deli gömleğini yırtabilmiş kişilere sıra geldiğinde ben tek başımayım. Ya da bir iğnenin ucunda dans edebilecek bir kalabalığın arasındayım diyelim. Bazı akademisyenler hayvan ve dünya özgürlüğü konularında yazılar yazmıştır , bazıları da hayvan özgürlüğü taktiklerini içki sohbetlerinde meze niyetine kullanmıştır, ama çok azı hayvan özgürlüğü akademisyenliğinden  halkın önünde açık yandaşlığa geçmiştir ki bence  bu hayati öneme sahip bir şey. Ve elbette burada sözünü ettiğim yandaşlık şirket/türcü kanunlarını hor gören ,ve  Şeytan’ın aklına gelebilecek en adi şerefsizlerin tutsak ettiği hayvanları  kurtarmak  için gereken neyse onu yapmayı, suç sayılabilecek eylemleri ve sabotaj taktiklerini savunacak türden bir yandaşlık. Elbette ALF ,geceleri bir alev bombasıyla süslerken, dirikesimci tek bir kişinin bile saçının teline zarar gelmesine engel olacak, bu da onların şiddet karşıtlığı ilkelerine  uyan bir şey. Ama barış yanlıları şirket – devlet kompleksinin türcü ve baskıcı söylemlerini tekrar edip duruyor,  hayvanların özgürleşmesi için çoğu kez elzem olan  sert taktikleri “terörist” ve “şiddet” diyerek şeytani bir hale sokuyor. Ama bu aldatıcı klişeleri söyler söylemez de  ikiyüzlüğün ve tutarsızlığın bataklığına gömülüyorlar. Çünkü her okul çocuğu bilir ki bazen sabotaj ve hatta “şiddet” kötülüğü sona erdirmek için gereklidir.

Image

Gerçeklerle yüzleşelim: akademisyenler kendi çıkarlarına düşkün bir avuç narsist, tartışmalardan uzak durmaya çalışan ve hastalıklı bir biçimde yöneticilere ve bürokratlara yalakalık  yapan karaktersiz dalkavuklardır.  Öncelikle imtiyazlarını kazanmak  için sessizliğe ve konformizme gömülürler ki bu, put kırıcıları, konformizm karşıtlarını,  radikal ve tartışılan fikirlerin savunucularını etkisizleştiren oldukça politik bir süreçtir. 5 yıllık boyun eğmişlik ve uysallıktan sonra kazandıkları yeni imtiyazlarıyla profesörler teorik  olarak kendi fikirlerini özgürce  ifade etme hakkına sahiptirler, ancak o ana dek gereğince şartlandırılmışlardır, yapacakları  konuşmalara göre daima  ileride yeni ödüller ve cezalar söz  konusudur. Bu lüzumsuz gaz maskeleri ve oksijen hırsızları Dr. Martin Luther King’in insanın tüylerini diken diken eden şu sözlerini her gün çalışmaya başlasalar ( ki o bırakın  işini kaybetmeyi, hayatını kaybetmekten bile korkmadı) belki kaybettikleri saygınlığı geri kazanabilirler:
“Korkaklık şu soruyu sorar: Güvenli mi? Menfaat şu soruyu sorar: Politik mi? Kibir şu soruyu sorar: Popüler mi? Ama vicdan şu soruyu sorar: Haklı mı? Öyle bir an gelir ki  insan emniyetli, politik ve popüler olup olmadığına değil, ama sadece haklı ve doğru olup olmadığına bakarak  bir tavır alır”.

Bunu söyledikten sonra, akademisyenlerin her tür özgürlük hareketi adına  konuştuğunu söylemek lazım, çünkü toplum onlara mor saçlı veya burnu küpeli anarşist gençlere oranla belli bir derece de  olsa saygınlık atfediyor. Böylece akademisyenler ALF ve genel olarak radikal hareketlerin meşruluk kazanmasında önemli bir rol oynarlar ve bu,  bir olgunlaşma ve gelişme işaretidir. Dahası, kronikleşmiş ve  aşırı ezoterik , anlamsız teori saçmalıkları arasında dejenere olmaktansa, akademisyenler  analitik yeteneklerini radikal  meselelerle , günün acil,  anlamlı meseleleriyle ilgili konuşmak ve yazmak  için kullanabilirler. Gözlerini göklerden  aşağıya çevirmeliler; çünkü burası cehennemin ta kendisi. Bir beyinin boşa harcanması korkunç bir şey.

Her önemli özgürlük hareketinin tarihçileri, yorumcuları, akademisyenleri ve temsilcileri olmuştur. Artık bu insanların dünya ve hayvan özgürlüğü için de  konuşmalarının vakti geldi. Bu, 7 yıl önce (Tony Nocella  ile beraber) The Institute for Critical Animal Studies (Eleştirel Hayvan Etüdleri Kurumu-ICAS)’nu  kurmamdaki ana sebepti. ICAS  hayvan özgürlüğünün ve hayvan özgürlüğünün çevreci ve sosyal adalet mücadeleleriyle alakasının pratikleri ve ilkeleri üzerine   felsefi diyaloglar, araştırmalar yapmaya adanmış  tek ve yegane akademik merkez. Böylece biz “total” bir özgürlükten (insanların, hayvanların ve dünyanın özgürlüğünden) söz ediyoruz;  çünkü hepsi birbiriyle alakalı. Merkez, online bir dergi ; araştırma veritabanları, konferanslar ve sözcü bürosu aracılığıyla bu  bütüncül özgürlük meseleleri üzerine felsefi tartışmalar yapılmasını destekliyor.

Diğer akademisyenler ve hayvan etüdleri bölümlerinin tamamı doğrudan eylem, sabotaj, devrimci değişim ve radikal ittifak gibi konulardan uzak durup bu konuları sansürlerken, bu konular dergimiz The Journal for Critical Animal Studies ‘in (http://www.criticalanimalstudies.orf/JCAS/index.htm) olmazsa olmazıdır. Bizler  gururla ve memnuniyetle radikal kuramlar ve politikalar için uzmanlarca gözetilen, özellikle de hayvan özgürlüğünün ve etik veganizmin(hiçbir hayvan ürünü kullanmayan kişier vegan oluyor) diğer özgürlük projeleri için merkeziliğini anlatan  bir forum da sağlıyoruz burada.

2-    “Hayvanlar konusunda bilinçli olma” konusuna  gelirsek, bu konuda birdenbire bir aydınlanma  anı mı yaşadınız, yavaş yavaş mı gelişti, yoksa başka bir şekilde mi meydana geldi?
Hayır, patlamalar ve sıçramalarla oldu, ağır ağır olmadı.  Entelektüel ve politik gelişimim boyunca birkaç aydınlanma anı yaşadım. İlk an, beni veganizme ve nihayetinde hayvanlar konusunda bilinçli olmaya iten ilk an, şudur:  25 sene önce Chicago’da White Castle fast food kafesinde oturuyordum , ve double cheeseburgerimi ısırıyordum. Genellikle tekli cheeseburger yediğimden, bu double çok fazla geldi, taşıyordu, her yerinden öyle iğrençlik ve kan akıyordu ki midem bulandı. Bu etobur hayatımda  ilk kez ellerimdeki bu bulamaçla bir hayvanın kemikleri, kasları, dokuları, tendonları, kanı ve hayatı arasında sağlam bir bağ kurdum. Vejetaryen meseleleriyle ilgili hiçbir bilgim olmaksızın- hiçbir kitap, video, insan vs- cheeseburgeri tiksinerek fırlattım. İki ay boyunca bir boşlukta gezindim, ne yiyeceğimi bilemedim, ama sonunda bazı vejetaryenlerle  tanıştım ,  onlar yaşadığım bu olay için beni desteklediler ve doğru yöne yönlendirdiler.

1980lerde daha yola yeni çıkmış bir vejetaryen olarak, aynı zamanda Orta Amerika ve Güney Afrika özgürlük meseleleriyle doğrudan bağlantılı bir insan hakları eylemcisi de oluyordum. Et ve  diyet ürünlerin sağlığa etkisi ile  ilgili tetikte olsam da, hala insanların hayvanları hangi barbar şekillerde  sömürdüğüne dair tek bir fikrim yoktu. Cuntaların, ölüm mangalarının, soykırımın, faşizmin ve emperyalizmin kötülüklerini araştırırken bile insanlar ve dünyaya bakışım hala toz pembeydi. Bu da 1987 yılında Peter Singer’ın kitabı Hayvan Özgürlüğü’nü okuduğumda, ikinci bir aydınlanma anı ile değişti. Bir çok insan için olduğu gibi, bu kitap benim hayatımı bir anda değiştirdi. Hayvan çiftliklerinde, mezbahalarda, dirikesim (deney  için hayvan kesme) laboratuarlarında ve diğer  insan yapımı cehennem hücrelerinde insanların hayvanları nasıl sömürdüğünü öğrenince  yaşadığım duygusal stresten  dolayı hastalandım.
Şoku atlattıktan sonra, bambaşka birisi oldum. Hayvanların  ağrı, acı çekme ve ölüm anında nitelik ve nicelik olarak daha fazlasını yaşadığını idrak ettiğimde, insan hakları eylemciliğinden hayvan hakları eylemciliğine kaydım. İnsanların çoğunun en azından bazı hakları varken hayvanların en temel hayat hakkına ve vücut bütünlüğüne dahi hakkı yoktu. Et üretiminin dünyadaki açlığa ve çevreye olan etkisini incelediğimde hayvanlara yardım ederek ayrıca insanlara da mümkün olan en etkili şekilde yardım edebileceğimi anladım. Üçüncü bir aydınlanma anında hayvan haklarının en bütüncül, eksiksiz ve radikal eylemcilik biçimi olduğunu gördüm.

Sabotaj gibi militan taktiklerin haklılığı ve gerekliliği konusunda da dördüncü bir aydınlanma anı yaşadığını söylemem lazım, ve bu hem taktik hem de felsefi manada zihnimi tamamen açtı, öyle ki artık  ALF taktiklerini “şiddet yanlısı”, “terörist” veya ahlaken gayri meşru bulan her hayvan hakları savunucusuyla bile  tutarlı ve  mantıklı şekilde  düşünüp tartışmaya başlayabilirdim. Bu, 1990ların sonuna doğru oldu,  Tony ile beraber hazırladığım (Terrorists or Freedom Fighters- Reflections on the Liberation of Animals-Terörist mi Özgürlük Savaşçısı mı? Hayvanların Özgürlüğü Üzerine Düşünceler (Lantern Books, 2001) bir kitabın araştırma süreci içerisinde. Kaçınılmaz olarak kendimi nötr bir konumdayken ALF felsefesi ve taktiklerine uyan bir tavır içerisinde buldum. Savunması mantıken doğru geliyordu, her ne kadar karşı çıkanların fikirlerini detaylarıyla bilsem de (kitabın giriş bölümünde de bunu ortaya koymuştum) , mesele artık sadece bu konuda razı olma ve  inançlarımın talep ettiği cesareti gösterme meselesi olmuştu.

Image

3-    Animal Liberation Front-Hayvan Özgürlüğü Cephesi (ALF) ile alakalı pek bir şey bilmeyen ve türcülüğe karşı verilen mücadeleden bihaber okuyucular için bize bilgi verir misiniz?

ALF , 1970lerde İngiltere’de av sabotajı hareketinden doğdu. Eylemciler avlara müdahale etme tarzındaki yasal taktiklerden , saldırılara  uğraya uğraya, hapse atıldıkça ve daha etkili taktiklere gerek duyunca,  sabotaj biçimindeki yasa dışı taktiklere döndüler. Band of Mercy adındaki bir av sabotajı grubu dirikesim gibi sömürü endüstrilerini hedef almaya ,  mülklere zarar vermek  için kundakçılığa yöneldi. Liderlerden ikisi 1974’te tutuklandı ve bir yıl sonra serbest bırakıldılar. Biri muhbir oldu , hareketi terk etti, diğer lider Ronnie Lee kanaatlerini derinleştirdi ve doğrudan eylem mücadelesini tamamen değiştirecek yeni bir ultra-militan grup kurdu, adını da Hayvan Özgürlüğü Cephesi(ALF) koydu. ALF 1980lerde ABD’ye göç etti . Şimdi artık Rusya ve Meksika da dahil otuzdan fazla  ülkede etkin olan uluslararası bir harekettir.

ALF gevşek bir biçimde grup grup insanlarla bağlantı halindedir, bu insanlar yeraltına inip hayvanların lehine  yasaları çiğnerler; gündüzden çok gecenin karanlığında çalışırlar. Araştırma laboratuarı denerek esas yapıları gizlenen hapisane  ünitelerine girerler , hayvanları kurtarırlar ,  ayrıca hayvanlara daha fazla zarar verilmesin ve sömürü endüstrileri ekonomik manada zayıflasın  diye mülklerine zarar verirler.

Resmi AFL kuralları şunlardır:1) hayvanları bütün sömürü ortamlarından kurtarmak; 2) hayvan sömürüsünden kar elde eden endüstrilere  ekonomik zarar vermek; 3) kapalı kapılar ardında hayvanlara uygulanan canavarlıkların  ve zulmün açığa çıkarılmasını sağlamak; 4) insanlara veya hayvanlara zarar vermemek için gereken bütün önlemleri almak. Bu kuralları uygulayan herkes –hele de vegansa- ALF üyesidir.

ALF’deki kadın ve erkekler Nazi Almanya’sında savaş tutuklularını ve soykırım kurbanlarını serbest bırakan; Nazilerin kurbanlarına  işkence etmek ve onları öldürmek  için kullandığı silahları, tren yollarını, gaz fırınlarını yok eden özgürlük savaşçılarını kendilerine model olarak alırlar. Diğer benzetmeler Apartheid hareketiyle yapılabilir, bu hareket Nelson Mandela tarfından yürütülmüştü, Mandela Güney Afrika’da özgürlük için şiddet kullanmış , şiddet kullanmayı  desteklemişti. Bir diğer örnek de şu anda İsraillilere karşı  koyan Filistin mücadelesidir.

Benzer şekilde özgür  bıraktıkları hayvanlara veteriner bakımı ve yuva sağladıkları göz önüne alındığında, bir başka benzetme de ABD’deki Underground Railroad hareketi ile yapılabilir  .Bu hareket 1800lerde kaçan kölelerin özgür eyaletlere ve Kanada’ya ulaşmalarına yardım etmişti. Şirket toplumu, devlet ve medya özgürlükçüleri terörist diye damgalaya dursun, ALF geçen iki yüzyılın önemli özgürlük savaşçıları ile ortak özellikler taşımaktadır . Hayata yönelik şiddeti, kan dökülmesini sona erdirme anlamında ,  diğer türler için de adaleti sağlamak anlamında çağdaş barış ve adalet hareketlerine de paralellikler göstermektedir.

Hayvanların temel hakları  olduğu  kabulüyle hayvan özgürlükçüleri bilim adamlarının ve endüstrilerin hayvanları mülk edinmesi fikrini reddederler. Basitçe  söylemek gerekirse, hayvanlar hayat, özgürlük, ve  mutlu olma haklarına sahiptir , bu haklar onların derilerine kelimenin gerçek anlamıyla dağlanan mülk statüleri  gerçeği ile çelişki oluşturmaktadır. Hayvan” araştırma”ları insanlara birşekilde yardımcı olsa da , ki bu konuda ciddi şüpheler de bulunmaktadır, bunun meşruluğu bu araştırmaların yetişkin olmayan insanlara  uygulanarak elde edilmesi karşısında elde edilecek verilerden farklı olmayacaktır; çünkü bir hayvanın hakkı insanların çıkarı söz konusu olduğunda gölgede kalmaktadır.

İnsan  çıkarlarının hayvan çıkarlarından önde  olması türcülüktür,  bu önyargılı ve ayrımcı bir inanç sistemi olup etik manada hatalı ve felsefi olarak da en az cinsiyetçilik ya da ırkçılık kadar temelsizdir; ama sonuç itibariyle daha etkili ve  daha öldürücüdür. Bu yüzden ALF  hayvanların laboratuarlardan veya  kürk çiftliklerinden kurtarılmasını savunur , hayvan sömürücülerin mülküne zarar verildiğinde yapılan şeyin  yanlış kullanılan bir şeyin doğru kullanılmasını  sağlamak olduğunu öne sürer.

ALF şirket-devlet  kompleksinin çıkarları  için insanların kurduğu hukuk sisteminden daha yüce bir  kanun olduğuna, bunun ahlaki bir yasa  olduğuna ve bu yasanın ABDnin çürümüş ve  önyargılı iddialarını   aştığına inanır. Yasa yanlış olduğunda, doğru olan şey onu çiğnemektir. Tarihte ahlaki gelişmeler genelde böyle sağlanmıştır, Amerikan kölecilik sisteminin ortadan kaldırılmasından  Alabama’daki “sadece beyazlar girebilir” yazılı  cafelere  Hitler’in anti-semitizmi böyle yok edilmiştir.

Image
4-    ALF ile bağlantınız ya da ilişkiniz nedir?
Söyleseydim sizi öldürmek zorunda kalırdım! Aslında ben insanların eskiden Komünizm sempatizanı diye adlandırdıkları bir kişiyim – ALF’nin bir yol arkadaşıyım. Açıkçası, bütün çalışmalarım görünür, halka açık ve günışığında; bir ALF üyesi değilim. Ben her türlü özgürlük  ve adalet hareketini destekleyen , onlar hakkında yazılar yazan bir felsefe  profesörüyüm.

Ancak yeraltıyla bağlantımın olmadığını söylemek ya da geceleri başıma maskemi geçirmediğimi söylemek şerefsizlerin insanı küçük düşürü suçlamalar yapmasına engel olmuyor. Mesela David Martosko  çok güzel bir örnek-kendisi Tüketici Özgürlüğü Merkezi’nde (CCF) “araştırma direktörü”. CCF Washington temelli bir şirket grubu ve amaçları gıda, alkollü içki ve tütün endüstrisini, aklınıza gelebilecek her türlü tüzükten korumak. 2004’te  bu McCarhy’yi anımsatan şirket  pezevengi Çevre ve Bayındırlık İşleri Komitesi önüne çıktı. Bu komite de çağdaş bir Amerikan Karşıtları Komitesi örneğiydi. Senatör Joseph Mc Carthy yerine Senatör James Inhofe vardı. Inhofe hayatında sevmediği tek bir şirket üçkağıtçısı  olmayan , küresel ısınmanın bir “mit” ve bir  “hile”  olduğunu söyleyecek denli açık bir ultra sağcı fanatiktir.

Martosko kendinden emin bir şekilde arkadaşları ve destekçileri arasında gürlüyordu. Elinde hiçbir kanıt olmamasına rağmen ve aşağılık yalanlar kustuğunu bile bile ve benim için bir cadı avı başlatmaya gönülden iman etmiş şekilde C-Span Tv’de canlı yayında, Kongre  üyeleri önünde, FBI Başkanının önünde  ve en başarılı hukuk firmalarının önünde mümkün olan en  debdebeli şekilde ağır ve  çok ciddi bir sesle şöyle söylüyordu: “Dr. Best , ALF’nin kurumsal açılardan merkez üssüdür.Dr. Best kısmen onların ponpon liderleridir, kısmen de  neferleridir. Sınıfını özgürce kullanır ve ergenlere ALF’nin doktrinlerini aşılarken bir yandan da ALF ve ELF’yi sürekli över. O okyanusa dökülen bir terörizm kanalıdır”. ALF’deki sözde etkimle ilgili  olarak Inhofe tarafından sorular sorulduğunda Martosko- anında  işi bitiren bir satış elemanıymışım gibi hayali imgeler kurarak- ukalaca şöyle cevap verdi: “ satış işini o halleder, mührü de o vurur”.” Suç teşkil eden eylemleri destekleyip desteklemediğim” sorulduğunda Martosko cevap vermeden önce sesini alçaltarak , “bu bir gerçek “ dedi. Benim bir “terörist sözcüsü” olduğumu  ve özgürlük hareketi militanı olarak fakültemdeki konumumu kullanarak öğrencilerimi eğittiğimi, bu konuda “şiddet yanlısı aşırı tiplere” entelektüel bir meşruluk sağladığım iddiasıyla eleştirdi.

Açıkçası, Herr Martosko, Her Inhofe, ve diğer Yeşil Korku zulmünün Kahverengi Gömlekli ajanları, şunu açıklığa kavuşturalım: ben ALF’ye sözlerimle destek veriyorum asla eylemlerimle değil. Hayvan hakları konusunda sadece yasal yollar üzerinden çalışmalar yapıyorum, asla  yasa dışı yollar kullanmıyorum; ve gizl gizli yer altı hareketlerinde yer almıyorum,  çalışmalarım tamamen yerüstünde ! ALF’nin üyesi değilim ve  ne onlardan birisini tanırım ne de onlardan birisiyle bir bağlantım var. ALF’yle olan sempatizan bağlantım tamamen ikincil bir öneme sahip ve asla sizin dediğiniz gibi “merkez üssü “ gibi bir mana taşıyamaz ki bu da  merkeziliği dışlayan bir hareket  için kullanılacak herhalde en saçma kelime olsa gerek.ALF’nin haklıve cesur eylemleri destekleyip bu konuda yazılar yazsam da  öğrencilerimi asla onlara katılmaları konusunda yönlendirmedim, yahu bırakın gizli bir örgüte katılmayı  öğrencilerimi vegan yemeğine katılmaya dahi ikna etmek zor!

Image

5-     Şahsen, ALF gibi grupların eylemlerini destekliyorum. Alenen belli olan bir şeyi sorduğum için beni bağışlayın ama onların çabalarıyla ilgili görüşünüz nedir?

ALF’ye destek veriyorum çünkü tarihlerini , argümanlarını ve sonuçlarını ciddi ciddi inceledikten sonra anladım onların eylemleri etkili, gerekli ve adil. Hükümetler, hayvanları sömüren endüstriler ve medyanın çoğu  ALF’yi şiddet yanlısı teröristler  olarak lanse ediyor ; ama bence onlar hem özgürlük savaşçısı hem de  karşı-teröristler. ALF saldırıya uğrayan masum canları savunan ve  haklı bir sebep olmaksızın hayvanlara işkence edip onları öldürenlerle savaşan yeni bir adalet hareketidir.

Kitli binalara girmek, kürk dükkanlarının camlarını kırmak, teslimat kamyonlarını yakmak- hepsi bir çeşit Vandalizm ya da hatta terörizm gibi görünüyor; ama ben ALF eylemlerinin 1)hayvanların başına gelenler yanlış olduğu  için , 2) bunları yasal olarak engellemenin hayvanlara mülkleri gibi davranan endüstriler ve çürümüş hükümetler tarafından engellenmesi sebebiyle meşru olduğunu  düşünüyorum.

Hiçbir kapının, marjın, kanunun , hükümetin ve polisin hayvanlarla onların özgürlükleri arasında durmaması gerektiğine inanıyorum. Keşke hayvan özgürlüğü sağlamak için var olan yasal yollar onları kendilerini ezenlerden kurtarmaya yetseydi ama ne yazık ki durum böyle değil. Hükümetler korkunç bir şekilde çürümüşler, ayrıca türcülük yapıyorlar  ve şirket efendilerine hizmet ediyorlar. Hayvanlar şirketler açısından  özgür bırakılması düşünülemeyecek denli önemli bir kaynaktır ve de  mülktür. Bu yüzden hayvan özgürlüğü hareketi,  hayvanları kurtarmak  için baskınlar düzenlemek ya da bu zulmü uygulayanları yok etmek, zayıflatmak ve güçten düşürmek  için  mülklerin zarara uğratılması gibi militan taktikler gerektirmektedir.

Hayvanların sömürülmesi o kadar aşırı bir boyutta ki bazı insanlar bu sorunun varlığını göstermek  için aşırı önlemler almak zorunda kaldı ne yazık ki. Ahlaki eleştirilerimizi ALF’nin  varolma sebeplerine yöneltmeliyiz, yoksa ALF’nin bu sebeplere verdiği cevaplara değil.

Eğer ALF’yi desteklemiyorsanız, bir tarih dersine  ve mantıkiki tutarlılık testine  ihtiyacınız var demektir. Şirket-devlet-medya kompleksinin yalanlarına ,  bir çok hayvan hakları savunucusunun cehaletine rağmen, ALF’nin El Kaide ile, SS ile, veya Bush yönetimi sırayı devralan dek Iraklıları helak eden Cunhuriyet Muhafızları ile bir alakası yoktur. ALF, çağdaş barış ve adalet hareketleri, anti-Nazi direnişi ve Underground Railroad hareketlerinin hayvan hakları versiyonudur. Underground Railroad hareketi gibi, ALF sömürülen hayvan köleleri kurtarmak ve onları sıcak yuvalara kavuşturmak  için yasaları  çiğner. Anti- Nazi direnişi gibi ALF, zulmedenlerin mülkünü , bu şiddet veya  ölüm araçlarını kırıp döker , bu ölüm makinelerini ya yavaşlatır ya da tamamen durdurur.

Nazilerle savaşan bazı cesur savaşçıların tersine ALF hiçbir hayvan sömürücüsüne fiziksel şiddet uygulamamıştır. Ve insan hakları, adalet ve barış için mücadele eden bütün çağdaş hareketler gibi ALF, özgürlükleri için tamamen insanlara bağımlı olan ve  en savunmasız kurbanlar  olan hayvanlar için bu  değerleri korumaya almaya yardım eder.

ALF,  Quakerları, Henry David Thoreau’yu, Harriet Tubman’ı, Suffajeleri, Mohandas Ghandi’yi ve Dr. Martin Luther King’i de  içine alan uzun ve asil bir doğrudan eylem ve sivil itaatsizlik geleneğinin bir parçasıdır. Boston Tea Party’den Seattle Mücadelesine, insanlar özgürlük, adalet, ve demokrasi ideallerini gerçekleştirmek  için yasaları çiğneyip mülke zarar vermek zorunda olduklarını anladıklarında AFL ile aralarında paralellikler kurabilirler.

Bazıları  mülke zarar verilmesini şiddet olarak nitelerken, ALF doğru bir şekilde kendini şiddeti savunmayan bir hareket olarak tanımlıyor-  bu rezil şiddeti önlemek için hayvanları sömürenlere değil, ama onların mülklerine zarar veren ve kurtarılan hayvanlar için huzur ortamları yaratan, hayvanları kanlı ellerden kurtaran bir hareket olarak tanımlıyor. Günümüzün hastalıklı kapitalist dünyasında çıkarlar hayatın kendisinden daha değerli kabul ediliyor ve böyle bir dünyada ALF’yi, bu terörizm karşıtlarını, ülke  içi terörist listesinde bir numarada görmek tabii mantıklı . Gerçek teröristler ülkenin en yüksek politik konumlarını , şirketlerin süitlerini işgal edenlerdir. Takım elbiseler giyerler onlar, miğfer giymezler; tüfek ve bombalarla değil; para ve bankalarla terör yaratırlar. Onların eylemleri yasaldır, ama bu size hukuk skandalı ilgili ne anlatıyor?

Doğrudan eylemin, sivil itaatsizliğin, sabotajın ve silahlı direnişin savunulması, yasal ve etik olan nedir, Hukuk ve Doğru nedir soruları arasındaki ayrımda ortaya koyuyor kendisini. Kanunların etik ve adalet kanunlarını  çiğnediği örnekler vardır: Nazi Almanya’sı, ABD köleliği ve Güney Afrika ırkçılığı. Böylesi durumlarda yasaları  çiğnemek meşru olmakla kalmaz , bunu yapmak zorunludur da. Dr. Martin Luther King’in sözleriyle söylersek: “Kötülükle iş birliği yapmamanın iyilikle  işbirliği yapmak kadar ahlaki bir zorunluluk olduğuna inanıyorum artık”.

Etik ve adaletin gerçek güçleri; Yahudi Direnişi, Harriet Tubman, Underground  Railroad, Gandhi ve Kızılderili özgürlük hareketi, Sufrajeler, Rosa Parks, Martin Luther King ve sivil haklar hareketi, Nelson Mandela ve  Afrika Ulusal Kongresi(ANC) gibi örnekleri içerir. Onların hepsi de düşmanın mülkünü yok etmiş, veya şiddet kullanmıştır; dövülmüş, hapse atılmış, aşırı uçlarda olmakla veya terörist olmakla suçlanmışlardır.
Ama eylemlerinin yanlış olduğunu kim söyleyebilir ki? Bugün bizler Nelson Mandela’yı göklere çıkarıyoruz, ona bir kahraman gözüyle bakıyoruz; ama hem O hem de Afrika Ulusal Kongresi (ANC) özgürlüklerini kazanmak için şiddet kullandı. İnsanlar İngiltere ve ABD’de çok beğenilen Sufrajelerin kadınların özgürlüğünü kazanmak için kundaklama ve  bombalamalar  yaptığını unutmuşa benziyor. Sosyal değişiklik talebi olan hiçbir hareket ,sivil itaatsizlik veya radikal bir tavır olmaksızın, mülkler zarara uğratılmadan veya yok edilmeden, ve hatta şiddet olmaksızın başarılı olamamıştır-o halde söz konusu hayvan hakları mücadelesi olduğunda neden farklı bir şey olmasını bekliyoruz?

Doğrudan eylem, sivil itaatsizlik ve sabotaj muhalifleri (genellikle statükodan kazanılmış hakları olanlar) yasa dışı eylemlerin hukuk sistemine zarar verdiğini ve  bilinçlice yasa  çiğnemenin, bu “ suç”  eylemlerinin toplumsal düzeni bozduğunu düşünürler. Tabii bu bakış açısı başka şeylerin  yanı sıra,   söz konusu sistemin meşru olduğunu ve değiştirilemeyeceğini sorgu sual etmeden  kabul eder. Ayrıca doğrudan eylemcileri yasalara saygısız kişiler olarak kabul ederler; oysa bu kişilerin hukuk ruhuna ve  onun adaletle olan bağına saygısı,  politik düzeni fetişleştirenlere kıyasla daha fazladır. Doğrudan eylemi savunanlar yasal düzene sorgusuz sualsiz bağlılığı reddederler. Karl Marx’tan şu sözünü hatırlayabiliriz; yasalar insanların afyounudur, yasalara ve sosyal kurallara bu körü körüne bağlılık milyonlarca Alman yahudisinin neredeyse hiçbir direniş göstermeden ölümüne sebep olmuştur. Hukuki sistem genellikle muhalefeti sindirerek insanların paralize olmasına sebep olur.

Hayvanları sömüren endüstrilerin, devletin ve medyanın suçlamalarına rağmen, ALF terörist bir organizasyon değildir; tam tersine onlar terörizm karşıtı bir gruptur ve özgürlük savaşçısı denilen insanların en yeni biçimidirler. Günümüz dünyasında  gerçek teröristler vardır ama ALF onlardan değildir. En tehlikeli ve en şiddet yanlısı suçlular ABD şirketlerinin ve devletinin devlet dairelerinde bulunuyor; insanların, hayvanların  katledilmesinin ve bu gezegenin uğradığı tecavüzün sorumluları da onlar.

6-    Son duyduğuma göre El Paso, Texas Üniversitesi Felfese Departmanı Başkanlığı görevinizi radikal eylemciliğiniz dolayısıyla  kaybetmişsiniz. BU üniversiteyle bugünkü durumunuz nedir?
Mümkün olan en hafifletilmiş şekliyle söylemem gerekirse durum  aynen şudur: “söylenecek hiç bir şey yok”. Görülebilir ve tartışmaya açık profilim düşünülecek olursa benim “meslektaşlarım”- ki bu kelime  çok cömert bir kavram açıkçası- kendilerinin de bir “Ward Churchill problemi” yaşayacaklarını düşündüler, böylesi ilkeli bir profesör  üniversiteye istenmeyen ölçüde sıkıntı yaşatacaktı. Eylemlerimi küçümsüyorlardı ve meslektaşlarına da kızgındılar. Makyavelist bir acımasızlıkla planlı programlı bir biçimde beni bir departman toplantısında  pusuya düşürdüler; korkutucu birlikteliklerinde ve komplocu kafa yapılarıyla ve bir sürü yalanı da beraberlerinde sürükleyerek beni marjinalliğin zindanına fırlattılar. Komploları yönetimden tam destek aldığı için- ki yönetim bu duruma “Başkanlık pozisyonunda normal bir rotasyon” gözüyle baktığını açıkladı- yapabileceğim hiç bi şey yoktu, kampüsteki tek bir fakülte üyesinden tek bir söz  çıkmadı protesto namına. Böylece sıradanlıkları ve ölü teorileri arasında zaferlerinin tadını çıkardılar. Ama biraz çabuk sevinmiş oldular; çünkü haberler internette ve gazetelerde hızla yayıldı hatta Yüksek Öğrenim Dergisi’nin (CHE) bile ön sayfasına çıktı. Böylece herkes  makamımdan zerre kadar ahlaki değerleri olmayan bir avuç iktidar düşkünü beyinsiz tarafından alındığımı  öğrenmiş oldu. Tabii yasal konum itibariyle  üniversite beni kovamadı ama anladığım kadarıyla planın ikinci aşaması da uygulanmak üzere.

“Yüksek  öğrenim” ile ilgili romantik fikirleri olanlar için şunu söylemeliyim ki burada alınacak en az 2 ders bulunuyor: 1) tıpkı toplum gibi, akademide de “ifade özgürlüğü” diye bir şey yok, radikal politik fikirleri olan profesörler (özellikle de  hala açık forumlarda ve aktivitelerde yer alanlar) öyle ya da böyle yaptıklarının, söylediklerinin cevabını uygun bir  dille alıyorlar; 2) “yüksek öğrenim”  ile yüksek ilkeler arasında da hiçbir bağlantı yok; aslında, tersine bir bağlantı var gibi görünüyor, çünkü en kaba, en egomanyak ve en narsist şerefsizlerin adlarının yanında PhD ünvanı bulunuyor!

Ancak bu menfur olayla  ilgili ilginç ve şaşırtıcı bir dipnot da var. Texas Üniversitesi’nin Vikipedia sayfasında  üniversiteyle ilgili iki “dikkate değer “ isimden söz ediliyor; bunlardan biri Urbici Soler y Manonelles, ünlü İspanyol heykeltıraş ve diğeri de “ felsefe profesörü ve  Kuzey Amerikan Hayvan Özgürlüğü Basını kurucusu Steve Best”. Yemin ederim benim bununla  hiç bir alakam yok;  ama vallahi bu haylazlığı kim yaptıysa önünde saygıyla eğiliyorum.

Image

7-    2005’te bir hayvan hakları konferansına katılmak  için gittiğiniz İngiltere’ye girişiniz yasaklanmış. Bunun sebebi neydi ve hala bu yasak devam ediyor mu?
7 Temmuz 2005, yani 7/7  diye bilinen bombalamalardan sonra İçişleri Bakanlığı Sekreteri Charles Clarke uğursuzca  “oyunun kurallarının değiştiğini” söyledi. İçişleri Bakanlığı “kabul edilemeyecek konuşma kuralları”nı yayımladı ve bu kuralların “şiddet” ve “terörizm”i açıkça savunan, haklı çıkaran, bu konuda açıkça eylem yapan ve İngiltereli olmayan  kişilere uygulanacağını belirtti. 7/7 sonrası yeni kurallar ve yasalar İngiliz Hükümeti’ne “terörizm”i destekleyen insanları 6 yıla dek hapise atma hakkı (ki benim İngiltere’de hapislerde  çürüyen hayvan hakları eylemcisi arkadaşlarım var) ve  benim gibi, vatandaşları olmayan kişilere de “kabul edilemez konuşmalar” yapma yasağı getiriyor-ister bir web sitesinde, ister bir basılı eserde veya isterse   bir derste olsun.

2005 yılı Ağustos ayında, İçişleri Bakanlığı’ndan bir mektup daha aldım (bir yıl önce de bir uyarı mektubu almıştım), mektupta ALF’yi, şiddet yanlısı eylemleri ve terörizmi desteklediğim suçlamasıyla  “ kamu düzeni”ne bir tehdit olarak kabul edildiğim ve bu yüzden de İngiltere’ye girişimin yasaklandığı belirtiliyordu. Alınan karar kitaplarımda ve  yazılarımdaki tartışmaya açık fikirlerime dayanıyordu. O sene yaz başlarında Oxford’daki bir konferansta zamanla hayvan hakları hareketinin “ dirikesimi yok edeceğini” söylemiştim, bu da zararsız bir metafordu. Bence oldukça zararsız bir metafordu ; ama onların paranoyak ve zalim kafalarına göre ciddi bir cinayet tehdidiydi bu.

Böylece İçişleri Bakanlığı’nın “kabul edilemez demeç kuralları” “Batı’ya ölüm!!” diye Londra sokaklarında bağıra bağıra koşan Müslüman din adamına değil de batı Teksas’ta bir  çölde yaşayan bir felsefe  profesörüne  uygulanıyordu ilk olarak. İçişleri Bakanlığı Yusuf el Karadavi’ye  ülkeye giriş izni tanımıştı, bu Müslüman din adamı intihar bombalarını savunan birisiydi. Hatta zalim Şili diktatörü August Pinochet’ye de  barınma sağlanmıştı. Ama gel gör ki sıra bana gelince Jerry Vlasak, Pam Ferdin ve Rod Coronado gibi hayvan özgürlükçüleriyle beraber bu ülkenin topraklarına adım atmam yasaklanıyordu.

Cevaben yazdığım mektupta, gururla  bütün türlerin adalete  ve haklara sahip olması  fikrini desteklediğimi söyledim,  ALF’ye verdiğim desteğimi de yineledim. ALF’nin şiddet karşıtı bir organizasyon olduğunu ve hayvanlara  uygulanan gerçek şiddetin  ve terörizmin de sömürücü endüstriler ve  onları destekleyen devletlerden kaynaklandığını söyledim. ALF’ye verdiğim “entelektüel destek” doğru,  ama istendik ve istenmedik sonuçlar düşünüldüğünde bütün demokratik anayasalar ve  insan hakları beyannamesi de, J.S.Mill, Mohandas Ghandi, Dr. Martin Luther King Jr ve adalet ve  haklar konusunu savunan herkes  de böyle yapmakta zaten.

İngiltere en kaba biçimlerde ihanete uğramış bir demokrasi tarihine sahiptir. Diggers’lardan Süfrajelere, hayvan özgürlüğü hareketine, İngiltere’deki mücadeleler demokrasiye, hakların, türümüzün bir bütün olarak ahlaki anlamda gelişmesine katkıda bulunmuştur. Hükümete yaptığı eleştiriler sonucu ikinci kez Bastille’de hapse atılan Voltaire 1726 -1729 yılları arasında İngiltere’ye sığınmıştı. Daha sonra da İngiltere’nin Fransa’ya oranla ne kadar özgür, liberal ve gelişmiş bir ülke olduğundan bahsetmiştir. 1840larda Karl Marx ifade özgürlüğü, işçilerin demokrasi hakları ve gerçekten de global bir devrim ile ilgili fikirleri dolayısıyla  bir çok Avrupa ülkesinden kovulurken İngilitere’de aradığı o güvenli ortamı bulabilmişti.

Ancak günümüzde İngiltere  sansür konusunda çok tehlikeli bir  şekilde bayır aşağı iniyor.  Peter Singer da ötenaziyi ya da  kürtajı  savunduğu için yasaklanacak mı, bunlar da yasa dışı hareketler? Belki Tom Regan da “Terrorists or Freedom Fighters?-Terörist mi Özgürlük Savaşçısı mı?” kitabına katkısı olan “How to Argue For Violence?-Şiddeti Nasıl Tartışmalı?” yazısı nedeniyle yasaklanacaktır? İngiltere’yi sivil haklar  konusunda güvenlik adına ABD  ile aynı yolda görmek korkutucu. İngiltere’nin iç işlerine son zamanlarda FBI’ın karıştığını görmek insanı rahatsız ediyor  ; çünkü FBI’ın ABD’deki etkinlikleri politik organizasyonları aksatmak ve demokrasiyi de baskı altına almaktan oluşuyor. Açıkçası tiranlıklarının bayrağını daha da göndere çekiyorlar, son olarak da eski bir ALF eylemcisi ve bugünün dinamik vegan eğitmeni arkadaşım Gary Yourofsky’yi yasakladılar. Ancak benden farklı olarak Gary hayatında hiç İngiltere’de bulunmadı ve gitmeye de  niyeti de yok. Ancak onlar Gary’nin hayvan özgürlüğü yanlısı yazılarında kendilerini tür ayrımcısı, sistem yanlısı, faşist kafa yapılarına ters düşen şeyler buldular ,  zevkle İngiltere’ye yeni bir resmi yazı göndererek hayvan haklarını ve  vegan etiklerini öneren bu “terörist tehlike”den vatandaşlarının korunmasını istediler.

Bu delilikte kullandıkları  tek metod, hayvan araştırmalarının ve  ilaç endüstrilerinin çıkarlarını korumaya olan sadakatleriydi. Açıkçası sadece( üniversiteler, HLS gibi özel şirketler,  ilaç endüstrileri ve bir takım diğerleri tarafından yürütülen) milyarlarca dolarla  ifade edilen dirikesim olayı gösteriyor ki İngiltere’de hayvan hakları hareketi sadece ideolojik ve politik bir tehdit haline gelmekle kalmamış, ama daha da ciddi bir şekilde ekonomik bir tehdit de oluşturmuştur. Bir zaman insan  köleciliği, modern  kapitalist ekonomilerin bir parçasıydı, bugün de hayvan köleciliği kapital birikimi için hayati öneme sahip. Hayvan hakları hareketi İngiliz devletini temelden sarsmış durumda ve devlet bizlere karşı sıra dışı önlemler almakla meşgul. Bu önlemler arasında  milyarlarca hayvanı doğrama ve  öldürme hakkı olan şirket haklarını korumak  için ev protestoları gibi eylemleri suç kabul etmek , ifade özgürlüğünü kısıtlamak ya da yasaları çiğnemeye daha büyük cezalar vermek gibi seçenekler bulunuyor.

8-    Başka hangi ülkeler yasakladı sizi?
Bu kadar, başka yok..şu ana dek!! Dünyanın her yerinde hayvan özgürlüğü için propaganda yaptım, en son da Güney Afrika’da oldu bu ; ama sadece İngiltere ifade özgürlüğüne bu kadar  küçümser bir tarzda yaklaştı. Tuhaf tabii, mesela Güney Afrika pek de uzun  olmayan bir süre  önce dünyanın en şiddet yanlısı ve  baskıcı hükümetine sahipti ; ama tabii şimdi dünyanın en özgür anayasalarından birisine sahip olmakla övünüyor, ve size benim devrimci politikalarımın bu ülkede sorgulanmadığı veya bir nebze  olsun tetkik edilmediğini söyleyebilirim. Şimdi Moskova’da ve St. Petersburg’da hayvan özgürlüğü konusunda konuşmaya gidiyorum , eskiden bir diktatör devletti burası; ama haklar ve saygı konusunda daha geniş bir çerçevede karşılanmayı bekliyorum, herhalde insan İngiltere garnizon devletine kıyasla daha fazlasını da bekleyebilir.

Ama militan arkadaşlarıma yetişmem  için daha yapmam gereken çook şey var! Gary Yourofsky 5  ülkeden kovuldu, buna Kanada ve İngiltere de dahil. Jerry Vlasak ise kesinlikle ödülü kapmış durumda ;zira en az 6  ülkeden kovuldu. Gary ve bana da hava atıyordu “uğraşın uğraşın” diye. Deniyoruz Jerryciğim, deniyoruz…

Image

9-    Siz Hayvan Özgürlüğü Hareketini (ALF) Kölecilik Karşıtı Hareket’e  benzetiyorsunuz. Gördüğünüz benzerlikler neler?
10 bin yıl önce göçebe olarak yaşayan ve toplayıcılık yapan topluluklardan düzenli tarım toplumlarına  geçişin sonunda  ilk baskı ve boyunduruk altına alma biçimi insanların hayvanlara olan üstünlüğü ile olmuştur- yani onların çiftçilik ve diğer amaçlarla “evcilleştirilmesi”- ve bu da o andan itibaren aradki ilişkinin biçimini belirlemiş durumda.

“Evcilleştirme”  inanın kesinlikle  içeriği çok hafifletilmiş bir sözcük, ve kesinlikle hayvanlara uygulanan kafeslere kapatma, hadım etme, bukağı takma, dağlama ve  kulak koparma gibi bir çok çeşidi olan aşırı baskıyı ,  zulmü gizleyen bir sözcük. Hayvanları gıda, süt, giysi, tarla sürme, ulaşım amaçlı sömürmek  için çiftçiler ve çobanlar kamçı, çuvaldız, zincir, tasma ve dağlama demirlerini icat ettiler Tarım toplumlarının doğuşundan  bugüne dek insan uygarlığı kölelerin üzerinde yükseldi, en çok da hayvan  kölelerin.

İnsanlar sık sık hayvanların “yeni köleler” olduğunu söyler. Hayır, onlar  ilk kölelerdi. Onlar  insanların hem işleri hem de çıkarları için kafeslere kapayıp işkence ettiği, zincirlediği, satılığa çıkarttığı ilk canlılardı. İnsanların baskı altına alınması  insanların baskı altına alınmasının yollarını da  gösterdi. Kadınların cinsel meta haline gelmesi hayvanların evcilleştirilmesinden sonra örnek alınmıştır. Erkekler kadınların üretici kapasitelerini kontrol etmeye başladılar , böylece baskıcı cinsel kurallarını empoze ettiler ve hayvanları  üremeye zorladıkları gibi kadınlara da tecavüz etmeye başladılar. Kölelik de tıpkı tarım gibi Ortadoğu’da  ortaya  çıktı , açıkçası hayvanların evcilleştirilmesinin bir uzantısı olarak gelişti. Sümer gibi bölgelerde köleler hayvanlar gibi yönetildi ve erkekler hem hadım edildiler hem de kadınlarla beraber çalışmaya zorlandılar. Kırbaçlar, çuvaldızlar, zincirler, tasmalar, dağlama demirleri  ve diğer hapis ve kontrol teknolojileri modern uluslar arası köle ticaretinde  kullanılmadan önce hayvanlar  üzerinde  kusursuz hale getirilmiştir.

Siyahları doğal çevrelerinden ve yuvalarından çalarak onların vücutlarına zincirler bağlayan, onları sıkış tıkış halde gemilerle aylar süren yolculuklarla denizaşırı ülkelere yollayan ve  onların ölümünü veya acı çekişini zerre kadar umursamayan, bir mülk olduklarını belirtmek  için derilerine damga vuran, onları hizmetçi ve et parçası olarak satışa çıkaran, aile üyelerini çığlıklar arasında birbirinden ayıran, çıkarları uğruna  onları sömüren, öfke ve nefretle onları döven, onları çalışmaları  ve  hizmetleri için üremeye zorlayan, işe yaramaz hale geldiklerinde  onları kitleler halinde öldüren insan türü, bütün bu korkunç olayları öncelikle  insanın hayvanları sömürmesiyle başlatmıştır. Bu sömürü bugün daha da  kötü koşullarda , kürk çiftliklerinde, hayvan çiftliklerinde, mezbahalarda, laboratuarlarda ve insanların hayvanlara merhamet göstermediği diğer cehennem deliklerinde sürüp gidiyor.

Deney laboratuarlarında, kürk çiftliklerinde, deri fabrikalarında, hayvanat bahçelerinde, sirklerde, rodeolarda ve diğer sömürücü endüstrilerde çağdaş kapitalist toplumun en önde gelen köleleri ve proletaryası  hayvanlardır. Her yıl, insanlar 10 milyarlarca  hayvanı kafeslere tıkıp onları sömürüyor ve katlediyor (sadece gıda tüketimi için bu rakam 50 milyar!). İnsan ekonomisinin ( kapitalizmden daha büyük ve daha genel bir baskı sistemi)en temel materyali olarak hayvanlar  kürkleri, etleri, ve vücut sıvıları için sömürülüyor. Hayvanlar kelimenin gerçek anlamıyla  köleleştirilmiştir: iradelerine karşıt olarak esir durumundadırlar;  kaçamayacakları ezici koşullarda kafese tıkılırlar, zincire vurulurlar ve kapalı tutulurlar;   çalışmaları için sömürülürler, nesne, mülk ve eşya konumuna  indirgenirler; zulme uğrarlar  ve duygusuzlaştırılırlar; sömürenler için çıkar ve değer üreten yoğun bir çalışma hayatına zorlanırlar; ve bu süreç kendini sonsuza dek tekrar etsin diye  yeni kuşak kölelerin varolması için üremeye zorlanırlar.

Hayvan  çiftliklerindeki koşullar, mekanize  üretim hatlarına  ve  toplama kamplarına benzer, hayvanlar burada  maksimum düzeyde et, süt ve  yumurta  üretmeye zorlanırlar. Bu korkunç baskı sadece fiziksel manada hapsetme tarzında değil, ayrıca genetik ve kimyasal manipülasyon yoluyla da olur. Süt ve yumurta üretmek zordur, bu fiziksel çaba nazi kamplarında olduğu gibi ölümle sonuçlanır.

Başka hayvanların da sömürüldüğüne dikkat çekmek zorundayız; mesela, sirklerde  çalışmak zorunda bırakılan aslanlar, şempanzeler, filler ve  ayılar; pedal çevirmediklerinde, balerin eteği giymediklerinde veya dans etmediklerinde, içleri çok soğuk ya da sıcak olan vagonlarda yolculuk etmek zorunda bırakılırlar, sahnede olmadıklarında  zincirlere bağlıdırlar ya da kafeslerde tutulurlar-ciddi dayak yeme olasılığı olmadığı zamanlarda yani çalışmazken durum böyledir. Ayrıca zorunlu  olarak yerleşik bir hayat sürmek zorunda bırakılan, vücutları beyinlerini,kalplerini, ciğerlerini ve  böbreklerini uyarmak  için ilaçlarla, kimyasal maddelerle ve toksinlerle tıka basa doldurulan laboratuar hayvanlarından da söz etmek durumundayız, bu hayvanlar iğnelerle, sonda aletleriyle, ışıklarla, bıçaklarla eldivenli ellere teslim durumdadır, araştırma raporları için kendilerinden istenen şeyi hasta ve stres altındaki vücutları üretir üretmez bir çöp gibi kenara atılırlar.

Irkçılık ve  türcülük köklerini kölecilikte bulan bir ekonomi ve toplumu sürdürmek isteme ihtiyacından doğmuştur; sadece kölelik yoluyla imtiyazlı insanlar-ister beyaz elit azınlık ya da isterse  geniş halk kitleleri olsun-konforlu hayatlarını yaşayabilirler . Amerikan İç Savaşı’ndan sonra Pamuk Endüstrisi, ulus Batı’yı sömürge haline getirip , milyonlarca Kızılderiliyi ve 60 milyon buffaloyu katledince (ki hayvanların katledilmesi insanların soykırıma uğramasında  büyük bir dönüştürücü güç olmuştur)Büyükbaş Hayvan Endüstrisine dönüştü ve ardından sığır eti üretmek için yoğun çalışmalara başlandı. Afro-Amerikalıların ABD’deki köleliği resmen 1865’te sona erdiğinde, hayvanların sistematik kapitalist ve endüstriyel şekillerde  köleleştirilmesi   daha yeni başlıyordu .  İşgücü olarak  hayvanların kullanılmaya başlanması, hem ekonomik büyüme için , hem de vücutlarının her bir parçasının her türden mal üretiminde  kullanılmasında  hayati öneme sahip oluyordu giderek.

21. yüzyılın postendüstriyel koşullarında, GlaxoSmithKline, AstraZeneca, Norvartis  ve Pfizer gibi  ilaç ve biyoteknoloji şirketleri ve ilaçların test eden Huntington Life Sciences (HLS) gibi şirketler global kapitalist şebekelerin en büyük parçaları haline gelmiş durumda, onların araştırmaları ve  operasyonları her yıl milyonlarca  laboratuar hayvanının üremelerine, sömürülmesine ve  öldürülmesine dayanıyor. İlaç çiftçiliğinin postmodern dünyasında, GTC Biotherapeutics gibi şirketler hemofili ve kanser gibi hastalıklarına seri halde ilaçlar üretmek için genetik olarak modifiye  edilmiş keçiler kullanırlar. Bu hayvanları çok büyük hapis koşulları altında  altında doğurmay azorlayarak  onları organ makineleri haline dönüştürürler.

Hayvanlar hem  mahkum hem köle  oldukları için, onların özgürlüklerinden söz etmek, çağdaş hayvan haklarının militan kısımlarını kendisini 19.yy’daki öncüllerinin devamı olarak gören yeni bir kölecilik karşıtı mücadeleye çağırmak  son derece mantıklı. 19. Yüzyıldaki kölecilik karşıtları köle sahibinin kölelere  nazik olmasından, onlara  giyecek ya da yiyecek vermesinden ya da  huzurla çalışmasını koşullarını oluşturması “zorunluluğu”ndan filan bahsetmiyorlardı. Onlar köle-efendi ilişkisinin bütünüyle ve tamamen kökünden kazınmasından, kölelerin onları köle haline getiren bütün bağlarından kurtulmalarından söz ediyorlardı. Benzer şekilde yeni kölecilik karşıtları hayvan köleciliğinin pratiklerinde ve  kurumlarında reform yapılmasını talep etmezler,  hayvanların insanlar tarafından uygulanan her tür sömürüden, aşağılamadan ve baskıdan tamamen kurtarılmasını talep ederler.

Yeni kölecilik karşıtı hareket bir çok gücün birleşmesinden  oluşuyor, mesela Gary Francione gibi savaş karşıtlarından ALF ve SHAC gibi şiddete karşı sabotaj ve doğrudan eylem yanlısı gruplara, Animal Rights Militia  gibi hayvan sömürücülerine yapılan şiddeti meşru görüp şiddet kullanan gruplara dek farklı güçleri barındırır içinde. Francione hayvan refahı konusunda  güçlü ve önemli bir eleştiri getirmişse de (mesela HSUS ve PETA tarfından iğrenç bir şekilde desteklenen “insancıl et” ve “kafes dışı” yumurta kampanyaları gibi olaylar) tarihi mirası sahiplenişi biraz kuşkuludur. Francione ‘ın tek boyutlu  ve tek meseleye odaklı veganizmi bu konuyu tamamen elit ve beyaz bir kalabalığın meselesi gibi algılarken bembeyaz, ultra imtiyazlı , pek bir hassas ve kırılgan  Yeni Çağcı insanlara seslenen kapitalist tüketiciliği yeniden üretiyor.

Francione’ın “vegan devrimi” daha doğmadan ölmüş durumda, çünkü Francione fikirleriyle diğer sosyal hareketler arasında  bağlantılar  kurmadığı gibi, daha doğrusu, farklı baskı sistemleri arasındaki karşılıklı bağımlılığı kavrasa da bu içgörüyü asla pratiğe dökmüyor. Ve sanki yeterince elitist  değilmiş gibi, Francione- Friends of Animals/Hayvanların Arkadaşları- gibi gruplardaki ruhsuz takipçileriyle dogmatik bir biçimde tamamıyla yasal ve “barışçıl” taktikler önerirken ,   zerre kadar eleştirel bir bakışı olmadan doğrudan eylemi “eko-terörizm” şeklinde şirket-devlet propagandasına uygun şekilde  karalarken ALF’yi de ABD’deki “en tehlikeli yurt içi tehdit” şeklinde suçlayabiliyor. Francione, kendisini “radikal” diye tanımlayadursun, “yeni refahcı” kapitülasyonlara antitez oluşturduğunu sanadursun, aslında kendisi bu hareketin tarihindeki en etkili gruplar olan ALF’yi ve SHAC’ı karalamalarındaki benzerliğe bakarsak Wayne Pacelle’in ikizi gibi.

Bu yüzden HSUS ve PETA’dan ayrılarak takip ettiği putperestiliği ve eleştiri eksikliğini gördükçe hem şaşırıyor hem de kızıyorum ,  Francione’ı sözde bir kölelik karşıtı olarak görüyorum, bir burjuva , tüketimci, elitist  ve kapitalizmden ve  onun baskıcı devlet sisteminden özür dileyen birisi olarak görüyorum; Francione hayvanların sömürülmesinekarşı çıkarken ben kapitalizmin,  her alanda hiyerarşinin ve baskıcılığın kökünü kazınması için  militanca bir tavrı destekliyorum. Bu yüzden  hayvanların özgürlüğünün kapitalizm bağlamında mümkün olmadığını, hayvanların , insanların ve dünyanın  birbirinden  kopmaz bir mücadele olarak kuramlaştırılmasını ve buna göre mücadele edilmesini öneriyorum.

Image

19. yüzyılın militanlığına dayanan yeni kölecilik karşıtı hareket en iyi ifadesini ALF’de buluyor; çünkü onlar taviz vermeyen, anti-reformist , militan ruhlu yapılarıyla 19. Yüzyılın kölecilik karşıtı hareketini andırıyorlar. Dahası, hayvan köleleri özgürlüklerine kavuşturup onları gizli bir veteriner  şebekesi ve onları seven yuvalar kontrolünde tutarak, ALF bugünün Underground  Railroad hareketinin temsilcileri gibi. Ama David Walker, Henry GArnet, NAt Turner ve John Brown’a kıyasla ALF daha  çok Lloyd Garrison’ın geleneğini takip ediyor; çünkü ALF şiddet karşıtı felsefeleri ve taktikleriyle öne  çıkarken yukarıda  ismi sayılı kişiler beyaz  köle sahiplerine şiddet  uygulamayı desteklemiş , hatta Turner ve Brown direnişleri boyunca kılıç, bıçak  ve silah kullanmışlardır.

Kölelik bir kez daha toplumsal tartışmaların ve  mücadelelerin odak noktası haline gelmiş durumda, ancak bu sefer mesele  insanın insana  köle olması olayı değil,  insan olmayanların  insana köle  haline gelmesi. Hayvanların özgürleştirilmesi için mücadele eden yeni kölecilik karşıtı hareket, bugün yaşanan en hararetli tartışmaların bazıları doğa politikası ve hayvanlarla  ilgili etik görüşler üzerine olduğu için,  sosyal değişimin ve  ahlaki evrimin bir parlama noktası olarak ortaya  çıktı. Yaşayan her canlı şeyi çıkarları ve  iktidar hırsı yüzünden öldürenlerle  bu sonsuz güç sahibi manyaklarla dişe diş kana kan savaşmaya hazırlananlar arasında bir savaş patlak vermiş durumda. Belki de bizler yeni bir iç savaşın doğuşuna tanık oluyoruz, bu sefer mesele şirket iktidarlarının hayvanları köle olarak kullanmasından ve doğayı baskı altına almasından kaynaklanıyor. Siyahlar ve ırkçılık karşıtları  adalet ve  eşitlik için savaşmaya devam ederken, ahlaki ve  politik odak noktası bu sefer daha da eskilere dayanan,  yayılan, yoğun ve şiddete dayalı bir başka köleciliğe doğru kayıyor (ya da genişliyor demek daha doğru), bu kölecilik  biçimi milyarlarca hayvanın insanlık için felaket sayılabilecek sonuçlar doğuracak şekilde global bir soykırımla kafeslere tıkılması, işkence edilmesi ve öldürülmesine sebep oluyor.

19. yüzyıl kölecilik karşıtlarının  insanların o zamanın ahlaki meselesine gözlerini açmaları için uğraştığı gibi, yeni kölecilik karşıtları da hayvanların ezilmesinin hayati önemi konusunda toplumu aydınlatmaya çalışıyorlar. Siyahların köleliği, Amerikan “ demokrasisi” ve modern değerlerin anlamı konusunda derin kuşkular ortaya çıkardığı gibi, hayvanların köleleştirilmesi de  hırsla, yabancılaşmayla, kabalıkla ve  şiddetle hasar görmüş insan ruhu eleştirisi konusunda  bir takım sorular öne sürüyor.Irksal bakış açısı sömürgecilik  ve  emperyalizmin eleştirilmesi babında modernitenin ana patolojilerini ortaya çıkarırken, hayvanlarla alakalı kuram da  10 bin sene boyunca gelişerek yayılan  şiddet dolu baskın kültürün yıkıcı dinamiklerini ve anahtar ilkelerini ifşa ediyor. W.E.B. Du Bois “20. Yüzyılın sorunu renk sorunudur” derken bizler aynı uygunlukla 21. Yüzyılın sorununun tür sorunu olduğunu söyleyebiliriz.

Image

10-    Lütfen bizlere INternational Journal of Inclusive Democracy – Ulusla arası Bütüncül Demokrasi Dergisi (IJID) hakkında ve sizin de oradaki rolünüz hakkında bilgi verir misiniz?
Bütüncül Demokrasi projesi 1990larda takis Fotopoulos tarafından (kendisi şaşırtıcı bir entelektüel), “Society and Nature-Toplum ve Doğa” ve “ Democracy and Nature- Demokrasi ve Doğa” dergilerindeki yazılarıyla geliştirildi. Bu dergiler artık yayımlanmıyor, ama ikisi de global çapta okurları olan ,toplumsal ve çevresel sorunları analiz etmeye adanmış dergilerdi-üç majör sebepten çıkan problemleri inceliyorlardı: geliş- ya da – öl kapitalist ekonomisi, insanı insana , doğayı da insanın sosyal yapısına  kırdıran bir hiyerarşik sosyal ilişkiler bütünü, bir de diğer insanları, hayvanları ve doğayı kendi çıkarlarına ulaşmada birer araç olarak gören elitist ve sömürücü bir kafa yapısı. 1997’de Fotopoulos bu fikirlerini “Towards and Inclusive Democracy : The Crisis of the Growth Economy and the Need for a New Liberatory Project- Bütüncü Bir Demokrasiye Doğru: Büyüme Ekonomisinin Krizi ve Yeni Bir Özgürlük Projesine Duyulan İhtiyaç” adlı çığır açan eserinde sistematize etti. 2005’te Bütüncü Demokrasi projesi ve uluslararası katılımcılar internete geçti, burada da The International Journal of Inclusive Democracy doğmuş oldu, halen de basılı olsaydı mümkün olmayacak sayıda  okura ulaşıyor.

Inclusive Democracy (Bütüncül Demokrasi-ID), modern kapitalist uluslardan kaynaklı pazar ekonomilerinin çevreye ve topluma  felaket boyutundaki etkilerinin kuramsal bir analizini ve  onlara politik çözümler bulmayı hedefliyor. Bütüncül olarak bu poje toplumdaki farklı sesleri yeniden hayat bulmuş kamu bölgelerinde oluşturmak istiyor (başkalarına  otoriter kurallar uygulayarak farklılığı ve demokrasiyi bitirmeye değil, farklılığın meşru ifadelerini kullanabilmeyi  hedefliyor en azından ). Doğası gereği bütüncül olarak bu proje, ayrıca, komünlerde insanların maksimum düzeyde otonomluk kazanması ,  kendi yapılarını kendilerinin denetlemesi , böylece  bireysel ve  sosyal hayatın en derin manada gerçekleşmesi babında da (radikal)bir demokrasi biçimi.

Devlet sosyalizminin totaliter ve sözde demokrasisini pazar-temelli  kapitalizmi reddederek ID, kadim Yunanistan’ın doğrudan demokrasisi ve modern liberter sosyalizmini, (devletçilik, sınıfçılık, cinsiyetçilik, ırkçılık ve diğerleri gibi) bütün sosyal hiyerarşilerin tamamen yok edilmesi,  merkezi güçlerin konfedere komünlerde katılımcı  demokrasiler haline dönüştürülmesi gibi başka amaçlarla birleştiren bir sentez yapma peşinde. Proje doğası gereği radikal ve devrimci bir demokrasi biçimi ; çünkü bu proje artık herkesin aşina  olduğu şu fikre dayanıyor: 1) kapitalist sosyoekonomik model tamamen işlevini kaybetmiş durumda, ayrıca yıkıcıdır da (mesela “adil”, “yeşil” veya “sürdürülebilir” kapitalizm gibi yaftalar tamamen bir ilüzyondur ve  oksimorondurlar). Bu yüzden 2) günümüz dünya düzeni reforme edilemez, ama tam tersine nitel olarak derin, fundamental bir sistem değişikliği, bir sosyal devrim yaşanarak ancak değiştirilebilir.

Bütüncül Demokrasi, günümüzde yaşanan çok boyutlu kirizin çeşitli elitlerin elinde toplanmış ekonomik ve politik iktidarın nihai sonucu olduğunu düşünür. Bu iktidar global pazar ekonomisinin operasyonları ile  ilerler , “temsili demokrasi” gibi bir devlet sistemi içerisinde politik araçlarla (değişik derecelerde) meşrulaştırılır ve stabilize edilir. Halkın vekilerle temsil edilmesi olayı, – Rousseau’nun “iradenin yabancılaşması” dediği şey- oylarla seçilmiş  görevlilerin kendi kişisel çıkarlarına değil de evrensel ve kamu çıkarlarına hizmet ettiği, vatandaşlar  olarak insanların nihai manada haklara , iktidara ve  otoriteye sahip olduğu fikriyle insanları kandırmaktadır. Fotopoulos bu dolambaçlı demokrasiyi şirket- devlet  kompleksi olarak  hem ulusal hem de uluslararası elitler tarafından yürütülen bir “liberal teknokrasi” şeklinde ifşa ediyor.

Toplumdaki ve doğadaki bu çok yönlü krizin uygun politik cevaplar üretmesi gerekirken, başka bir kriz oluştu. Global kapitalizme kuramsal ve politik muhalefet – demokratik sosyal ve politik alternatifler üreten bütün önemli ve gerçekten radikal biçimler- çökmüş durumda. Elitizm, bürokratik hakimiyet, ve doğanın yok edilmesi, kapitalist sistemlere “alternatif” oluşturan bir çok “komünist” ve  “sosyalist “ devlette de aynen gerçekleşti. 20. Yüzyılın başlarındaki edward Bernstein ve Alman Sosyal Demokrat Partisi’ne dek uzayan Sosyal Demokrasisinin Avrupa geleneği hem kapitalizme hem de bürokratik sosyalizme bir alternatif olarak sunduysa da kendisini, kaçınılmaz olarak , sistemi yapısal kusurlarıyla radikal olarak değiştirmek yerine onu onarmaya çalışan reformizm mantığına yenik düştü.Sosyal Demokrasi alternatif veya muhalefet olma manasında  bir etki gösteremedi .Bugün artık  Avrupa ulus devletlerinin özelleştirme girişimleri  ve  pazar hakimiyeti altında  bir müze eserine dönüşmüş durumda.

1960lardan beri, bir çok eleştirel kuram ve hareket doğdu, ama  radikal değişiklik ve muhalafet babında hiç birisi bir süreklilik gösteremedi. “Yenisosyal hareketler” ve peşinden gelen “ kimlik politikaları” formasyonlarıdan tut (feminizm, sivil haklar, gay ve lezbiyen özgürlüğü, multikültüralizm, anti-nükleer gruplar  ve diğerleri) apolitik, reformist ve  ezoterik postmodernizme kadar; Yeşil partilerden  derin ekolojinin mistik ve  bireyci varyasyonlarına kadar, Fotopoulos politiik ifade biçimlerinin ya akademi tarafından belirlendiğini,  ya da şirket-devlet kompleksi tarafından atandığını, ya  da bu hareketler reformist, öznel ve  misyik tavırlarıyla kendilerini etkisizleştirdiklerini  gösterir. Militan “anti-“ veya “globalizm karşıtı” hareketlerin 1990lardan beri yükselişi onların sosyal adalet taleplerinde  ve müttefik  politikalar konusunda ortaklaşa yükselen bir ses  olduğunu gösterirken, Fotopoulos bunanla beraber hepsinin de “sistem karşıtlığı” perspektifi konusunda tutarlılıktan yoksun olduğunu söyler (yani, kapitalist sistemlerin bütüncül ve radikal eleştirisinden yoksundurlar), çünkü bu hareketler sosyal hiyerarşilerin ve pazar ekonomisinin egemenliği hakkında hayati alternatifler oluşturmayı becerememişlerdir.

Ancak “Bütüncül Demokrasi –Inclusive democracy “projesi, var olan radikal hareketleri olumsuzlamayı hedeflemiyor yalnızca, tersine  geçmişin en iyi kısımlarını kapsaycı bir tarzda  bir sentez haline getirerek günümüz kriz çağıyla doğrudan alakalı yeni bir şey üretmeye çalışıyor. Bu proje Atina demokrasisini Cornelius Castroriadis’in otonomi projesiyle, sosyalist lliberter geleneğini Bookchin’in sosyal ve ekolojik endişelerini ortak bir devrimci politikada, günümüz yeni sosyal hareketlerinin radikal kolları içindeki en iyi potada eritiyor.

Bütüncül Demokrasi-Inclusive Democracy, politik (doğrudan) demokrasi, ekonomik demokrasi, sosyal yapıda demokrasi ve  ekolojik demokrasinin gerektirdiği önkoşulları güvenceye aldığı için, Demokrasinin en iyi biçimini teşkil ediyor. Öznel açıdan, Bütüncül Demokrasi, vatandaşların, köşetaşı demokrasisi olan ve bu inançların temellerini sorgulamayı iptal eden dogmaları, dinleri ve akıldışı sistemleri ya da kapalı kuram sistemlerini değil de otonomiyi bilinçlice seçmeleri seçeneği üzerine  kuruludur.

Politik demokrasi, politik temelde  doğrudan demokrasi kurumlarının oluşturulmasını, bütün kuralların halk meclisleri tarafından alınmasını (yani yerel vatandaş birlikleri tarafından )önerir, bu kişiler  bölgesel, ulusal ve nihai olarak kıtasal ve global düzeylerde konfederasyonlar oluştururlar ve delegeleri de gerektiğinde halk tarafından meşrulukları  iptal edilebilen kişilerdir. Bölgesel, ulusal ve  konfederal meclisler halk meclislerinin aldığı kararları uygulamakla ve  koordine etmekle yükümlüdür. Politik demokrasi böylece toplumun siyasetle yeniden bütünleşmesini güvenceye alırken, (artık günümüzde vatandaşları nesneleştirmiş olan) devleti, vatandaşları üzerinde ayrı bir güç olmaktan  çıkarır.

Sol’dan başlayarak, Bookchin’in yazıları da dahil bir çok sol sosyalist  ve eleştirel kuramlarla haşır neşir olduktan sonra, ihtiyacımız olan şeyin hayvan özgürlüğü değil her manada total özgürlük olduğunu,  her alanda  toplumun kurumlarının radikal bir bütüncüllük ve katılımcılıkla transforme edilmesi olduğuna inanarak, Takis’in radikal ve sistematik bir kapitalizm eleştirisi formüle etmesinden etkilendim. Takis bunu yaparken artık delilik noktasına gelmiş ve bütün gezegeni tehdit eden, kontrolden  çıkmış, sürdürülmesi mümkün olmayan bir global ekonomik sistemle uzlaşmayı destekleyen Sol hareketlerin, postmodern göreceliğin , ümitsizliğin ve ortalığı karıştıran kimlik politikalarının oluşturduğu karamsar politik arenada gerçek bir devrimci bakış açısını hayata geçirmeye çalışıyordu.

Takis’le dostane ve  ilgi çekici bir çok fikir alışverişinde bulunduk, hatta onunla Inclusive Democracy etiketli , adı  “ Global Capitalism  and the Demise of the Left: Renewing Radicalism through Inclusive Democracy- Global Kapitalizm ve Solun Ölümü- Bütüncül Demokrasi Aracılığıyla Radikalizmi Yenilemek”  olan bir antoloji kitabında editörlük yaptım. Ama hayvan hakları konusunda bazı ciddi fikir ayrılıklarımız da oldu, özellikle hayvan özgürlüğü ve toplumsal özgürlük arasındaki ilişki anlamında, hatta bu tartışma siteye de taşındı. Solcu, anti-kapitalist ve devrimci bir bakış açısıyla Takis, öyle ya da böyle, bütün hayvan hakları hareketine ciddi eleştiriler getirdi, bu eleştirilerin bazılarına , özellikle de hayvan özgürlüğü hareketini baskın bir biçimde reformist, sadece kendi meselesine  odaklı, sınıf hiyerarşisinin ve uluslararası şirketlerin egemenliğine hiçbir meydana okumada bulunmayan bir grup olduğu eleştirisine katılmadan edemedim; ama ben de cevaben, hayvan özgürlüğünü savunan bazı insanların anti-kapitalist, ittifaktan yana ve devrimci bakış açılarına sahip olduğunu (mesela ALF toplulukları iyi bir örnek),ama öte yandan da daha önemli bir problemle karşı kaşrşıya olduğumuzu, solcuların bir kez daha tarihi bir dönüm noktasında ahlaken, bilimsel olarak ve  politik manada geride kaldığını söyledim.

Image

11-    Bir çok ilerici insanın, Solcunun ve radikalin söz hayvan özgürlüğüne gelince neden birdenbire böylesine  kör bir tavır takındığı konusunda ne düşündüğünüzü çok merak ediyorum. Düşünceleriniz nedir?
Açıkçası , bu; Batı ideolojisinin, insan merkezciliğinin, yabancılaşmanın, görkemli bir hayat sürme ve  herşeyi kontrol etme sanrılarının, bütün hayatın araçlaştırılması bağlamında modern hümanizmin bir sonucu. Basitçe söylemek gerekirse, Batı tarihinde iki bakış açısına rastlıyoruz: Pitagoras’ın derin ve günümüze dek öğretileriyle başlayan, eşitlikçi, vejetaryen, hayvanları korma yanlısı bir felsefe. Öte yanda ise Aristo’yla baştacı edilen  hiyerarşik, etobur ve türcü bir dünya görüşü. Pitagorasçı bakıç açısı, ne yazık ki, Aristocu görüşe yenik düştü, sonuçta bu, köleciliğe, savaşa, sınırların işgalle genişletilmesine, ekonomik anlamda büyümeye ve fethetmeye odaklanmış bir toplum  için fazlasıyla basit kalıyordu.eski Yunan’ın hiyerarşik dünya görüşü önce Hristiyanlığın baskın görüşlerine dönüştü ve oradan da modern bilim, rasyonalizm, Aydınlanma, endüstriyalizm ve kapitalizmin ideolojisinin içerisinde eridi gitti.
Elbette Tanrı merkezli bir dünyadan insan merkezli bir dünyaya geçerken, kanlı Hristiyan haçlı seferlerinden  Aydınlanmanın eleştirel düşüncesine ve otonomi görüşüne geçerken devasa tarihsel kazanımlar  oldu ve hayvan hakları da bu kazanımlara dayanıyor zaten; ancak modern sosyal kuram ve bilim , Yunan ve Hristiyan felsefesinin en kötü yanlarını, mesela hayvanların insanlar  için birer kaynak olduğu fikrini kullanmıştır. Gerçekten de, dirikesim, gen mühendisliği, klonlama ve hayvan çiftlikleri mezbahalar üreten modern bilimler ve teknoloji hayvanların durumunu daha da  kötüleştirmiştir.

Komünist Manifesto’da Marks ve  Engels, hayvan refahçılarını naif reformistlerle, itidal fanatikleriyle ve hayırsever organizatörlerle aynı gerici ve  küçük burjuva kategoriye koyarken, ABD’de mesela kadınların politize olmalarındaki ana sebebi hayvan refahı hareketi olduğunu görememiştir. Kadınların hayvanlara yapılan zulmün azaltılması için giriştikleri mücadele, onların erkek şiddetine karşı ve  çocuklar sömürülmesin diye  yaptıkları mücadelenin ayrılmaz bir parçasıydı. 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları gibi eserlerinde Karl Marks, insan hayatına dair doğacı bir kuram geliştirdi, ama baskın Batı geleneğinde olduğu gibi, insanlarla hayvanlar arasında keskin bir düalizmi varsayarken sadece insanların bilinç sahibi olduğunu, sadece insanların sosyal manada kompleks bir dünyaya sahip olduğunu öne sürdü. Hayvanların karmaşık duygusal, sosyal ve psikolojik yapıları olduğunu reddederken, Marks hayvanların üretimci etkinliklere ve dünyaya sadece içgüdüsel bir bağla bağlı olmasına rağmen, insan emeğinin özgür irade  ve zeka ile gerçekleştiğini öne sürmüştü. Marksizm ve diğer Sol gelenekler kuramlarını bilime gurur duyarak dayandırdıkları için , radikaller bilimin ,hayvanların bilinç  ve sosyal hayattan yoksun olduğuna dair hatalı, gerici ve türcü iddialarını çürüttüğünü –özellikle de  hayvanların duygularını, düşüncelerini ve iletişim tarzlarını inceleyen bilişçi etoloji yapmıştır bunu- idrak etmek zorundadır.

Sosyal çevreciler ve Murray Bookchin gibi “eko-hümanistler”, hayvanların öldürülmesinini ve taciz edilmesinin endüstrileşmesini kınarken, insani amaçlarla hayvanların kullanılması konusunda sessiz kalıyorlar. Bir çok hayvan türünde teknoloji, kültür, dil ve aklın varlığını belgeleyen bilimsel etüdlerden bihaber olarak Bookchin, hayvanları dilden ve akıldan yoksun kabul eden Kartezyen-Marksist mekanistik bakış açısını tekrarlar. Bu yüzden , hayvanlar “birinci doğaya” aittir, yoksa insan kültürünün ürünü olan, yaratıcı ve  coşkun “ikinci doğaya” değil… Genel manada Sol gibi, sosyal ekolojistler hayvanların sömürülmesinin çevreye , insan toplumu ve insan psikolojisine  olan etkisini kuramlaştırma  konusunda başarısızdırlar. Günümüz kapitalist sosyal ilişkilerinde hayvanlara karşı işlenen, adını anamayacağım denli korkunç şiddet biçimlerinin bazılarını , aynen refahçı görüşler gibi ele alırlar; dirikesimciler, hayvan çiftlikleri yöneticileri, mezbaha operatörleri, kürk çiftliği sahipleri, rodeo ve sirk patronlarının sözünü edip durduğu o “insani tavır”la bahsederle bu hayvan kölelerden.

Sol, geleneksel olarak ekonomiyle doğrudan alakalı olmayan bask biçimlerini anlama ve onlardan söz etme  konusunda treni hep kaçırdı. Sol için ırkçılığı, cinsiyetçiliği, milliyetçiliği dini, kültürü ve günlük hayatı, ideolojiyi, medyayı, ekolojiyi ve diğer meseleleri anti-kapitalist çerçeveye yerleştirmek hep zaman almıştır. Bunu yapabilmesi de çeşitli özgürlük hareketlerinin baskısı sonucu olmuştur zaten. Marksist solun genel olarak eğilimi; toplumsal cinsiyet (gender), ırk ve  kültür gibi sorunların  ancak sınıf mücadelesinin hedefleri gerçekleştirildikten sonra  kaale alınacak olmasıdır. Böyle dışlamacı ve  indirgemeci politikalar, günlük hayatın ve  kültürün öneminin altını çizen Rosa Luxemburg’a şu sözleri söyletmiştir: “eğer dans edemeyeceksem, sizin devriminizin bir parçası olmak istemiyorum”.

Sözde  “ilerici” düşüncenin derin sınırlarına bir başka örnek vermek için, hümanizmin tepelerine tırmanalım. 1960ların şiddeti, ırkçlığı, savaşı ve  sosyal karmaşaları  arasında Martin Luther King Jrbir “ dünya evi” hayal etmiştir. Bu kozmopolit ütopyada dünyanın her yerindeki insanlar uyum ve  huzur içerisinde yaşayacak, din ruhsal ihtiyaçlarını karşılarken, kapitalizm de maddi gereksinmelerine cevap verecekti.

Ama bu duygu ve  şiddeti, savaşı, yoksullaştırmayı, çevrenin yok olmasını besleyen bir ekonomik sistem içerisinde gerçekleştirilebilse bile, insanlar hayvanlarla olan  ilişkilerini radikal manada değiştirmedikçe, Martin Luther King jr.’ın dünya evi ne olursa olsun lanet olası  bir mezbahadan başka bir şey değil; en tepedeki avcılar tarafından ve gene onlar için yönetilen bir toplama kampı, bir yok etme fabrikası bu. King’in insan türü ile ilgili  bu rüyası ; her yıl giyecek,  yiyecek , “bilim”,  ve diğer sömürü araçları ile katledilen milyarlarca hayvan için tam bir kabustur.

Toplum, eşitliği, hayvanlara dil ve eşit davranma  ilkesini kabul edene dek, şiddetten uzak hümanist ütopya iki yüzlü bir yalan  ve  şiddet dolu bir ütopya  olmaya devam edecek. Hümanist “devrimciler” tanımı, yüzeysel bir tanım zaten. Hümanist bir “ demokrasi”, türcü bir  ikiyüzlülüktür. Hümanizm, büyük harflerle adı tarihe kazınmış bir  kabilecilikten başka bir şey değil.

Ya da  ünlü sosyalist yazar  Michael Albert’ı düşünün. Albert, 2006’ta Stay dergisinin kendisiyle yaptığı röportajda şunları itiraf etti: “ dünyayı daha iyi bir yer yapma amaçlı sosyal hareketlerden söz ettiğimde  hayvan hareketleri aklıma gelmiyor. Dürüstçe  itiraf etmem gerekirse; kadın hakları, Latin hareketleri, gençlik hareketleri ve benzeri sosyal hareketlerle hayvan hakları hareketini bir tutmuyorum…hayvan haklarının böyle geniş bir ölçekte tartışılması ve bu kadar eylem yapılması bence  biraz fazla….ama açıkçası hayvan hakları meselesi Irak’taki savaşı önlemek ya da haftada 30 saat çalışma meselesi yanında  o kadar aciliyet  gerektiren bir durum gibi görünmüyor bana.”

Bu, beni çılgına  çeviriyor- bu kendini beğenmişlik, bu duygusuzluk, bu kabalık…En korkunç şekillerde  kafeslere tıkılan, işkenceye  uğrayan, hunharca öldürülen on milyarlarca  hayvanın  çektiği acıyı dindirmek nerede, öyle ya da böyle rahat sayılabilecek hayatlar yaşayan  insanların çalışma saatini 30 saate  indirmek nerede?

Çoğu Solcu gibi, Albert da milyarlarca canlının acı çekişine şok edici bir  umursamazlıkla  yaklaşırken, insanları, hayvanları ve  çevreyi böylesine  hasta eden en önemli problemler arasında anlamlı bağlantılar kurma manasında başarısız oluyor.

Ne yazık ki çevreci hareket de ondan farklı değil. “Hayata saygı” gibi klişelere rağmen, Batılı Yeşil partiler ve Sierra Club, kendilerini hayvan hakları ve vejetaryen topluluklarla değil; avlana ve et yiyen kalabalıklarla bir tutuyor. Küresel ısınma  ve  hayvancılık  arasındaki ilişki konusunda  sağır edici bir sessizlik oluşmuş durumda. Greenpeace bir istisna sayılabilir; ama onların yanıtı da  veganizmi savunmak  için  bu harika fırsatı kullanmak değil de tam tersine  büyükbaş hayvanlardan çıkan  gaz emisyonlarına  oranla daha az zararlı olan balinaları, kanguruları ve diğer hayvanları yemek oldu.

Kısacası, isterse Marksist, sosyalist, anarşist ya da ırkçılık karşıtı ve feminizmi destekleyen herhangibir “Sol” pozisyon olsun, modern  “radikal” gelenek, Batı’nın insanmerkezli mirasını tamamıyla devam ettiriyor; ayrıca bu dünyadaki diğer türler ve çevre açısından asla  özgürleştirici bir felsefe  olarak görülemez. Günümüz Sol düşüncesi, hayvanlar söz  konusu olduğunda sadece  ve sadece Stalinisttir.

Hayvan özgürlüğü; insanlar yavaş yavaş hiyerarşiyi, eşitsizliği ve  herhangi bir biçimde haksızlığı savunan fikirlerin batıl, temelsiz ve anlamsız olduğunu  anladıkları geniş tarihsel bir öğrenme sürecinin bir sonucudur. Hayvan özgürlüğü, insanların son 200 sene  içerisinde yaptıkları en ilerici, ahlaki ve  politik gelişmelere dayanır; onların mantıki sonuçlarını yansıtır. Hayvan özgürlüğü mücadelesi; insanları ; hakları, eşitliği ve  şiddet karşıtlığını, türcülüğü de kapsayan bütün hiyerarşilere ve bütün önyargılara meydan okuma amacıyla bir sonraki aşamaya, hümanizmin ahlaki ve  meşru sınırlarının ötesine taşımaya çalışır.

Bu gezegen  üzerindeki bütün türlerin kaderi ilmek ilmek birbirine örüldüğü için, hayvanların sömürülmesi aslında  insan dünyası üzerinde de büyük bir etki yaratmakta. İnsanlar, hayvanları yok ederken kendi hayatları için şart  olan ekosistemleri ve habitatları da yok ediyorlar. Milyarlarca çiftlik hayvanını öldürdüklerinde, yağmur ormanlarını da yağmalamış oluyorlar, yeşil alanları çöllere dönüştürüyorlar ve  küresel ısınmanın artmasına sebep olurken toksik artıkları da çevreye döküyorlar. Fevkalade oranlarda toprak, su, enerji, ve  ürün gerektiren küresel bir hayvan çiftliği, dünyadaki açlık probleminin daha da  kötüleşmesine sebep olduğu gibi, hayati önem taşıyan  kaynakları da israf etmiş oluyorlar. İnsanlar hayvanlara şiddet uygularken genellikle birbirlerine de şiddet uyguluyorlar; hayvanlara şiddet uygulayan seri katilleri; kadınları, çocukları ve evcil hayvanları döven erkekler tarafından doğruluğu tekrar tekrar ispatlanmış trajik bir gerçek bu. Giderek insan, hayvan ve dünya özgürlüğünün birbiriyle kopma  şekilde bağlı olduğu, hepsi özgür olana dek hiç birinin özgür olmayacağı daha da belli olmakta. Bu yeni bir öngörü değil, olsa olsa bugüne dek kaybolmuş bir bilgi ve gerçektir. İlk Batılı filozof Pitagoras’ı hatırlayın. 2500 sene  önce şöyle söylemişti: “İnsanları hayvanları katlettiği sürece birbirlerini  öldürecekler. Gerçekten cinayet ve acı ekenler, sevgi ve neşe biçemezler.”

Gerçekten devrimci bir sosyal teori ve hareket , sadece bir türün üyelerini değil, bütün türleri ve Dünya’yı özgürleştirecek. Adını layığıyla taşıyacak bir devrimci hareket, hakimiyetin ilk tarım toplumlarında görülen hayvan evcilleştirme  pratikleri gibi örneklerini düşünerek hiyerarşi ve egemenliği kavramsal kökleri üzerinden kavrayacak; doğaya, çevreci ve hayvan haklarına dair yeni bir etik oluştururken her türden öldürücü hiyerarşik düşüncenin ve  amaç aracı meşrulaştırır fikrinin yapısını aşabilecektir.

Image
12-    Postmodernizmde  olan  ilk alakanızdan bu yana çalışmalarınızda  önemli bir değişim göze çarpıyor.  Artık tamamıyla hayvan  özgürlüğü ve radikal çevrecilik konularında yazıyorsunuz (yardımcı editör Tony Nocella’yla beraber)
Evet, artık gezegenin yaşadığı  kriz ve hayvan özgürlüğü politikalarına dair olası en politik ve en somut şekillerde yazıyorum. Tony ve ben beraber bir antoloji hazırlamaya karar verdik. Günümüzün en önemli bazı meselelerini bir araya getirdik, normalde yanyana gelemeyecek bir avuç radikali bir araya getirdik. Politik olduğu kadar kuramsal sorular sormak  için, sadece  ittifak politikalarıyla ilgili konuşmamak için- ama  bu kitapta bunu hayat geçirmek için çabaladık- kitap da sonuçta somut bir pratik örneği.

İlk kitabımız “Terrorists or Freedom Fighters: Reflections on the Liberation of Animals: Özgürlük Savaşçısı mı, Terörist mi?: Hayvan Özgürlüğü Üzerine Düşünceler” oldu. Bu kitap oldukça popüler oldu,  aslında ALF ve  hayvan özgürlüğüyla alakalı kuramsal, etik, tarihsel ve  politik meseleler üzerine yazılmış ilk , gerçekte tek akademik antoloji. İnsanı çarpan o kapağı Sue Coe hazırladı,  önsözü Ward Churchill yazdı, sonsözü Ingrid Newkirk ele aldı. Anthony ve ben de  temel ALF meselelerine ve argümanlarına giriş kısmını üstlendik. Kitap ALF’nin tarihi, felsefesine balıklama daldığı gibi, onun feminizm ve Amerikan Kızılderili Hareketi gibi sosyal hareketlerle  ilişkisini de  açıklıyor. Kitap hem akademik hem de eylemci çevrelerin önde gelen isimlerine yer veriyor. Katılımcıların yarısı kadın, 3’ü Kızılderili, rod Coronado ve Gary Yourofsky  gibileri ise eski ALF eylemcileri ya da hükümlüleri. Kitap, “şiddet”i nasıl savunmalı, meydanın ALF eylemlerini yansıtma biçimi, ALF’nin “kapalı” kurtarma taktikleri karşısında “açık” kurtarma  taktikleri gibi konularda yazılmış yazılardan  oluşuyor. Umarım ALF’ye yapılan adi eleştirileri sona erdirip, felsefesi ve taktikleri konusunda olumlu tartışmalar oluşması konusunda  bir yardımı olur, ayrıca ortak noktalar bulmak amacıyla insan hakları topluluklarıyla da yakın bağlar kurar. ALF ve  onun doğrudan eylemleri hakkında ne düşünürse düşünsün, hayvan hakları konusuyla alakalı birisinin bu kitabı okuması lazım. Belki FBI da bu kitaptan bir sürü alır- belki bir şeyler öğrenirler.

Disiplinlerarası ve çok perspektifli yaklaşımı sürdürerek Tony ve ben daha da zengin bir kitap hazırladık ardından- “Igniting A Revolution- Voices in Defense of the Earth- Bir Devrimin Ateşini  Yakmak-Dünya’yı Savunan Sesler(Ak Press, 2006)”. Burada da , modern Batılı çevre hareketlerinin temellerine  ve yörüngesine zengin bir  giriş yapmakla beraber, çoğulcu, çoklu perspektifler sunan, disiplinlerarası ve sınırları aşan, köprüler kurabilen bir yaklaşım belirliyoruz, bu da farklı insanları ve konumları bir araya getiriyor.

40’tan fazla katılımcıyla beraber  kitap sosyal ekoloji, derin ekoloji, ÖnceDünya! Hareketi, ekofeminizm ve ilkelcilikten Kızılderililere, Siyah özgürlükçülere, politik makinalara ve hayvan/dünya özgürlüğü hareketlerine dek uzanan  geniş bir alanda sosyal ve çevresel konulara eleştirel perspektifler getiriyor. Kitabın önemli bir görevi de çevreciliği beyaz, erkek ve imtiyazlı konumlardan ayrıştırarak onu sınıf, toplumsal cinsiyet, ırk,  etnik köken ve diğer alanlar arasına yaymak; ve tek-konu odaklı olmaktan  kurtarmak.  Kitap; ekolojik ve sosyal problemlerin hatta “uygarlığın” kendisinin bile, doğrudan sistemlerin kendisiyle alakalı ve kapitalizme  içkin olduğu fikrini savunan devrimci bir çevrecilik anlamına gelecek bir anlam genişlemesi yapılmasını savunuyor. Devrimci çevreciler , küresel ekolojik kriz semptomlarını hedef alırken , onların dinamiklerini ve sebeplerini düşünmemeleri anlamında reformistlerden ayrılırlar. Bu kitap, akademik ve eylemci çevrelerde anında ilgi uyandırdı, benzersiz ve önemli bir kitap olmasını da kazandığı bu övgülere borçlu.

Image

13-    Şu anda hayvan özgürlüğü meseleleriyle ilgili yeni bir kitap hazırlıyorsunuz. Anlatır mısınız?
Şu anda bitirmek üzere olduğum yeni kitabın adı “Animal Rights and Moral Progress: The Struggle for Human Evolution: Hayvan Hakları ve Ahlaki İlerleme: İnsan Evrimi Mücadelesi” Bu kitapta Batı’nın kültürel evriminde yeni mantıksal ve  gerekli adımın, hak kavramını hayvanları da kapsayacak şekilde , onların çıkarlarını kanunen korumak , temsil edebilmek için  genişletmek olduğunu fikrini tartışıyorum. Kitap, insanların doğal dünyayla ve diğer türlerle kendi arasındaki bağları gözönüne almadan sadece kendi tarihsel gelişimin anlattığını öne sürüyor. Kitap, Australopithecus’dan Homo türüne dek insan evrimini kapsarken, “etobur” insan ve “avcı insan”  gibi tarihi mitleri de yerle bir ediyor. Tarihsel bir anlatının oluşturduğu zorluklar sebebiyle,  modern Batı’nın ilerlemesinde etik toplulukların genişlemesi ve hakların evrenselleşmesi anlamında ilerici bir hareket  görülüyor. Bundan sonra beklenen ahlaki adım, hayvan haklarının da kapsanması olacak.İnsanlar hayvanların temel haklara sahip olduğunu kabul etmek zorundalar. Toplumlar sosyal kurumlarını, pratiklerini, ve mentalitelerini bu duruma göre değiştirmek zorunda. Hayvan özgürlüğü; insanlığın kucaklaması gereken, bütün hayata ve dünyaya bir bütün olarak saygı duyan, toplumu ve vatandaşlık kavramını tüm dünyaya yayılmış bu insan-içincilik  tavrından alıp biotoplum fikrine dek yükselten bir “doğa etiği”nin parçasıdır.

Bir çok anlamda bu kitap bir öykü anlatıyor denebilir, yeni bir öykü ama… hayvanların durduğu yerden bakıldığında, insanların türcü tavırları yanında akıllarına dahi gelmeyen, hayvanların gezegenimiz için manasını ortaya koymaya çalışan büyük bir anlatı çabası bu. “Hayvanların durduğu yerden bakmak” derken, hayvanların insan düşüncesi, psikolojisi, ahlaki , sosyal hayatı ve tarihi için hayati önem taşımasından, insanın insanı ezmesinin köklerinin insanın hayvanları ezmesinde saklı olduğundan söz ediyorum.  Bu bakış açısı, insanların ve hayvanların özgürlüğünün, mutluluğunun birbirine bağlı olduğunun altını çizerken, modern toplumlarda  görüldüğü üzere insanların hayvanları kitlesel ve global ölçüde katletmesinin  acı sonuçlarının da bir bir altını çiziyor. Fazla kabul görmese de , bu bakış açısı eleştirel bir kuram oluşturmak  için hayati bir önem taşıyor; insan tarihine, hiyerarşinin (ataerkillik, kölelik ve  ırkçılık) kökenleri ve dinamiklerine, savaşın ve  şiddetin her yere dağılmış olmasına, sosyal ve çevresel krizlere,  yaşanabilir bir geleceğin olmazsa olmaz  koşullarına dair benzersiz fikirler öne sürüyor. Bu eleştirel toplum kuramı söz konusu yeni bakış açısıyla zenginleşirken, hayvanlardan yana tavır alan bu bakış açısının eleştirel bir sosyal kuramla desteklenmesi gerekiyor. Bu yeni kuram, modern dünyada kapitalist  çıkar ve  büyüme hırsıyla, despot  devlet mekanizmalarıyla, dev şirketlerin çıkarlarına hizmet etmek için, muhalif insanları da  ezerek, hayvanların nasıl sömürüldüğünü aydınlatırken,  hayvanların, doğanın, ve toplumun ezilmesini nasıl meşrulaştırıldığını da gözler önüne serecek.

Image

14-Sizi aşırılıkla ve terörist olmakla suçlayan eleştirilere ne diyorsunuz?
Aşırılık suçlamasına evet ama teröriste hayır. Ekstrem suçlarda, ekstrem kötülükle – şiddetle karşı karşıya olduğumuzda, serinkanlı davranışların  bir etkisi olmuyor, bu yüzden ekstrem yanlışları durdurmak için ekstrem araçlar kullanmak durumunda kalıyorsunuz. Batılı  çevre ve hayvan hakları hareketleri 30 yıldan fazla süredir kendilerini geliştirmiş durumda; ama bizler türleri, ekosistem ve doğal hayatı koruma babında kaybediyoruz. Makul  ölçülere, özveriye, ve kurumlar aracılığıyla ağır ağır  bir değişime davet eden bütün o çağrılar bu hareketi sırtından bıçaklayabilir, çok yetersiz de kalabilirler. Küresel kapitalizm ve biyolojik erimenin ortasında, “aklıselim” ve “makuliyet” sözcüklerinin anlamları , “ekstrem” ve “ radikal” eylemler hem gerekli hem de uygun görüldüğü müddetçe, 180 derece değişebilir.

Eko-primitivist Derrick Jensen’in gözlemlediği gibi “ boş hayallerden vazgeçmeliyiz, çünkü boş hayaller insanları  gerçek olasılıklara karşı kör ediyor”. Toplumsal süperego bize saygılı davranmayı, kurallara göre oynamayı, sonsuza dek sabretmeyi ve kurumlar aracılığıyla bu mücadelenin yürütülmesi gerektiğini  söylüyor; ama 19. Yüzyılda kölecilik karşıtı  Lloyd Garrison’un sözleri şunun altını çiziyor: “ evi yanan bir adama gidip sakin sakin alarm düğmesine basmasını söyleyin; eşini sakin sakin kurtarmasını söyleyin; anneye bebeğini yangından sakin sakin kurtarmasını söyleyin; ama şu durumda bana sakın sakin sakin davran demeyin…”

Şimdi, gerçekçi olalım. “Şiddet” ve “ terörizm” sözcükleri İngilizce’de en çok suistimal edilen kelimeler; bunlar dev şirketlerin- devlet propagandasının  ürünleri; medya tarafından anlamları  boşaltıldı ve  o kadar hegemonik bir hal aldılar ki Orwell’in “anlamın tersyüz edilişi” deyimine rahmet okutuyorlar; çünkü artık hak, adalet, merhamet  mücadelesi suç ve terörizm adını alırken, masum varlıklara zulmeden, dünyayı zehirleyip onun ırzına geçenler, saygınlığın keyfini sürmekle meşgul.

İnsanlar ağzına dek yolcu dolu uçakları gökdelenlere  çarpıp havaya uçuranlarla hayvan çiftliklerinden, hayvan üreticilerinden zulme  uğramış hayvanları kurtaran insanlara aynı “ terörist” yaftasını yapıştırınca, kelime anlamını yitirmiş demektir. Dev şirketler ve devletler terörizm dilini belirlediğinde, bunun tek amacı propagandadır, kendi terörist davranışlarını örtme çabasıdır , kendi çıkarlarını tehdit eden herşeyi  en hafif şekilde söylersek  baskı altına almaktır. “Terörizm”  bir sözcük değil , bir silah. Devlet bu sözcüğü muhalifleri damgalamak, onların haklılıklarını  kötülükle eş tutarak şeytanileştirmek, kendi sebeplerini meşrulaştırırken onu her anlamda  ve  her araçla güvence altına almak için kullanıyor.

Ben terörizmi  ideolojik, politik ve ekonomik sebeplerle masum bir varlığa yapılan kasıtlı  şiddet hareketleri  olarak tanımlıyorum. Bir insana zarar vermeyen, başkalarının acısına merhamet gösteren, başkasını zarar görmekten, şiddetten ve  ölümden kurtarmak  için kendi özgürlüğünü riske atan bir  insandan herhalde çok tuhaf bir terörist olurdu! Terörist olan ALF değil, tam tersine dünyayı yağmalayan ve  onun ırzına geçen küresel dev şirketler, ABD ve İngiltere hükümetlerinin savaş makineleri, kanlı formaları içerisindeki dirikesimciler, ve hayvan endüstrisinde payı olan herkestir. Bunlar,  ideolojik, politik ve  ekonomik hedefler  için masum canlılara bilerek zarar verip onları öldürdükleri  için  teröristtirler.

Ancak  çok fazla istihza var. Köpek yavruları sakat bırakılıp yüzleri yumruklandığında, maymunlar kafataslarını kıran kayışlarla bağlandıklarında, yavru kedilerin beyinlerine elektrotlar  yerleştirildiğinde, tavşanlar ve  Gine domuzları öldürücü dozda zehirli kimyasal maddelere maruz bırakıldığında bizlerden bunun terörizm değil de  bilim olduğuna  inanmamız istenir. Her yıl sadece ABD’de 10 milyar hayvan gıda endüstrisi tarafından insanlık dışı biçimlerde kafeslere  tıkılıp öldürülürken,  bizlerden bunun da terörizm değil bir iş olduğuna inanmamız istenir. Bu hasta ve  şiddet dolu  toplumda mülk hayattan daha kutsaldır; gerçek teröristler işkence ve cinayetin günlük hır gürü içerisinde “kötülüğün banalliği”ni  (Hannah Ardent) yaşarken, bizlerden mülke zarar verenlere suçlu damgası vurmamız isteniyor. Bir eylemci hayvanları sömüren birinin bir kılına verdiği zarar karşılığında  hayvanlardan denizleri dolduracak kadar çok kan akıyor; sonuçta, hayvan sömürüsü endüstrisi yerine eylemcilere terörist demek, anlam sapmasının ne boyutta olduğun gösteriyor. Minklere anal yolla elektrik vermekten veya hayvanlara yarısı ölene dek LD50 testi uygulamaktan, onları kimyasal maddelere maruz bırakmaktansa bir araştırma veya dirikesim laboratuarını ateşe vermek daha aşağılık bir şey gibi geliyor insanlara. Bir binanın kaybedilmesi türlerin ve yağmur ormanlarının yok edilmesinden daha önemli. ALF’nin kullandığı fiziksel şiddeti eleştirenler devlet terörizmi, hayvan katliamları ve  küresel boyutlardaki çevre kıyımı karşısında sessiz kalıyorlar. Ölüm tehditlerini kınıyorlar; ama  ölümü kınamıyorlar. Eylemcilerin sömürücülere fiziksel saldırılarda bulunmasını kınıyorlar; ama eylemcilere zarar verildiğinde  kınamıyorlar. ABD zaten şiddet yanlısı nefret gruplarıyla dolup taşmış durumda- neonazilerden  aşırı sağcı Hristiyan gericilere dek- hepsinin de şiddet dolu bir geçmişi var- mesela Oklahoma City’de yüzlerce insanı öldürdüler ama  buna  rağmen hükümet  ülke içerisinde en büyük tehdit olarak ALF’yi gösteriyor. El-Kaide ve teröristler alenen ülkeyi tehdit ederken FBI, kedileri köpekleri kurtaran eylemcileri yakalamak  için  milyonlarca doları heba ediyor, yüzlerce ajan tutuyor.

İnsanları hayvanları ve Dünya’yı sömürenler “bilim adamı”, “araştırmacı” veya “işadamı” diye saygın bir isim alırken; bu iktidar sahiplerinin mülklerine zarar vermeye cesaret edenlere “terörist” ismi veriliyor. Bu, iktidarı tekelleştirenlerin anlamı da tekelleştirdiği, yozlaşmış bir semantik oyun.

İnsancıl ve uygar  rolü yapmaya  çok meraklı bu barbar toplumdan oluk oluk akan ikiyüzlülükler, anlamsızlıklar, çelişkiler, yalanlar, çürümüşlük o kadar yoğun ki, o kadar afallatıcı  ve korkunç ki insan şok geçiriyor. Köleliğin özgürlük ve savaşın barış olduğu bu Orwell dünyasında mantığı ve gerçeği bulmak zor. Böylesine  kınanması gereken ALF’nin taktikleri değil. Tam tersine kınanması gerekenler aslında hayvanları böyle canavarca sömüren endüstriler, çıkarlarını kurumlaştıran hukuki sistemler, hayvan haklarını lekeleyen medya patronları ve bütün bu tımarhaneyi yöneten devletlerdir.

Image

15-O halde, size göre “şiddet” ne demek anlatır mısınız? Ve sizce şiddet kullanmak her koşulda daima yanlış mıdır?
Eğer şiddet başka birisine  bile isteye  fiziki anlamda  zarar vermekse, o halde hiçbir bilinci olmayan, acı hissetmeyen bir şeyi nasıl “ yaralayabilir”, onu nasıl “acıtabilir” veya onu “suistimal” edebiliriz? İnsan nasıl  olur da  bir kamyona  şiddet uygulayabilir, bir tuğlaya karşı nasıl teröristçe davranabilir, sprey boyayla bir laboratuarı ya da  kürk çiftliğini nasıl terörize edebilirler?
Bu yapılamaz- tabii mülkün sahibi tersi şekilde etkilenmedikçe. Evleri, arabaları, ofisleri zarar görenler korku,  anksiyete ve travma yaşayabilirler. Onların işleri, çevreleri, araştırmaları ve kariyerleri çok zarar görebilir, bu insanlar ekonomik, profesyonel, psikolojik ve diğer yönlerden zarara uğrayabilirler.

Kuşkusuz ALF kurbanı olmuş bir dirikesimci ya da  kürk çiftliği sahibi açısından bunlar iyi şeyler değil; ama sabotaja “şiddet” doğru mu? Eğer “mental travma “ gibi bir şey içeriyorsa evet denebilir belki; ama sabotajın da engellemeye çalıştığı şey dsüşünüldüğünde daha az  şiddet içerdiği söylenebilir, ya da şiddet olmadığı söylenebilir.Ya da bir adım daha ileri gidilerek savaş açanlara karşı uygulanan şiddetin (buna  insanlara fiziksel saldırı da dahil) kabul edilebilir ve meşru bir şey olduğu söylenebilir.

Eğer inadına bir şiddet tanımı gerekiyorsa,  bu tanım  içerisinde  “kişi” kavramı olmalı- duyguları olan ve  “bir hayat öznesi” olan bir varlık . Hayvanlar sadece duygu sahibi değiller, psikolojik ve sosyal olarak da kompleks varlıklar olduğu için, en az insanlar kadar hayat öznesi olma durumundalar. Bu yüzden, bir hayvana verilmiş zarar bir insana verilmiş zarar gibi kabul edilirse, şiddet de öyle düşünülebilir. Ve eğer dev şirketlerin mülküne verilen zarar şiddet ise, ormanları yakıp yıkmak, mercan kayalıklarını ve  okyanusların diplerini  trol gemileriyle yok etmek, tonlarca kanser yapıcı maddeyi su yollarına akıtmak daha büyük ölçekte bir şiddet değil mi?

Sabotajcıları şiddetle suçlayanlar onların terörist olduğu sonucuna  ulaşıyorlar, tabii bu arada kişinin meşru müdaafadan adil savaşa dek değişen ölçülerde şiddet kullanmasını meşrulaştıran durumlar olabileceğini idrak edemiyorlar. ALF terörist değildir  çünkü 1) asla insanlara fiziksel anlamda zarar vermezler, 2)hayvanlara açılan savaşta doğrudan yer alan insanlar dışında kimseyi hedef almazlar.

Doğrusu, insanın meşru müdaafadan haklı savaşa kadar uzanan koşullar içerisinde şiddet kullanması ahlaken meşrudur. İnsan ALF’nin savunmasızları savunduğunu, haklı bir savaşta savaşan kişiler olduğunu, ve hayvanları sömürenlerin meşru askeri hedefler olduğunu söyleyebilir. Pasifistler şiddet içermeyen direniş metodlarının bütün  büyük sosyal çatışmaları çözebileceğine inanır(ki çözemez), ayrıca insan hayatının da tartışmasız bir değeri olduğuna inanır(ki yoktur). Felsefi manada; aslanları, gorillaları, filleri öldürdüğü için ödüller kazanan şerefsiz bir Safari Club üyesi katilin hayatının ne gibi bir değeri vardır, öldürdüğü hayvanların hayatlarının değeri yanında? İnsanın öldürme “hakkı” bir hayvanın bu şiddetten uzak yaşama hakkından neden daha  önde tutulsun ki?

Bütün bu yanlış tavırları bırakıp , bu ikiyüzlülükten vazgeçelim.  Başka bir “kişi”ye fiziksel şiddet uygulamak her zaman doğru olmadığı gibi, her zaman yanlış da değildir. Masum insanları zarar görmekten ve  öldürülmekten korumak için şiddet kullanmak meşru bir eylemdir. Nazi soykırımından Yahudi mahkumları kurtarmak  için mülke zarar verilmesini ve  şiddet kullanılmasını kim kınar ki? Direniş güçleri tren yollarını ve gaz ocaklarını havaya uçurdukları gibi, mümkün olan her an Alman askerini de  öldürdüler. Bravo!

Ancak söz dönüp dolaşıp hayvanları zulümden kurtarmak için şiddet kullanmaya    ve  mülke zarar vermeye gelince, aniden bu yanlıştır diye bas bas bağırıyorlar, şiddeti övüyor destekliyor, bundan sonuç alınmaz diyorlar. Ben de bu türcü eleştirilere şöyle yanıt veriyorum: Neden? Nazi direnişçiler kahraman ama ALF direnişçileri terörist. Neden? İnsanları savunmaya gelince  şiddet kabul ediliyor da hayvanlar söz konusu olunca neden edilmiyor? Bu büyük tutarsızlık her aklı başında  ve  önyargısız insanı utandırmalı, hele de hayvan severler bunu söyledi mi bundan ala rezillik olmaz herhalde. Bu aslında, insanların lehine yapıldığında  övgüye değer bulunan, cesur diye nitelenen sıradışı eylemlerin söz konusu hayvanlar olunca birdenbire hor görülmesi, küçümsenmesi biçiminde görülen, maskeli bir türcü davranış örneği.

1976’dan  itibaren ALF hayvanlara zulmedenlere ve  onları savunan devlete savaş açmış durumda; ama bu çatışmayı da başlatan ALF değil. ALF hayvanları sömürenlerin çok öncelerde başlattığı bir savaşa sonradan katıldı, savaşı başlatmadı. Eğert birisi başka birisini başlattığıbir savaşa  ister istemez katılırsa, o zaman yaptıkları meşru müdafaadır ve eylemleri de meşrudur. Hayvanların da meşru müdafaa hakları var; ama kendilerini savunamadıkları için (tabii fillerin ve  kaplanların haklı olarak eğitmenlerini öldürdüğü durumlar hariç) insanlar hayvanlardan yana tavır almak zorundalar. Ve eğer bir hayvanı şiddetten  kurtarmak  için şiddet gerekiyorsa o halde şiddet meşru müdafaa için geçerli bir araçtır. Eğer istenirse, buna genişletilmiş meşru müdafaa da denebilir, çünkü insanlar çok zulme uğramış, incinmiş bu kendilerini savunamayan hayvanlar adına  taraf tutuyorlar.

Image
16-Herşeyi toparlarsak, bize içinde bulunduğumuz büyük resmi anlatabilir misiniz?
Açık olalım: Reform için değil, köleliğin sona erdirmek  için de değil, insancıl sahipler için de savaşmıyoruz, bizler bir devrim için mücadele ediyoruz. Hayvan hakları insanın duyup duyabileceği en radikal fikirleri savunuyor: hayvanlar gıda  için, giyecek için, kaynak olarak ya da eğlenme amaçlı kullanılamazlar. Amacımız, hayvan sömürüsünden çıkar sağlayan güçlü kurumları, kemikleşmiş tavırları ve davranışları değiştirmek.

Görevimiz hümanizmin o konforlu sınırlarını aşıp  ahlaki tavırlarda ciddi bir değişiklik talep ettiği için özellikle zor. İnsanlardan sadece kendi türlerinden varlıklara ait fikirlerini değil, tür sınırlarının  da ırk ve cinsiyet sınırları gibi son derece keyfi olduğu gerçeğini idrak etmelerinde ısrar ediyoruz.
İnsanlardan ahlaki çıtalarını akıl sahibi olmak ve dil konuşabilmekten, duygu hissedebilme ve bir hayat öznesi olma çizgisine  yükseltmelerini istiyoruz, bu bizim görevimiz.

Hayvan hakları insanlığın ortaya koyduğu en yüksek ahlaki gelişmedeki bir sonraki adım- tabii ki eşitlik, demokrasi ve haklar konularıyla beraber. Kendimizi gezegene hükmeden yarı tanrılar olarak görme hastalığımız, yerini geniş bir canlılar ağı içerisinde oraya ait olma ve bu anlamda birbirine bağlı olma gibi daha mütevazı ve  bütüncü bir kavrama bırakmak zorunda. Hakimiyetçi ve tür ayırıcı kimlikler bizleri felaketin eşiğine sürüklüyor. Eğer insanlık ve canlılar dünyasının bir geleceği olacaksa insanlar bütün hayat biçimlerine saygı duyan bir evrensel etik sahibi olmak zorundalar.

Büyümek hem zordur hem de sancılı, insan türü ahlaken henüz çok toy , psikolojik olarak  da arızalı. İnsanlar biotopluluğun vatandaşları olduklarını , onun fatihleri olmadıklarını öğrenmek zorundalar, biotopluluğun tamamına karşı sorumlulukları var.
Aydınlanmanın anlamı değişiyor. 18. Yüzyılda Aydınlanma, dini dogmaları ve zorbalığı yenmek anlamına geliyordu; 20.yüzyılın sonlarına doğru ırkçılığı, cinsiyetçiliği, homofobiyi ve diğer önyargıları yenmek anlamına geliyordu; ve  şimdi , 21. Yüzyılda Aydınlanma, türcülüğü aşmak  ve bütün hayat biçimlerini onore eden evrensel bir etik sahibi olmak demek.

Hayvan özgürlüğü mücadelesi insanların kafa yapılarında, değerlerinde, pratiklerinde ve alışkanlıklarında radikal değişiklikler talep eder; çünkü sömürü ilişkilerine dayanan ekonomik sistemlerin ve sosyal kurumların da temelden değiştirilmesini ister. Diğer türlerin özgürlüğünü talep eden bu yeni mücadele; hakları, demokratik bilinci, psikolojik gelişmeyi, ve  insanın türler arası biyolojik bağın farkında olması gerçeğini daha çok geliştirme potansiyeline sahip.

Sadece  eğitip, ajite etmemeli ya da aydınlatmamalıyız, zorlamalı ve korkutmalıyız da; çünkü ahlaki gelişim sadece böyle nazik itiklemelerle ya da ikna çabalarıyla olmaz. Toplum tutucudur, değişim de  güçsüzlerin kayıtsızlığı yüzünden  ya da güçlülerin çürümüşlüğüyle engellenir. Bazen toplumun geleceğe doğru itilmesi gerekir, ve adalet de zamanın en ilerici insanları tarafından bu cehalet ve  konformizm engelleri arasından zorlanarak hayata geçirilmek zorunda kalır. Doğrudan eylemler ve sivil itaatsizlik , ilerici değişimler için olmazsa olmaz katalizörlerdir.

Ayrıca reformist ve tek konuya odaklı stratejileri de bırakmak zorundayız, bunlar  Smithfield Foods’un ve HSUS’un hisse senetlerini yükseltir, ve  sözde “başarılar” sağlar, zorlama kanunlaştırmalara sebep olur; artık  arkada oturmayacağız, hayvan özgürlüğü politikaları artık devrimci mücadelenin ön sıralarına geçecek- mücadelelerimiz ve talep edilen  değişiklikler ahlaki aydınlanmamız için, ekolojik hayata döndürme çabaları için, sosyal adalet   için hayati öneme sahip. Hayvan özgürlüğü savunucuları Sol eleştirilere yaklaşıp sosyal adalet hareketlerle güç birliğine  gitmeli, tabii  Solcu,  sosyal adalet ve insan hakları savunucuları da politik üslerini ve  koalisyonlarını genişletmek zorundalar.

Toplum, ekonomik, politik, eğitim kurumlarından  ulaşım sistemlerine , enerji teknolojilerine ve  tüketim biçimlerine dek her cephede değişmek zorunda. Sosyal, politik ve ekonomik değişimlerin sadece kendisi yetersiz, eşit derecede derin psikolojik değişimlerin de aynı anda meydana gelmesi gerekiyor; insan kimliklerinde bir Kopernik devrimi yaşanmalı- dünyanın kendilerine ait olmadığını, kendilerinin dünyaya ait olduğunu idrak etmeli insanlar.

Böylece , devrimci bir değişim varoluşun bütün katmanlarında görülmeli; insanlara, hayvanlara  ve dünyaya hakim olma biçimlerinin birbirlerine nasıl da bağlı olduğuna işaret edebilmeli.  İnsanın insana, insanın hayvana  ve  insanın doğaya her türden hiyerarşik  biçimde hakim olup onu ezmesine son verilmeli. Toplumlarımız şehir şehir, topluluk topluluk yeniden inşa edilmeli. Her türden önyargı ve ayrımcılığı- sadece ırkçılığı , cinsiyetçiliği ve homofobiyi değil- tür ayrımcılığını, hümanizme sinmiş yalanları, çirkinliği ve  şiddeti de elimine etmeliyiz.

Doğal dünyadaki bu kriz, sosyal dünyadaki krizlerin bir sonucu. Dev şirket elitleri ve onların hükümetteki uşakları; iktidarı merkezileştirmiş, zenginliği tekelleştirmiş, demokratik kurumları yıkmış, ve muhaliflere karşı zalim, şiddet dolu bir savaş başlatmış durumda. Doğanın dev küresel şirketler tarafından yok edilmesi, asimetrik ve hiyerarşik sosyal ilişkilerin bir sonucu. Kapitalist  güçler, sosyal ve doğal dünyaları sömürmek  için politik, hukuki ve askeri sisteme el koyar. Hayvanların ve doğanın sömürülmesi sosyal problemlerden kaynaklandığı için sonuç olarak gene sosyal çözümler gerekiyor.Yıkıcı politikalar, bütün bu sömürüye sebep olan, ondan çıkar sağlayan, onu besleyen iktidar sistemleri ve  kurumlar değişmeden ortadan kaldırılamaz. Uluslararası dev şirketlerin sömürücü politikalarının yoksulluğa sebep olduğu Brezilya ve Güney Afrika gibi ülkelerde insanlar hayatta kalabilmek  için ağaçları kesiyor, hayvanları öldürüyorlar. Bu yüzden hayvanların katledilmesini, doğanın teczvüze uğramasını sone erdirmek  için yoksulluğun köklerine işaret edilmeli, hayvanların özgürlüğünün insanların özgürleşmesinden ayrı tutulamayacağının da bilincine varılmalı.

O halde hayvan özgürlüğü uğruna etkili bir mücadele yapabilmek için yoksulluk, sınıf, politik yozlaşma, nihai olarak küreselleşme ve  uluslararası dev şirketlerin yarattığı eşitsizlikleri de  ele almak gerekiyor. Marks, Bakunin, Kropotkin, Frankfurt Ekolü, Gramsci, feministler, ırkçılık karşıtları, küreselleşme karşıtları ve diğerlerinden elde edilmiş sol bir gelenekle ortak kaynaklara işaret etmek anlamına geliyor bu. Anakronizmleri ya da sınırları ne olursa olsun, Marks;  özel mülkiyetin, pazar sisteminin, dev tekellerin çıkarlarını savunması için parlamento sistemi kuran devletin, kapitalizmin mantığını ve doğasını anlamak  için çok önemli, vazgeçilmez kavramlar, metodlar ve  araçlar sağladı bizlere.

İnsan ve  hayvan özgürlüğü hareketleri birbirinden ayrılamaz; çünkü hepsi özgür olmadan  hiç biri özgür olamaz. İnsanlar hayvanları sömürdüğü sürece huzurlu, insancıl ve sürdürülebilir toplumlar geliştiremez, aynı şekilde hayvanlar da toplumlarda derin psikolojik ve  kurumsal değişiklikler yapılmadan özgürlüklerine  kavuşturulamazlar. Bu değişiklikler basit reformlardan çok , hem hayvanları hem de insanları sömürerek çıkar sağlayan uluslararası  kapitalizm yapılarının yok edilmesini gerektiriyor.

Modern koşullarda; insan, hayvan ve  ekolojik dünyada yaşanan krizler; sınıf hakimiyeti, sürdürülemez büyüme hedefleri ,  politik eşitsizliklerle doğrudan bağlı kitlesel ekonomik eşitsizliklerin belirlediği bir politik bağlamda ortaya çıkıyor.

Hayvanları savunan  hareketler kafa yapısı ve taktikler açısından tek konuya odaklı biz  çizgi izliyor. Hayvan özgürlüğü hareketi kapitalizme karşı yürütülen küresel çapta bir mücadelenin bir parçasıdır, bunun altı çizilmeli. Çünkü bugün hayvanların köleleştirilmesinin kökeninde çıkar sağlama ve kapitalist anlamda  büyüme  amacı var. Her ne kadar tür ayrımcılığı (cinsiyetçilik ve ırkçılık gibi)  tarih olarak ,sınıf sistemlerinden, moderniteden daha eskilere gitse de, kökleri daha derin olsa da, kapitalizm bir çok şekilde, aynen ırkçılık ve cinsiyetçilikte olduğu gibi, bu ayrımcılığı güçlendiriyor. Bunlar; kapitalist nesneleştirme, çıkar, büyüme prensiplerinden tut onun mekanistik ve amaç aracı meşrulaştırır gibi görüşlerine dek bir çok değişiklik gösterir.  Hayvan özgürlüğü ,artık kontrolden  çıkmış bu küresel kapitalizm içerisinde tam olarak idrak edilemez, bu yüzden her türlü hiyerarşiye  ve sınıf hakimiyetine karşı yürütülen daha büyük bir mücadelenin parçası olmak zorunda.

Yeni bir devrimci politika, anarşist geleneklerin, demokratik liberter sosyalist başarıların üzerine kurulacak. Radikal yeşil, feminist ve  buralı mücadeleleri bir araya getirecek. Geliş-ya da-öl mantığına ve küresel kapitalizme karşı mücadelede insanların-hayvanların-dünyanın temel alındığı bakış açılarını da katacak.

Radikal  politikalar; her alanda  merkeziliği kırmak  ve demokratikleşme sağlamak; temel haklar  çıtasını bu gezegeni beraber paylaştığımız diğer hissetme yeteneği olan canlıları da kapsayacak şekilde  yükseltmek için, devletin, medyanın , dev küresel şirketlerin iktidarını ters yüz etmelidir.

Image

İster insan hakları ister hayvan haklarıyla uğraşalım, isterse  çevreci bir bakışla bakalım sadece; dünyanın her neresinde ve hangi kültürde olursak olalım, bizler, insanların,  her yerde  aynı temel haklara sahip olmak için, küresel kapitalizme, devlet hakimiyetine, militarizme ve her türden hiyerarşik yapıya karşı savaştığını kabul etmeliyiz. İnsanların, hayvanların ve dünyanın egemenlik altına alınması, aynı hiyerarşi patolojisine, amaç aracı meşrulaştırır mantığına yaslanıyor. Bunun tamamen ifşa edilmesi ve değiştirilmesi, bugüne dek yaratılmış herşeyden daha geniş açılı , daha derinlikli bu yeni kuramla ya da ittifak politikalarıyla mümkün.
İnsan/hayvan  özgürlüğü denkleminde daha geniş politikalara ve bakış açılarına ihtiyaç var. Yeni diyalog biçimlerine, yeni öğrenme biçimlerine, yeni stratejik ittifaklara  ihtiyaç var. Her bir hareketin diğerinden öğrenecek şeyleri var. Hiyerarşinin, hakimiyetin ve çevresel katliamın dinamiklerine dair yeni öngörüler edinmenin yanısıra, Solcular, günlük hayatlarında hayvanları sömürürken, türcü ideolojileri  desteklerken , bütün gezegeni tehdit eden tür kırımın görmezden gelirken savundukları barış, şiddete hayır, merhamet, adalet gibi değerlerin bu tavırlarıyla büyük bir tezat oluşturduğunu anlamak zorunda. Hayvan hakları toplulukları, genellikle politik anlamda naiftir, tek konuya odaklıdır, hayvanların sömürülmesini gerçek manada aydınlatacak ve buna son verecek türden sistemli bir anti-kapitalist kuramdan, politikadan da  yoksundur. Sol’dan  bu konuda  faydalanabilirler.

Bugüne dek bütün adalet mücadeleleri görece kolay oldu; ama artık  ciddi bir mücadelenin içindeyiz, hatta bir savaş yaşıyoruz, insan  köleliğini bitirmek  için yapılan mücadeleler nasıl uzun zaman aldıysa bu mücadele de  uzun sürecek, ve daha da  şiddetli bir hal alacak. Hayvan özgürlüğü en zor özgürlük mücadelesi; çünkü türcülük ta herşeyin en başından beri var, hem de evrensel kabul gören bir görüş. Türcülük belki de  herhangi bir hiyerarşi türünün ilk örneği, bütün insanlık tarihine ve gezegene de yayılmış durumda. Sorun Batı kültürüyle veya modern dünyayla alakalı değil, sorun  insan türünün kendisi, çünkü istisnalar hariç insanlar yıkıcı, şiddet dolu ve  emperyalist bir tür.

İnsanların hayvanları sömürmesi büyük çıkarlarla alakalı. İnsan bu hakkı kendilerine Tanrı’nın verdiğini düşünüyor kendine.  Bu tavırları değiştirmek insan bilincinin sinir merkezini değiştirmek demek. İşte bu bizim görevimiz-ne  çoğu, ne azı.

Değişebiliriz; değişmek zorundayız. Doğanın bize mesajı şudur: “evrim geçir ya da  öl”.

Dr. Steve Best,

El Paso’daki University of Texas’ta eski Felsefe Departmanı Bölüm Başkanı. Felsefe, kültür eleştirisi, sosyal kuramlar ve hayvan hakları konusunda bir çok kitabı ve denemeleri var.

Kapitalizm Bütün Canlıları Öldürür


No Compromise dergisi 8. sayı/2000

Jonathan Weintraub

Animal Liberation Brigade

Irkçılık, sınıf ayrımcılığı, cinsiyet ayrımcılığı, heteroseksizm ve tür ayrımcılığı daha büyük bir hastalığın farklı semptomları- davranışlarımızı her anlamda etkileyen, bütün sebepsiz sömürü biçimlerini ıslah edecek tek bir kolektif mücadeleyle tedavi edilebilecek bir hastalık bu .Beyaz muhafazakar değerler ve ideallerden oluşmuş bir dünyada yaşıyoruz. Küçük yaşlardan itibaren devlet tarafından verilen bir eğitime maruz kalıyoruz, alfabeyle beraber bir de sadakat yemini etmeyi öğreniyoruz. Bu kadar “gelişmiş” bir kültürün insanları  ve hayvanları böylesine baskı altına almasının sebebi ne acaba?

Toplumumuz hayvanları insanlara, kadınları erkeklere, gettoları şehir merkezlerine, altta olanı üstün olana göre kategorize etme ve boyun eğdirmeye dayanan içselleştirilmiş hatalı düalizmler üzerine kurulu. Hayvanların işkence görmesini, azınlıkların ezilmesini, kadınların erkeklere hizmet etmesini insan doğası olarak kabul etmişiz. Hatalı varsayımların yapısökümünü gerçekleştirerek total özgürlüğün temelini hazırlıyoruz; toplumsal olarak kurgulanmış önyargıları umursamadan hem kendimizin hem de başka canlıların özgürlüğünün temelini.

Erkekler kadınları dövdüğü sürece, azınlıklar hapisanelere tıkıldığı, hayvanlar insanlar tüketsin diye  yetiştirildiği sürece gerçek özgürlük sahte bir iddia olacak. Bizler düşünce süreçlerimizi ekonomik olarak onaylayan bir para biriktirme kültüründe yaşıyoruz. Medyanın %99’undan fazlası nüfusun %1’inden az insanlar tarafından kontrol ediliyor- Mc Donald’s gibi şirketlerin reklamlar sayesinde bu kadar bilinmesinin sebebi bu. McDonald’s büyük medya kuruluşlarıyla kazançlı sözleşmelerde ortaklık ediyor, böylece küresel gıda endüstrilerinin tekelleştirilmesinde önemli rol oynamış oluyor. Çok az sayıda insanın ahlaki ekonomiyi kontrol ettiği, metaya dayanan bir kültürde  gerçek bir demokrasiye yönelik beklentiler sürekli tehlike altında kalıyor.

Bir kişinin kapitalist toplumda başarılı olabilmesi için yığınlarca canlının acı çekmesi gerek. Devlet eğitiminin temeli bizlerin kapitalist kafa yapısını kabul etmemize dayalı. Bunu yapmayanlar muhafazakar medya tarafından marjinalize edilip hafife alınıyor, bu da hepimizin “Amerikan Hayat Tarzı”nı bilinç altında kabullendiğimizin bir işareti.

125 sene kadar önce Afrikalılar evlerinden çalındı, aydın dünyanın ekonomik ihtiyaçları için hizmet etmeye zorlandılar. İnsanlar içinde yaşadığımız kölelik sistemini sürdürmeleri için üremeye zorlandılar. Afrikalılar köle olmayanlara kıyasla daha eksik insanlar olarak görüldü,  bu da köle sahiplerinin insan emeğini sömürmesini meşrulaştırmış oldu. Aynı “aydın” düşüncü biçimi kültürümüzde hala destek görüyor. Modern kölelik, kitlesel şekilde üretilen canlıların kendi eğlencemiz ve günlük gıda kaynağı olmaları için öldürülmesine sebep oluyor. Modern endüstriyel çiftlikleri yaratan acı, ızdırap ve  atıklardan korunmuş, hepsine karşı duyarsızlaşmış durumdayız. Tek bir amaçla devasa fabrikalar kurduk: en az fiyata bilimsel olarak mümkün olan en çok sayıda hayvanı üretmek için.

Aileler ve  çocuklar hayvanları sirklerde ziyaret ediyor- kendi doğalarına göre davranmayan, dans eden, yanan çemberlerden atlayan, hokkabazlık yapan hayvanları. “İnsan” nitelikleri gösteren bu hayvanlar küçücük kafeslerde ve çubuklar arkasında zulüm dolu bir hayat yaşamaya zorlanıyorlar. Zorla çalıştırma sadece hayvanlarla sınırlı değil.

İnsan  köleliği dünyamızın bir çok yerinde hala var. Buna hapisane duvarları ardındaki zorunlu çalışma kamplarını örnek verebiliriz. Tutuklular bu yerlerde hiçbir parasal kazanç elde etmeden özgür insanların kullanması için mal ve eşya üretmeye zorlanıyor. Fabrika çiftliklerinde (endüstriyel çiftliklerde) bulunan hayvanların yaşadığı acı ile hapisanelerdeki insanların yaşadığı acı birbiriyle doğrudan ilişkili. Ekonomimizin bu kurumlarının büyük duvarların arkasına-“insanlığın” baskı ve terör çığlıklarını duyamayacağı duvarların arkasına yerleştirilmiş olması raslantı değil.

Antroposentrik dünya görüşümüz  bizlere sadece hayvanları ve çevreyi tahakküm altına almayı öğretmedi, kadınları ve heteroseksüel olmayanları da baskı altına almayı öğretti. Ataerkilliğin damarlarımıza dek işlediği bir toplumda kadınlar erkek partnerlerine kıyasla aşağı görülür. Popüler kültür, bilim ve medya feminen olana negatif bir değer atfetmiştir, sık sık dişisel olanı hayvansı olmayla eş tutar. Ataerkillik kadınların bu dünyada belirli bir yeri olduğunu dikte eder, bu yer azınlıkların yeri ve hayvanların yeri ile aynıdır. Hatalı bir düalizm aracılığıyla kadınları toplumsal hiyerarşide kontrol altına alan bir sistem yarattık.

Toplumumuz bir insanın değerini onun teninin rengine göre belirliyor. Kadınlar, özellikle beyaz olmayan kadınlar devletimiz tarafından sorun yarattığı gerekçesiyle hedef gösterildiler. Her kasaba merkezine içki bayii açan bu bürokratlar azınlık kadınlarını hedef göstererek politik destek gördüler.  Bu kişilere destek vererek hayvanların sömürülmesinden sorumlu olan aristokrasiye güç katmış oluyoruz. Bizler “refahçı anne”yi hayvansı bir şey olarak görüyoruz ( çocuğu olup bakım parası alan kadın), kendi kültürlü benliklerimizden daha alt konumda bir şey olarak görüyoruz. Popüler inanca göre bu şehvet düşkünü kadın aylık refah maaşını yükseltmek için gelişigüzel şekilde üremektedir. Toplum bu altsınıf kadınlar arasında ortak bir düşman yarattı. Aslında, bu kadınların çoğunun minimum bir maaşın ötesinde bir iş ortamına  yaklaşma şansı pek yok. Bir mezbahada iş bulabilirler belki, ya da Mc Donald’s’ta  iş bulabilirler- bu işler devlet desteğinin bitmesine sebep olacak kadar maaş verir onlara. Bu durumlar, bu kadınları hem sömürülen hem de sömüren konumuna yerleştirir. Bu sömürü kısırdöngüsü erkeğin kadına, üst sınıfların altsınıfa ve  insanların hayvanlara olan tahakkümünü güçlendirir.

Toplumsal vicdanımızı yeniden yapılandırmak için önce hatalı düalizmlerimizden oluşmuş mitlerimizi ortadan kaldırmak zorundayız. Bütün keyfi sömürü biçimlerine saldıracak halde olmadıkça asla özgür olmayacağımızı anlamamız gerekiyor. Okul yıllarımızdan itibaren başkaları gibi olmayı nasıl başaracağımız öğretilir bizlere, kapitalist sistemin yaşayış biçimi içerisinde öğreniriz bunu. Sömüren mi sömürülen mi olduğumuz muğlaktır. Sistem içerisinde belirli bir rolü oynama konusunda manipüle edilmişizdir.  Toplumsal yanlışlıkları düzeltmede gözlem yapmak önemlidir. Diğer insanların eylemlerini sorgularken kendimizi de sorgulamak zorundayız. Kendimizi sorgularken ve davranışlarımızda değişiklikler yaparken sömürünün ve baskının temellerini sorgulamış oluyoruz. Hayvan özgürlüğü ve insan özgürlüğü birdir, ve aynı şeydir.

Çeviri: CemC

Dünya Günü’nden Ekolojik Topluma


 

Dr. Steve Best

 

 

1960’lar ABD’de ve dünyanın diğer yerlerinde dramatik toplumsal değişimlere sahne oldu. Siyah,  kadın, öğrenci ve gay özgürlüğü hareketleri hak, eşitlik ve demokrasi talep ettiler. Yoğun bir savaş karşıtı hareket, hükümetin Vietnam halkını soykırıma  uğratmasını, karşı kültür ve Yeni Sol kapitalizme, sosyal hiyerarşi, konformizm, çalışma etiği ve ruhsuz bir toplumun materyalizmine meydan okurken karşı çıkıyordu.

 

 

Rachel Carson’ın “Sessiz Bahar” (1963) kitabı gibi kitaplar aracılığıyla bir yandan da hava ve su kirliliği, nükleer radyasyon ve kimyasal zehirlenme gibi çevre konularına yönelik bir farkındalık artışı yaşanıyordu. Başlangıçta ortaya çıkan çevre hareketi diğer toplumsal hareket grupları tarafından pek hoş karşılanmadı; çünkü çevre hareketini elit bir hareket olarak görüp onu savaş ve sosyal adaletsizlik konularından uzaklaşmaya sebep olacak bir şey gibi algılıyorlardı.

 

 

1970’lerin ortalarına gelindiğinde insan hakları ve savaş karşıtı hareketleri önemini yitiriyor; ama çevre hareketi zemin kazanıyordu. Çevre konularının aciliyeti ve onların toplumsal adalet meseleleriyle bağlantısına yönelik daha geniş bir kabullenme söz konusuydu artık, ayrıca “çevreci ırkçılık” gibi meselelere de dikkat ediliyordu.

 

 

Modern çevre hareketi resmi başlangıcını 22 Nisan 1970’de ilk Dünya Günü’yle yaptı. İronik olarak, Dünya Günü’nün arkasındaki kavram cumhuriyetçi kongre üyesi  Gaylord Nelson’a aitti, Nelson olayı organize etmeleri için birkaç üniversite  öğrencisine federal fon sağlamıştı. Ülke yeni davayı kucaklamaya hazırdı: bir kıyıdan diğer kıyıya 20 milyon insan çevre sorunları konulu eğitimlere katıldı, yürüyüş ve gösterilerde aktif olarak yer aldı.

 

1970-1980 arası, çevre kanunlarının yürürlüğe girdiği bir dönem oldu. Kongre ülkenin hava, su ve yaban hayatını korumak için 28 önemli yönetmeliği kabul etti, Çevre Koruma Kanunu da başkanlık emriyle yürürlüğe girdi. Çevre hukuku alanı, yurttaşlar kirlilikten sorumlu şirketleri cezalandırmak istedikçe büyüdü. Büyük çevre kuruluşları meydana çıktı, Washington’da profesyonel bir lobi gücü olmak için gerekli çalışmalara başladılar.

 

Şirketler o zamandan beri Dünya Günü’nü sahte çevrecilik propagandalarıyla sömürdüyse de bu durum ayrıca eğitim ve değişim sağlamak amacıyla önemli bir platform haline de geldi. İlk Dünya Günü’nden bu yana geçen otuzdan fazla sene sonunda artık  çevre hakkınd daha fazla bir farkındalık var diyebiliriz, ayrıca ulusal ve yerel bir çok çevre grubu da kurulmuş durumda. Ama şu zor soruyu sormamız gerek: Yapılan bütün mücadelelere, eğitime, yasal değişikliklere rağmen biz 1970’e kıyasla daha iyi bir durumda mıyız, yoksa daha kötü bir durumda mıyız?

 

 

Büyük Veda

 

Cevap insanı şok edecek kadar açık. 22 Nisan 1970’den bu yana daha fazla nüfus artışı, tüketicilik, arabalar ve otobanlar, kirlilik, ağaçların toplu kesimi, çölleştirme, yaşam alanı kaybı, türlerin yok olması ve buna ek olarak da küresel ısınma var. Birkaç gerçeği sıralamak gerekirse:

–          İnsanların 6 milyardan fazla olan nüfusuna her yıl 100 milyon insan ekleniyor.

–          İnsanın tüketim seviyesi şu anda  gezegenin kapasitesini %20 oranında aştı.

–          Endüstriler dünyadaki yağmur ormanlarının yarısını, mercan kayalıklarının dörtte birini yok etti, büyük balıkların %70’inden fazlası tüketildi.

–          Gezegenin ortalama yüzey ısısı yüz yıl içerisinde 10 derece artabilir, bu da çok sayıda insanı sıcak ve hastalık yoluyla öldürebilir demek.

–          Giderek ısınan bir dünyada buzullar kutuplarda, Grönland’da, dağ ve Alplerde hızla eriyor, kutup hayvanlarının doğal yaşam alanlarını yok ederken yükselen deniz seviyeleri sebebiyle milyonlarca çevre mültecisi yaratıyor.

–          Bizler gezegende yaşanan 6. Büyük yok oluş krizinin tam ortasındayız. Geçmişte yaşanan örneklerden farklı olarak şu anda yaşadığımız yok oluş krizi meteorlar gibi doğal olaylardan kaynaklanmıyor, doğal yaşam alanlarının yok edilmesi gibi insan eylemleri sonucunda meydana geliyor. İnsan kaynaklı değişimler türlerin yok olmasını daha önce dinozorların yok olduğu dönemdeki oranlara kıyasla bin ile on bin kat arasında hızlı bir şekilde etkiliyor. Korumacı biyologlar yüzyılın ortasına kadar dünya üzerinde var olan hayvan ve bitki türlerinin üçte birinin yok olacağını öngörüyorlar. Şu anda 5,500 hayvan türü yok olma tehdidiyle karşı karşıya, buna büyük kuyruklu maymunlar, Florida panteri, pandalar, boz kurtlar, California akbabası ve kara gergedanlar da dahil.

 

 

Aşırı nüfus artışı, türlerin yok olması, doğal yaşam alanlarının kaybolması, ormansızlaştırma, çölleştirme, küresel ısınma, Ebola, Deli Dana hastalığı, şap hastalığı, SARS, Asya kuş gribi, kurbağa ve diğer hayvanlardaki genetik mutasyonlar ve insanlarda görülen hormon bozuklukları insan toplumunun doğal dünyayla bağlantısının koptuğunun ve akıl dışı ve sürdürülemez bir varoluş yolu seçtiğinin büyük işaretleri .

 

 

Ulusların dünyayı korumak için agresif eylemlere ihtiyaç duyduğu bir zamanda bizler tarihte görülmüş en anti-çevreci başkana sahibiz. Bush’un amacı son 30 yılda elde edilen çevresel kazanımları geri almak. Bugüne dek Bush çok zor kazanılmış iki yüzden fazla çevre kanunu iptal etmeye çalıştı. Bush yönetimi şirket yöneticileri ve lobicileri tarafından yönetildiği için gezegenin üzerine “yangın sonucu satışta” levhası astı ve hem yaban hayatını hem de biyoçeşitliliği kereste, gaz, kimyasal madde, yağ ve tarım endüstrilerindeki arkadaşlarına ve meslektaşlarına satıyor.

 

 

Diğer gerici eylemlerinin yanı sıra Bush termik santrallerde Temiz Hava Kanunu kısıtlamalarını kaldırıp, ormanlarda ağaçların kesilmesini engelleyen maddeleri iptal etti, EPA’den(Çevre Koruma Kurulu)endüstriyel çiftliklerde su kirliliği ile ilgili araştırmaları durdurdu, Padre Adası Ulusal Sahili ve Alaska’da Artkik Ulusal Yaban Hayatı Barınağı gibi önemli yerlerde petrol sondaj çalışmalarına izin verdi . 178 ülke kabul etmesine rağmen Bush endüstriyel toplumların gaz emisyonlarını azaltmasını gerektiren 1997 Kyoto protokolünü Amerikan ekonomisine pahalıya patlayacağı gerekçesiyle reddetti. Bush ekokıyım programlarını Sağlıklı Orman İnisiyatifi ve Temiz Gökler gibi  Orwellci retoriklerle maskeliyor.

 

 

Robert F. Kennedy’nin “Crimes Against Nature” adlı müthiş kitabında söylediği gibi, Bush yönetimi kendi endüstrilerinin gerektirdiği konumlara şirket korsanlarını alarak kabineye yerleştiriyor, halkın küresel ısınma gibi korkularını yatıştırmak için sahte bilimi kullanıyor, endüstri  amaçlarına uyması için araştırmaları yeniden yazıyor, çevre ile ilgili tehlikeleri ve sorunları belirten ve uyaran raporları hasır altı ediyor ve hatta şirketlerin çıkarlarını daha da ileri boyuta getirmek için bilimsel komiteleri lağvediyor.

 

 

Kriz Kültürü

Homo sapiens akıl dışı, yıkıcı ve artık sürdürülemez bir varoluş yoluna girdi. İnsan türü saatte 100 mil hızla bir uçurumdan aşağı doğru yol alıyor, ayrıca frenler tutmuyor, ama insanlar sanki dünyadaki en  önemli sorun American Idol’ı kim kazanacak ya da Janet Jackson’ın gardrobunun  boş olmasıymış gibi davranıyorlar.

 

 

Ulusal güvenlikle alakalı çok şey konuşuluyor; ama  güvenliğin temeliyle yani çevresel güvenlikle ilgili hiç bir şey söylenmiyor. Küresel ısınma, çölleşme, gıda ve su konularında yaşanan sıkıntılar gibi bir çok problem bütün gezegeni mahvedecek.

 

 

Yurtiçi Güvenlik birimleri daha faşist oldukça çevreciler ekoterörist diye anılıp legal eylemcilik biçimleri Yurtsever Kanunu adı altında daha fazla kriminalize ediliyor. Ashcroft gezegene yardım etmeye çalışan eylemcileri cezalandırırken gerçek eko-teröristler ortalığı yağmalamaya ve yıkmaya devam ediyor. Bu arada dünya nüfusunun %5’ini oluşturan Amerikalılar dünya kaynaklarının %30’unu tüketiyor ve dünyadaki sera gazı emisyonunun %25’ini de onlar üretiyor.

 

 

Çevreyi kurtarmak için çabalayan güçler ne yaparsa yapsın bunların hepsi şirket ve devlet pac-manlerinin gezegeni yutmalarına engel olmamak için. Sierra Club gibi ulusal çevre kuruluşları tavize dayalı, reform amaçlı , hareketsiz kuruluşlardır; şirket ve devlet gücüne meydan okuyamaz; halkın ortaya koyduğu güç ise hem sayı hem de nitelik olarak yeterli değil.

 

Demokrasi erozyonuna ve şirket gücüne dayalı bir sosyal krizden kaynaklanan büyük  bir ekolojik krizin ortasındayız. Yunanca’da kriz karar anlamına gelir, şu anda evriminde kritik bir dönüm noktasında bulunan insanlığın gezegen üzerindeki varoluşuna yönelik ciddi kararlar ve seçimler yapması gerekiyor. İnsan kimliği, değerleri, etiği, dünya görüşleri ve sosyal organizasyon modunun yeniden yapılanmaya, üzerinde yeniden düşünmeye gereksinimi var. Çince’de kriz hem fırsat hem felaket anlamına geliyor. Hasta bir bireyde kanser kişisel büyüme için katalizör görevi görür. Hasta bir tür olarak insanlar  Mad Max ve Waterworld gibi filmlerin disütopik geleceklerinde helak olup gidebilir ya da korkunç hatalardan bir şeyler öğrenme fırsatını yakalayıp sosyal ve ahlaki evrimde daha yüksek seviyelere ulaşabilirler.

 

 

İnsan Vebası

İnsanın varoluş krizi 1996 yapımı Independence Day filminde dramatik birşekilde yansıtılıyor. Bu film hayata hiçbir saygısı bulunmayan düşman uzaylıları anlatıyor; uzaylıların insanları öldürmek, dünyanın doğal kaynaklarını yok etmek ve ardından da mega makinelerine  ve büyüme temelli kültürlerine daha fazla yakıt ve kaynak bulmak için diğer gezegenlere yolculuk yapmalarını anlatıyor. Bu film kendi yıkıcı alışkanlıklarımızın diğer gezegenlerden gelen canavarlara yansıtılması aslında. O uzaylılar biziz; diğer hayat formlarından geçinen parazitler biziz; ancak ekolojik yıkım ve şiddet aracılığıyla varlığını sürdürebilen mega makinelerin kaptanları biziz. Uzaylıların insan hayatına yaptığı şeyi dünyaya ve hayvanlara yapan biziz- tek fark, gidecek başka bir gezegenimizin olmaması, bizi kurtaracak süper kahramanların olmaması.

 

 

Ölülerin Şafağı filmindeki gibi iğrenç ceset ordularının, uzun zamandır öldüğü ve gömüldüğü kabul edilen insanların bizleri yok etme arzusuyla yürüdüğü bir kabusa tıkışıp kalmışız.Ölüler gelişmeye odaklanmış kültürümüzün payına düşen ve paçamızı kurtarabileceğimizi sandığımız bütün o atıkları,kirliliği ve ekolojik borçları temsil ediyor. Ama bu ölülerin çevremize doluştuğunu, kapı ve pencerelerimizi kırıp döktüğünü ve bizi yutup yok etmeye kesinlikle kararlı olduğu gerçeğine gözlerimizi açıyoruz.

 

 

“A Plague of Human Proportions” adlı yazısında Mark Lynas bu krizi şöyle tanımlıyor: “Dünyanın biyosferi içinde yaşayan bütün sistemleri yöneten tek bir tür var. Son iki yüzyıldır bu tür bakteriyel seviyelerde çoğalıyor, vebanın hostunu sarmalaması gibi. Her gün 300 yeni birey katılıyor. Şu andaki nüfusu ise jeolojik zamanların başlangıcından beri bu dünya üzerinde var olan bütün büyük hayvan türlerinin biyokitlesinden yüz kat daha fazla.

Bu tür, biziz. Artık altı milyardan fazlayız, 1950’den bu yana insan nüfusu iki kat arttı. Dünya tarihinde daha önce böyle bir şey yaşanmadı. On milyonlarca yıl yaşayan dinozorlar bile tüysüz primat Homo sapienslere kıyasla çok daha az çoğalmışlardı.”

 

 

Böylece, tek bir biyolojik tür gezegende bulunan diğer 10 milyon türe zarar veriyor. Lynas böyle söylüyor; çünkü Homo sapiens bugün gezegeni dinozorların yüz milyon yıl önce hakim olması gibi yönetiyor. “Yeni bir jeolojik çağa giriyoruz: Antroposen” . 2004 yılı Mart ayında hazırlanan Earth Policy Institute raporuna göre “İnsanlar gezegenin buzullar kaplı olmayan alanlarının neredeyse yarısını dönüştürdüler, bu da doğanın geri kalanına ciddi etkilerde bulundu. Her yıl dünya ormanları 16 milyon hektar azalıyor, bunların  çoğu tropikal ormanlarda meydana geliyor, bu tür yerlerde  biyoçeşitlilik seviyeleri yüksek. Dünyanın değişik yerlerindeki 173 memeli türünde yapılan araştırmalarda bu türlerin  coğrafi alanlarının son 30-40 sene içerisinde yarı yarıya azaldığı ve bunun da üreme ve yiyecek arama alanlarının yok ettiği ortaya çıktı.”

 

Tibor Machan gibi ideologlar Putting Humans First: Why We are Nature’s Favorite(2004) gibi kitaplar yazmaya devam ededursun, Homo sapiensi işgalci ve eşi benzeri bulunmayan bir kitlesel yok etme ajanı olarak görmek daha doğru-doğanın en sevdiği tür değil de doğanın başbelası olarak.

 

 

Kavramsal Emperyalizm

İnsan sömürgeciliği en mükemmel aracını kapitalizmle yarattı. Kapitalizm Batı’nın bütün değerleri çıkar amaçlı değişim değerine indirgeyen bakışını güçlendirir. Kapitalizm bir çok özgürlük sağlar, parası olanlara bir çok eşya ve mal sağlar. Ama bu sistem ancak insanları, kültürleri, türleri ve doğayı yok ederek büyüyebilen sömürgeci bir sistemdir. Mantığı, gelişmek ya da ölmek, sonsuza dek büyüyüp genişlemek ya da havaya uçmak ya da çökmektir.

 

Çevre krizinin kökeni tamamen kapitalizmde ya da modern bilimlerde ve teknolojilerde bulunmuyor, daha çok Batı kültürüne kök salmış bir durum söz konusu. “The Chalice and The Blade “ (1987)adlı provokatif kitabında Riane Eisler insanın toplumsal organizasyonunda binlerce yıl önce başlayan devasa kaymanın köklerini ve etkilerini inceler. Eisler barışçıl ve eşitlikçi bir partner modelinin yavaş yavaş  şiddet dolu ve hiyerarşik bir “dominatör model”e dönüşmesini anlatır, bu dominatör model Uzak Doğu’daki göçebe grupların Neolitik kültürlere bu modeli empoze etmesiyle ortaya çıkmıştır. Jim Mason’ın kitabı An Unnatural Order: Uncovering the Roots of Our Domination of Nature and Each Other (1993) bu tür bir dominatör  modelin köklerini on bin yıl önce avcı ve toplayıcı kültürlerin yok olup tarım toplumunun ortaya çıkmasına kadar takip eder.

 

 

The Historical Roots of Our Ecological Crisis” (1967) adlı yazısında Lynn White ekolojik krizin kökenlerini Hristiyanlığa kadar indirir; ama Yahudi-Hristiyan dünya görüşü- burada Lynn White doğayla ilişkimiz ve ona yönelik sorumluluklarımızla alakalı bir çok olumlu görüş barındığını göremiyor- sosyal hiyerarşi, insanın doğadan kopuşunu ve hayata ve diğer hayat formlarına hükmetmenin altını çizen değişikliklerin bir yansımasıdır. Eski Yunan’da da doğaya hakim olmakla alakalı net görüşler bulmak mümkün. En güzel Aristo tarafından ifade edilen bu görüşlere göre Yunanlılar  az gelişmiş zekaların daha gelişmiş zekalara hizmet ettiği türden doğal bir hiyerarşinin var olduğuna inanıyorlardı. Köleleri ve kadınları özgür Yunanlı erkeklerin altına koyan aynı model hayvanları da insanlardan daha aşağı bir konuma yerleştirmiştir.

 

 

Genel bir prensip olarak Yunan, Roman, ortaçağ düşünürleri ve modern  düşünürler insanın hayvanlar ve dünyaya olan üstünlüğünü Allah vergisi dil ve akıl gücüyle kabul etmiştir. Onyedinci yüzyıldan başlayarak modern bilim dünyanın, yaşayan bir ruh ya da holistik bir kompleksiteden yoksun bulunduğunu, insanın manipülasyonuna açık matematiksel yasalara indirgenebilecek hareket halinde bir madde olduğunu ilan etti. Modern dünyanın Descartes ve Bacon gibi önemli mimarları doğayı teknolojik olarak tahakküm altına almayı savunmuş, ve hayata hürmet göstermeyi batıl inanç ve “insanın tanrının aşağı yaratıkları üzerindeki imparatorluğunu kurması önünde cesaret kırıcı engeller” olarak görmüştür (Robert Boyle). Dünya, kapitalist toplum bir fabrika uygarlığı yaratmaya başladığında bir makineye dönüştü.

 

 

Din, felsefe ve bilim aracılığıyla Batı  kültüründeki insanlar doğal dünyayı nesneleştirmeyi, onu faydası olmadıkça ve insanların amaçlarına hizmet etmedikçe değersiz bir şey olarak görmeyi öğrendiler. Bu kavramsal emperyalizmin suçluları bir ineğe bakınca biftek, ağaca bakınca kereste görüyor. İşe yaramaz ya da içi boş bir şey olarak gördükleri “vahşi hayat”tan cahilce söz ediyorlar; oysa vahşi hayat, hayatla dolup taşan, sımsıkı biyolojik ilişkilerle örülmüş kompleks bir eko sistem.

 

 

Şu eski felsefi bilmeceyi düşünün: eğer ormanda bir ağaç yıkılırsa ve bunu duyan kimse yoksa , ses  çıkar mı? Bu bilmece ancak insan merkezli bir perspektifin zavallılığı ile ciddiye alınabilecek bir bilmece. Hayvanlar açısından ağaç elbette ki yıkılıyor ve onun düşüşü ağacın içinde, üstünde ve etrafında yaşayanlar için bir etki yaratıyor.

 

Ahlaki evrimin önemli bir kısmı kişinin kendi dışında da değer olduğunu idrak etmesidir- diğer insanlarda, kültürlerde, türlerde ve bir bütün olarak doğal dünyada. Ataerkil ve ırkçı kültürlerde insanlar kadınların erkekler için, siyahların beyazlara hizmet etmek için var olmadığını öğrendiler, şimdi insanlar hayvanların ve doğal dünyanın kendi kendilerine bir değere ve güzelliğe sahip olduğunu ve bu güzellik ve değerin insanların amaçlarıyla bir ilgilerinin bulunmadığını anlamak zorundalar.

 

 

Faustvari Safsatalar

Modern uygarlığı kurmak için insanlar nehirlere barajlar kurdu, yağmur ormanlarını kesti, bataklıkları kuruttu, milyarlarca hayvanı katletti. Vahşi hayat yerine sosyal ve doğal dünyayı harmanlamaktan uzak, ekolojiye saygı duymayan geniş cam, çelik ve beton imparatorluklar kurdular. “Kalkınma” adına modernite, biyoçeşitlilik hayvanat bahçesi kafeslerinde ve donmuş DNA tüplerinde hayatta kalmaya çalışırken yaban otlakları birkaç koruma alanına indirgedi. Doğayı hakimiyet altına alma maceramız –“kalkınmamız”- otobanlarla, gökdelenlerle, fast food mekanlarıyla, büyük alışveriş merkezleriyle, otomobil galerileriyle  ölçülüyor.

 

 

İnsanlar  büyümemenin ilerlememek anlamına geldiğini düşünüyor; oysa gerçek tam tersi. “Büyüme”  her politikacının mantrası oldu, bu mentaliteyi hiçbir bürokrat sorgulamaya cesaret edemiyor. 2004 yılında yaptığı Ulusa Sesleniş konuşmasında Bush atletlerin steroid kullanmasını kınadı, gay evliliklere saldırdı ama giderek artan çevre problemleri hakkında tek kelime etmedi.  Kalkınmayı Yeniden Tanımlamaya Yönelik Sürdürülebilirlik Programı’ndan Mathis Wackernagel’in söylediği gibi , “insan ekonomisi Dünya’nın doğal kapitalini yok ediyor.”

 

İnsanın varlığı öylesine büyüdü ki bu büyüme sonunda Bill McKribbin’in “doğanın sonu” dediği şey meydana geldi. İnsan türü dünyanın iklimini değiştirdi, insan varolduğu için etkilenmeyen ya da değişmeyen tek bir yağmur damlası ya da meltem yok. Genetik devrim aracılığıyla bilim bitkilerin, hayvanların ve  insanların genetik yapısını yeniden biçimlendirmeye başladı, herhangi bir türden alınan genleri “ikinci bir genesis”le karıştırarak yeni bir DNA alfabe çorbası yarattı. Faustvari  vizyonlarla gelecekte bilimin genetik süper insanlar dizayn etmesi mümkün olacak. İnsanlık kendi evrimini aktif seçimlerle biçimlendiriyor. Michael Crichton’ın romanı Jurassic Park’ta olduğu gibi insanın bu yeni kendini beğenmişliği akla gelmeyen sonuçlarla karşılaşarak fiyasko ile sonuçlanırken bir yandan da insanlık milyarlarca yıla yayılmış genetik programı yeniden düzenleme girişiminin bedelini ödemek zorunda kalacak.

 

 

Günümüzdeki ekolojik krizi yenmek için türümüz öncelikle bu krizi bir bütün olarak görmek zorunda. İnsanlığın çoğu bu krizi teknoütopyaya giden yolda karşımıza çıkan küçük bir engel olarak görüyor, bunun iki sebebi var. Birincisi; bu insanların ekolojik kanunlar ve süreçlerle  ilgili entelektüel bir kavrayışları bulunmuyor, bu yüzden bu dominatör paradigmanın yıkıcı ve yolunda sapmış doğasını anlayamıyorlar. İnsanlar dünyayı ,sonuçlarına katlanmadan manipüle ve kontrol edebilecekleri farklı parçalardan  oluşmuş bir şey olarak görmeye alışıklar. Eylemlerinin etkilerinin kısmi, yönetilebilir ve sınırlı bir şey olduğunu hayal ediyorlar. Dünyanın  sonsuz büyümeyi besleyebilen sınırsız kaynaklarla dolu bir yer olduğunu sanıyorlar. Ekonomik hedeflerle (kısa dönem kazanımlar için hızlı büyüme) ekolojik kanunlar (uzun dönem uyum, denge ve sürdürülebilirlik) arasında bir yarışma olduğuna dair fantezileri var, kendilerinin kazanacağını hayal ediyorlar. Yaşayan ilişkilerin, kırılgan ekosistemlerin ve teknolojik varoluşlarının Dr. Strangelove türü doğasından habersizler.

 

 

Ama sorun insanların entelektüel olarak neyi bilip bilmediğinden daha derin, burada dünyayla duygusal bağlar kuramamak anlamında bir eksiklik ve eyleme geçme iradesini etki altına almış bir felç durumu söz konusu. Çoğu insan için medya dünyaları, sanat gerçeklik sistemleri, eğlence sektörü, ticari meta fantezilerinin gerçek olduğu yerde doğa sadece soyut bir şey. Çok az insan teknohapislerinden ( ya da korkunç yoksulluklarından) dışarı çıkabiliyor ve yunusların yüzüşünü görebiliyor, akıp giden nehirleri ya da dağlarda esen rüzgarları işitebiliyor ya da kır çiçeklerini kokusunu duyabiliyor. Kitlesel üretim ve tüketim, zorunlu çalışma ve Vatansever Kanunu gibi baskıcı politikalarla ABD yurttaşlarını bölümlere ayrılmış ve kişiselleştirilmiş bir varoluşa esir ediyor, aynı anda demokrasi değerleri, pratikleri ve kurumları da dağılmaya devam ediyor.

Tatlım, Türleri Küçülttüm

 

 

Geçmişte sayısız uygarlığın yıkılmasının sebebi sosyal dünyalarının kendi ekolojik temellerini yıkmış olması. Aynı kaderle karşı karşıyayız, aynı hataları yapıyoruz. Ülke kurulduğundan beri  ABD tarımı ve endüstrisi üsttoprağın üçte ikisini yok etti. Üsttoprak olmadan bitkiler büyüyemez ve bitkiler olmadan da insanlar hayatta kalamaz.

 

 

Eğer asıl sorun çevremizdekilerle denge içerisinde bulunmadığımızsa bunun çözümü dengeyi yeniden kurmaktır- kendi içimizde, toplumumuzda ve sosyal ve doğal dünyaların arasındaki ilişkideki dengeyi yeniden kurmaktır. İnsanların karşı karşıya kaldığı en büyük sorun şu anda karşımızda durmuş yüzümüze bakıyor: çevreyi yıkıcı trendlerimizi tersine çevirip gezegende geçerli bir varlık ortaya koyabilir miyiz? Yoksa yok olmaya giden yolda süratimizi artıracak mıyız?

 

 

Batı dünyası önce  insan, yalnızca insan felsefesiyle yaşadı bin yıldır. Şimdi sıra  insan ordularının ortaya koyduğu ilerlemelerden radikal bir tarzda geri adım atmaya geldi, yabanın ve vahşi hayatın yeniden ortaya çıkması için ona mekan ve yer sağlanmak zorunda; sosyal dünyayı doğal dünyayla uyumlu hale getirmenin yollarını bulmaya yönelik yeni bir dünya felsefesi oluşturmanın zamanı geldi. İnsan varlığının küçülmesi nüfus sayısında kitlesel bir azalmayla yaşanabilir, insanın dünyaya olan etkisi hem nicelik hem nitelik olarak görüldüğünden –herşeyden önce ABD’de yaşayanlar- insanlar tüketime olan iştahlarına gem vurmak, güneş ve rüzgar enerjisine gibi ekoloji dostu teknolojilere yönelmek ve daha bir çok şekilde değişmek zorunda.

 

Büyüme ve kalkınmayla alakalı kaba tanımlamalarımız psikolojik ve ekolojik anlamlar ve kriterlerle yer değiştirmeli. İnsan davranışı da düşüncesi ekolojik odaklı olmalı. Bir şey yapmadan önce eylemlerimizin dünyaya, diğer türlere ve gelecek kuşaklara uzun vadedeki etkisini düşünmek zorundayız. Sosyal ekolog Murray Bookchin’in sözleriyle söylersek, çevre krizimizi çözecek tek çözüm “pazar ekonomimizi hiyerarşik yapıdan uzak işbirliğine dayalı, üyeleri birbiriyle  uyum içerisinde yaşadığı için doğayla uyum içerisinde yaşayacak bir topluma dönüştürecek bir ekolojik felsefe, etik, duyarlılık, ve doğa imajında yatmaktadır.”

 

 

Toplum”Dünya Günü” gibi günler aracılığıyla değişmesi gerektiğini düşündüğünde eylem gerektiren durumlar karşısında atıl kalıyor. Bir kriz varsa bile insanlar bir şekilde bilim, teknoloji ya da pazarın çözüm üreteceğini sanıyor. Tanrı filan kurtarmayacak bizi. Sistemik sorunlar için reform ya da teknoloji onarım mümkün değil; çözümler ruhumuzdan dünya görüşümüze, teknolojilerimizden ekonomilerimize ve sosyal ilişkilerimize dek her şeyi radikal bir şekilde yeniden kurmayı gerektiyor.

 

 

İnsanlar  iki şekilde o konforlu bölgeden ayrılmak zorundalar. Öncelikle kişisel olan politiktir prensibine dayanarak insanlar kendi hayat tarzı seçimlerini sorgulamak zorundalar. Evet, hibrid arabalar kullanmalı, geri dönüşüm kullanmalıyız ama bir insanın yapabileceği en ciddi değişiklik et tüketiminden bitki içerikli beslenme tarzına geçiş yapmasıdır. Küresel Et Kültürü gezegene her şeyden daha fazla zarar veriyor. Exxon ve Texaco gibi şirketlerin sebep olduğu yıkımların en başında  et ve süt endüstrilerinin sebep olduğu yıkımlar geliyor. Devasa hayvan çiftliklerinde  ve büyük besi ünitelerinde hayvan yetiştirmek yağmur ormanlarının yok edilmesinde, çölleştirmede, küresel ısınmada, türlerin yok olmasında, gıda ve su atıklarında, hava, su ve toprak kirliliğinde bir numaralı sebep.

 

 

Ama ikinci olarak, insanların kişisel hayatlarının ve hayat tarzlarının dışına çıkıp politik hayvanlara dönüşmesi gerekiyor. Kapitalist benlikler sosyal ve  politik sorunlar için bireysel çözümler arar; yurttaş kelimesinin anlamını tüketici, seçmen ve vergi mükellefiyle karıştırırlar. Yurttaşlar şirket gücünün karşısında duracak ,bireyleri politik anlamda güçlendirirken çevreyi savunan halk kuruluşları aracılığıyla karşı koyacak bir güç yaratana dek önemli hiçbir değişiklik meydana gelmeyecek.

 

Çevre krizi sosyal bir kriz; elit azınlığın kendi iradesini iktidarı tekelleştirdikleri için insanlara dayattığı bir demokrasi krizi. Bundan dolayı, yeni bir çevre hareketi kurmak için güçlü sosyal, politik ve demokratik bir tepki olmak zorunda. İnsanlar mektuplar yazarak  yasal değişiklikler talep etmek yerine doğrudan eyleme odaklanan yerel kuruluşlara katılmalılar.

 

 

Yeni Etik

 

Eğer insanlığın hayatta kalması ve geleceğe giden yolculuğunda büyümesi isteniyorsa, antroposentrizm başarısız olduğu için yeni bir ahlaki pusulaya ihtiyaç var. Albert Schweitzer “etikle alakalı en büyük problem insanın insanla ilişkisini temel almasıdır” demişti. Batı hayatının yabancılaşmış ve avcı duyarlılığı yerine Schweitzer “hayat hürmet duygusun üzerinde yükselen bir etik” önermişti. Bu etik bütün insanları, insan olmayan türleri ve bütün dünyaya uzanan bir  evrensel bir saygı ve merhamet etiğiydi. Geçerliliğini yitirmiş bir “Bağımsızlık İlanı” yerine “Karşılıklı Bağımlılık” ilan etmemiz gerekiyor.

 

 

Hayvanları ve dünyayı sömürmeye son verme arzusu aynı ve tek şeydir; diğerini değiştirmeden birinde değişemeyiz. Hayvan hakları ve çevre etiği, insanın ahlaki evriminde, insanın aydınlanmaya ve bütünlüğe giden yolculuğunda bizi bekleyen yeni adımlar.

 

 

Ne yazık ki, diğer günlerde olduğu gibi Dünya Günü’nde de insan türü gezegeni işgal edip ona zarar vermeye devam ediyor. Bu yazıyı yazarken Traffic adında İngiltere’de bulunan bir yaban hayatı izleme grubundan bir rapor geçti elime. Raporda ormansızlaştırma ve ticaret yüzünden Endonezya’nın en büyük kaplan alttürü Sumatra kaplanının yok olmanın eşiğine geldiği yazıyor. ABD  Balık ve Yaban Hayatı Merkezi’nin iki tropik kuşu yok olma tehlikesi altında bulunan hayvanlar listesinden çıkardığını okudum, artık güvende oldukları için değil, artık türleri tükendiği için. Anlayamadığımız bir şekilde bütün dünya onların yokluğuna alışmaya çalışıyor.

 

 

Klişeye göre her gün Dünya Günüdür. Doğrusunu söylemek gerekirse her gün İnsanın Gelişme Günüdür.22 Nisan’da medya Michael Jackson ya da Bush’un terör savaşından 30 saniyeliğine yüz çevirecek ve gezegenin durumuna bakacak, bazı insanlar bir dakikalığına çevreyi düşünecek. Her hafta günah işleyip sonra Pazar günü kutsanan günahkar gibi insanlar bir sene boyunca dünyayı yağmalayıp sonra suçluluk duygusu ve kefaret duygusuyla bir anlığına duruyorlar. Dünya Gününü kutladığımız için kendimizi tebrik ediyoruz, oysa  ekolojik bir toplumda bu kavramın kendisi bile tutarsızlık olurdu.

 

 

Dünya Günü’nün onuruna şu soruyu sormak daha uygun: çevreci olmak ne demek? Endüstrilerin, devletin, her türden toksik nihilistin çevreyi umursayan insanlara üşütük, beyinsiz, ve hatta terörist dediği bir ortamda çevreci olmak onur duyulacak bir şey olmalı, şeref madalyası gibi insanın üstünde taşınmalı.

 

Çevreci olmak insanın sadece insan toplumunun bir üyesi olmadığını, dünyanın bir yurttaşı olduğunu, bir ekoyurttaş olduğunu anlamasını gerektirir. Toplumumuz ulusal ve uluslararası ölçekte bir arada bulunduğumuz insanlardan oluşmuyor sadece, bütün yaşayan dünyayla olan ilişkilerimizden, biyotoplumdan da oluşuyor. Yurttaş gibi davranmalıyız, işgalci gibi değil. Dünyaya mümkün olan en az zararı vermek gibi bir görevimiz yok sadece, bir görevimiz de doğanın yeniden doğmasına yardım etmek.

 

 

Çeviri:CemC

 

 

SİRKLER VE HAYVANLARIN IZDIRABI


PETA’dan…kısaltılmış haliyle.

Ulaşım ve Yolda Hayat

 

Gezici sirkler, yıl boyu hayvanları ulaşım araçları içerisinde ya da tırların arkasındaki kafeslerde  tutarak binlerce kilometre yol katedebilir. Her hafta yer değiştirmek, yılın çoğunu geçici mekanlarda geçirmek demek onlar için.

 

Hayvanlar saatlerce, günlerce kafeslerinde kapalı tutulabilirler, burada ya egzersiz kafeslerine geçtiklerinde , prova yaptıklarında ya da sahneye çıktıklarında soluk alabilirler. Gezici sirkin hayvanların ihtiyaç duyduğu şeyleri karşılaması mümkün değil.

 

Ancak İngiltere’deki gezici sirkler son zamanlarda kaplan, aslan, köpek, timsah, deve, lama, papağan, ördek, muhabbetkuşu, at ve fil gibi farklı hayvanları bir araya getiriyor. Diğer Avrupa ülkelerinde kutup ayıları, su aygırı ve gergedan da bulmak mümkün.

 

Yabanda filler son derece sosyal canlılar olup sürü ya da büyük gruplar içerisinde yaşar, günde 25 km.den fazla yol kateder. Sirkte ise filler her gün ön ve arka bacakları zincirli şekilde, çadır içerisinde tahta ya da metal bir alana bağlı yaşıyorlar. Bacaklarındaki zincirler ileri geri bir iki adım atabilecekleri anlamına geliyor. Eğer şanslıysalar arada bir çimli, etrafı elektrikli duvarla örülmüş bir alana çıkabilirler ; ama bu da sirk alanına göre değişir. Bu yüzden filler günlerinin çoğunu pek hareket edemeden geçirirler, seyahat etmek, sosyalleşmek, banyo etmek, yiyecek aramak gibi doğal davranışları yapabilmeleri mümkün değil. Bu durum da baş sallama, sağa sola sallanma ve  yuvarlanma gibi anormal davranışlara, strese ve hayal kırıklığına sebep olabilir.

 

2009’da CAPS’in yürüttüğü bir araştırma sonucunda Büyük İngiliz Sirki’ndeki fillerin günde 11 saat zincire bağlı kaldıkları ortaya çıktı.

 

Büyük kediler, çoğunlukla kaplan ve aslanlar yük vagonlarında yaşar. İncelemeler sonucunda bu hayvanların günün çoğunu küçük mobil kafeslerde geçirdiğini ortaya koydu. Bazı hayvanlara egzersiz kafesi de sağlanır; ama çoğunlukla bu kafesler normal yük vagonundan biraz daha büyük olup günün sadece belirli zamanlarda kullanılabilir.

 

Bu hayvanlar avcı hayvanlardır, avlanmak için dizayn edilmişlerdir. Ama doğal içgüdüleri ve davranışları sirk tarafından engellenir. Bunun sonucunda aslan ve kaplanlar vagonlarında anca sürekli ileri geri adım atarak zaman geçirebilirler.

 

Sıkı bir biçimde esaret altına alınan ve sinirleri bozulan sadece yaban hayvanları değildir.

 

Atlar ve midilliler geviş getiren hayvanlar olup son derece sosyal canlılardır. At vagonlarından ya da ulaşım araçlarından indirildikten sonra bu hayvanlar çadırlara konur, yol arkadaşlarından da aralarına konan bölmelerle ayrılırlar, böylece sosyalleşmeleri ve birbirlerine  ilgi göstermeleri engellenmiş olur. Atlar performans veya prova yapmadıkları anlarda küçük bölmelerde tutulur ya da iple bağlanırlar. Eğer egzersiz bölmeleri mevcutsa, ki bu bölmeler genelde çok küçüktür, bu bölmede bir atın egzersiz yapabilmesi filan mümkün değildir. Sirklerde çalışan atlarda anormal davranışlar gözlemlenmiştir.

 

Sirklerde sahne alan köpekler pet olarak sahnede gösteri yapanlarla beraber yaşasa bile , tur sırasında sahne almadıkları süre boyunca kafeslere konup bağlanırlar.

 

Eğitim

Eğitim son derece gizlidir; hayvanlar kapalı kapılar arkasında eğitim alır. Çok gaddarca metodların kullanıldığı örnekler hakkında bilgi edinilmiştir. Bunlardan en sonuncusu ve belki de en kötüsü  Mary Chipperfield olayıydı.

 

Sirk hayvanlarının eğitimi kullanılan araçlara bakılarak anlaşılabilir. Ringte kırbacı görürüz ama;  yürüme çevgenlerin altındaki gizli çiviler, püsküllü sopalara gizlenmiş çiviler ve elektroşok aletleri  de belgelenmiştir.

 

Büyük İngiliz Sirki’nde çalışan CAPS araştırmacısı 2009 yılında yürüttüğü gizli araştırmada fil terbiyecisinin gösteri sırasında bilerek çivili sopa kullandığını filme aldı. Fil terbiyecisi gösteri sırasında çivili sopayı seyirciden kolunun yanında tutarak gizleyebilmişti.

 

2009 yılında ADI- Animal Defenders National Büyük İngiliz Sirki’nin fil çadırına kamera yerleştirmeyi başardı. Kamerada oldukça yüksek bir şiddet kullanıldığı görülüyordu. Birkaç günlük gözlem sırasında fillerin metal kancalarla yüzlerine vurulduğu, tırman ve süpürgelerle dövüldüğü, kuyruklarının büküldüğü, ve dövüldüklerinde dehşet içerisindeki hayvanların ağladığı ya da kaçmaya çalıştığı görülüyordu.

 

Bazı eski hayvan terbiyecileri veya bakıcıları  önce sirk hayvanlarının iradesini kırmak sonra da onları terbiye etmek için kullanılan gaddarca metodları ifşa ettiler. Eski hayvan bakıcısı Sam Haddock 1976’dan 2005’e dek bu endüstride çalışan biriydi. Haddock sirklerin hasıraltı etmek için o kadar uğraştığı şeyi açıkladı.

 

 

Eşi 2007’de ölmeden önce Sam Haddock’tan “doğru olan şeyi” yapmasını istedi, yani, sadece şahit olmakla kalmadığı zulmü ortaya çıkarmasını istedi. Haddock’ın açıklamasında fillerin maruz kaldığı istismar konusunda kendi payına düşen kısmı kabul ettiği görülüyor: 1997’de elektrikli çubuğu filin üzerinde kullandığını kabul ediyor ( “onu on dakika boyunca kızarttım” diyor) ayrıca başka bir fili de bir sonraki sene 15 dakika boyunca kancayla dövdüğünü de kabul ediyor.

 

Sam Haddock’ın açıklaması anne ile yavruların birbirinden ayrıldığını da ortaya koyuyor:” 18-24 aylık bebekleri alırken anne dört bacağından duvara zincirlenir. Genelde bebeği rodeo stilinde çekmek için 6-7 kişi bulunur… yavruları iple bağlanırken bazı annelerin diğerlerinden daha fazla çığlık attığını hatırlıyorum…ardından yavruyla anne arasındaki ilişki sona erer.”

 

Diğer bir eski sirk çalışanı küçük bir kahverengi ayıya nasıl davranıldığını anlatıyor.

 

“Hiç kimseye zarar vermemiş kahverengi küçük bir ayıydı… ama bazen yüksek telde dengesini tutturamıyordu. O zaman metal çubuklarla çığlıklarla içinde ve her yeri kanamış halde kalana dek dövülüyordu. O kadar nevrotik bir hal almıştı ki başını küçük kafesine vuruyordu durmadan. Sonunda öldü.”

 

Evcil hayvanlar da akıllarda soru  işareti bırakan türden terbiye metodlarıyla eğitiliyor ve doğal olmayan davranışlar sergiliyorlar. Atlar arka bacakları üzerinde geriye doğru yürümeleri için zorlanıyor, aynı anda sıkı dizginlerle boyunları güya  ilgi çekici bir poz vermeye zorlanıyorlar.

 

Performanslar

Sirklerdeki hayvanlar sadece eğlendirmek için oradalar. Ondokuzuncu yüzyıldan bu yana fazla bir şey değişmedi. Sirklerde seyirciler fil gibi güzel ve büyük hayvanların eğiticileri tarafından aşağılandığını görebilir ya da büyük kedilerin “güçlü” aslan terbiyecisinin kırbacıyla korkak yaratıklara dönüştürüldüğünü görebilirler.

 

Bazı sirkler eğitim verdiklerini iddia ediyorlar; ama bu tür muhteşem canlıların performans yapmaya zorlanan yaratıklara dönüştürülmesini izlemenin eğitimsel bir tarafı filan yok. Bir hayvanı insanların gözü önünde küçük düşürme düşüncesi, İnsan’ın bu tür tahakküme yatkın olmasının hiç de eğlenceli bir şey olmadığını gösteriyor. Çocuklara hayvanlara saygı duymaları öğretilmeli-sirkler tam tersini öğretiyor.

 

 

Sirkler ayrıca hayvanları koruduğunu da iddia ediyor ; ama bugüne dek hiçbir hayvan doğaya bırakılmadı. Koruma amacının tam tersine çoğu sirk fili yaban hayattan alınmıştır. Afrikalı yavru filler itlaf ürünüdür ( yani fil ailelerinin kitlesel olarak yok edilmesinin bir sonucudur). Sirkler ise bu hayvanları kurtardıklarını öne sürerek çalışanlarının bu hayvanları kurtarmak için kurşunların önüne atladığı gibi bir imaj çiziyor, oysa aslında tek yaptıkları şey adamın birisine para ödemiş olmaları. İtlaf sonucunda elde edilen bu yetimlerin satın alınması da bizzat öldürenlere para kazandırıyor.

Etik Değil

Ahlak Felsefesi bölümünden araştırmacı Dr. Elisa Aalto şöyle söylüyor, “ bütün bu durumları düşününce- hayvanların refahı, değeri ve onları anlamaya yönelik çabalar düşünülünce- bu hayvanların sirklerde bulunmasına yönelik ahlaki bir gerekçe bulamıyoruz. Hayvanların refah hakkını çiğniyorlar, en temel ahlaki meseleleri göz önüne almıyorlar ve hayvanları anlamaya yönelik yanlış bir çaba içerisindeler. Hukuk bu durumları göz önüne almalı ve sirk hayvanları yasaklanmalı.”

 

Bilimsel Araştırma

Bristol Üniversitesi’ndeki araştırmacılar sirklerin yaban hayvanlarının mekan ve sosyal grup gibi en temel refah ihtiyaçlarını karşılamak konusunda yetersiz kaldığı sonucuna vardılar. Ayrıca bilimsel literatür ve diğer verilerin az olduğu, hatta sirklerde çalışan hayvanların kökeni ve gerçek sayısının bilinmediğini de ortaya koydular.

 

Araştırmacılar ayrıca yaban hayvanlarının ihtiyaçlarının sirklerde karşılanamayacağına dair veriler de elde ettiler ve şu sonuca vardılar: “ ne doğal ortam ne de doğal davranış sirklerde yeniden yaratılamaz”.

 

Sirklerin terbiye ve performansın bir zenginlik kaynağı olduğu iddialarına rağmen bu sadece günün %1-9’unu oluşturuyor, özellikle de sergilenen performanslar gürültü, ışıklar ve seyirci sebebiyle ekstra ve yoğun stres yaratabilir.  Hayvanlar günün geri kalan zamanını ya  egzersiz bölmelerinde ya da barınakta geçirir.

 

Kaçma Olayları

Sirkler Tehlikeli Yaban Hayvanı Kanunu’ndan muaf . Sirklerin daima hareket halinde olması da daima bir kaçış riski olduğu anlamına geliyor. Deve, domuz ve keçilerin serbest kalması her zaman mümkün. Ayrıca kaplan ve aslanların da kaçtığı biliniyor.

 

2006 yılı Temmuz ayında Sydney Sirki’nden küçük bir kanguru sirk İrlanda’ya doğru yola çıkarken kaçtı. Sirk hayvanı geride bıraktı ve yoluna devam etti, hayvan ise bir hafta sonra bulundu.

 

2004 yılında üç deve sirkten kaçtı, İrlanda’nın Limerick taşıt yolunda gezinirken bulundular.

 

2003 yılında Anne isminde bir fil  İskoçya’daki Boby Roberts Süper Sirki’nden kaçtı. Anne içinde kapalı tutulduğu bölmeden kaçtı ve yeniden yakalana dek sokaklarda kovalandı.

Bir Sirkin Bir Fili Demir Çubukla Dövmesi Yasal Bir Şeydir

1996’dan 1998’e dek ADI İngiltere’deki sirk hayvanlarına yönelik yoğun bir gizli inceleme başlattı. ADI üyeleri sirklerde işe girdiler. Çekilen gizli video görüntülerinde hayvanların bir çok şekilde dövülüp itildiği görüldü. Araştırmaların sonucunda Mary Cawley  (Chipperfield),kocası Roger Cawley ve fil terbiyecisi Stephen Gills hayvanlara zulmetmekten  suçlu bulundu.

 

Gills fillere yönelik saldırıları sebebiyle dört ay hapis yattı. Bu adam bazen zincire vurulmuş hayvanların yüzüne  30 kere demir çubukla vuruyordu. Mary Cawley, Trudy adında bir yavru şempanzeyi tekmelediği ve kırbaçla dövdüğü için suçlu bulundu. Roger Cawley  ise Flora adında hasta bir file yönelik zalimliği sebebiyle suçlu bulundu. Cawley bu fili hasta olduğu için çalıştırdığını söyledi ama daha hızlı hareket etmesi için onu kırbaçlıyordu. Cawley ailesine ceza kesildi ; ancak hayvanlardan uzak durmaları yönünde bir karar çıkmadı.

 

Ancak eşit derecede  önemli başka bir durum var. Bu insanların hangi sebeple tutuklanmadığı da önemli. Bu da sirklerde hayvanlara yönelik gaddarlığın  hangi oranlarda olduğunu ortaya koyuyor.

 

Çok da Uzak Olmayan Bir Geçmişin Hatırası

Her ne kadar geleneksel olduklarını ve mirasımızın bir parçası olduğunu iddia etseler de şu andaki haliyle sirkler aslında ilk kez 19. yüzyılda ortaya çıktı.

 

Modern sirkin babası İngiltere doğumlu Phillip Astley olarak bilinir. Astley 18.yüzyılda Londra’da kapalı bir mekanda binicilikle ilgili ve akrobatik yetenekler sergilemiş birisidir. Bu da  tarihte bir ilkti. Şu anda bizim bildiğimiz anlamda ilk sirk ringi İngiltere’de görülmüştür. Sirk endüstrisinin yaban hayvanların gösterinin bütünleyici birparçası olduğunu iddia etmelerine rağmen ancak 19.yüzyılda sirklerde bir fil görmek mümkün olabildi.

 

Hayvanlar sergilenmeden önce gezici sirkler fiziksel anormallikleri olan insanları sergiliyordu, onlara “doğanın anormalleri” deniyordu. Sirk dünyasıyla eşanlamlı bir isim olan Phineas Taylor Barnum da bu pratikle alakalıydı. Hak ettiği şekilde tarihe  gömülmüş, utanç duyulacak bir geçmiş bu.

 

Performans hayvanlarının kökeni Roma İmparatorluğu’na dek uzanıyor. Arenalarda binlerce hayvan ve insan katlediliyordu. Bazı hayvanlardan hayvanı aşağılayan hareketleri yapabilmesi isteniyordu, hayvanı küçük düşürmek amacı taşıyan hareketler yapması bekleniyordu, Roma kültürünün önemli bir özelliği olarak insanın doğaya olan üstünlüğünün altı çiziliyordu. Ama performans hayvanlarının varlığı gösterilerde yaşanan katliamlar karşısında pek bir önem taşımıyor. Elbette hiç kimse gelenek adına amfitiyatrolarda yaşanan işkence ve küçük düşürmeleri yeniden canlandırmayı ya da korumayı istemez.

 

Yüz sene kadar önce gezici sirkler bu küçük düşürücü gösteriyi canlandırmayı denediler. Bugün aslanların “terbiyecileri” önünde ineklere dönüştüğünü, performans filleri ve ayıların da karikatürleştirildiğini görüyoruz. Sirkler, geçmişin çağdışı bir hatırası artık.

 

Çeviri: CemC

 

ÇILDIRMIŞ DÜNYA

Derrick Jensen
Orion Dergisi Eylül/Ekim 2010 sayısı

Sizi bilmem; ama ben ne zaman bir “yeşil” konferansa katılsam, oradan ilham almış ve harekete geçirilmiş bir şekilde ayrılmam gerektiğini biliyorum; ama tam tersine kalbim kırık, cesaretimi yitirmiş, yenik ve yalan söylenmiş hissediyorum. Moralimi bozan şey, organik tarımı (yeniden) keşfeden çiftçiler; mısır nişastasından yapılan plastik çatallar; güneş pilleri; yeniden yerelleşme; basit yaşamanın hazları; gezegenin öldürülmesinin yasını tutma; “hikayelerimizi değiştirme” ve özellikle de pozitif bir tavır takınma hakkında kaçınılmaz konuşmalar değil. Beni üzen şey, kimsenin, ama hiç kimsenin psiko-patolojiden söz etmemesi.

Bu neden önemli? Çünkü iktidarı ellerinde bulunduranlar sürdürülebilir toplulukları yok ediyor – ve söz konusu olan sadece sürdürülebilir yerli topluluklar değil. Eğer insanlar kendi topraklarında daha sürdürülebilir bir hayat sürmenin yeni yollarını geliştirebilirse ve iktidar sahipleri toprağın yol, alışveriş merkezi ve park alanları için gerekli olduğuna karar verirse, iktidardakiler o toprağa el koyacak. Egemen kültür bu şekilde işliyor. Herkes ve her şey ekonomik üretim, ekonomik büyüme ve bu kültürün devam etmesi için kurban edilmek zorunda.

Birkaç ay önce altmış kadar kadını öldürmekten sanık olan New Mexico’lu bir seri katil olan David Parker Ray ile ilgili bir belgesel izliyordum. Ray kadınları kaçırmış ve onları tecavüz kölesi olarak alıkoymuştu. Ray, bir traktör romörkünü işkence odasına çevirmişti ve orada kadınlara yaptıklarını kameraya kaydediyordu. Belgeselde FBI’ın suçlu profili çıkarma uzmanı Ray’in kurbanlarına yönelik tavırlarını çoğu insanın kağıt mendillere yönelik tavrına benzetiyordu: Onları bir kez kullandıktan sonra başlarına ne geldiğini umursar mısınız? Uzman, elbette hayır, diyordu. İşte Ray kurbanlarını böyle algılıyordu: basitçe kullanıp atılacak bir şey.

 

Profil çıkarma uzmanı bunu söylediği zaman aklıma gelen ilk düşünce göçücü güvercinler oldu. Sonra pasifik kral somonları. Ardından okyanuslar. Bu kültürün kaç üyesi gerçekten göçücü güvercinler için yas tutuyor? Somonlar için? Okyanuslar için? Bir bütün olarak bu kültür ve onun çoğu üyesi bu yaşam tarzının kurbanlarına David Parker Ray’in kurbanlarına gösterdiği önemden fazlasını göstermiyor. Çekilen ızdıraba karşı takınılan kör tavır, bu kültürü tanımlayan en temel özelliklerden biri. Bu aynı zamanda sosyopatolojinin en temel tanımlayıcı özelliği.

The New Columbia Encyclopedia, bir sosyopatın pişmanlık hissi duymadan kasten kötülük yapan birisi olarak tanımlanabileceğini yazıyor: “Bu bireyler, diğer insanların ihtiyaçlarına karşı duyarsızdır; kendi dürtülerine göre davranır; davranışlarının sonuçlarını idrak edemez; uzun vadeli hedefler peşinde koşamaz ya da hayal kırıklığı duygusunu tolere edemez. Psikopat birey, normalde antisosyal bir davranışın eşlik ettiği kaygı ve suçluluk hislerinin yokluğu ile tanımlanır.”
Bu kültürün üyeleri yerli ormanların (%98’i yok oldu), yerli çayırların (%99’ı yok oldu), okyanus hayatının (büyük balıkların %90’ı yok oldu) ihtiyaçlarına karşı ne kadar duyarlı? Bu kültür yerli insanların toprak taleplerine karşı ne kadar duyarlı? Bu kültürün üyeleri ormanları, çayırları, okyanusları yok etmenin ya da yerli insanların toprak taleplerini reddetmenin sonuçlarını ne kadar açık bir şekilde öngörebilir? Deniz seviyesi yükselip buzullar tamamen yok olurken, bu kültürün karar alıcıları küresel ısınmanın sonuçlarını ne kadar öngörebiliyor?

Sosyopatlar üzerine bir uzman olan Dr. Robert Hare şöyle diyor: “Psikopatlığın en yıkıcı özellikleri arasında diğer insanların haklarını umursamayan bir aldırmazlığa ve saldırgan, şiddet dolu davranışlara meyilli olmak var. Psikopatlar, diğer insanları pişmanlık duymadan kendi çıkarları için etkileyebilir ve sömürebilir. Empati ve sorumluluk hissinden yoksundurlar. Karşılarındaki insanın hislerine aldırmadan onları manipüle edebilir, yalan söyleyebilir ve aldatabilirler.” Aklıma Kızıl Bulut’un söyledikleri geliyor: “Bizlere hatırlayabildiğimden daha fazla vaatte bulundular. Sadece bir tanesini yerine getirdiler. Toprağımızı alacaklarını söylemişlerdi, ve aldılar.”

Dr. Robert Hare ayrıca şöyle diyor: “Çoğu insan, psikopatların aslında katil veya hükümlü olduğunu sanıyor. Aslında halk sosyal klişelerin ötesini görebilecek bir tarzda eğitilmedi. Psikopatların girişimci, politikacı, CEO ve diğer başarılı bireyler olabileceğini ve asla hapse girmeyebileceklerini bilmiyor.” Başkan olabilirler, bir patron olabilirler, komşunuz olabilirler.

Şimdi egemen kültürün sosyopatların özellikleriyle ne kadar uyuştuğunu Dünya Sağlık Örgütü tarafından 1992 yılında Cenevre’de yayımlanan “ICD-10 Ruhsal ve Davranışsal Bozukluklar Sınıflandırması” bölümünde listelendiği şekliyle inceleyelim:

a) Başkalarının duygularını umursamayan bir tavır. Nereden başlamalı? Bu kültürün üyeleri topraklarını çaldıkları yerli insanların duygularını umursadılar mı? Peki yuvalarından sürülen ya da varlıklarına son verilen insan olmayan canlıların duygularını? Dahası, popüler bilim dünyası duyguların bütün bilimsel çalışmalardan çıkarılması gerektiğini talep etmiyor mu? Duyguların işle ilgili alınan kararlara ve ekonomi politikasına müdahale etmemesi gerektiği söylenmiyor mu? Kafeslerde bekleyen tavukların duyguları var mı? Peki deney laboratuarlarındaki köpeklerin? Ya ağaçların? Yağmurun? Taşların? Bu kültür, tüm bu canlıların duygularının var olduğunu reddetmek için bile diğer canlıların duygularını “umursamayan bir tavrın” ötesine geçiyor.

b) Apaçık ve kalıcı sorumsuzluk tavrı ve toplumsal normlara, kurallara ve zorunluluklara uymamak. Gezegeni öldürmekten daha sorumsuz bir eylem var mı? Şimdi bu kültürün normlarını, kurallarını ve zorunluluklarını düşünün. Normlar: tecavüz, istismar, yıkım. Kurallar: iktidar sahiplerinin iktidarı ellerinde tutmaya devam etmeleri için yaratılmış yasal bir sistem. Zorunluluklar: mümkün olduğu kadar çok para ve güç elde etmek.

c) İlişki kurmakta zorluk çekmese bile onları devam ettirebilme konusunda yetersizlik. Ben Tolowa topraklarında yaşıyorum. Tolowalılar en azından 12 bin 500 senedir insan ve insan olmayan canlılarla sürekli ilişkilere sahipti. Egemen kültür 180 sene kadar önce buraya geldiğinde burası bir cennetti; şimdi ise çöplüğe dönmüş durumda. Sömürmek sürekli bir ilişki değildir – ister başka bir hayvanla, isterse bir toprak parçasıyla olsun.

d) Çok düşük engellenme toleransı ve şiddet dahil saldırganlığın dışa vurulması konusunda düşük eşik. Uygar insanlar yerli insanları on binlerce yıldır yok ediyor. ABD diğer ülkelere karşı sürekli olarak “saldırganlığını dışa vuruyor” (onları işgal ediyor). Bireyler, şirketler ve hükümetler saldırganlıklarını kır kurtlarına, çayır köpeklerine, deniz aslanlarına, sulak alanlara, kömür yatakları olan dağlara, petrol bulunan kıyı düzlüklerine karşı her gün dışa vuruyor.

e) Suçluluk duygusu hissetme ve deneyimden, özellikle cezalandırılmaktan, menfaat sağlama yetersizliği. Sizce kereste şirketlerinin CEO’ları kâdim ormanların yok edilmesi karşısında ne kadar suçluluk duyuyor? Ve burada menfaat sözcüğü; ormanları, okyanusları ve diğerlerini öldürmekten elde ettikleri finansal kazanç anlamında değil, insanın geriye bakarak olayları farklı değerlendirmesi anlamında kullanılıyor. Orta Doğu’yu, Avrupa’nın tamamını, Amerika, Afrika ve Asya’nın büyük kısmını ormansızlaştırdıktan sonra sizce sorumluların geçmiş hatalarından ders aldığını söylemek akıl kârı mı? Sınır tanımaz bir şekilde kömür, petrol ve doğal gaz yakarak iklimi değiştiren kararları ve politikalarından herhangi bir şey öğreniyorlar mı?

f) Başkalarını suçlama veya davranışı için mantıklı bahaneler ortaya koyma eğilimi. CEO’lar uyguladıkları şiddetin sorumluluğunu alıyorlar mı? Ya tecavüzcüler? George Bush ormansızlaşma suçunu orman yangınlarına attı. Clinton her şeyin böceklerin suçu olduğunu söyledi. Çoğu insan ne zaman Doğu Yakasını bir kış fırtınası vursa gezegenimizin hızla ısındığını reddetmelerini haklı çıkaracak bir sebep bulmuş oluyor.

Elbette hepimiz böle davranmıyoruz. Ama sosyopat olmayanlarımız, farklı yaşamaya çalışanlarımız bir adım öne çıkıp bu kültürün davranış tarzına dikkatleri çekmeli.

Sonsuz olmayan gezegenimizi bu kültürle paylaşmak demek, bir odada bir psikopatla sıkışıp kalmak demek. Çıkış yok. Psikopat önce diğer hedeflere yönelse de, eninde sonunda sıra bize de gelecek. Eninde sonunda hayatlarımız için savaşmak zorunda kalacağız. Bu yüzden, yaşayabileceğimiz bir toprak parçasına sahip olmak ve torunlarımızın orada gelecekte de yaşayabilmesini istiyorsak, bu ölümcül kültürü durdurmak için politik anlamda organize olmamız gerekiyor.

 

Çeviri:CemC

Düzeltme:Elfun

 

Zulmü Görüntüle

Zulmü Görüntüle

21 Kasım 2010

Yeryüzünde en çok zulüm gören canlılardan biridir hayvanlar. Ama yine de pek kimse duymaz hergün öldürülen milyonlarcasının sesini. Nedendir bilinmez hayvan deneyleri güvenlikli binaların içerisinde yapılır. Tavukların onlarcası çok uzakta bir çiftlikteki kafeste sıkış tepiş saklanır. Yüreği kan ağlayan filin çığlığını sirkten yükselen kahkahalar bastırır. Açık denizlerde troller balık sürülerini süpürürken ufkun ardına saklanır.

Bugünlerde ise bir kampanya başladı. Duvarların arkasına gizlenen zulmü görüntülemek için bir grup yaptıkları çağrıyla yola çıktı. Zulmü sadece birkaç insanın zalimliği olarak görmüyorlar. Sorumlu, insan-merkezci endüstriyel kapitalist uygarlık ve onun kurumları – üniversiteler, tıp ve veteriner fakülteleri, laboratuvarlar, şirketler, endüstriyel çiftlikler, su parkları, sirkler, kürk çiftlikleri, tavuk çiftlikleri, hayvanat bahçeleri, evcil hayvan dükkanları, barınaklar, denizler, ormanlar, sokaklar ve hayvanların zulme uğradığı her neresi varsa. Meraklandık, sorduk. Anlattılar.

 

Böyle bir kampanya aklınıza nasıl geldi? Neden başlatma gereği duydunuz?
Bizler bu coğrafyada uzun zamandır hayvanların kurtuluşu için mücadele eden, bu konuda fikir veeylemler geliştirmeye çalışan insanlarız. “Zulmü görüntüle!” kampanyasını başlatmadaki amacımız,hayvanseverliğe ve etyemezliğe indirgenmiş olan hayvan hakları veya hayvan kurtuluş hareketindeanti-kapitalist ve anti-kurumsal “doğrudan eylemi” körüklemektir. Bugün hayvanlara uygulananzulmün münferit veya kişisel olaylar olmadığının izahı, muazzam bir hayvan endüstrisi varlığının teşhiri ve hayvan hakları hareketinin hedeflerini belirlemesine katkıda bulunmaktır.

“Doğrudan eylem”den bahsettiniz, bu tam olarak nedir?
Doğrudan eylemin, bir mezbahada, bir barınakta veya bir laboratuvarda hayvanlara yapılan işkence ve katliama karşı Taksim tramvay durağından Galatasaray Lisesi önüne kadar yürümek olmadığını garanti edebilirim size. Doğrudan eylem, çözümün adresi olarak Taksim tramvay durağındaki basın açıklamaları yapmaktansa, doğrudan doğruya sömüren ve zulmeden kurum ve şirketlere yönelik şahitlik etme eylemlerini, blokajları ve sabotajları içermektedir. Genel olarak doğrudan sistem karşıtı bir isyan girişimi olduğu gibi, lokal düzeyde belirli şirket ve kurumları rahatsız edici, tehdit edici ve yıkıcı olmalıdır.

Dünya çapında Hayvan Kurtuluş Cephesi (ALF) hareketinin doğrudan eylemler yoluyla bir çok şirketi yaptıkları işten milyarlarca dolar zarar vererek vazgeçirmiştir. Yıkıcı doğrudan eylemler, pasifizme ve yasallığa hapsedilmiş kısır, sıkıcı ve her zaman daha fazla geri adım atılan hareketlerden bir çıkış yoludur.

Kendinizi Türkiye’deki hayvan hakları mücadelesinin neresinde tanımlıyorsunuz?
Ana-akım hayvan hakları hareketi bugün kendi düşmanıyla el ele vermiş gibi görünüyor. Bir çok samimi aktivisti içerisinde barındırıyor olsa da, hareket bugün kendisini kapitalizmin ve devlet yasalarının sınırlarına hapsetmiş durumda. Bizler hayvanlara uygulanan zulme karşı çıkarken bunların dışarıda tutulmasının gerçek bir mücadelenin önündeki en temel engellerden birisi olduğuna inanıyoruz.

Hayvan Hakları Federasyonu’nun da dahil olduğu ana-akım hayvan hakları hareketinin yaptıkları işlerin insan ve hatta hayvanları öğütmekten başka bir şeye yaramadığını görmüş durumdayız. Hayvan hakları adı altında yapılan dernekçiliklerin aslında kimi zaman nasıl hayvanlara yapılan zulmü meşrulaştırdığının onlarca örneğini verebiliriz sizlere. Örneğin; Mart ayında Erzurum’daki Kanatlı Kümes Hayvanları Koruma, Yaşatma ve Tanıtma Derneği’nin horoz dövüşlerini organize etmesi, Türkiye Güvercin Federasyonu’nun güvercin pazarındaki rolü ve kimi derneklerin sahiplendirme adı altında evcil hayvan ticaretini örgütlemeleri vs. o kadar çok örnek var kısaymakla bitmez.

Peki, bahsettiğiniz zulmün Türkiye’deki boyutları nedir?
Türkiye’de hayvanlara yönelik şiddetin boyutları dünyadakinden pek farklı değil. Et ve tavuk endüstrisini oluşturan endüstriyel hayvancılık, deniz ürünleri ve balıkçılık, avcılık, barınaklar, evcil hayvan dükkanları, hayvanat bahçeleri, hayvan sporları ve dövüşleri, istismar edilenler, sirkler, deneyler, endüstriyel ve kentsel genişleme, otoyollar ve ormansızlaşma, su kaynaklarının ve doğal alanların kirletilmesi ve yok edilmesi, vs. gibi bir çok nedenden dolayı bu coğrafyada yaşayan hayvanlar olumsuz etkilenmektedir. Bu zulüm aynı zamanda sadece hayvanlarla da kısıtlı değil, insanlar ve doğal alanlar da kapitalist endüstriyelizmin açgözlü uygulamalarından etkilenmektedir.

Et endüstrisine hükmeden otuza yakın firma her saniye hayvan öğütmeye devam ediyor. Doğumundan ölümüne kadar işkence ve zulümle geçen bu hayvanlar için kesilmek sanki bir kurtuluş. Çiftliklerdeki koşullardan nakil süreçlerine ve kesim aşamalarına kadar büyük/küçük baş hayvanlar ve bilhassa tavuklar muazzam bir zulme maruz kalıyorlar.

Tıp ve kozmetik endüstrisi için yapılan deneyler de yaygınlaşmaya başladı. Bunun dışında, sokak hayvanlarına, at yarışlarında ve hayvan dövüşlerinde yaşanan zulmü çoğu zaman televizyonlarda görmekteyiz zaten. Barınaklarda, evcil hayvan dükkanlarında, sirklerde ve hayvanat bahçelerinde yaşanalar ise 1940′ların Auscwitz’ini aratmıyor.

Endüstriyel faaliyetler, aşırı kentleşme ve yeni otoyolların inşa edilmesi, yaban hayvanlarının yaşam alanlarını gitgide daraltarak türlerinin tükenmesine yol açıyor. Su kaynaklarının kirletilmesi ve barajların yapılması nedeniyle tatlı su balıkları ve bir çok hayvan etkilenmektedir.

Görünen o ki ortada salt hayvan severlikten çok farklı bir konu var. Aklıma “Zulm ile âbadolanın âkîbeti berbat olur.” sözü geldi. Bahsettiğiniz tüm bu sistemin âkîbeti sizce de berbatolacak mıdır?
Evet. Hayvanseverliğin köklerini insan-merkezci ideolojiden aldığını düşünüyoruz. Hayvanlar ve insanlar tür olarak varoluşlarından bu yana belli düzeylerde ilişki kurmuş olsalar da, bu ilişkinin hayvanların evcilleşmesinden ve insan karşısında daha fazla acizleşmesinden yana evrildiğini gördük. Bu acizleşme karşısında modern insanın acıma ve severlik olarak karşımıza çıkan türcülüğünün başka bir boyutunu hayata geçirdiğini görüyoruz. Bu anlamda hayvan severliği reddediyoruz.

Bu sistemin âkîbetinden ziyade gezegenin ve dolayısıyla insanın ve diğer canlı türlerin âkîbeti hiç iyiye gidecekmiş gibi görünmüyor. Ormanları, toprakları, suyu ve besin kaynakları tüketilen, kirletilen ve yok edilen bir gezegen, laboratuvar ortamlarında yeni yaşam formları yaratarak belki de bir süre idare edebilir ancak bu fişe takılı hayatlar sürdürülebilir değil. Bu nedenle her an çöküşe meyilli bir yaşama doğru gidiyoruz.

Bu sürdürülemezliği, yaşanan ekolojik felaketlerde, makinenin sekteye uğradığı zamanlarda ve altyapı çöküşlerinde yakından görüyoruz. Marmara depremi gibi depremlerin, Macaristan’da en son yaşanan zehirli atık sızıntısının, Meksika Körfezi’nde yaşanan petrol sızıntısı, Ayazma’da yaşanan taşkın ve dünya çapında yaşanan bir çok felaket endüstriyel altyapının ne kadar sürdürülemez olduğunun göstergesidir. Uygarlık nezdinde insanın doğaya karşı verdiği egemenlik mücadelesi halen kazanılmış değil ve kazanılamayacak da. Tüm uygarlıklar gibi bu sistem de yerle bir olacak ve bu sefer sonuçları hepimiz için ağır olacak. O nedenle kıyameti beklemektense, kıyameti kendi lehimize çevirecek süreçleri örmek gerekmektedir.

Günümüzde hayvanlara karşı yapılan zulmün kaynağını evcilleştirme olarak mı görüyorsunuz?
Günümüzdeki zulmün aslında doğrudan doğruya evcilleştirmenin sonucu değil, evcilleştirmenin bir aşaması olarak ortaya çıkan endüstriyelizmin bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlık tarihinde hayvanlar, bu şekilde şiddetli bir üretimi ve böyle muazzam bir katliamı daha önce hiç yaşamamıştı. Ancak tahakkümün ve sistematik şiddetin asıl köklerini evcilleştirmede aramamız gerektiği konusunda şüphemiz yok. Bu nedenle bugünü anlamak için kendi köklerimizi de çözümlememiz gerekir. Bugün insanoğlunun hem kendisini hem de diğer canlıları evcilleştirerek hiç iyi birşey yapmadığını bilebiliriz. Belki de hepimizin kökünü kazıyacak olan şey köklerimizdeki o kırılmalarda aranmalıdır.

“Zulmü Görüntüle!” çağrısı herkesin bulunduğu yerden bir şeyler yapmasına yönelik bir çağrı. Zulmü Görüntüle merkezde biriken bir hareket olmaktansa, ağsal ve farklı cephelerin (hatta farklı isimlerde ve biçimlerde) oluşmasının önünü açmaya çalışan bir girişim olarak düşünülmelidir. Bizler kimseyi bize katılmaya davet etmiyoruz. İstenirse birlikte çalışabileceğimizi söylüyoruz. Aktivistlerin, üniversitelerde, zulme ortak olan veya icra eden kurum ve firmalarda bağlar kurabilmesine, bilgi akışını alabilmesine, nihayetinde aktivistlerin doğrudan eylemleri gerçekleştirebilmesine olanak sağlayacak iş birliklerini yaratabilmesi önemlidir.

İnternet sitesi: http://zulmugoruntule.wordpress.com – E-posta: zulmugoruntule@riseup.net

bol dumanlı yeniHarman‘ın Kasım sayısında yayınlanmıştır.

 

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN ALF: Hayvan Refahçılığı, Hayvan Hakları, Hayvan Özgürlüğü ve ALF.

Aşağıdaki röportaj Erika Wardle ve Nichali Ciaccio tarafından 2005 yılında yapılmış, Dr. Steve Best sorulara cevap vermiş.

Yeni Diyanet İşleri Başkanı kurbanlarla  ilgili masum bir iki cümle eden Tarkan’a  “bize hayvan hakları dersi vermeyin ” demişti. Bu dersin gerekli olduğunu bildiğimiz için, derslere geç kalanlar için bir özet sunuyoruz….

ALF nedir? Lütfen taktikleri, “ideoloji”leri ve etik duruşları konusunda bize bilgi verin.

ALF  hayvanları sömürünün dehşetinden ve esaretinden kurtarmak adına bilinçli olarak yasayı  çiğneyen insanlardan oluşmuş birbiriyle gevşek bir şekilde alakalı hücreler topluluğudur. Bir hücredeki eylemciler diğer hücredekilerin ne yaptığını bilmediği için, hiyerarşik olmayan yapıları ve anonimlikleri yasal otoritelerin bu kuruluşu yok etmesinin önüne bir engel olarak çıkar. Hayvan özgürlüğü eylemcileri ister kürk çiftlikleri, ister üniversite laboratuarları olsun, hayvanları serbest bırakmak ya da kurtarmak için yasal olmayan şekillerdede bu binalara veya yapılara girerler. Ayrıca hayvanlara yapılan zararı önlemek ve sömürü endüstrilerini ekonomik olarak zayıflatmak için o yapılardaki mal ve mülkleri yok ederler.

Resmi ALF prensipleri şunlardır:

–          Hayvanları sömürü mekanlarından kurtarmak,

–          Hayvan sömürüsünden çıkar elde eden endüstrilere ekonomik hasar vermek,

–          Kapalı kapılar arkasında hayvanlara karşı işlenen dehşet verici, korkunç zulümleri ifşa etmek,

–          İnsan ya da insan olmayan hayvanlara zarar vermemek için gereken bütün önlemleri almak

Bu prensiplere uyarak hareket eden -ve vegan olan -herkes  ALF’tir.

ALF’teki erkek ve kadınlar Nazi Almanya’sında savaş tutuklularını ve Soykırım kurbanlarını serbest bırakan, Nazilerin kurbanlarına işkence edip onları öldürmek için kullandığı silah, tren yolları ve gaz fırınlarını yok eden özgürlük savaşçılarına benzetiyor. Güney Afrika’da özgürlük uğruna şiddeti destekleyen ve şiddete başvuran Nelson Mandela’nın ırk ayrımcılığı karşıtı hareketi ya da şu anda İsrailli zalimlere karşı mücadelelerini sürdüren Filistinlileri de kendilerini benzettikleri diğer oluşumlar arasında sayabiliriz.

Aynı şekilde, özgürlüklerine kavuşturdukları hayvanlar için veteriner bakımı ve bir de yuva buldukları düşünülürse bir benzetme de ABD’deki Undergroud railroad hareketiyle yapılabilir. Bu hareket 1800’lerde kaçak insan  kölelerin eyaletlerden kaçıp Kanada’ya gitmesine yardım ediyordu. Şirket toplumu, devlet ve medyanın özgürlükçüleri terörist olarak damgalamasına rağmen ALF geçen iki yüzyılın en büyük bazı özgürlük savaşçılarına önemli benzerlikler gösteriyor; ayrıca hayata karşı sürüp giden şiddeti ve kana susamışlığı sona erdirme arayışı ve diğer türler için adaleti yerine getirme arzusuyla da çağdaş barış ve adalet hareketlerine benziyor.

Hayvanların temel haklara sahip olduğu görüşünden yola çıkan hayvan özgürlükçüleri, bilim adamlarının ya da endüstrilerin hayvanları bir eşya gibi sahiplenebileceği argümanını reddeder. Yani hayvanların yaşama, özgür olma ve mutlu olma hakları vardır, bunların hepsi de hayvanların derilerine yakarak vurulan mal statüsüyle damgasıyla çelişiyor.

İnsan çıkarlarının hayvan çıkarları üzerinde tutulması türcülüktür, bu da önyargıya ve ayrımcılığa dayalı bir inanç sistemi olup ırkçılık ya da cinsiyet ayrımcılığı gibi etik olarak hatalı ve felsefi anlamda da temelsizdir, ama anlamları itibarıyle ölümcül ve bağlayıcıdır. Bu yüzden, ALF; hayvanların kürk çiftlikleri veya laboratuarlardan çalınması için değil, özgürlüklerine kavuşturulması için mücadele eder; birisi hayvan sömürenlerin cansız mal ve mülklerini kullanılamaz hale getirdiğinde o kişinin canlıların haklarının ihlal edilmesi suretiyle yanlış bir şekilde kullanılan şeyi düzelttiğine inanır.

ALF şirket-devlet kompleksinin yarattığından daha yüce bir yasa olduğuna inanır, bu, ABD politik  sisteminin çürümüş ve taraflı heykellerinin ötesine geçen ahlaki bir yasadır. Yasa yanlış olduğu zaman, doğru olan şey, onu çiğnemektir. Tarihte ahlaki ilerlemeler sıklıkla bu tarzda meydana gelmiştir, Amerikan köleciliğinin yenilmesinden Hitler’in anti-semitizminin mağlup edilmesine ya da Alabama’daki “sadece beyazlar” yazılı cafelerdeki oturma eylemlerine dek  bir çok durumda bu böyle olmuştur.

Boston Çay Partisi’ni sivil itaatsizliğe başvurmanın tarihi bir örneği olarak görüyorsunuz. ALF bu itaatsizlik tarihinin( ve doğrudan eylemin) nasıl bir sonucu olabiliyor ve ayrıca nasıl oluyor da yepyeni bir oluşuma dönüşüyor?

1773’te  Sons of Liberty adlı yer altı oluşumunun 50 üyesi 342 sandık İngiliz çayını Boston limanından denize döktü; çünkü çay üzerindeki yüksek vergiyi ve genelde İngiliz hakimiyetini protesto ediyorlardı. Sonunda koloniler bir çok sabotaj taktiği, şiddet eylemleri kullanarak ve nihayetinde savaşarak İngilizlerin iktidarının altını kazmayı, yeni yeni ortaya çıkan bir ulusun iradesini oluşturmayı ve bağımsızlığı kazanmayı başardılar.

Amaçsız bir yıkım eylemi olmaktan öte, mal ve mülke zara vermek meşru bir adalet çağrısıydı, bunu başarmanın güçlü bir yoluydu ve halen de öyledir. Sivil itaatsizlik ve sabotaj bir çok modern özgürlük mücadelesi için katalizör görevi gördü. Boston Çay Partisi’nden  Underground Railroad’a, Sufrajelerden İnsan Hakları Hareketi’ne; Vietnam Savaş Protestolarından Seattle Mücadelesine dek ABD’deki en temel mücadele ve hareketlerinin hepsi insan hakları ve özgürlüklerini genişletmek için sabotaj ve doğrudan eylem taktiklerine başvurdu. Şimdi aynı taktikler hayvanlardan yana kullanılıyor. Bu taktikler insanlar  için kullanıldığında destekleyen ama hayvanlar için kullanıldığında kınayan herkes türcülük suçlusu ve bu insanların mantıksal tutarlılık kontrolüne  ihtiyacı var. Buradaki yenilik ALF’in kullandığı taktiklerde değil, bu taktiklerin özgürleştirmek istediği türlerde. Hayvan özgürlüğü insan özgürlüğü üzerinde gelişir; ama hayvan özgürlüğü insancılığı üstünlükçü değerlerinden kurtarırken hayat mücadelesini de bir sonraki kademeye doğru genişletir.

Hayvan Hakları ve Hayvan Refahı arasındaki fark nedir?

İnsanların hayvanların yaşadığı ızdıraplara ilgi gösterip bunu azaltmak için çalıştığı zamanlardan beri hayvan refahçılığı felsefesi kültürümüzün bir parçası. Hayvan refahı grupları 19. ve 20.yüzyıllarda  ABD ve İngiltere’de çok yaygındı;  ama 1970’lerden itibaren refah felsefesi insanların sömürmesine karşı hayvanlara daha güçlü bir koruma sağlama amacı güden bir haklar felsefesine dönüştü. Refahçılar hayvanlara” gereksiz” acı verilmemesi gerektiğine inanır, ve hayvanların çekmek zorunda bırakıldığı bütün acıların “insanca” yapılması gerektiğini öne sürer. İnsanlar gibi, hayvanların da çıkarları vardır- mesela acı çekmeme hakkı gibi- ve bu haklara saygı gösterilmelidir. Ancak refahçılar söz konusu insan çıkarları çok önemliyse bu hakların kurban edilebileceğine ya da savsaklanabileceğine inanır. Söz konusu refahçı görüşe dayanarak hayvanların çıkarları insan eğlencesinden (sirk, rodeo, boğa güreşleri, horoz dövüşleri ve benzeri) et tüketimine ve dirikesime kadar bir çok sebeple iptal edilebilir. Bu yüzden hayvan refahçılığı sadece sömürünün detaylarını düzenler, ona son vermez, insanların hayvanlardan üstün olduğuna, insanların hayvanlar üzerinde Allah vergisi bir egemenliği olduğu şeklindeki tür ayrımcısı belite inanır.

Hayvan hakları, hayvanların sözde daha büyük bir fayda ya da sonuç uğruna kurban edilmesine izin evren faydalanmacı refahçı belitleri reddeder. Hak kuramcıları eğer hayvanların hakları varsa-çünkü insanların hissetme yeteneği bulunuyor  ve bir hayatın öznesi durumundalar- o zaman hayvanların da aynı sebeplerle hakları olduğunu öne sürer. Dahası, hayvanların çıkarlarının insan çıkarları uğruna kurban edilemeyeceğini öne sürerler, bu da sonuç ne kadar iyi olursa olsun değişmez (mesela buna tıpta sözde bir ilerleme kaydetmek de dahildir). Bir çok insanın  “daha büyük bir amaç” uğruna bir insanı kurban etmenin ahlaken yanlış olduğunu kabul etmesi gibi hayvan hakları kuramcıları da aynı mantığı hayvanlara uygular. Hayvan hakları daha büyük kafesler değil boş kafesler talep eder. Hayvan hakları, insanların hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki tür ayrımcısı hiyerarşiyi reddeder, bütün hayvanların acı ve zevki hissedebilme yeteneklerinde görece eşit olduğunu, hepsinin kompleks bir hayatın öznesi olduğunu öne sürer.

Hayvan Hakları hareketini var olan en dinamik hareket olarak görüyorsunuz; ama Zapatistalar ve Narmada Bachao Andolan gibi gruplar da hem dünya çapında  ilgi çektiler,  hem de hareketlerinde önemli başarılar elde ettiler. İddianızın doğruluğunu nasıl ispatlayabilirsiniz?

Bunu söylüyorum; çünkü  Hayvan Hakları hareketi küresel bir çerçevede büyük bir yoğunluk gösteriyor, toplumda, etik ve insan bilincinde güçlü değişimler yaratıyor. Doğrudan eylem bölümleri her gün düzinelerce kez endüstrilere saldırı düzenliyor, İngiltere’de bu durum o kadar etkili ki ekonomiye her yıl milyarlarca pound zarar veriliyor, bugün artık uluslararası biyoteknoloji ve ilaç şirketleri para  kaybediyorlar. İngiltere’deki doğrudan eylem düzenleyen anti-dirikesimci hareket bu yüzden El-Kaide’ye kıyasla ekonomi için daha büyük bir tehdit olarak algılanıyor. ABD’de ELF ve ALF en önemli iki “yerel terörizm” tehdidi olarak görülüyor, bunu FBI’ı terörizm tanımlarına inandığım için değil, hayvan özgürlüğünün şirketler ve tür ayrımcısı değerlere yönelik tehdidinin göstermesi açısından söylüyorum. Hayvan hakları küresel anlamda sadece ilgi çekmekle kalmıyor, bu gerçekten de küreselleşmiş bir hareket, insan hakları hareketlerine kıyasla insan paradigmalarını daha radikal şekillerde değişime uğratıyor. Gerçekten de, etiği insanlarla sınırlayan insancılıktaki hataları düzeltip etiği daha geniş bir ölçeğe yerleştiriyor ( Zapatistalar hayvan ve çevre konularını kavrama anlamında diğer insan hakları gruplarına  göre daha gelişmiştir). Hayvan özgürlüğü, ahlaki evrimimizdeki yeni mantıki gelişim. Hayvan özgürlüğü insanların son 200  sene içerisinde yaptığı etik ve politik gelişmeler  üzerinde gelişir ve onları mantıki sonuçlarına taşır.

ALF’in en önemli başarılarına örnek verebilir misiniz?

Genel olarak ALF eylemleri binlerce operasyona zarar verdi, bir çok işyerini kapattı, bir çok diğerini de saldırı korkusuyla daha ileri aşamaya geçmeden durdurdu.

İlk ALF eylemleri; Howard Ün., Bethesta Naval Araştırma Enst, California  Üniversitesi’nin değişik dalları, Oregon Üniversitesi, Pennsylvania  Üni., Texas Tech Üni., City of Hope, SEMA laboratuarları, Beltsville Tarımsal Araştırma Merkezi ve benzeri yerlerdeki deney laboratuarlarından kedi, köpek, tavşan,kobay fareleri, domuz gibi hayvanları ve primatları kurtardı. En önemli akınlardan biri 1984 yılı Mayıs ayında gerçekleşti, ALF Pennsylvania Üniversitesi kafa yaralanmaları laboratuarına girdi, burada primatlar metal başlıklarla pnömatik bir araca bağlanmış bir şekilde bekletiliyorlardı, amaç insanlarda kafa yaralanmalarını araştırmaktı. ALF buraya 60 bin dolarlık zarar verdi ve daha  önemlisi araştırmacıların maymunların acısını hiçe sayan zalimlik dolu sadist hareketlerinin belgelendiği 60 saatlik bantları da  çaldılar. Kurtarma “Unnecessary Fuss –Gereksiz Telaş” adındaki şok edici filmin çekilmesini sağladı, bu filmden sonra laboratuar kapatıldı. PETA’nın halkla  ilişkiler yardımıyla hayvanların esareti ve işkenceye uğratılmasına yönelik bir farkındalık sağlandı.

Aynı şekilde 1985 yılı Ocak ayında Los Angeles’ta, City of Hope Ulusal Tıp Merkezi’ndeki kurtarma eylemleri de ilerici bilim ve “insancıl araştırma” maskesi ardında yatan korkunç cehennem çukurlarını ifşa etti. ALF kurtarmaları ve ardından PETA aracılığıyla gelen medya ilgisi ve haber konferansları insanları köpeklerin ve diğer hayvanların maruz bırakıldığı özensiz ameliyatlar, yetersiz oranda ya da hiç bulunmayan ameliyat sonrası bakımı yüzünden acı çekmek zorunda kaldığı durumlar ya da kafeslerinde kanları akarak ölmeleri , kendi  dışkılarında boğularak öldükleri durumlar hakkında bilgilendirdi. Gazeteler  halkın öfkesini yansıtan mektuplarla doldu taştı, hükümetin yaptığı soruşturmalar sonunda Hayvan Refahı Kanunu’nu ihlal eden bir çok örnekle karşılaşıldı. Ulusal Sağlık Enstitüleri federal araştırma fonlarına ayırdığı 1 milyon dolardan fazla bir meblağı askıya aldı, deneyler durduruldu. Üç ay sonra ALF California Üniversitesi Riverside laboratuarına baskın düzenledi, burada Britches adında 3 haftalık bir makak maymunu kurtarıldı. Britches annesinden alınmış, göz kapakları dikilmiş bir şekilde bir tel kafese tıkılmıştı. PETA bu uç noktalardaki istismar hakkında hükümet organlarına resmi şikayet dilekçeleri doldurdu, kendi üyelerinden Kongre’deki vekillerine yazılar yazmasını istedi, ayrıca etkileyici bir video da hazırlandı. Kurtarmanın öncesi ve sonrasına dair resimler şaşırtıcıydı ve eylemin haklılığı da alenen ortadaydı. Bir kez daha, halk “bilim”in kapalı kapıları arkasında meydana gelen dehşet verici olayları öğrenmişti, Riverside da artık kara lekeyi hak etmiş oluyordu. ALF’in Britches’ın kurtardığı geceden sonra 17 araştırma projesinden 8’i tamamen durduruldu.

ALF sadece masum hayvanları kurtarmakla kalmıyordu, bilim maskesi altında yaşanan sadizmi de ifşa ediyordu, halkı da kurumsallaşmış hayvan istismarı hakkında eğitiyor, halkı dirikesim gibi çok nadiren tartışılan konularda fikir yürütmesi için bilgilendiriyordu, bir çok durumda da refahçı reformların hayata geçirilmesini sağlıyor ya da bazı operasyonların tamamen kapatılmasına sebep oluyordu.

İlk baskınlar kurtarma eylemleriydi ama zamanla esas mesele kundaklamaya, mal ve  mülke zarar verilmesine doğru kaydı. En yıkıcı etkiye sahip eylemlerden biri 1987 yılında yapıldı, Davis’teki California Üniversitesi’ne ait 20 araç ve hayvan teşhis bilimi laboratuarı ateşe verildi, 5.1 milyon dolarlık zarar verildi. 1992 yılı Şubat ayında Rod Coronado ve diğer ALF üyeleri Michigan Eyalet Üniversitesi’ndeki mink araştırma laboratuarını ateşe verdiler, 100,000 dolarlık zarara sebep oldular, kürk çiftliklerinde mink yetiştirmek için elde edilmiş 32 yıllık verinin yok olmasını sağladılar.1989 yılı Nisan ayında Tucson’daki Arizona Üniversitesi’ne yapılan saldırıda eylemciler 1,200 hayvanı kurtardı, üniversiteye 700,000 dolarlık zarar verildi. 1997 yılı Mayıs ayında Oregon’daki Arritola Mink Çiftliği’nden 10,000 mink kurtarıldı; bu, ABD’deki en büyük kurtarma eylemi oldu. Ekonomik anlamda en çok zararı ise Minnesota’daki Alaska Kürk Şirketi gördü, 1996 yılında yapılan eylemden sonra kürkler ve diğer eşyalar 2 milyon dolarlık  zarar görürken binaya da 250,000 dolardan fazla zarar verildi.

Etkili sonuçlar alınan saldırı listesi uzatılabilir, en son da 2004 yılı (röportaj 2005 yılında yapıldı) Kasım ayında meydana gelen eylemi sayabiliriz, burada Iowa üniversitesinin cehennemi andıran laboratuarlarından ve Bay Area’daki foie gras üreticilerine yönelik saldırılardan (2003) 400 hayvan kurtarıldı, bu eylemlerden sonra bu endüstrinin kötülüğüne yönelik ulusal tartışmalar yaşandı.

ALF’in düşmanlarına “şirket-devlet kompleksi” adını veriyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?

Eski tarz Marksist teoriye göre, devlet aygıtı kendi otonomisini arada bir özellikle de ulusal ya da federal anlamda kullansa da , temelde birleşik ekonomik iktidarın politik kanadıdır ve şirketler  için gereken her şeyi yapar. Kongre ile  FDA(Gıda ve İlaç İdaresi) ve EPA (Çevre Koruma Kuruluşu) gibi federal düzenleme aygıtları arasında bir bağlantı var; mesela, aynı çıkarlara sahipler ve bu çıkarları muhbirlere ve eylemcilere karşı  beraber koruyorlar. Monsanto gibi şirketlerin ve et, süt, ilaç gibi endüstrilerin CEOları Kongre’den veya federal organlardan kendi spesifik çıkarlarına uygun mevzuatların yasallaşması için gereken süre boyunca iş alıyorlar. ABD Kongre üyesi Bill Tauzin büyük bir ilaç lobicisi, Sağlık Sigortası reçeteli ilaç önergesinin Kongre’den geçmesinde büyük rol oynadı. Bu, ilaç endüstrisi için büyük bir başarıydı, böylece federal hükümetin reçeteli ilacın maliyetini görüşmek  için satın alma gücünü kullanmasının önüne geçilmiş oldu.

Son zamanlarda yapılan bir Frontline belgeseli büyük ilaç şirketlerinin ilaçların pazara sunulmasında hızlı bir yol izlediğini ve bu ilaçların tehlikeli yan etkilerini de FDA’in (Gıda ve İlaç İdaresi) tüketiciler yerine ilaç şirketlerini koruması sebebiyle görmezden geldiğini ortaya koydu. Vioxx ve Celebrex gibi ölümcül ilaçlarla alakalı son skandallar FDA’in bir şirket finosu olduğunu ortaya koyuyor, yoksa FDA’in kimseyi koruduğu filan yok. Şirket-devlet kompleksi gibi bir canavar var olduğu için doğrudan eylem ve büyük baskı taktikleri ilerici pozitif değişimler adına gerekli. Kölecik karşıtı Frederick Douglass’ın söylediği gibi, “ iktidar, karşılığında bir şey talep etmeden asla taviz vermez. Hiçbir zaman vermedi, hiçbir zaman vermeyecek.”

“Doğa etiği” dediğiniz şey ne?

Bütün Batı tarihi boyunca insanlar insanın insanla olan ilişkisi üzerine bir etik anlayışı geliştirdiler ama insanın hayvanlarla ve dünyayla olan bağını düzenleyen bir insan-doğa etiği geliştirmediler, eğer bu olduysa da nadiren olan bir şeydi. Doğal dünyaya yönelik merhamet ve hürmet etiği yerine Batı kültürü hayvanları makine olarak gören mekanik ve tahakkümcü bir ideoloji benimsedi. Bu uygarlığın evrim geçirmesi ve gezegenimizin şu andaki küresel çevre krizini aşarak hayatta kalabilmesi için gelişmiş teknolojik kültürlerin insancılığın sınırlarını aşan ve toplumumuzu daha büyük terimlerle, mesela bir biyotoplum olarak tanımlayan yeni bir etik anlayışını benimsemesi gerekiyor.

Şiddeti nasıl tanımlıyorsunuz, bu tanım sizin ahlaki şemanıza nasıl oturuyor?

Nesnelere yönelik saldırılara şiddet demiyorum (Vandalizm, sabotaj ve diğer terimler daha uygun bence) ama hayvanlara yönelik saldırıları kesinlikle şiddet olarak görüyorum.  Tür ayrımcısı toplumumuzda hayvanların şiddet ve terörizm tanımlarının dışında tutulması raslantı değil,b u tanımlar insan çıkarlarına uygun sadece. Eğer terörizm ve  şiddet terimleri en meşru şekilde insan olmayan türleri de kapsayarak genişletilseydi o zaman şiddet ve terörizmin araçlarının gerçek kimliklerini çabucak fark ederdik. Sadece eşyaya saldırıp hayata saldırmadığı için ALF şiddet içermeyen bir kuruluş; şiddetsizlik onların en temel değeri. 30 yıldan fazla bir süredir dünya çapında süren eylemlere rağmen tek bir insanın yaralanmamış ya da öldürülmemiş olması bir raslantı değil, çoğu av sabota ekiplerinden insanlar ya da doğrudan eylemciler devletlerin ve hayvan sömürü endüstrilerinin ellerinde  şiddete maruz kaldılar, şiddet kurbanı oldular. Eğer şiddet derken kastettiğiniz eşyaya, mala, mülke yönelik saldırıysa, eğer bu terim hayvanları sömürenlerin çıkarlarını hayvanların çıkarların üstte tutan türcü tanıma uygunsa o zaman evet, ben köleleştirilmiş hayvanı özgürlüğüne kavuşturacak her durumda “şiddet”i destekliyorum.

Mala mülke yönelik yıkım eylemlerinin ve diğer sabotaj biçimlerinin potansiyel eylemcilerde yabancılaşma yaratması anlamında, bir bütün olarak harekete zarar verici bir nitelik taşıdığını düşünüyor musunuz?

Potansiyel olarak yabancılık hissi yarattığı insan sayısı kadar insana da ilham veriyor, harekete geçiriyor. Sabotajın hayvan haklarının insanların gözündeki imajına verdiği zarar eylemlerin daha dikkatli bir şekilde ayarlanmasıyla ve ardından da basınla etkili bir şekilde bağlantıya geçerek başarılabilir, Kuzey Amerika Hayvan Özgürlüğü  Basın Ofisi de bunu yapıyor zaten. Bu ofis Dr. Jerry Vlasak ve benim tarafımdan kuruldu. İnsanların sabotaj gibi eylemleri nasıl algıladığı ciddi bir problem ama,  bu eylemlerin hayvan sömürü endüstrileri,ve çeşitli hizmet sağlayıcılar üzerindeki etkisi de aynı derecede, hatta daha fazla önemli. Bu durumun etkisi ALF ve SHAC gibi gruplarla çok açık bir şekilde ortaya konuyor.

ALF kendini şiddete yönelik bir oluşum olarak görüyor mu?

ALF şiddetsizlik prensibine uyuyor, bir yandan da mal ve  mülklerine saldırı düzenledikleri insanlara fiziksel anlamda zarar vermemek için gereken önlemleri alıyor. ALF binlerce eylem içerisinde ve 30 seneden fazla bir süredir tek bir kişiye bile zarar vermediklerini iddia ediyor. ALF prensipleri bildirisine göre, “ALF hiçbir şekilde hiçbir hayvana ya da insana karşı şiddet eylemlerine başvurmaz. Şiddet içeren hiçbir eylem daha baştan ALF eylemi değildir, bunu yapan kişiler de ALF üyesi değildir.”

ALF insanlara yönelik şiddetten uzak dursa da mal ve  mülkün yok edilmesine şiddet denmesine de karşı çıkar. ALF hayvanları sömüren endüstrileri koruyan yasaların adaletsiz olduğu ve kendilerinin de daha büyük bir hayvan hakları ahlaki prensibine uyarak bu yasaları çiğnediği prensibine dayanır. ALF sözcüsü ALF’in etik temellerini şöyle özetliyor, “ eğer birisine ait bir eşya,mal veya mülk masum hayvanların hayatlarının yok edilmesi, o hayvanların acı ve ızdırap çekmesi için kullanılıyorsa, o zaman o eşyanın, malın veya mülkün yok edilmesi ahlaken doğrudur. Nazi Almanya’sındaki özgürlük savaşçılarının gaz odalarını yok etmesinden farklı değil. ALF hayatın nesnelerden daha önemli olduğuna inanıyor.”

ALF’in eylemlerini haklı bulmaya yönelik gerekçelerinizden biri, onların ahlaken bir temeli olduğuna inandığınız ideolojilerini takip ediyor olmaları. Diğer “teröristlerin” eylemlerini kınamaya devam ederken bu standarda dayalı bir yıkım eylemini nasıl haklı görebilirsiniz?

Terörizmin tanımı göreceli değildir, insanın ALF’le El-Kaide arasındaki farkı görmemesi türünden bir şey yok. Terörist bir grup kendi hedefleri uğruna masum insanlara saldırır ve onları öldürür. ALF sadece hayvanları sömürenlere saldırır, sadece onların eşyalarına, mal ve mülklerine saldırır, asla kendilerine saldırmaz, ve baskı altındaki hayvanlardan yana taraf tutar. Kelimeyi hangi anlamıyla alırsanız alın, bu terörist bir grup değil. Sabotaj ya da şiddet eylemi olsun fark etmez, bu tür eylemler bu eyleme başvuran grup diğer grubun iktidarına ve gücüne haksız bir şekilde boyun eğdiriliyorsa ve alternatif eylemler denenmiş ve başarısız olmuşsa, haklı eylemlerdir. Burada ahlaki öfkemizi doğru bir perspektifle algılamalıyız- hayvan özgürlüğü adına pencereleri kıran insanlarla temelde bütün meselesi çıkar elde etmek olan ve bilimsel geçerliliği kuşkulu ya da çok az “araştırmalar” adına hayvanların kafataslarını kıran, hayvanları yakan, kör bırakan ve vücutlarını kesen insanlar arasında büyük bir fark var.

ALF’e yönelik eleştirilerden biri ALF’in şiddete başvurması ve şiddet kullanmanın da içsel anlamda yanlış olması. ALF bu eleştiriye, kendilerinin ve mesela Huntingdon Life Sciences (HLS) şiddet derecelerini karşılaştırarak cevap veriyor. Ama bu tavır sizce “içsel yanlış” noktasını gözden kaçırmıyor mu? Bir taraftaki şiddet diğer taraftaki şiddeti haklı çıkarır mı?

Şiddete sadece  şiddet son verebiliyorsa, evet. Ben pasifist ya da Gandi yanlısı değilim. 19. Yüzyılda Amerika’daki kölelik sorununu, Almanya’da Nazi sorununu ya da 20. yüzyılda ABD’nin Orta Amerika’da desteklediği faşist  cuntaları sevgi, merhamet ve “pasif direniş” yoluyla  çözebileceğimize  inanmıyorum. Şiddet içermeyen alternatifler bulunduğunda asla şiddete başvurmamamız lazım, ama ne yazık durum her zaman öyle olmuyor.

Lütfen kendi etik standartlarınızı açıklayın. Bir akla, mantığa ve hissetme yeteneğine sahip olmanın rolünü açıklayın.

Gerçekten böyle yapmayı gerektirecek bir sebep olmadıkça  bir canlının bir diğer canlıya zarar vermemesi gerektiğine inanıyorum. Şirketlerin ve sömürücülerin hayvanları yaralayıp öldürmesi için gerçek bir sebebi yok, ama onların şiddetine direnenler kuvvetli karşı taktikler kullanmak için sağlam sebepleri bulunuyor. Canlıları ahlaki toplumun bir üyesi ve hak sahibi yapan şey onların hissetme yeteneğine sahip olması, yoksa akla sahip olması değil. İnsanların görmezden gelip istismar ettiği hayvanlara yönelik ciddi yükümlülükleri bulunuyor. Bu da hayvan haklarını da içerecek (hayvan refahını değil) daha geniş bir doğa etiğine doğru yol aldığımız sürece değişebilir. İnsanların bu hakikatleri akıl yürütme yoluyla fark edebilmesi gerekir, akıl hala daha kimin ahlaki yükümlülükleri olduğu ve bu yükümlülüklerin doğası konusunda karar vermek için hayati öneme sahip bir güç. Ben bütün ahlakın duygulardan kaynaklandığına inanan birisi değilim, ahlak duygulardan başlar, sağlam ahlaki önsezilerimiz vardır; ama inançlarla ve önsezilerle ilgili etik akıl yürütmeler ve gerekçeler akıl ve mantık meselesidir.

Etik anlayışınızı hissetme yeteneğine sahip olmayan doğayı ya da “derin ekolojiyi” kapsayacak denli genişletiyor musunuz? ELF’i de ALF’i savunduğunuz gibi savunur musunuz?

Evet. Hayvan haklarının sorunlarından birisi yeterince kapsayıcı bir etik olmaması; çünkü açık bir çevreci bakışa sahip değil. Sadece hayvanları değil, bütün doğayı koruyan ve savunan bir doğa etiğine ihtiyacımız var. ELF’i ALF gibi kesinlikle savunurum, bunlar birbiriyle bağlantılı mücadeleler, hatta bazen de aynı eylemlerden oluşuyorlar. Ama derin ekoloji gibi, ikisi de insan hakları, hayvan hakları ve dünyanın korunması ve bütünlüğü mücadelelerini birbirine bağlayan yeterli bir sosyal kurama ve toplumsal politikaya sahip değil.

Çeviri:CemC

ALF nedir? Lütfen taktikleri, “ideoloji”leri ve etik duruşları konusunda bize bilgi verin.

ALF  hayvanları sömürünün dehşetinden ve esaretinden kurtarmak adına bilinçli olarak yasayı  çiğneyen insanlardan oluşmuş birbiriyle gevşek bir şekilde alakalı hücreler topluluğudur. Bir hücredeki eylemciler diğer hücredekilerin ne yaptığını bilmediği için, hiyerarşik olmayan yapıları ve anonimlikleri yasal otoritelerin bu kuruluşu yok etmesinin önüne bir engel olarak çıkar. Hayvan özgürlüğü eylemcileri ister kürk çiftlikleri, ister üniversite laboratuarları olsun, hayvanları serbest bırakmak ya da kurtarmak için yasal olmayan şekillerdede bu binalara veya yapılara girerler. Ayrıca hayvanlara yapılan zararı önlemek ve sömürü endüstrilerini ekonomik olarak zayıflatmak için o yapılardaki mal ve mülkleri yok ederler.

Resmi ALF prensipleri şunlardır:

–          Hayvanları sömürü mekanlarından kurtarmak,

–          Hayvan sömürüsünden çıkar elde eden endüstrilere ekonomik hasar vermek,

–          Kapalı kapılar arkasında hayvanlara karşı işlenen dehşet verici, korkunç zulümleri ifşa etmek,

–          İnsan ya da insan olmayan hayvanlara zarar vermemek için gereken bütün önlemleri almak

Bu prensiplere uyarak hareket eden -ve vegan olan -herkes  ALF’tir.

ALF’teki erkek ve kadınlar Nazi Almanya’sında savaş tutuklularını ve Soykırım kurbanlarını serbest bırakan, Nazilerin kurbanlarına işkence edip onları öldürmek için kullandığı silah, tren yolları ve gaz fırınlarını yok eden özgürlük savaşçılarına benzetiyor. Güney Afrika’da özgürlük uğruna şiddeti destekleyen ve şiddete başvuran Nelson Mandela’nın ırk ayrımcılığı karşıtı hareketi ya da şu anda İsrailli zalimlere karşı mücadelelerini sürdüren Filistinlileri de kendilerini benzettikleri diğer oluşumlar arasında sayabiliriz.

Aynı şekilde, özgürlüklerine kavuşturdukları hayvanlar için veteriner bakımı ve bir de yuva buldukları düşünülürse bir benzetme de ABD’deki Undergroud railroad hareketiyle yapılabilir. Bu hareket 1800’lerde kaçak insan  kölelerin eyaletlerden kaçıp Kanada’ya gitmesine yardım ediyordu. Şirket toplumu, devlet ve medyanın özgürlükçüleri terörist olarak damgalamasına rağmen ALF geçen iki yüzyılın en büyük bazı özgürlük savaşçılarına önemli benzerlikler gösteriyor; ayrıca hayata karşı sürüp giden şiddeti ve kana susamışlığı sona erdirme arayışı ve diğer türler için adaleti yerine getirme arzusuyla da çağdaş barış ve adalet hareketlerine benziyor.

Hayvanların temel haklara sahip olduğu görüşünden yola çıkan hayvan özgürlükçüleri, bilim adamlarının ya da endüstrilerin hayvanları bir eşya gibi sahiplenebileceği argümanını reddeder. Yani hayvanların yaşama, özgür olma ve mutlu olma hakları vardır, bunların hepsi de hayvanların derilerine yakarak vurulan mal statüsüyle damgasıyla çelişiyor.

İnsan çıkarlarının hayvan çıkarları üzerinde tutulması türcülüktür, bu da önyargıya ve ayrımcılığa dayalı bir inanç sistemi olup ırkçılık ya da cinsiyet ayrımcılığı gibi etik olarak hatalı ve felsefi anlamda da temelsizdir, ama anlamları itibarıyle ölümcül ve bağlayıcıdır. Bu yüzden, ALF; hayvanların kürk çiftlikleri veya laboratuarlardan çalınması için değil, özgürlüklerine kavuşturulması için mücadele eder; birisi hayvan sömürenlerin cansız mal ve mülklerini kullanılamaz hale getirdiğinde o kişinin canlıların haklarının ihlal edilmesi suretiyle yanlış bir şekilde kullanılan şeyi düzelttiğine inanır.

ALF şirket-devlet kompleksinin yarattığından daha yüce bir yasa olduğuna inanır, bu, ABD politik  sisteminin çürümüş ve taraflı heykellerinin ötesine geçen ahlaki bir yasadır. Yasa yanlış olduğu zaman, doğru olan şey, onu çiğnemektir. Tarihte ahlaki ilerlemeler sıklıkla bu tarzda meydana gelmiştir, Amerikan köleciliğinin yenilmesinden Hitler’in anti-semitizminin mağlup edilmesine ya da Alabama’daki “sadece beyazlar” yazılı cafelerdeki oturma eylemlerine dek  bir çok durumda bu böyle olmuştur.

Boston Çay Partisi’ni sivil itaatsizliğe başvurmanın tarihi bir örneği olarak görüyorsunuz. ALF bu itaatsizlik tarihinin( ve doğrudan eylemin) nasıl bir sonucu olabiliyor ve ayrıca nasıl oluyor da yepyeni bir oluşuma dönüşüyor?

1773’te  Sons of Liberty adlı yer altı oluşumunun 50 üyesi 342 sandık İngiliz çayını Boston limanından denize döktü; çünkü çay üzerindeki yüksek vergiyi ve genelde İngiliz hakimiyetini protesto ediyorlardı. Sonunda koloniler bir çok sabotaj taktiği, şiddet eylemleri kullanarak ve nihayetinde savaşarak İngilizlerin iktidarının altını kazmayı, yeni yeni ortaya çıkan bir ulusun iradesini oluşturmayı ve bağımsızlığı kazanmayı başardılar.

Amaçsız bir yıkım eylemi olmaktan öte, mal ve mülke zara vermek meşru bir adalet çağrısıydı, bunu başarmanın güçlü bir yoluydu ve halen de öyledir. Sivil itaatsizlik ve sabotaj bir çok modern özgürlük mücadelesi için katalizör görevi gördü. Boston Çay Partisi’nden  Underground Railroad’a, Sufrajelerden İnsan Hakları Hareketi’ne; Vietnam Savaş Protestolarından Seattle Mücadelesine dek ABD’deki en temel mücadele ve hareketlerinin hepsi insan hakları ve özgürlüklerini genişletmek için sabotaj ve doğrudan eylem taktiklerine başvurdu. Şimdi aynı taktikler hayvanlardan yana kullanılıyor. Bu taktikler insanlar  için kullanıldığında destekleyen ama hayvanlar için kullanıldığında kınayan herkes türcülük suçlusu ve bu insanların mantıksal tutarlılık kontrolüne  ihtiyacı var. Buradaki yenilik ALF’in kullandığı taktiklerde değil, bu taktiklerin özgürleştirmek istediği türlerde. Hayvan özgürlüğü insan özgürlüğü üzerinde gelişir; ama hayvan özgürlüğü insancılığı üstünlükçü değerlerinden kurtarırken hayat mücadelesini de bir sonraki kademeye doğru genişletir.

Hayvan Hakları ve Hayvan Refahı arasındaki fark nedir?

İnsanların hayvanların yaşadığı ızdıraplara ilgi gösterip bunu azaltmak için çalıştığı zamanlardan beri hayvan refahçılığı felsefesi kültürümüzün bir parçası. Hayvan refahı grupları 19. ve 20.yüzyıllarda  ABD ve İngiltere’de çok yaygındı;  ama 1970’lerden itibaren refah felsefesi insanların sömürmesine karşı hayvanlara daha güçlü bir koruma sağlama amacı güden bir haklar felsefesine dönüştü. Refahçılar hayvanlara” gereksiz” acı verilmemesi gerektiğine inanır, ve hayvanların çekmek zorunda bırakıldığı bütün acıların “insanca” yapılması gerektiğini öne sürer. İnsanlar gibi, hayvanların da çıkarları vardır- mesela acı çekmeme hakkı gibi- ve bu haklara saygı gösterilmelidir. Ancak refahçılar söz konusu insan çıkarları çok önemliyse bu hakların kurban edilebileceğine ya da savsaklanabileceğine inanır. Söz konusu refahçı görüşe dayanarak hayvanların çıkarları insan eğlencesinden (sirk, rodeo, boğa güreşleri, horoz dövüşleri ve benzeri) et tüketimine ve dirikesime kadar bir çok sebeple iptal edilebilir. Bu yüzden hayvan refahçılığı sadece sömürünün detaylarını düzenler, ona son vermez, insanların hayvanlardan üstün olduğuna, insanların hayvanlar üzerinde Allah vergisi bir egemenliği olduğu şeklindeki tür ayrımcısı belite inanır.

Hayvan hakları, hayvanların sözde daha büyük bir fayda ya da sonuç uğruna kurban edilmesine izin evren faydalanmacı refahçı belitleri reddeder. Hak kuramcıları eğer hayvanların hakları varsa-çünkü insanların hissetme yeteneği bulunuyor  ve bir hayatın öznesi durumundalar- o zaman hayvanların da aynı sebeplerle hakları olduğunu öne sürer. Dahası, hayvanların çıkarlarının insan çıkarları uğruna kurban edilemeyeceğini öne sürerler, bu da sonuç ne kadar iyi olursa olsun değişmez (mesela buna tıpta sözde bir ilerleme kaydetmek de dahildir). Bir çok insanın  “daha büyük bir amaç” uğruna bir insanı kurban etmenin ahlaken yanlış olduğunu kabul etmesi gibi hayvan hakları kuramcıları da aynı mantığı hayvanlara uygular. Hayvan hakları daha büyük kafesler değil boş kafesler talep eder. Hayvan hakları, insanların hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki tür ayrımcısı hiyerarşiyi reddeder, bütün hayvanların acı ve zevki hissedebilme yeteneklerinde görece eşit olduğunu, hepsinin kompleks bir hayatın öznesi olduğunu öne sürer.

Hayvan Hakları hareketini var olan en dinamik hareket olarak görüyorsunuz; ama Zapatistalar ve Narmada Bachao Andolan gibi gruplar da hem dünya çapında  ilgi çektiler,  hem de hareketlerinde önemli başarılar elde ettiler. İddianızın doğruluğunu nasıl ispatlayabilirsiniz?

Bunu söylüyorum; çünkü  Hayvan Hakları hareketi küresel bir çerçevede büyük bir yoğunluk gösteriyor, toplumda, etik ve insan bilincinde güçlü değişimler yaratıyor. Doğrudan eylem bölümleri her gün düzinelerce kez endüstrilere saldırı düzenliyor, İngiltere’de bu durum o kadar etkili ki ekonomiye her yıl milyarlarca pound zarar veriliyor, bugün artık uluslararası biyoteknoloji ve ilaç şirketleri para  kaybediyorlar. İngiltere’deki doğrudan eylem düzenleyen anti-dirikesimci hareket bu yüzden El-Kaide’ye kıyasla ekonomi için daha büyük bir tehdit olarak algılanıyor. ABD’de ELF ve ALF en önemli iki “yerel terörizm” tehdidi olarak görülüyor, bunu FBI’ı terörizm tanımlarına inandığım için değil, hayvan özgürlüğünün şirketler ve tür ayrımcısı değerlere yönelik tehdidinin göstermesi açısından söylüyorum. Hayvan hakları küresel anlamda sadece ilgi çekmekle kalmıyor, bu gerçekten de küreselleşmiş bir hareket, insan hakları hareketlerine kıyasla insan paradigmalarını daha radikal şekillerde değişime uğratıyor. Gerçekten de, etiği insanlarla sınırlayan insancılıktaki hataları düzeltip etiği daha geniş bir ölçeğe yerleştiriyor ( Zapatistalar hayvan ve çevre konularını kavrama anlamında diğer insan hakları gruplarına  göre daha gelişmiştir). Hayvan özgürlüğü, ahlaki evrimimizdeki yeni mantıki gelişim. Hayvan özgürlüğü insanların son 200  sene içerisinde yaptığı etik ve politik gelişmeler  üzerinde gelişir ve onları mantıki sonuçlarına taşır.

ALF’in en önemli başarılarına örnek verebilir misiniz?

Genel olarak ALF eylemleri binlerce operasyona zarar verdi, bir çok işyerini kapattı, bir çok diğerini de saldırı korkusuyla daha ileri aşamaya geçmeden durdurdu.

İlk ALF eylemleri; Howard Ün., Bethesta Naval Araştırma Enst, California  Üniversitesi’nin değişik dalları, Oregon Üniversitesi, Pennsylvania  Üni., Texas Tech Üni., City of Hope, SEMA laboratuarları, Beltsville Tarımsal Araştırma Merkezi ve benzeri yerlerdeki deney laboratuarlarından kedi, köpek, tavşan,kobay fareleri, domuz gibi hayvanları ve primatları kurtardı. En önemli akınlardan biri 1984 yılı Mayıs ayında gerçekleşti, ALF Pennsylvania Üniversitesi kafa yaralanmaları laboratuarına girdi, burada primatlar metal başlıklarla pnömatik bir araca bağlanmış bir şekilde bekletiliyorlardı, amaç insanlarda kafa yaralanmalarını araştırmaktı. ALF buraya 60 bin dolarlık zarar verdi ve daha  önemlisi araştırmacıların maymunların acısını hiçe sayan zalimlik dolu sadist hareketlerinin belgelendiği 60 saatlik bantları da  çaldılar. Kurtarma “Unnecessary Fuss –Gereksiz Telaş” adındaki şok edici filmin çekilmesini sağladı, bu filmden sonra laboratuar kapatıldı. PETA’nın halkla  ilişkiler yardımıyla hayvanların esareti ve işkenceye uğratılmasına yönelik bir farkındalık sağlandı.

Aynı şekilde 1985 yılı Ocak ayında Los Angeles’ta, City of Hope Ulusal Tıp Merkezi’ndeki kurtarma eylemleri de ilerici bilim ve “insancıl araştırma” maskesi ardında yatan korkunç cehennem çukurlarını ifşa etti. ALF kurtarmaları ve ardından PETA aracılığıyla gelen medya ilgisi ve haber konferansları insanları köpeklerin ve diğer hayvanların maruz bırakıldığı özensiz ameliyatlar, yetersiz oranda ya da hiç bulunmayan ameliyat sonrası bakımı yüzünden acı çekmek zorunda kaldığı durumlar ya da kafeslerinde kanları akarak ölmeleri , kendi  dışkılarında boğularak öldükleri durumlar hakkında bilgilendirdi. Gazeteler  halkın öfkesini yansıtan mektuplarla doldu taştı, hükümetin yaptığı soruşturmalar sonunda Hayvan Refahı Kanunu’nu ihlal eden bir çok örnekle karşılaşıldı. Ulusal Sağlık Enstitüleri federal araştırma fonlarına ayırdığı 1 milyon dolardan fazla bir meblağı askıya aldı, deneyler durduruldu. Üç ay sonra ALF California Üniversitesi Riverside laboratuarına baskın düzenledi, burada Britches adında 3 haftalık bir makak maymunu kurtarıldı. Britches annesinden alınmış, göz kapakları dikilmiş bir şekilde bir tel kafese tıkılmıştı. PETA bu uç noktalardaki istismar hakkında hükümet organlarına resmi şikayet dilekçeleri doldurdu, kendi üyelerinden Kongre’deki vekillerine yazılar yazmasını istedi, ayrıca etkileyici bir video da hazırlandı. Kurtarmanın öncesi ve sonrasına dair resimler şaşırtıcıydı ve eylemin haklılığı da alenen ortadaydı. Bir kez daha, halk “bilim”in kapalı kapıları arkasında meydana gelen dehşet verici olayları öğrenmişti, Riverside da artık kara lekeyi hak etmiş oluyordu. ALF’in Britches’ın kurtardığı geceden sonra 17 araştırma projesinden 8’i tamamen durduruldu.

ALF sadece masum hayvanları kurtarmakla kalmıyordu, bilim maskesi altında yaşanan sadizmi de ifşa ediyordu, halkı da kurumsallaşmış hayvan istismarı hakkında eğitiyor, halkı dirikesim gibi çok nadiren tartışılan konularda fikir yürütmesi için bilgilendiriyordu, bir çok durumda da refahçı reformların hayata geçirilmesini sağlıyor ya da bazı operasyonların tamamen kapatılmasına sebep oluyordu.

İlk baskınlar kurtarma eylemleriydi ama zamanla esas mesele kundaklamaya, mal ve  mülke zarar verilmesine doğru kaydı. En yıkıcı etkiye sahip eylemlerden biri 1987 yılında yapıldı, Davis’teki California Üniversitesi’ne ait 20 araç ve hayvan teşhis bilimi laboratuarı ateşe verildi, 5.1 milyon dolarlık zarar verildi. 1992 yılı Şubat ayında Rod Coronado ve diğer ALF üyeleri Michigan Eyalet Üniversitesi’ndeki mink araştırma laboratuarını ateşe verdiler, 100,000 dolarlık zarara sebep oldular, kürk çiftliklerinde mink yetiştirmek için elde edilmiş 32 yıllık verinin yok olmasını sağladılar.1989 yılı Nisan ayında Tucson’daki Arizona Üniversitesi’ne yapılan saldırıda eylemciler 1,200 hayvanı kurtardı, üniversiteye 700,000 dolarlık zarar verildi. 1997 yılı Mayıs ayında Oregon’daki Arritola Mink Çiftliği’nden 10,000 mink kurtarıldı; bu, ABD’deki en büyük kurtarma eylemi oldu. Ekonomik anlamda en çok zararı ise Minnesota’daki Alaska Kürk Şirketi gördü, 1996 yılında yapılan eylemden sonra kürkler ve diğer eşyalar 2 milyon dolarlık  zarar görürken binaya da 250,000 dolardan fazla zarar verildi.

Etkili sonuçlar alınan saldırı listesi uzatılabilir, en son da 2004 yılı (röportaj 2005 yılında yapıldı) Kasım ayında meydana gelen eylemi sayabiliriz, burada Iowa üniversitesinin cehennemi andıran laboratuarlarından ve Bay Area’daki foie gras üreticilerine yönelik saldırılardan (2003) 400 hayvan kurtarıldı, bu eylemlerden sonra bu endüstrinin kötülüğüne yönelik ulusal tartışmalar yaşandı.

ALF’in düşmanlarına “şirket-devlet kompleksi” adını veriyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?

Eski tarz Marksist teoriye göre, devlet aygıtı kendi otonomisini arada bir özellikle de ulusal ya da federal anlamda kullansa da , temelde birleşik ekonomik iktidarın politik kanadıdır ve şirketler  için gereken her şeyi yapar. Kongre ile  FDA(Gıda ve İlaç İdaresi) ve EPA (Çevre Koruma Kuruluşu) gibi federal düzenleme aygıtları arasında bir bağlantı var; mesela, aynı çıkarlara sahipler ve bu çıkarları muhbirlere ve eylemcilere karşı  beraber koruyorlar. Monsanto gibi şirketlerin ve et, süt, ilaç gibi endüstrilerin CEOları Kongre’den veya federal organlardan kendi spesifik çıkarlarına uygun mevzuatların yasallaşması için gereken süre boyunca iş alıyorlar. ABD Kongre üyesi Bill Tauzin büyük bir ilaç lobicisi, Sağlık Sigortası reçeteli ilaç önergesinin Kongre’den geçmesinde büyük rol oynadı. Bu, ilaç endüstrisi için büyük bir başarıydı, böylece federal hükümetin reçeteli ilacın maliyetini görüşmek  için satın alma gücünü kullanmasının önüne geçilmiş oldu.

Son zamanlarda yapılan bir Frontline belgeseli büyük ilaç şirketlerinin ilaçların pazara sunulmasında hızlı bir yol izlediğini ve bu ilaçların tehlikeli yan etkilerini de FDA’in (Gıda ve İlaç İdaresi) tüketiciler yerine ilaç şirketlerini koruması sebebiyle görmezden geldiğini ortaya koydu. Vioxx ve Celebrex gibi ölümcül ilaçlarla alakalı son skandallar FDA’in bir şirket finosu olduğunu ortaya koyuyor, yoksa FDA’in kimseyi koruduğu filan yok. Şirket-devlet kompleksi gibi bir canavar var olduğu için doğrudan eylem ve büyük baskı taktikleri ilerici pozitif değişimler adına gerekli. Kölecik karşıtı Frederick Douglass’ın söylediği gibi, “ iktidar, karşılığında bir şey talep etmeden asla taviz vermez. Hiçbir zaman vermedi, hiçbir zaman vermeyecek.”

“Doğa etiği” dediğiniz şey ne?

Bütün Batı tarihi boyunca insanlar insanın insanla olan ilişkisi üzerine bir etik anlayışı geliştirdiler ama insanın hayvanlarla ve dünyayla olan bağını düzenleyen bir insan-doğa etiği geliştirmediler, eğer bu olduysa da nadiren olan bir şeydi. Doğal dünyaya yönelik merhamet ve hürmet etiği yerine Batı kültürü hayvanları makine olarak gören mekanik ve tahakkümcü bir ideoloji benimsedi. Bu uygarlığın evrim geçirmesi ve gezegenimizin şu andaki küresel çevre krizini aşarak hayatta kalabilmesi için gelişmiş teknolojik kültürlerin insancılığın sınırlarını aşan ve toplumumuzu daha büyük terimlerle, mesela bir biyotoplum olarak tanımlayan yeni bir etik anlayışını benimsemesi gerekiyor.

Şiddeti nasıl tanımlıyorsunuz, bu tanım sizin ahlaki şemanıza nasıl oturuyor?

Nesnelere yönelik saldırılara şiddet demiyorum (Vandalizm, sabotaj ve diğer terimler daha uygun bence) ama hayvanlara yönelik saldırıları kesinlikle şiddet olarak görüyorum.  Tür ayrımcısı toplumumuzda hayvanların şiddet ve terörizm tanımlarının dışında tutulması raslantı değil,b u tanımlar insan çıkarlarına uygun sadece. Eğer terörizm ve  şiddet terimleri en meşru şekilde insan olmayan türleri de kapsayarak genişletilseydi o zaman şiddet ve terörizmin araçlarının gerçek kimliklerini çabucak fark ederdik. Sadece eşyaya saldırıp hayata saldırmadığı için ALF şiddet içermeyen bir kuruluş; şiddetsizlik onların en temel değeri. 30 yıldan fazla bir süredir dünya çapında süren eylemlere rağmen tek bir insanın yaralanmamış ya da öldürülmemiş olması bir raslantı değil, çoğu av sabota ekiplerinden insanlar ya da doğrudan eylemciler devletlerin ve hayvan sömürü endüstrilerinin ellerinde  şiddete maruz kaldılar, şiddet kurbanı oldular. Eğer şiddet derken kastettiğiniz eşyaya, mala, mülke yönelik saldırıysa, eğer bu terim hayvanları sömürenlerin çıkarlarını hayvanların çıkarların üstte tutan türcü tanıma uygunsa o zaman evet, ben köleleştirilmiş hayvanı özgürlüğüne kavuşturacak her durumda “şiddet”i destekliyorum.

Mala mülke yönelik yıkım eylemlerinin ve diğer sabotaj biçimlerinin potansiyel eylemcilerde yabancılaşma yaratması anlamında, bir bütün olarak harekete zarar verici bir nitelik taşıdığını düşünüyor musunuz?

Potansiyel olarak yabancılık hissi yarattığı insan sayısı kadar insana da ilham veriyor, harekete geçiriyor. Sabotajın hayvan haklarının insanların gözündeki imajına verdiği zarar eylemlerin daha dikkatli bir şekilde ayarlanmasıyla ve ardından da basınla etkili bir şekilde bağlantıya geçerek başarılabilir, Kuzey Amerika Hayvan Özgürlüğü  Basın Ofisi de bunu yapıyor zaten. Bu ofis Dr. Jerry Vlasak ve benim tarafımdan kuruldu. İnsanların sabotaj gibi eylemleri nasıl algıladığı ciddi bir problem ama,  bu eylemlerin hayvan sömürü endüstrileri,ve çeşitli hizmet sağlayıcılar üzerindeki etkisi de aynı derecede, hatta daha fazla önemli. Bu durumun etkisi ALF ve SHAC gibi gruplarla çok açık bir şekilde ortaya konuyor.

ALF kendini şiddete yönelik bir oluşum olarak görüyor mu?

ALF şiddetsizlik prensibine uyuyor, bir yandan da mal ve  mülklerine saldırı düzenledikleri insanlara fiziksel anlamda zarar vermemek için gereken önlemleri alıyor. ALF binlerce eylem içerisinde ve 30 seneden fazla bir süredir tek bir kişiye bile zarar vermediklerini iddia ediyor. ALF prensipleri bildirisine göre, “ALF hiçbir şekilde hiçbir hayvana ya da insana karşı şiddet eylemlerine başvurmaz. Şiddet içeren hiçbir eylem daha baştan ALF eylemi değildir, bunu yapan kişiler de ALF üyesi değildir.”

ALF insanlara yönelik şiddetten uzak dursa da mal ve  mülkün yok edilmesine şiddet denmesine de karşı çıkar. ALF hayvanları sömüren endüstrileri koruyan yasaların adaletsiz olduğu ve kendilerinin de daha büyük bir hayvan hakları ahlaki prensibine uyarak bu yasaları çiğnediği prensibine dayanır. ALF sözcüsü ALF’in etik temellerini şöyle özetliyor, “ eğer birisine ait bir eşya,mal veya mülk masum hayvanların hayatlarının yok edilmesi, o hayvanların acı ve ızdırap çekmesi için kullanılıyorsa, o zaman o eşyanın, malın veya mülkün yok edilmesi ahlaken doğrudur. Nazi Almanya’sındaki özgürlük savaşçılarının gaz odalarını yok etmesinden farklı değil. ALF hayatın nesnelerden daha önemli olduğuna inanıyor.”

ALF’in eylemlerini haklı bulmaya yönelik gerekçelerinizden biri, onların ahlaken bir temeli olduğuna inandığınız ideolojilerini takip ediyor olmaları. Diğer “teröristlerin” eylemlerini kınamaya devam ederken bu standarda dayalı bir yıkım eylemini nasıl haklı görebilirsiniz?

Terörizmin tanımı göreceli değildir, insanın ALF’le El-Kaide arasındaki farkı görmemesi türünden bir şey yok. Terörist bir grup kendi hedefleri uğruna masum insanlara saldırır ve onları öldürür. ALF sadece hayvanları sömürenlere saldırır, sadece onların eşyalarına, mal ve mülklerine saldırır, asla kendilerine saldırmaz, ve baskı altındaki hayvanlardan yana taraf tutar. Kelimeyi hangi anlamıyla alırsanız alın, bu terörist bir grup değil. Sabotaj ya da şiddet eylemi olsun fark etmez, bu tür eylemler bu eyleme başvuran grup diğer grubun iktidarına ve gücüne haksız bir şekilde boyun eğdiriliyorsa ve alternatif eylemler denenmiş ve başarısız olmuşsa, haklı eylemlerdir. Burada ahlaki öfkemizi doğru bir perspektifle algılamalıyız- hayvan özgürlüğü adına pencereleri kıran insanlarla temelde bütün meselesi çıkar elde etmek olan ve bilimsel geçerliliği kuşkulu ya da çok az “araştırmalar” adına hayvanların kafataslarını kıran, hayvanları yakan, kör bırakan ve vücutlarını kesen insanlar arasında büyük bir fark var.

ALF’e yönelik eleştirilerden biri ALF’in şiddete başvurması ve şiddet kullanmanın da içsel anlamda yanlış olması. ALF bu eleştiriye, kendilerinin ve mesela Huntingdon Life Sciences (HLS) şiddet derecelerini karşılaştırarak cevap veriyor. Ama bu tavır sizce “içsel yanlış” noktasını gözden kaçırmıyor mu? Bir taraftaki şiddet diğer taraftaki şiddeti haklı çıkarır mı?

Şiddete sadece  şiddet son verebiliyorsa, evet. Ben pasifist ya da Gandi yanlısı değilim. 19. Yüzyılda Amerika’daki kölelik sorununu, Almanya’da Nazi sorununu ya da 20. yüzyılda ABD’nin Orta Amerika’da desteklediği faşist  cuntaları sevgi, merhamet ve “pasif direniş” yoluyla  çözebileceğimize  inanmıyorum. Şiddet içermeyen alternatifler bulunduğunda asla şiddete başvurmamamız lazım, ama ne yazık durum her zaman öyle olmuyor.

Lütfen kendi etik standartlarınızı açıklayın. Bir akla, mantığa ve hissetme yeteneğine sahip olmanın rolünü açıklayın.

Gerçekten böyle yapmayı gerektirecek bir sebep olmadıkça  bir canlının bir diğer canlıya zarar vermemesi gerektiğine inanıyorum. Şirketlerin ve sömürücülerin hayvanları yaralayıp öldürmesi için gerçek bir sebebi yok, ama onların şiddetine direnenler kuvvetli karşı taktikler kullanmak için sağlam sebepleri bulunuyor. Canlıları ahlaki toplumun bir üyesi ve hak sahibi yapan şey onların hissetme yeteneğine sahip olması, yoksa akla sahip olması değil. İnsanların görmezden gelip istismar ettiği hayvanlara yönelik ciddi yükümlülükleri bulunuyor. Bu da hayvan haklarını da içerecek (hayvan refahını değil) daha geniş bir doğa etiğine doğru yol aldığımız sürece değişebilir. İnsanların bu hakikatleri akıl yürütme yoluyla fark edebilmesi gerekir, akıl hala daha kimin ahlaki yükümlülükleri olduğu ve bu yükümlülüklerin doğası konusunda karar vermek için hayati öneme sahip bir güç. Ben bütün ahlakın duygulardan kaynaklandığına inanan birisi değilim, ahlak duygulardan başlar, sağlam ahlaki önsezilerimiz vardır; ama inançlarla ve önsezilerle ilgili etik akıl yürütmeler ve gerekçeler akıl ve mantık meselesidir.

Etik anlayışınızı hissetme yeteneğine sahip olmayan doğayı ya da “derin ekolojiyi” kapsayacak denli genişletiyor musunuz? ELF’i de ALF’i savunduğunuz gibi savunur musunuz?

Evet. Hayvan haklarının sorunlarından birisi yeterince kapsayıcı bir etik olmaması; çünkü açık bir çevreci bakışa sahip değil. Sadece hayvanları değil, bütün doğayı koruyan ve savunan bir doğa etiğine ihtiyacımız var. ELF’i ALF gibi kesinlikle savunurum, bunlar birbiriyle bağlantılı mücadeleler, hatta bazen de aynı eylemlerden oluşuyorlar. Ama derin ekoloji gibi, ikisi de insan hakları, hayvan hakları ve dünyanın korunması ve bütünlüğü mücadelelerini birbirine bağlayan yeterli bir sosyal kurama ve toplumsal politikaya sahip değil.

Çeviri:CemC

Öğle Vakti Barbarlık: Boğa Güreşleri, Şiddet ve İnsan Kimliği Krizi


Dr. Steve Best

“ Bütün hayvanları köleleştirdik; kürk ve tüyleri olan uzak kuzenlerimize o kadar kötü davrandık ki hiç şüphesiz eğer ki hayvanların dini olsaydı Şeytan’ı insan şeklinde hayal ederlerdi”.

William Ralph Inge

İspanya Avrupa’daki üçüncü büyük ülke ve hiç kuşkusuz koca kıtadaki en güzel ülkelerden biri. Antonio Gaudi’nin Barcelona’daki sürreal mimarisinden Granada’nın göz kamaştırıcı Moorish saraylarına, Sierra Nevada’nın kar kaplı dağlarından Pueblo Blancos’un tepelere kurulmuş kasabalarına, Costa del Sol’ün müthiş kumsallarından Balearic Adaları’nın ihtişamına, Madrid’in çılgın metropolisinden Ordesa Ulusal Parkı’nın sessizliğini dek İspanya insanın nefesini kesecek kadar etkileyici bir hazine sunuyor insana.

İspanyolların güzel bir dili var, zengin ve farklı bir kültüre, Fenikeli, Afrikalı, Kelt, Kartacalı, Yunan Vizigot, Arap ve diğer halklar tarafından oluşturulan muazzam bir tarihe sahipler. Ne yazık ki diğer bütün ulus ve kültürler gibi, İspanya’nın da kültürel kimliklerinin merkezinde hayvanlara aşırı zulüm uygulanan “gelenek”leri var. Kazların kafasını koparan İtalyanlar, ayılara köpeklerle saldıran Pakistanlılar, tilki avlayan İngilizler, bebek fokları öldüren Kanadalılar ve horoz dövüştüren Amerikalılar gibi bir çok İspanyol hayvanlara karşı dehşet vereci şekilde zalim . En kötü ihtimalle İspanyollar-ve onların kanlı ritüellerini izlemek için ortalığa doluşan moron turistler- kana susamış barbarlar, hayvanların işkenceye uğratılıp öldürülmesi karşısında mistik bir coşku yaşayan Diyonisus müritleri gibiler.

Boğa güreşleri İspanya’da basketbolun ABD’de olduğu kadar yaygın ve boğa güreşçileri spor starlarının ABD’de sahip olduğu türden bir şöhrete sahipler. Ama İspanya ABD’de düşünemeyeceğimiz türden zulümleri onore ediyor.

Ancak İspanya görünüşe göre bir değişim arefesinde, çünkü kanlı sporları hem ulusal hem de uluslararası kamuoyu tarafından büyük eleştiri alıyor. İspanya, insanların şiddet dolu geleneklerini yenip yenemeyeceği ve diğer türlere yönelik şiddet barındırmayan yeni kimlikler  oluşturup oluşturamayacağı konusunda ciddi bir testten geçiyor.

Bunu yazarken dünyanın farklı yerlerinden binlerce insan encierros- yani boğaların önünde koşmak – için Pamplona sokaklarını dolduruyor. Kendi ölçülerine göre, bu ahlaki uyumsuzlar 8 günlük San Fermin Festivali boyunca boğaların işkenceye uğramasına ve öldürülmesine yardım ederken hayatlarının en güzel vakitlerini geçiriyorlar.

Bu karanlık bulut hayvanlara zulmetmenin bir neşe ve mutluluk kaynağı olduğu Kuzey İspanya üzerinde büyürken, böylesine rahatsız ve delirmiş bir türün geleceğinin ne olacağı olasılığını düşünüp insanın bu gelişim bozukluğuna tanık olmanın korkusuyla  ürperiyorum. İnsanlığın geleceğinin korkunç gelenekleri, hayvanlardan ve doğadan nefret etmeyi ve hayata hürmet çizgisinde bir etik anlayışını kabul etmesini gerektirdiğini düşünüyorum. Elbette insanlar birbirlerine karşı da zalimler, kişiler arası  ilişkilerde de barış sağlanmasına gerek var, ama insanın doğaya açtığı savaşın bedeli daha büyük ve şu anda evrimsel kördüğümün köklerinde de bu sebep yatıyor. Bir çok açıdan “hayvan meselesi” insan meselesinin tam ortasında bulunuyor.

İnsanlığın geleceği ve biyoçeşitlilik tehlike altında. Zevk tanrısı Eros’la ölüm ve şiddet tanrısı Tanatos’u birbirine bağlayan derin köklü gelenekleriyle İspanya insanın geçirdiği değişimin parlama noktasında bulunuyor.

Kan Şenlikleri: Zulüm Seyirlikleri

“Bütün hayvanlar içerisinde zalim olan sadece insan. Sırf yapmaktan zevk alıyor diye diğerlerine acı veren sadece O.”

Mark Twain

“Hayvanlara merhamet etmek insanın karakterinin iyiliğiyle doğrudan alakalıdır; ve hayvanlara karşı zalimce davranan birisinin iyi birisi olmayacağını net bir şekilde söyleyebiliriz.”

Arthur Schopenhauer

Hayvanların istismarı konusu İspanya’da doğrudan boğa güreşiyle alakalı; ama boğa güreşi ulusal ”fiesta”larda sergilenen zulümlerde sadece birisi. Yıl boyunca on ile yirmi bin arasında fiesta yapılıyor, her kasabanın ya da köyün kendi ermişi var, her birisi için uzun anma törenleri yapılıyor. Fiestalar doğası gereği dini ya da laik bir özde olabilir, ama muhakkak hayvanlara işkence edilmesini içeriyorlar. Fiestalar en çok da dini tatillerde ve özellikle de Paskalya zamanında popülerleşiyor, Katolik Kilisesi’nden de bu sapkınlığa dair tek söz edilmiyor. İspanyollar ayrıca 4 Ekim Assisili Francis adlı ermiş  için yapılan ritüellerde de hayvan zulmü uyguluyorlar. 17 Ocak’ta hayvanların baş ermişi San Antonio Abad’ı anmak için tavuk kafası kopartma yarışmaları düzenliyorlar.

ABD’deki hayvan hakları eylemcileri sirklerde ve rodeolardaki zulümlerden dolayı dehşete düşüyor ama İspanya’daki fiestalarda görülen kötülük kataloğu karşısında bu hakikaten sönük kalıyor. İspanyollar boğaların boynuzlarını ateşe veriyor ve ateş bombaları patlarken bu işkenceyi izleyerek kahkahalar atıyor. Midillilerle güreşip onları yere yıkıyor, kuyruklarını ve yelelerini kesiyorlar. Sincap ve güvercinleri çanaklar içine asıp  hayvanlar düşene kadar o çanakları taşlıyorlar.Kuşları başları dışarıda kalacak şekilde gömüp kafalarını kılıçla kesiyorlar. Kanatları kesilmiş ördekleri denize atıyor, yüzenler de halat çekme oyunlarında bu ördekleri parçalıyorlar. Yakalamak için domuzları  yağlıyorlar, bu oyun hayvanları ciddi şekilde yaralıyor. Kazları ayaklarından asıyor ve kafalarını koparıyorlar.

Bazı fiestalar diğerlerine göre daha kötü bir şöhrete sahip, mesala Manganese de la Polyorosa’daki keçi festivali gibi. Bu festivalde köylüler bir keçiyi kilisenin kulesinden aşağı atıyorlar. Eğer keçi hayatta kalırsa o zaman kasabanın kuyusunda boğuluyor. Her yıl Villanueve de la Vera köyünde sarhoşlar bir eşeği köyün meydanına getiriyor ve onu kan içinde kalana dek dövüyorlar. Pamplona’daki boğa koşusu her sene Temmuz ayında düzenleniyor. O hafta boyunca her gün korku içerisindeki altı boğa parke taşlı sokaklara bırakılıyor, etraflarında binlerce insan boynuzlarından kaçmaya çalışırken hayvanların bu halinde zevk alıyor. Bu parti sonunda boğalar öldürülüyor. Coria’daki San Juan Fiestası her yıl düzenleniyor; bu fiestada turistler ve yerel halk ellerinde üfleçlerle boğalara hayvanlar kan içinde kalana dek ok atıyor; ardından boğaları hadım edip öldürüyorlar.

Bunlar Jim Mason’ın “öteki düşmanlığı” adını verdiği durumun(yani insanın hayvanlardan nefret edip onları küçümsemesinin) dramatik örnekleri. En azından on bin sene önce tarım toplumlarıyla kaynaşmasından beri insanlar kültürel ve kişisel kimliklerini bir noktaya kadar bir tür kimliği olarak oluşturdular, diğer türlerle ve hayvanlarla aralarında keskin bir çizgi çekerek yaptılar bunu.  Aklı, konuşma yeteneği, teknoloji veya Hristiyan geleneğinde Tanrı’ya benzerliği gibi meziyetlerle kendilerine özel nitelikler yüklediler. Sonuç da Mason’ın sözünü ettiği hakimiyetçi dünya görüşün yaygınlaşması oluyor; bu görüşe göre İnsanların hem Dünya hem de onun üzerinde yaşayan canlılar üzerinde büyük bir otoritesi bulunmaktadır.

Hayvanlara daha az hürmet göstermenin izlerini Yunanlıların boğaları ilahlaştırmasından Romalıların kolezyumda bir gün içersinde bazen binlerce hayvanın sırf “eğlence “ için katledilmesinde görebiliyoruz.İnsanla hayvan arasında bir kez o katı ayrım yapıldıktan sonra tahakküm ritüelleri ile bu eylem pratiğe geçirilmiş olur. Hayvanlar insanların kendilerine agresyonlarını yansıttıkları nesnelere dönüşürler. Boğa güreşlerinden rodeolara, timsah güreşlerine dek sonsuz sayıda “yarış”la ” uygar” insan “yaban hayat” üzerindeki üstünlüğünü kutlar, onaylar ve destekler.

İnsan türündeki trajik kusur da onun kendini diğer türlerden radikal anlamda farklı olarak tanımlama ihtiyacı duyması değildir sadece, ayrıca içsel olarak daha muhteşem ve daha ileri kabul etmesidir de aynı zamanda. Bu şizofreni genel bir insan olgusu ama İspanyollar zulümü bir ” sanat biçimi”ne dönüştürdü, bu da onların boğa güreşini nasıl gördüğünü gösteriyor.

Boğa güreşi:3 Perdede Trajedi ve Fars

“İşkence ne sanattır ne de kültür” ispanya’da boğa güreşlerine karşı yapılmış bir poster

“İnsanı insan yapan onun bütün yaratılmışlara gösterdiği merhamettir”.  Albert Schweitzer

Flamenko müziği, güzel şiir ve edebiyatın yanında ,İspanya, boğa güreşini de –corrida- en eski ve en onurlu geleneklerinden birisi olarak kabul ediyor. Şu anda yaşanan korkunç zalimlikleri haklı çıkarmak  uğruna, boğa güreşini savunanlar genelde boğa güreşinin temellerini eski Akdeniz kültürlerinde tarih öncesi dönemde boğaların kurban edilmesine ya da Yunanlıların Minotaur’u kurban etmelerine bağlıyor. Yaban boğaları bütün Akdeniz ormanlarında yaşadı. 35 bin yıl önce İspanya ve Fransa’daki bir mağarada eski insanlar boğaları hem hürmet hem de huşu duygularıyla resmettiler. Omuzları 6 fit boyunda ve bir ton ağırlığındaki boğa hem devasa hem de güçlü bir hayvandı, hem insan zihnini uyarması için hem de tapınmak için iyi bir totemdi- ama ayrıca insanın hakimiyetine kafa tutan bir figürdü. Boğa tanrı Apis eski Mısır’daki en önemli tanrıydı. Boğalar nihayetinde ehlileştirildiler.  Girit’te saray meydanlarına getirildiler, orada cesur atletler boynuzlarına kement atıyorlardı. Bu da modern boğa güreşinin ilk tarihi örnekleri sayılabilir belki. Romalılar zamanında ise boğalar ve diğer hayvanlar bütün itibarlarını kaybetmişti, kana susamış bir zevk ile avlanıp öldürülüyorlardı.

Orta çağ’da boğa güreşi at sırtında boğalara saldıran aristokratların alanına dahildi, burada şövalyeler

eğitiliyor ya da krallıkla alakalı olaylar kutlanıyordu. 18.yüzyılda Kral V.Felipe halkın ahlaki değerlerine zarar vereceğinden korktuğu için soyluların boğa güreşlerine katılmasını yasakladı. 1724’te boğa güreşi artık halk olaya sahip çıkınca dramatik olarak değişti, artık boğalarla ayakta dövüşüyorlardı,  çabuk hareketlerle kenara kaçıyorlardı, üzerlerinden sırıkla atlıyorlardı, hayvanları oyuna getiriyorlardı, küçük mızraklar kullanıyorlardı. Böylece corrida günümüzde yapılan haliyle orada başlamış oldu ve zaman içerisinde kostümler, manevralar ve kullanılan silahlar daha rafine hale getirildi.

Boğa güreşi Portekiz, Meksika, Kolombiya, Venezuela, Ekvador ve Peru gibi diğer Latin ülkelerinde de yaygın; ama ayrıca Güney Fransa’da da yapılıyor. İspanya’da 400’den fazla arena var, buralarda 1500 ile 20 bin arasında bir seyirci oturabiliyor. Her hafta binlerce İspanyol ve turist en yakın plaza de Toro’ya koşuyor. Tahminlere göre her yıl İspanyol boğa  güreşleri ve fiestalarda 40 binden fazla boğa öldürülüyor.

Kazanç getiren bir iş olarak üreticiler bütün İspanya’daki çiftliklerde boğa yetiştiriyorlar. Sadece 3-4 yaş boğalar kullanılıyor; çünkü daha yaşlı boğalar çok güçlü oluyor. Ama genç boğalar da bir çok kötülük dolu yol kullanılarak zayıf hale getirilmek zorunda. Ata binmiş adamlar bu boğaları elerlinde mızraklarla kovalayıp mızrakları boğalara saplıyorlar. Boğa güreşinden haftalar önce boğalar boyunlarına ağırlıklar takmak zorunda. Çoğu kez üreticiler daha tehlikeli olmaları için boğaların boynuzlarını rendelerler- bu acı dolu mutilasyon anestezi kullanmadan tamamlanır. Bu rendeleme boğada travmaya yol açmaz sadece, ayrıca etrafta dolaşma yeteneğini ve koordinasyonunu da hasara uğratır. Bu ve diğer istendik yaralamalar yasa dışıdır ; yasa göz göre göre çiğnenir.

Nakliye sırasında yiyecek, su ve hareket edecek yer olmadan tıkış tıkış kamyonlara bindirilen bir çok boğa gidecekleri yere varmadan ölür. Boğalar bovin tüberküloz gibi hastalıklara yakalanır, organları yaralanır ve yolda sakin durmaları ve güreşe hazırlanmaları için kendilerine enjekte edilen ilaç kokteyllerinden dolayı hastalanabilir. Büyük olay günü karanlık bir bölmeye kapatılırlar, diğer boğalardan ilk kez ayrılırlar. Arenaya girmeden önce dürtülür, zıpkınlanır ve taciz edilirler. Arenaya giden geçit açılınca gözlerini kör eden günışığıyla karşılaşırlar, etrafta tuhaf şeyler vardır, kalabalıktan feleğini şaşırtan sesler gelmektedir, silahlı ve pelerinli agresif insanlar onları  zorlar.

Belki çok az insan boğa güreşinin nasıl ilerlediğini, bu “dövüşün” nasıl şiddet dolu ve adaletsiz bir şey olduğunu, matadorun burada rolünün aslında ne kadar az olduğunu biliyordur.  Bir boğa güreşi üç aşamada (tercios) gerçekleşir ; amaç, boğayı zayıflatmak, ona  işkence etmek, ızdırap vermek ve onu sonunda  öldürmektir. Tercio de varas bölümünde matadorun asistanları boğayı onu yormak ve saldırganlaştırmak için kovalarlar. Boğa yeterince yorulduğu zaman iki pikador ata binmiş halde içeri girer (atlar da bir çok şekilde taciz edililirler) boğanın üst gövdesine mızrak saplarlar. Tercio de banderillas  aşamasında üç banderilleros boğayı tek tek kovalayıp boynuna banderillaları (rengarenk ahşap mızraklar) saplamaya  çalışır. Sonunda, 6 banderilla boğanın boynuna saplandığında boğanın ağzından ve  burnundan, sırtından kan gelmektedir, işte o zaman tercio de muleta başlar ve cesur matador “ölüm balesi” için içeri girer. Kılıcı ve kırmızı peleriniyle boğaya estocada yapmadan yani boğanın kalbine ya da boynuna  ölümcü darbeyi vurmadan önce stilize hareketler yapar. Matadorun boğayı  öldürmesi için 10 dakikası vardır; ama  çoğu kez temiz bir öldürme gerçekleşmez, matador boğayı defalarca bıçaklamak zorunda kalır. Takım üyesi ardından boğanın omuriliğini hayvan yerde paralize bir şekilde yatar ve ölmek üzereyken koparır.

Son tercio boyunca, alkış, haykırışlar ve kalabalığın deliliği giderek daha da büyür. Boğa artık yere düştüğünde ve bilinci kalmadığında hakim bir kulağın kesilmesi gerekip gerekmediğine karar verir (iyi dövüş anlamına gelir), eğer dövüş mükemmelse 2 kulak kesilir, ama dövüş bravo! denecek düzeydeyse o zaman hem  iki kulak hem de kuyruk kesilir. Boğadan geriye kalanlar, erbezleri de dahil insanlar tüketsin diye “siyah et” adıyla satılır. Bu et satışı 2001 yılında deli dana hastalığı sebebiyle İspanya hükümeti tarafından yasaklanmıştır.

Bu mide bulandıran “dövüş” 20 dakika sürer ve farklı matadorlarla 6 kere tekrar edilir. Son boğa da öldürüldüğünde matadorlar ve asistanları arenaya gelirler. Eğer kalabalık matadoru beğenmişse o zaman omuzlar üstünde dışarı taşınır.

Kötülüğü Rasyonalize Etmek

“Geleneklere saygı meselesi bu” Jesus Moyan, pikador

“İnsanın üstülüğüne dair öne sürülen bütün argümanlar bu acı gerçeği ortadan kaldıramaz: sıra acı çekmeye gelince, bütün hayvanlar bizimle eşittir.” Peter Singer

Boğa güreşini bir “spor” gibi gören “cahil yabancılar”dan farklı olarak İspanyol  uzmanlar ve boğa güreşi meraklıları boğa güreşine bir sanat, zengin bir alegori ve yüksek metafizik bir drama olarak bakıyorlar. İspanyol şair Garcia Lorca boğa güreşine İspanya’nın”otantik dini drama”sı olarak bakmıştır, burada ceraret ve  ölümle yüzleşme vardır. Matador Curro Segura için boğa güreşi “hayat ve ölüm arasındaki mücadeleyi”alegorize eder, ”iiddetle alakalı değildir”. İspanyol mitine göre boğa kaderini yaşamaktadır, insanla karşılaşması kaderinde yazılı olan o vahşi öfkeden başka bir şey değildir. Ünlü (ve nadir bulunan) bir kadın boğa güreşçisi olan Christina Sanchez şu türcü tavırla boğalardan şöyle söz eder:”Cesurlar, ringde ölmek için doğmuşlar, insan yardımıyla bir sanat eylemi meydana getiriyorlar.” Uzun zamandır boğa güreşçisi olan Diego O’Bolger olaydan insan kimliğinin vahşi hayatı” hakimiyet altına alma” şeklinde söz ediyor: “doğanın kaba gücünü alıp boğanın gücüyle, karıştırıyorsunuz, pelerininizle, ve vücudunuzla onu sanatsal bir değere sahip başka bir şeye dönüştürüyorsunuz”. İnsanın kendini hayvanlardan üstün hissetmeye duyduğu ihtiyaç pikador Carmelo Perez Arevalo’nun sözlerinde bellidir. Arevalo, boğayı  öldürme eylemine “sonsuz bir mutluluk hissi duydum. Kendimi çok büyük hissettim” diyerek bakıyor.

Bazı romanlarında Ernest Hemingway de küresel okuyucu için boğa güreşlerini popülerleştirmiş ve İspanyolların bu kötülük dolu kan sporunu hiç eleştirmeden kucaklamıştır. Hemingway  için boğa güreşi ; sanat, atletizm ve cesaret anlamına geliyordu. Hemingway  şöyle söz ediyordu boğa güreşlerinden, “bir insan, bir hayvan ve sopa üzerine asılı bir parça kırmızı tülle yaratılan duygusal ve ruhsal yoğunluk ve saf klasik güzellik”. Bu sopa hayvanın vücuduna girdiğinde ve kırmızı kan kuma veya çimlere aktığında estetik süreç derinleşir; kan güzeldir ve güzel, kandır. Bu sözler bir faşistin onur duymasına yeter ama, hayvanlara yönelik bu küçümseme bütün politik ideolojileri ve parti ayrımlarını aşarak insan türü içerisindeki genel bir bozukluk olarak belli ediyor kendini.

İspanya’nın her yerinde boğayı güzel ve soylu bir hayvan olarak resmeden tshirtlerin ve diğer ürünlerin satılması da bir çelişki; çünkü boğaların en önemli nitelikleri insanların fethetmesi ve sindirmesi gereken nitelikler. Eğer boğa o kadar kuvvetli ve güçlüyse o zaman insanın bu devasa gücün hakkında gelebilmesi için daha ne kadar üstün bir güç  olması gerekiyor? Tüketici imajları boğanın o kırmızı pelerinin yanından son derece zarif bir şekilde geçtiğini gösteriyor ama kanı ve dehşeti hiç göstermiyor. Sterilize biçimler sanki büyük bir drama varmış havası yaratıyor; ama bunların hepsi iğrenç yalanlar ve propagandadan ibaret.

İspanyollar ve diğer la corrida tender fanatikleri için felsefi bir pislik olsa da, boğa güreşi barbarlık, küstahlık, küçümsenmesi gereken, insanı hasta eden bir insanlık görüntüsünden başka bir şey değil. Hayvanları insan kullanımı için kaynak durumuna indirgeyen türcülük yürümeye devam ediyor, insanın insana uyguladığı bütün ayrımcılıkların arkasındaki mantığı beslemeye devam ediyor. Boğalar boğa olmak için varlar, insan şiddetinin hedefi olmak için değil. İnsanlık barbarlıkla sanatı, barbarlıkla kültürü birbirinden ayıramadığı sürece başı büyük dertte. Boğa güreşleri; patolojik anlamda rahatsız, ciddi aşağılık kompleksi yaşayan insanların kendi güçlerini ve yüceliklerini masum bir hayvan üzerinde ispatladığı patetik bir tahakküm tutkusudur. Boğa güreşleri ve fiestalar en karanlık insan kötülüğünün reklamını yapar; gerici kültürel etkilerle agresif biyolojik itkiler arasındaki kompleks etkileşimi açığa çıkarır.

Eğer boğa güreşi bir “sanat biçimi”yse o zaman dini ritüeller için hayvan öldürmek de öyledir. Eğer boğa güreşi “otantik dini bir drama” ise o zaman savaş ve soykırım da öyle. Eğer matador yaptığı işle yüceliyorsa o zaman bütün soykırımcılar için dua edelim. Boğa güreşi kelimesinin bile anlamı kaybolmuş durumda; çünkü burada ne spor ne de dövüş söz konusu. Sayısı azalmış, kaçacak yeri kalmamış, vücudu parçalanmış, zayıf düşmüş, yenilmiş boğanın kaderi zaten başından belli. Matador’un “zaferi” ucuz, boş ve anlamsız. Son 45 yıl içerisinde 4 İspanyol boğa güreşçisi boğalar tarafından öldürülmüş, ama karşılığında 134 bin boğa öldürüldü. Boğa kazansa da ölür. Hemingway’in “ bu öğle vaktinde bir ölüm yaşanacak, acaba insan mı yoksa hayvan mı ölecek?”  şeklinde cin kokan sözde metafizik fikirleri ancak buraya kadar!

Bu paragöz seyirliğin gerçekliği ile Smackdown arasında bir fark yok; burada da cesur matadorlar çok fazla para kazanmak istiyor, şöhret istiyor ve bunu Hemingway tarzı yaralarla incinmeden ya da “adil bir dövüşten” gelebilecek ölümle karşılaşmadan elde etmek istiyor. 1920 ve 30lardaki  boğa güreşiyle karşılaştırıldığında günümüz corridaları aslında bir çeşit karikatür, azıcık bir turist performansı. Ucun bir simulakra olarak corridanın cesur, tehlikeli ve meydan okuyucu olması gerekiyor. Hakikatte ise barbarlık, bıçakların keskinliği, boğaların can acısı, ölümü ve insan ruhunun alçaltılması yaşanıyor.

Sözde “kansız boğa güreşleri” ABD’de de yapılıyor ; ama boğalar gene işkence görüyor, gene taciz ediliyor, ama bu sefer arena dışında anında  öldürülüyorlar. Fransız ve Meksikalılar corridaya yeni bir uygarlık seviyesi getirdiler, artık “bebek boğa güreşi” diye bir şey var. Bazıları birkaç haftalık olan bebek boğalar küçük bir arenaya getirilir, burada izleyiciler tarafından bıçaklanarak öldürülürler. Bu izleyicilerin çoğu Akdenizli ve Latin köklerini öğrenen ve ilk derslerini şiddet ve kibir üzerine alan bıçak taşıyan çocuklardır.

Çocukların boğa güreşine alıştırılması ise özellikle gerici bir durum; çünkü yapılan çalışmalar boğa güreşlerine katılan çocukların ciddi psikolojik bozukluklar yaşadığını ve daha agresif davranışlara meyilli olduğunu gösteriyor. 1992’de İspanya buna rağmen 14 yaş altı çocukların boğa güreşlerine katılmasını yasaklayan maddeyi yürürlükten kaldırdı. Bebek boğaların katledilmesine doprudan katılmayı bir kenara bırakalım, hayvanların zulme uğramasını izlemenin etkisi bile insanlığın geleceği açısından kötü bir kehanet gibi.

Boğa güreşi acı çeken insan ruhunu hasta eden  hastalığı, yabancılaşmayı, agresyonu ve şiddeti simgeliyor. Hem doğal ve  hem de  kültürel evrimle şekillenme koşulları içerisinde  insanlık birbiriyle çelişen arzular ve itkilerle sarsılıyor. Tarihsel olarak insanların daha aydınlanmış ve iyi yönlerinin sosyal ve doğal dünyalarla var olan bağımızla alakalı olduğunu biliyoruz; bu da olası bir değişim adına hepimize  ümit veriyor. Ama boğa güreşi ve kanlı fiestalar gibi gelenekler tamamen ortadan kaldırılana ve tarihin çöplüğüne atılana dek insanlık barbarlık, öz yıkım ve çürüme yolunda aşağılara inmeye devam edecek.

Ahlaki Gelişim Mücadelesi

“Boğa güreşi insanın insanlaşması önünde bir engel”. Meksikalı yazar Eduardo del Rio

“Kardeşliği sadece insan denen canlılarla gerçekleştirmek istemiyorum, bütün hayatla hatta yeryüzü üzerinde sürünen canlılarla gerçekleştirmek istiyorum.” Mahatma Gandi

Boğa güreşleri bütün İspanya’da geçerli bir olgu. Toledo, Seville, Ronda, Madrid ve diğer İspanyol şehirleri boğa güreşleriyle gurur duyup matadorları ermiş düzeyine yükseltiyor. Barlar, cafeler, dükkanlar ve sokak duvarları la corridayı göklere  çıkaran posterlerle dolu.

Ama  boğa güreşleri ve fiestalar hem İspanya’da hem de uluslar arası kamuoyu tarafından büyük eleştiri alıyor. İspanyol televizyonlar boğa güreşlerini önceki dönemlere göre 3 kat azalttı, bu da  ilginin azaldığının bir kanıtı. İspanyol izleyicilerle yapılan araştırmacılar izleyicilerin sadece %14’ünün boğa güreşlerine ciddi bir ilgi duyduğunu gösteriyor, öte yandan %68’inin bu konuya aldırdığı bile yok. Meksika’da boğa güreşine duyulan ilgi azalıyor. Geçen 30 sene içerisinde Juarez’de yapılan boğa güreşi sayısı 50’den 5’e düştü. Bütün Meksika’da boğa güreşi ringlerinin sayısı azalıyor.

Son yapılan kamuoyu yoklamaları İspanyolların, Avrupalıların ve Meksikalıların %80’inin boğa güreşlerine karşı olduğunu gösteriyor. Meksika’da 12 eyalette Hayvanları Korumak İçin Dünya Toplumu adındaki örgütün 50 binden fazla kişiyle yaptığı araştırmalarda insanların %87’sinin boğa güreşine karşı olduğunu görüyoruz. İnsan ve hayvan hakları arasındaki bağı kanıtlar şekilde Meksika’da ve İspanya’daki Yeşil Partiler boğa güreşine karşı hayvan hakları gruplarına katılıyorlar.

Meksika ve İspanya gibi ülkelerde boğa güreşinin popülerliğini yitirmesinin birkaç sebebi var. Bu sebepler arasında bu ülkelerin Avrupa Birliği ve küresel kapitalizmin etkisiyle ekonomik ve kültürel modernizasyona uğraması; medya, televizyon, alışveriş merkezleri, sinemalar ve  bilgisayar oyunları gibi alternatif “eğlence” kaynaklarının olması; futbolun popülerleşmesi (fanatikleri arasında öylesine yaygın ki insan agresyonunun dışa vurulması için yeterli)gibi sebepler var. İspanya son 40 sene  içerisinde hızlı bir modernizasyondan geçti. 1950’lere kadar İspanya tarım ülkesiydi, faşist diktatör Franco da ülkeyi 1939’dan 1975’t ölene dek iğrenç ideolojileriyle yönetmişti. Ardından sosyalistler İspanya’nın uluslar arası konumunu yükseltti ve ispanya 1986’de Avrupa topluluğuna katıldı.

Modernize edici etkiler sadece teknolojik ve ekonomik alanlardan kaynaklanmaz, etik alanındaki değişimlerden de kaynaklanır. Dünyadaki insanlar artık, giderek daha fazla, hayvan istismarını kabul edilemez görüyorlar. Bunun sonunda Dünya Hayvanları Koruma Toplumu (WSPA) ya da Uluslar arası Boğa Karşıtları ve Hayvan Özgürlüğü Kuruluşu gibi bir çok uluslararası grup boğa güreşine karşı agresif kampanyalar yürütüyor.  Boğa güreşi ve diğer hayvan istismarlarına meydan okuyan hayvan hakları grupları İspanya, Portekiz ve Meksika gibi Latin ülkeleri ve Fransa’da  yaygınlaşıyor. Avrupa’da Hayvan Zulmüne Karşı Mücadele (FAACE) grubu bazı kanlı fiestaları durdurdu ve bir çok Avrupa ülkesi ve bölgesinde refahçı düzenlemelerin kurumsallaşmasını sağladı. WSPA ve diğer gruplar boğa güreşi yapılan  ülkelerde insancıl eğitimi yaymaya çalışıyorlar. ABD’de PETA ve SHARK gibi gruplar boğa güreşlerine karşı etkili protestolar ve eğitim kampanyalar düzenlediler.

Uluslararası eleştiriler yüzünden boğa güreşleri ve fiestalar Paris, Moskova, Küba ve diğer yerlerde de durduruldu. 1992’de 400 İspanyol protestocu Madrid sokaklarında boğa güreşlerine karşı yürüdü. Bu sayı Barcelona’da 2000 yılında 500 olmuştu. 1990’dan beri  Barcelona grubu Animal Help,  Katalonya boğa arenasından üçünü kapattı. Tossa de Mar, Vilamacolum ve La Voajol gibi tatil köyleri boğa güreşlerini yasakladı, Jalapa adındaki Meksika şehri de bu yasağı uyguladı. İspanya’daki en ilerici bölge olan Katalonya 1988’de kan fiestalarını yasaklayan bir yasa maddesini kabul etti ama Barcelona’da boğa güreşleri halen daha yapılıyor. Boğa güreşleri ve kan fiestaları Kanarya Adaları’nda da yasaklandı ama horoz dövüşü hem yasal hem de popüler. Orta ve Latin Amerika’da boğa güreşine karşı yasalar çıkarıldı.

Eğer Avrupa ve Meksikalıların çoğunluğu boğa güreşlerine ve zalim fiestalara karşı ise, neden hala bunlar yaşanmaya devam ediyor? Çok iyi organize olmuş üreticiler ve lobiciler ekonomik ve politik güçlerini kullanmaya devam ediyorlar. İspanya’da ulusal ve yerel hükümetler boğa güreşine sıcak bakıyor, getirisine bakıyorlar. Boğa üreticileri inek, boğa, dana ve diğer hayvanları endüstrilerinin yan ürünleri olarak satmak amacıyla kan fiestalarını savunuyorlar. Resmi kilise politikası taraf tutmamaktan yana ama kilise bazı matadorları kutsadı, bazı piskoposlar boğa güreşlerine katıldı, ayrıca endüstriden de fon almaya devam ediyorlar, hatta bazı piskoposların kendisi de boğa güreşçisiydi zamanında. Papa protestolara kulağını tıkadı, yaşanan zulümlerle alakalı kanıtları da görmezden geldi.

Buna ek  olarak, boğa güreşi, Corona birası (anheuser-Busch) gibi şirketler tarafından da savunuluyor. Turizm endüstrileri boğa güreşi yapılması için bir diğer ekonomik kaynak oluşturuyor. ABD turist rehber kitapları turistlere nerede ve ne zaman boğa güreşi izleyebileceklerini açıklıyor. Turizm şirketleri içinde boğa güreşleri bulunan paketler servis ediyor . Bu uydurma romantizm ardındaki kanlı gerçeği gördükten sonra, çoğu turist altı boğadan ikisi öldürülünce oradan ayrılıyor ve bir daha oraya asla dönmüyorlar.

Boğa güreşini savunan şirketlerin boykotlardan ve protestolardan ödü kopuyor. SHARK ve diğer gruplardan gelen yoğun baskılar sonucunda Pepsi Meksika arenalarındaki reklam panolarını çekti. Phoenix’tek Dillard’s departmanı da tüketici şikayetlerinden sonra boğa güreşi bileti satmayı bıraktı. Bu yüzden boğa güreşlerinin yapıldığı İspanya ve diğer ülkelerde eğitimi savunmak hayati öneme sahip olmakla kalmıyor, ayrıca Tucson ve El Paso gibi ABD şehirlerinde de eğitimi yaygınlaştırmak gerekiyor, bu şehirlerden Meksika’ya geçerek boğa güreşi izlemek mümkün. SHARK’tan Steve Hindi’ye göre Meksika ringleri Amerikalı turistler olmasa bir gecede batardı.

Geleneği ve İnsan Kimliğini Keşfetmek

“Bir sömürü biçiminin kadimliği onun devam etmesi için bahane değildir.” Dr. Samuel Johnson

“Düşünen insan ne kadar geleneğe dayansa ya da etrafı nurla çevrili olsa da bütün zalim geleneklere karşı çıkmak zorundadır. Bütün hayvanları da içine alan sınırsız bir etiğe ihtiyacımız var.” Albert Schweitzer

Avrupa’da yaşanan değişimlere bakınca bir gün boğa güreşinin, uzun zamandır devam eden bir “geleneğin”  tamamen ortadan kaldırılabileceğine dair ümitvar olabiliriz. Parlamento 1835’te yasaklayana dek İngiltere’de 1000 sene kadar boğa-köpek dövüşü ve boğa koşusu gibi eylemlerde devam etti. İngiltere, İtalya, Belçika ve Almanya gibi ülkelerde tavuk öldürme festivalleri yaygın ama hepsi de yasaklandı. İspanya’nın yeni geleneği olan keçilerin kilise kulelerinden aşağı atılması (1975’te başladı) da sona erdi. Hayvanlara yönelik bakış küresel anlamda değişiyor ve hem İspanya hem de diğer yerlerde boğa güreşleri, mesela ABD’deki horoz dövüşleri de ahlaki ilerlemenin rüzgarlarına dayanamayabilir.

Barcelona gibi bazı İspanyol şehirleri 1988 tarihli Hayvanlarla Beraber Yaşama ve Onların Haklarını Kabul Etmeye Yönelik Belediye Deklarasyonu’nu imzaladı; ama bunlar boğa güreşlerini muaf tutuyorlar; aynen ABD’deki hayvan refahı yasalarının bilimsel, ekonomik ve  kültürel anlamda geçerli olduğunu düşündüğü en korkunç kurumsal istismar örneklerini mesela bir kedinin ateşe verilmesi gibi görmeyip o çerçeveden muaf tutması gibi. 1997 Amsterdam Avrupa Birliği Protokolü hayvanların hissetme yeteneğine sahip olduğunu söyleyerek onları yasal olarak tanıdı; ama Avrupa Birliği Ulusal Kültür başlığı altında boğa güreşlerinin koruma altına alınmasına karar verdi. Kendisini koyduğu rezil duruma rağmen, AB, turist euroları için boğa güreşine destek verip boğa yetiştirme çiftliklerini sübvanse ediyor. 2004’te Barcelona’da Evrensel Kültür Forumu’na ev sahipliği yapıyor- bu da kültürün ne anlama geldiğini konuşmak için harika bir fırsat; çünkü Barcelona yılda 100 boğanın zevk için öldürülmesine izin veriyor, oysa WSPA kamuoyu araştırmaları Katalonyalıların %96’sının boğa güreşine karşı olduğunu gösteriyor,  %87’si ise hayvanlara da saygı gösterilmesini istiyor. Bu anlamda hem WSPA hem de diğer hayvan hakları gruplarının boğa güreşi karşıtı tavırlarını sürdüreceğini tahmin edebiliriz.

Gelenekler ne kadar uzun süre dayandıklarına, kaç insanın onlara bağlı kaldığına göre değil, aslında insancıl olup olmadıklarına ve şiddetten uzak durup durmadıklarına göre değerlendirilmeli. Zulümün kültürle  bir alakası yok; tersine zulüm kültürün antitezi. İnsanlığın ahlaki uyanışına dek hayvan hakları gereksiz ve keyfi şiddet üzerine kurulan kültürel gelenekleri bir kenara atmaya devam edecek.

Her yıl yüzlerce insan yıllık Mooning of Amtrak gününde California’ya geliyor. Hem sarhoş hem de gürültücü bir şekilde yan yana durup pantolonlarını indiriyor ve geçen trene doğru dönüyorlar. Aynı  şekilde Maine’deki insanlar Çöp Yürüyüşü’nde  yaratıcı botlar veya giyecekler yapıyorlar. Aptalca belki ama ispanya’nın fiestalarının tersine bu fiestalarda hiçbir hayvan bedel ödemek zorunda kalmıyor. Acaba İspanyollar PETA’nın hayat geçmesi için uğraştığı yeni eğlendirici gelenekleri yeterince kucaklayabilir mi? Mesela  çıplak koşusu gibi? Bir çok İspanyol, Meksikalı ve diğer Latin ülkesinden gelen insanlar insanların diğer hayvanlarla nasıl bağ kurması gerektiğini onlara sorgulatan bir kimlik krizini tecrübe ediyorlar.

Boğa muhteşem bir canlı ve bir kültürün hürmet göstermeye isteyebileceği potansiyel bir sembol. Ama hürmet onur ve saygı talep eder, beraber var olma ve  muhafaza etme iradesi ister, ihlal etmeye ve öldürmeye hoş bakamaz. İspanyollar boğayı totemik hayvanları olarak tutabilir elbette ama geleneklerini o hayvanı parçalara ayırmak yerine korumak  için yeniden yapılandırmalılar.  Yeniden ele geçirilecek bir gelenek söz konusuysa o zaman belki İspanya Romalıların “oyunlarını” pas geçmeli ve kadim Mısır’ın boğaya tanrı gözüyle baktığı o hürmet tavrına geri dönmeli ; ama onların kurban ritüelini de hayat geçirmeden yapmalı bunu.

İspanyol güneşi, morumsu renklerle süslü tepeler, matadorun göz kamaştırıcı traje de lucesi (ışıklı giysisi) hepsinin estetik bir değeri var; ama acı çeken bir hayvanın sırf bir insanın bilgi eksiğinden, kibirinden, barbarlığından ve hırsından öldüğü gerçeğinden ayrı düşünürsek böyle bu. Bu gerçek, boğa güreşini sanat olduğu iddiasıyla konduğu yerinden ediyor ve gerçekten ait olduğu yere koyuyor onu-insanın kötülüğü ve şeytanlığının lağımına.

İnsanlar küresel kapitalizmin sebep olduğu başdöndürücü değişiklikleri arasında insanlığın Avrupa kültürlerinin en iyi geleneklerini koruyacak denli bilge olabilmesini ümit etmek zorunda; mesela İspanyol Flamenko müziğinin ve şiirinin güzelliği gibi, ama en kötüsünü de reddedebilmeli, mesela boğa güreşleri ve kan fiestaları gibi. Modernizasyon kültürleri yok ediyor, doğal dünyayı yutuyor, biyoçeşitliliği öldürüyor, değer kavramının anlamını çıkar elde etmeye indirgiyor. Ama ayrıca kadim hiyerarşileri ters yüz ederek hak, demokrasi ve eşitlik gibi ilerici değerleri  savunuyor.

Hayvan hakları modern insanlığın akıl ettiği en yüksek değerlerin geliştirilmesinde yeni bir aşama.  İnsanlar “kültür” adı verilecek değerde bir şey yarattıklarında o zaman boğa güreşi, kan fiestaları ve hayvanlara uygulanan diğer zulüm çeşitleri olmayacak. Gezegene hakim olan, yarı tanrı olduğumuz şeklindeki çarpık kavramlarımız, canlı ilişkileri üzerindeki ağlara bağlı ve ona ait olduğumuz şeklinde daha holistik ve tevazu sahibi bir nosyonla yer değiştirmeli. Eğer insanlık ve canlılar dünyasının bir bütün olarak bir geleceği olacaksa, varsa böyle bir ihtimal; insanlar tahakkümcülüğü ve türcülüğü bütün biyotopluluklara saygı duymak adına ortadan kaldırmak zorunda.

Boğa güreşlerine yönelik dünya çapındaki eleştiriler insan türü kimliğindeki ahlaki gelişimin ve  kaymanın güçlü bir işareti gibi. Bu ahlaki devrim küresel olarak büyümeli. İspanya’daki mücadele insan türünün kendine adapte etmesi, değiştirmesi ve evrim geçirmesi ya da karanlık ve uğursuz bir geleceğe teslim olması yolunda anahtar rolü oynuyor.

(Not: 18 Aralık 2009 tarihinde Katalonya parlamentosu Katalonya’da boğa güreşlerini yasakladı; ama yasak 2012 yılında yürürlüğe girecek.)

Çeviri:CemC

Hayvanları Umursamak


Dr. Steve Best

“En temel gerçekler en sonunda ortaya çıktı. Dünyadaki bilinçli tek yaratık biz değiliz.”

Bernard Baas, Bilişsel psikolog

Gorilla Koko’nun 500 kelimelik bir işaret dağarcığı var, internette chat yapabiliyor. Papağan Alex 100’den fazla nesnenin, 7 rengin, 5 şeklin adını biliyor; 6’ya kadar nesneyi sayabiliyor ve anlamlı cümleler kurabiliyor. Michael adındaki goril Pavarotti’yi seviyordu ve TV’ye Pavarotti çıktığında dışarı çıkmayı reddediyordu. Yunus Hoku arkadaşı Kiko öldüğünde yas tuttu. Şempanze Flint annesi Flo ölünce o kadar üzüldü ki çektiği acıya dayanamayarak öldü.

Hayvanlardaki bu duygusal ve entelektüel zenginlikle alakalı olaylar sıradan insanları etkileyebilir;  ama kendini beğenmiş bilim adamlarını bayağı bir rahatsız ediyor. Bilimsel açıdan hayvanların duygularından ve aklından söz etmek saçmalık; çünkü bunun ölçülmesi ve gözlenmesi mümkün değil.  İnsani niteliklerin hayvanlara atfedilmesi antropomorfik bir durum. Onlara sanki insanmış gibi isimler vermek de bilimsel bir şey değil. Yukarıdaki örnekler de olsa olsa anektoddur.

On yedinci yüzyıldan itibaren modern bilim hayvanları otomat ya da makine olarak gören mekanik bir paradigma inşa etti. Descartes’tan günümüzdeki davranışçılığa dek modern gelenek hayvanlara hissedemeyen, düşünemeyen yaratıklar ya da makineler gözüyle bakıyor. Bu paradigmayla eğitim gören öğrenciler kendileriyle dalga geçilmesini göze almadıkça hayvanların bir hayatın öznesi olduğundan söz etmemeyi öğreniyorlar. Davranışçılığın etkisi altındaki bilim adamları, bir şempanzenin tecrübe ettiği sevgiyi “bağlanma formasyonu”, bir filin öfkesini “agresyonun dışavurumu” ve  bir kuşun yeteneklerini “şartlı refleks” şeklinde yeniden tanımlıyorlar. Bilimsel yayınlar hayvan düşüncelerinden ya da duygularından söz eden yazıları yayımlamayı reddediyor.

Bugün, bu durum, bilim hayvan duygularını ve zihnini inceledikçe heyecan verici bir paradigma değişikliği içerisine girdiği için değişiyor. Son 20-30 seneye dek insanlar hayvanlarla ilgili bilgileri anlamında Paleolitik dönemde takılıp kalmıştı. Hayvan zekasını inceleyen bilişsel etoloji adındaki yeni disiplin ve  çıkan çok sayıdaki kitabın gösterdiği gibi bilim en sonunda hayvan kompleksitesinin derinliklerini keşfetmeye başlıyor. Örneğin; ancak 1960’da Jane Goodall Tanzanya’daki Gombe Milli Parkı’na gittiği zaman insanlar şempanzelerin alet yapıp kullandığını öğrendi. 1983’e dek araştırmacılar fillerin ultrasonla iletişim kurduğunu bilmiyordu. Yeni çalışmalar farelerin uyurken rüya gördüğünü ve büyük kuyruklu maymunların kendilerinin bilincinde olmalarını sağlayan “öz farkındalık nöronları”na sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Bizler bu kadar uzun zamandır hayvanlar hakkında yanıltan bilim, artık kavrayışlarımızda bir devrim başlatıyor. Evrimci kuram, genetik, nörofizyoloji ve deneysel prosedürler aracılığıyla bir çok bilim adamı hayvanların bize benzer bir şekilde hissedip düşündüğüne dair güçlü kanıtlar ortaya koyuyor. Bu değişim Charles Darwin’le başladı. Doğal seçilim  kuramı, insanların aslında hayvan olduğunu ve hayvanlar gibi aynı evrimsel dinamiklerine göre evrim geçirdiğini ortaya koydu. Darwin, insan ve  insan olmayan hayvanların aslında  biçim değil derece anlamında birbirinden farklı olduğunu ortaya sürdü. Evrim biyolojide baskın paradigma olduysa da bilim adamları Darwin’in düşüncelerinin evrimsel süreklilik içerisindeki anlamlarını anlayamadılar. Darwin “İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi” adlı eserinde bizimle hayvanlar arasındaki benzerliklerin altını çizdi; ama bilim adamları  Darwin’in argümanını iğrenç buldular. Hayvanları maruz bıraktığı zulümde hiçbir sınır tanımayan bir araç olarak mekanikçilik, hayvan deneyleri yapanların geceleri rahat uyumalarını sağlayan en geçerli dünya görüşü olarak kabul gördü.

Bugün insan DNA’sının %98’inin şempanze DNA’sıyla aynı olduğunu ve şempanzelerin orangutanlara oranla bize daha yakın olduğunu biliyoruz. Memelilerde bir limbik sistem ve neokorteks bulunuyor, bunlar insanların duygu hissetmesini ve soyut düşüncelere sahip olmasını mümkün kılan aynı işlevler. İnsanların ve şempanzelerin beyin yapıları neredeyse birbirinin aynısı. Bütün memelilerde oksitoksin adında bir hormon var, bu hormon seks sırasında zevk alınmasını sağlıyor;  anne  ile bebek arasındaki bağın oluşmasında büyük rolü var. Eğer insanların duyguları ve düşüncelerinin kimyasal ve fizyolojik bir temeli varsa, hayvanlarda da benzeri bir yapı mevcut, onların da sevgi gibi kompleks duygular hissetmesi ve yaratıcı şekillerde düşünebilmesi son derece mümkün.

“İyi Huylu: İnsanlarda ve Diğer Hayvanlarda Doğru ve Yanlışın Kökenleri” adlı eserinde Franz de Waal büyük kuyruklu maymunların (şempanzelerin, bonoboların, orangutanların ve gorillerin) insanın davranışsal ve ailesel dinamiklerinin temellerini oluşturduğunu söylüyor. Hem Waal hem de Jane Goodall şempanze topluluklarının davranışçılığın kabul ettiğinden çok daha kompleks sosyal yetenekler talep ettiğini söylüyor. Onların dünyası yalnızca içgüdüler ve kimyasallar tarafından yönetilmiyor, kurallar ve normlar tarafından da yönetiliyor. Bizim gibi, onlar da ortaklaşa yaşanan ve kuşaktan kuşağa aktarılan kültürde yaşıyorlar.

Donald Griffin’in “Hayvanların Düşünmesi “(1984) ve “Hayvan Zihni “(1992) adlı eserleri, John Watson ve B.F Skinner’ın davranışçı geleneğine sert darbeler indirdi. Bilişsel etolojinin kurucusu olarak bilinen ve yarasaların kendi alanlarının haritasını belirlemek için ekolokasyon kullandığını keşfetmesiyle ünlü olan Griffin hayvanların düşünüyor olabileceği nosyonunu ciddiye aldı ve bu amaçla ciddi argümanlar ileri sürdü. Griffin’in çalışmasından sonra hayvan zihninin esnekliği ve sofistikeliğini kanıtlama amacıyla bir çok bilimsel literatür oluşturuldu. Çok sayıda gözlem ve deney sonucunda hayvan zekasının gerçek olduğu ispatlandı. Bu durum, hayvanlara bakışımızı değiştirmekle kalmıyor, bizleri de değiştiriyor.

Amerikan İşaret Dili ve leksigram sembolleri aracılığıyla büyük kuyruklu maymunlar insanlarla ve birbirleriyle iletişim kuruyor, ihtiyaçlarını, arzularını ve düşüncelerini iletiyorlar. Yunuslar “topu halkanın içine at” gibi basit emirleri anlayıp yerine getiriyorlar.  İçerisinde ayna ve gizlenmiş nesnelerin kullanıldığı bir çok test sonucunda şempanze ve bonoboların kendilerinin bilincinde ve diğer varlıkların farkında olabileceklerini ortaya koyuyor. Alan ve laboratuar ortamlarında yapılan binlerce deney, çayır köpeği, sincap ve tavuk gibi hayvanların avcı hayvanların bulunduğu ortamlarda sadece duygu değil komplike alarm çığlıkları aracılığıyla birbirlerine bilgi de ilettiklerini ortaya koydu. Yapılan son çalışmalar kuş, primat ve balinaların iletişim için gramer benzeri bir yapı kullanabileceğini gösteriyor.

George Page’in kitabı “Hayvan Zihninin İçinde”,  yetişkin şempanzelerin bazı çocuk ve yetişkin insanlardan daha iyi analojik akıl yürütmeler kullandığını gösteren örneklerden bahsediyor. Bir araştırmacı güvercinlerin kategorizasyon testlerinde  yaşıtları insanlardan daha iyi sonuçlar elde ettiğini bulmuştur. “Yaban Zihinler “adlı kitabında Marc Hauser hayvan duyguları ve zekası konusundaki iddialara “sağlıklı şüpheci” şeklinde bir duruş sergiler. Evrimci bir perspektiften bakarak bütün hayvan beyinlerinin benzer problemlerle başa çıkması gerektiğini söyler, bu yüzden de her türün nesneler, sayılar ve mekan hakkındaki bilgiyi işlemek için kendi özel “mental araç kitine” sahip olduğunu söyler. Varyasyonlar türler arasında farklılıklara yol açar, homo sapiens de daha önceden akla gelmemiş bir kompleksiteye doğru yol almıştır. Mauser sözlerini şöyle sürdürür: “ biz gezegeni düşünen hayvanlarla paylaşıyoruz… insan zihni bu gezegen üzerinde kendine özgü bir iz bıraksa da bu süreç içerisinde yalnız olmadığımız açık.”

Griffin’in “Hayvanların Düşünmesi” kitabına dair yazdığı bir değerlendirmede E.A.Wasserman şunları söylüyor: “Hayvanlarda bilincin var olup olmadığıyla alakalı hiçbir ifade, deneye ya da doğrulamaya açık değildir.” Bu da yanlış, çünkü etolojik yazın hayvanların zekasını ve duygusal duyarlılıklarını test etme amacı güden deneylerle dolu. Hauser’ın kitabı, hayvan duyguları ve hayvan zihnine yönelik hipotezlerin kabul edildiği, reddedildiği ya da belirsiz bir şekilde bırakıldığı deneysel düzenlemelerle ilgili tartışmalarla dolu.

Açıkçası, sonuçlar farklı şekillerde yorumlanabilir ; davranışçılığın yılmaz savunucuları hala fikir değiştirmiş değiller. 1984’te C.Lloyd Morgan hasislik yasasını formüle etti, bu da Ockham’ın tezi üzerine bir varyasyondu. Bu varyasyon şunu söyler: daha alt düzeyde bir açıklama (içgüdü) bir davranışı açıklıyorsa o zaman daha yüksek bir işleve (zeka) başvurmanın anlamı yoktur. Davranışçılar bu prensibi çok indirgemeci bir tarzda kullandı, bütün davranışları kaba içgüdülere ve  öğrenme mekanizmalarına indirgediler. Morgan hayvan zekasının var olduğunu kabul etti,  ama prensibi tam tersini söylüyor. Hayvan zekasının var olduğuna dair kanıtlarla karşı karşıya kalınca alt işlevler davranışları açıklamaz; tersine, ancak daha yüksek prensiplere referans gösterildiğinde bir anlam kazanırlar. Diğer bir deyişle, en basit açıklama, aslında hayvan zihninin esnek ve düşünme niteliklerinin var olduğu şeklindeki açıklamadır.

Hayvanların duygu ve düşünceden yoksun olduğuna inanmak ilginç bir yansıtma olayı; bu niteliklere sahip olmayanlar, akıl dışı önyargıları ve  insanlarla hayvanlar arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları algılamaktan yoksun olmaları yüzünden  bu bilim adamlarıdır. “Kafesi Sallamak” adlı kitabında Wise hayvan zekasının araştırmacıların o hayvanı uygun sosyal çevrelere sokmasına göre değişik derecelerde olduğunu gösterir. Şempanzelerin sadece eğitmenlerinin mimiklerini taklit edip kendilerine özgü yaratıcı şekilde hareketler etmediği sonucuna varan Profesör Herbert Terrace’ın bu sonucu elde etmek için şempanzeleri insanı dehşete düşüren bir laboratuar ortamına tıkmasına şaşmamak lazım.

Sadece tek bir zeka ve  iletişim biçimi olduğunu- o da homo sapiensinki- kabul eden bilim adamları hayvanlar bizim gibi konuşmadığı  ve akıl yürütmediği için aslında hiç zekalarının olmadığı sonucuna vardı. Hayvanlardan dil ve zeka konusunda insan kriterlerine uymasını bekledikleri için bilim adamları antropomorfizmin korkunç günahına yenik düştü. Ama antropomorfizmin bilimsel bir günah olmasına gerek yok. Hayvanlara sahip olmadıkları nitelikleri yansıtmayı istemeyiz. Ama insan ve insan olmayan hayvanlar arasında temel ortak noktalar bulunuyorsa, Griffin’in  “eleştirel antropomorfizm”  dediği şey anında araya girer ve “nesnel uzaklık” da her seferinde öngörülerimizi engeller.

Bilişsel etoloji argümanı, hayvan duyguları ve bilincinin bizimki kadar kompleks olduğu değildir, ciddi anlamda zengin şekillerde var olduğudur. İnsanlar zekaya sahip olma anlamında belli bir dereceye dek benzersiz; bildiğim kadarıyla başka hiçbir tür sone ya da sonat yazmadı, cebir denklemleri çözmedi ya da evrenin yapısı üzerine düşünmedi. Ama insanlar, bir neokortekse sahip olma; sevgi, yalnızlık, empati ve utanma gibi kompleks duygulara sahip olma; sofistike dil, davranış ve topluma sahip olma; ve belki de estetik ve ahlaki duyarlılıklara sahip olma anlamında benzersiz ve eşsiz değil.

Hayvanları bilimsel bakışın nesnesi olarak görmekten kendi hayatlarının öznesi olarak görmeye doğru değişen paradigmanın işaret ettiği önemli gerçekler var. İnsanlar ve büyük kuyruklu maymunlar arasındaki genetik, davranışsal ve duygusal devamlılıklar mesela Peter Singer tarafından kurulan “Büyük Kuyruklu Maymun” projesinin felsefi temelini oluşturuyor. Bu proje biyolojik akrabalarımızla olan yakınlığımızı ortaya koyarken onların temel haklarını da güvence altına almayı amaçlıyor. Aynı şekilde,  hayvan zekasıyla ilgili bilimsel bulgular, Harvard Hukuk profesörü Steven Wise’ın “Kafesi Sallamak” kitabında tanımladığı gibi, hayvanlar  için yasal haklar hareketi adına da hayati öneme sahip.

Bilimden, felsefeden ve hukuktan gelen değişim rüzgarlarını hisseden kültür de galiba bir paradigma kaymasının tam da ortasında şu anda. Hayvanların kompleksitesini , onların ve bizim dünyamız arasındaki derin devamlılıkları takdir etmeyi öğrenirken onlara daha fazla saygı duymaya ve onlara temel haklarını teslim etmeye başlıyoruz, bunu hak ettiklerini biliyoruz. Her ezilen grup kendini ezenlere karşı özgürlüğünü elde etmek için savaştı; sıra artık hayvanlarda. Kendi adlarına konuşamadıkları için, kendi özgürlüğümüzün hayvanların özgürlüğü uğruna insandan yana taraf tutmayı bırakıp diğer türlere doğru yönelmesi gerekiyor. Hayvanların bir zihni olduğunu kabul ettikçe, kendi zihinlerimizi özgürleştirmeye başlıyoruz.

Çeviri:CemCB

NAMLUNUN UCUNDA DÜNYA

Ya da Sadelik Hareketinin sorunu ne?

Derrick Jensen

Orion dergisi

2009 Mayıs/haziran sayısı

Birkaç ay önce bir toplantıda eylemci arkadaşlardan birisi ”eğer dünyamız çevre felaketiyle karşı karşıyaysa, nasıl yaşayacağız ?” diye sordu.

Bu soru birkaç sebepten dolayı beni etkiledi. Öncelikle bizim dünyamız değil, dünya. Dünyanın bize ait olduğu nosyonu- bizim ona ait olmamız gerekirken- sorunun önemli bir bölümünü oluşturuyor.

İkincisi,  bu sorunun aslında ana akım medya içerisinde (ve hatta bazı çevreciler arasında da ) dünyanın içinde bulunduğu durum ve bizim ona verdiğimiz cevapla alakalı sorulan neredeyse tek soru olması. “Yeşil yaşam” deyimini googleda aradığınızda 7,250,000 hit veriyor, Mick Jagger ve Keith Richards aramalarından daha fazla bir sonuç bu ( ya da diğer yönden bakarsak hayati öneme sahip John A.Livingston ve Neil Everndern’den bin kat daha fazla). Çıkan websitelerine tıkladığınızda aklınıza gelen şeylerle karşılaşıyorsunuz: “Yeşil Rehber: Alış Veriş Yap, Kurtar, Muhafaza Et”, “Hepimiz İçin Kişisel Çözümler” ve ”Tüketiciler İçin Tuvalet Kağıdı Rehberi”.

Bu sorunun beni etkilemesinin üçüncü ve  en önemli sebebi ise, sorunun yanlış soru olması. Sorunun nasıl yanlış olduğuna bakarak bazı doğru soruları aramaya başlayabiliriz. Bu çok önemli; çünkü yanlış sorulara doğru cevaplar bulmanın pek faydası yok.

O halde meselenin bir kısmı “çevre felaketiyle karşı karşıya olmak” deyiminde yatıyor, bu sözler sanki esas problemin çevre felaketi olduğu gibi bir hava yaratıyor. Ama değil. Bu bir semptom-bir tesir, yoksa  bir sebep değil. Küresel ısınmayı ve onu “çözmek” veya “durdurmak” veya “yumuşatma” girişimlerini bir düşünün. Küresel ısınma (ya da bazılarının haklı olarak söylediği gibi”küresel iklim felaketi”) çok korkutucu olsa da, ilk ve en önemli tehdit değil. Bu bir sonuç. Pikalar yok olmayacak  ya da buzullar erimiyor, ya da hava düzeni değişmiyor demiyorum; ama bu felaketler için küresel ısınmayı suçlamak , vurulan birisi için kurşun projektilini suçlamakla aynı şey. Küresel iklim felaketini çözmek, durdurmak ya da yumuşatmak için çaba göstermemeliyiz de demiyorum; ben sadece bütün bunların petrol ve gaz yakmanın, baraj inşaatının, endüstriyel tarımcılığın ve diğerlerinin önceden kestirilebilir sonuçları olduğunu kabul edersek başarma şansımızın artacağını söylüyorum. Gerçek tehdit, bunların hepsi.

Aynı şeyler dünya çapında yaşanan ekolojik çöküş için de geçerli. Ekstraktif ormancılık ormanları yok ediyor. Ekstraktif ormancılık orman toplumlarının –bitkilerin, hayvanların, mantarların, nehirlerin, toprağın ve diğerlerinin-çökmesine sebep olduğu zaman buna şaşırmak niye? Bunu daha önce de bir iki kez gördük. Irak’ı düşündüğünüzde aklınıza gelen ilk görüntü çok sık olduğu için güneş ışınlarının asla yeryüzüne ulaşamadığı sedir ormanları mı? Bu ekstraktif kültürün başlangıcından önce öyleydi; bu kültürün ilk yazılı mitlerinden birisi Gılgamış’tır, Gılgamış şehirler kurmak için Irak’ın tepe ve ovalarındaki ağaçları keser. Yunanistan da önceden yoğun ormanlardan oluşuyordu; Plato ormanları yok etmenin su kalitesine zarar verdiğini düşünüyordu(ve eminim Atina’nın su kalitesinden sorumlu olanlar da aynen bugünkü gibi düşünerek su kalitesiyle ormanları yok etmek arasında bağlantı var mı incelemek gerekir demişlerdi). Bir kültür ormanları böylesine etkili bir şekilde yok ederken orman toplumlarının hayatlarını sürdürebileceğine inanmak biraz hayalcilik oluyor.

Nehirlerde de aynı şey söz konusu. Sadece ABD’de 2 milyon baraj var, bunlardan 70 bini 6 fit yüksekliğinde, 60 bini ise 13 fitten yüksek. Buna rağmen balık topluluklarının yok olmasına şaşırıyoruz. Aynı şeyi otlaklar için de tekrar edebiliriz, ormanların yok edilme oranından fazla otlaklar tarım tarafından yok ediliyor; okyanuslarda ise plastik oranı bitkisel planktondan 10 kat fazla (ormanlar da aynı oranda plastikle doldurulsa  90 fit derinliğinde strafor olurdu); göçmen kuşlar gökdelenlerden haşere ilaçlarına dek her şey tarafından tehdit altında; liste böyle devam ediyor.

Burada önemli olan, dünya çapında yaşanan ekolojik çöküşün dışsal ve önceden kestirilemez bir tehdit olmaması- ya da yüzümüze çevrilmiş bir namlu filan olmaması. Bir tüfeğin namlusuna bakmıyoruz da değil, bakıyoruz; doğru bir şekilde tanımlarsak daha iyi olur. Eğer somon balıklarını, mersinbalığını, Kolombiya nehrini, amfibileri kastediyorsak o zaman söz konusu tüfek endüstriyel uygarlıktır.

Meselenin ikinci kısmı sorulan sorunun gelecekte başımıza gelecek bir tehditle karşı karşıya olduğumuzu varsayması-yani daha tüfek ateşlenmemiş gibi. Ama Dehşet çoktan başladı. Yaban güvercinlerine sorun. Eskimo çulluklarına sorun. Deniz kuşlarına sorun. Her yerdeki geleneksel yerli toplumlarına sorun. Bu potansiyel bir tehdit değil, tam tersine uzun zaman önce başlamış bir tehdit.

Metaforla alakalı daha büyük bir mesele, ayrıca Orion dergisindeki bu yeni sütunun da sebebi bu, en sonda sorulan soru: “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” Buna adım adım bakalım. Tüfeğin  ne olduğunu bulduk: başlangıcından beri ormanları yok eden, balıkları, suları, toprakları yok eden, her şeyi yağmalayan, yok eden bu ekstraktif kültür. Tüfeğin daha önce ateşlendiğini ve sevdiğimiz bir çok canlıyı, Carolina muhabbet kuşlarından kestane güvelerine dek bir çok canlıyı öldürdüğünü biliyoruz. Şimdi tüfek daha fazla sayıda sevdiğimiz canlıya ateş etmeye hazırlanıyor, ateşleniyor, bu sefer Sibirya kaplanlarından Hint timsahlarına, bütün okyanuslara, sizi ve beni de içine alarak aslında bütün dünyaya yöneltiliyor namlu. Eğer bu metaforu daha gerçek yaparsak, o zaman bu sorunun-diğer bir çok sorudan daha fazla sorulmuş bu sorunun- neden yanlış soru olduğunu anlayabiliriz. Eğer birisi evinizi yağmalıyor, sevdiklerinizi teker teker ( ya da hepsini birden) öldürüyorsa o zaman yüreğinizi yakan soru, hayatımı nasıl yaşamam gerekir?  sorusu mu olurdu? Sizin adınıza konuşamam; ama benim soracağım soru şu olurdu: bu psikopatları nasıl etkisiz hale getirebilirim? Gerekli bütün araçları kullanarak onları nasıl durdururum?

Nihayet can alıcı noktaya geliyoruz. Arkamızdan gelenler ya da bir zamanlar bu kültürün durdurduğu bu dünyadan geri kalanları miras alanlar- ister petrol fiyatının yükselişi, ekonomik çöküş, ekolojik çöküşle ya da doğal dünyayla ittifak halinde çarpışan cesur kadın ve erkeklerin çabaları sonucunda-sizin ya da benim hayatımızı nasıl yaşadığımızı umursamayacaklar. Ne kadar  çok çabaladığımızı umursamayacaklar. İyi insanlar olup olmadığımızı umursamayacaklar. Şiddet dolu olup olmadığımız umurlarında olmayacak. Gezegenin katledilmesinden dolayı yas tutup tutmadığımızı umursamayacaklar. Aydın olup olmadığımızı da umursamayacaklar. Harekete geçmemek için ne tür bahanelerimiz (“bu meseleyi düşünemeyecek kadar stres altındaydım”, ya da “hem çok büyük hem de çok korkunç” ya da “çok meşgulüm” ya da bilerce kez duyduğumuz nice bahane gibi)olduğunu umursamayacaklar. Ne kadar sade bir hayat sürdüğümüzü umursamayacaklar. Düşüncede ve eylemde ne kadar temiz ve saf olduğumuzu umursamayacaklar. Görmeyi dilediğimiz o değişim haline dönüşüp dönüşmediğimize de aldırmayacaklar.

Oyumuzu Demokratlara, Cumhuriyetçilere, Yeşillere, Liberterlere ya da hiç kimseye verip vermediğimizi de  umursamayacaklar. Bu konuda büyük kitaplar yazmamızı da  umursamayacaklar. Bu  ölümcül ekonomiyi sürdüren politikacılara ya da CEO’lara “merhamet” duyup duymadığımıza aldırmayacaklar. Onlar suyu içip içemediklerine, havayı soluyup soluyamadıklarına aldıracaklar. Toprağın onları besleyip besleyemeyeceğine aldıracaklar.

Hepimiz büyük bir dönüşümle alakalı fanteziler kurabiliriz; ama eğer insanlar (ve insan olmayan canlı toplumları) nefes alamıyorsa o zaman hiçbir önemi yok. Bu kültürün gezegeni öldürmesinin önüne geçmekten daha önemli bir şey yok. Bunu söylemek bile utanç verici. Toprak her şeyin kaynağıdır. Eğer gezegeniniz yoksa, o zaman ekonomik sisteminiz yoktur, ruhsallığınız yoktur, bu soruyu bile soramazsınız. Eğer gezegeniniz yoksa hiç kimse soru soramaz.

Peki ben hangi soruyu sorardım? “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” diye sormak yerine  insanlar yaşadıkları toprağa, onlara hayat veren toprağa şu soruyu sorsalardı: “senin müttefiğin olmak için, seni  bu kültürden korumaya yardımcı olmak için ne yapabilirim ve ne yapmam gerekiyor? Bu kültürün seni öldürmesine son vermek için beraber ne yapabiliriz?” Eğer bu soruyu sorarsanız ve dinlerseniz, toprak neye ihtiyacı olduğunu size söyleyecektir. O zaman geriye tek gerçek soru kalıyor: bunu yapmayı istiyor musunuz?

Çeviri:CemC

KİM KORKAR JERRY VLASAK’TAN?

KİM KORKAR JERRY VLASAK’TAN?

 

Dr.Steve Best

 

Dr. Jerry Vlasak bir çok yönden tanınan bir isim. Los Angeles’te o bir travma cerrahı, militan bir hayvan hakları eylemcisi, dirikesime yönelik ciddi eleştirileri bulunan eski bir dirikesimci, SHAC  ve In Defense of Animals gibi grupların bilimsel danışmanı ve Kuzey Amerikan Hayvan Özgürlüğü Basın Odası kurucusu ve sözcüsü.Vlasak ayrıca bir çok başka görevde de bulunmuş; mesela PCRM sözcüsü, Sea Shepherd mürettabıymış zamanında. Vlasak bu “eski” görevlerindeki sürgün konumunu hayvanları “araştırma” adına sömürenlere karşı şiddet kullanmayı hayvan hakları/hayvan özgürlüğü hareketi için meşru bir taktik olarak açık açık savunması sonucu elde etti. Vlasak ayrıca eski bir İngiltere ziyaretçisi. 2004 yılı yaz aylarında ;İngiltere İç İşleri Bakanı David Blunkett, Vlasak ve Pamelyn Ferdin’in ülkeye girişini yasakladı. Blunkett’in bu tavrı Vlasak’ı sıradan bir “mahalli tehdit” konumundan, çok daha tehditkar bir “uluslararası terörist” durumuna yükseltti.

 

 

 

Şiddetin Haklılığı

 

Vlasak şiddet kullanmayı iki açıdan savundu. Ahlaki anlamda, Vlasak; tehdit etmekten haneye tecavüze, sabotajdan saldırıya ve hatta cinayete dek bütün taktiklerin insanların hayvanları maruz bıraktığı ızdırap karşısında, hayvanları meta olarak tanımlayan ve sömürü sistemlerini besleyen yasal sistemler aracılığıyla hayvanların acılarına son vermenin imkansızlığı yüzünden ve hayvanları bu insanların pençelerinden kurtarmaya yönelik ahlaki zorunluluk karşısında meşru olduğuna inanıyor. Pragmatik anlamda ,Vlasak;  şiddet kullanmanın etkili bir göz dağı verme taktiği olacağına ve bir çok insanın hayvanları sömürmesine engel olacağına, bir çok insanın da bu şeytani yola girmeyi düşünmeyi bile istemeyeceğine ikna edeceğine inanıyor.

 

Her iki argüman da ortaya konulmaları ve karşı argümanlara cevap verebilmeleri anlamında büyük çaba ve ayrıntı istiyor, ama Vlasak bunları dramatik bir şekilde masaya koydu. Uluslararası medyanın ilgisini çekerek, hayvan özgürlüğü davasının, masum hayvanları zalimlerinden ellerinden kurtarmak amacı güden; yer altı, illegal ama tamamen geçerli bir aracı olduğunu gösterdi. Malcolm X siyah özgürlüğün “gereken bütün araçlara başvurarak” kazanılması gerektiğini söylediğinde şiddeti ileriyi düşünerek bir taktik olarak savunmuyor, aslında siyah insanlara polislerin onların insan haklarını korumaktan çok bu hakları ihlal edeceği bir konum içerisinde meşru müdafaa hakkını saklı tutuyordu.

 

Aynen Vlasak hayvan özgürlüğünün gereken bütün araçları kullanarak kazanılması gerektiğini söylerken hayvanların meşru müdafaa  hakkından söz ediyor. Hayvanlar kendilerini savunamayacağı  için (elbette eğiticilerini hak ettikleri şekilde öldüren filler ve kaplanlar hariç) insanlar hayvanlar adına hareket etmek zorunda. Ve eğer bir hayvanı saldırıdan kurtarmak için  şiddete başvurmak gerekiyorsa o zaman hayvanların meşru müdafaa hakkı için şiddet kullanmak meşru bir araçtır. İstersek buna “genişletilmiş meşru müdafaa “ diyebiliriz; çünkü insanlar kendilerine zulmedenleri öldüremeyecek ya da kendilerini savunamayacak denli yaralanmış ve baskı altına alınmış hayvanlar adına eylemlerde bulunuyorlar.

 

Genişletilmiş meşru müdafaa dediğim şey aslında California’daki ve diğer eyaletlerdeki ceza kanunları yürütmeliğini yansıtıyor, buna “gereklilik müdafaası” deniyor. Sanık birisine daha büyük bir zarar verilmesini önlemek için illegal bir eyleme başvurulduğuna inanıyorsa, ve söz konusu zararın yasayı  çiğnemekten daha acil olduğuna inanıyorsa, ve eğer bu eyleme başvurulmazsa söz konusu zararın meydana gelmesi kesinse bu müdafaayı öne sürebilir. Tabii ki gereklilik müdafaası etik olmayan ve haksız şiddet eylemlerini savunmak için de kullanılabilir, ama hukuk ve etik prensipleri her zaman birbirine denk gelmezler, sivil itaatsizlik, sabotaj ve hatta şiddet kullanmanın bir çok olayda akla uygun bir sebebi olabilir.

 

Vlasak insan toplumunda şiddetin daha büyük bir şiddeti önleme aracı ya da meşru müdafaa aracı olduğu durumları kullanıyor. Vlasak hayvanları savunmak için benzeri argümanlara  başvurulmamasının net bir türcülük olduğunu söylüyor, bu mantıki sonuca hayvan hakları hareketindeki bir çok insanın yapamayacağı ya da yapmayacağı bir şekilde ulaşıyor. Türcülüğün sınırlarından mantığın ayrı tuttuğu şeyi ya da bir çok insanın türcülük davranışının sınırlarında bıraktığı şeyi söylüyor. Ayrıca hayvan hakları hareketi içerisinde hayvan özgürlüğü mücadelelerini geçmiş insan özgürlüğü mücadelelerinin geniş bağlamı içerisine yerleştirebilme kabiliyeti açısından da benzersiz bir özellik taşıyor. Mal ve mülke yönelik saldırıları kınayan ama hayvanlara yapılan şiddeti destekleyenlerin iki yüzlülüğünün altını çiziyor. İnsanların 30 sene içerisinde tek bir insanı bile incitmemesine rağmen ALF’i terörist diye damgalarken hayvanları sömürenlerin hayvanlara yaptığı şeyleri, hatta eylemcilere zarar verip öldürdükleri örnekleri de görmezden geldiğini ortaya koyuyor.

 

Vlasak’ı (Paul Watson, Rod Coronado, Kevin Jonas ve diğerleri ile beraber) “hayvan hakları hareketinin merhametli olmaktan tehditkar olmaya doğru geçirdiği dönüşümün” bir örneği olarak görebiliriz.Ya da sayıları giderek artan, hayvanları ve dünyayı savunan eylemcilerin sömürücü şirketlere karşı daha militan pozisyonlar ve taktikler almaya zorlandığı gezegen çapında bir ekokrizin kesin bir işareti olarak da görebiliriz.Çünkü bu sömürücüler iktidarlarından vazgeçmeden önce dünyayı yakıp yıkacaklar.

 

Doktoru Şeytanlaştırmak

 

Dr. Jerry Vlasak’ın şeytanlaştırılması süreci, 2003 yılı Hayvan Hakları konferansında yaptığı konuşmanın ardından, kendisine sorulan bir soruya verdiği cevabı ile başladı. Bu konferansta söylediği sözleri internet aracılığıyla hayvanlara şiddet uygulamayı savunan ve şiddet üzerindeki tekellerine meydana okunacağı gerçeği karşısında şok geçirenler tarafından her tarafa yayıldı. Hayvan özgürlüğü hedeflerine  ulaşmak için şiddet taktikleri kullanmak konusunda ne düşündüğü sorulduğunda Vlasak şöyle bir cevap verdi:

 

“Bence hareketimizde şiddet kullanmak var. Ve bence etkili bir strateji de olabilir bu. Sadece ahlaken kabul edilebilir olması bir yana bence pragmatik bir bakış açısıyla baktığımızda  çok etkin bir şekilde de kullanılabilir.

 

Mesela; eğer dirikesimciler rutin bir şekilde öldürülüyor olsaydı, bence bu diğer dirikesimcilerin bir an durup ne yaptıklarını düşünmelerine sebep olurdu ve eğer bu dirikesimciler mesela suikast için hedefleniyorlarsa , bence eğer, sıradan birisi değil de ünlü ve bilindik dirikesimciler suikaste uğruyor olsaydı, o zaman o dirikesimciler kadar tanınmış olmayan diğerleri “ben bu işe girmeyeceğim, çünkü bu iş çok tehlikeli, başka işler de yapabilirim, böyle tehlikeli bir işe bulaşmaya gerek yok” diyebilirler. Bence korku ve göz dağı verme faktörü olarak bu etkili bir taktik olurdu.

 

Hem dirikesim oranlarında  ciddi bir düşüş görmek için fazla kişi öldürmeye-suikaste uğratmaya- gerek de yok . Mesela 5, 10, 15 insan karşılığında 1 milyon, 2 milyon, 10 milyon hayvan kurtarabiliriz.

 

İnsanlar hemen heyecanlanıyorlar, “peki ya bir kundaklama eylemi sırasında ALF kazara birisini öldürecek olursa o zaman ne olur?” diyorlar. Siz de biliyorsunuz ya, bu fikre alışmamız gerek. Bir gün bu olacak, tamam mı? Bir gün olacak.”

 

 

Bu sözleri sebebiyle Vlasak’ın kafayı sıyırmış, höyküren muhalifleri Onu hayvan hakları hareketinin Eric Rudolph’u ya da John Brown’ı haline getirdiler. Dikkatlice okunduğunda Vlasak’ın şiddeti savunmadığını, daha büyük bir şiddet düzeyiyle karşılaşmak yerine hayvanları kurtarmak için biraz şiddet kullanmanın ahlaken haklı görülebilecek bir şey olduğunu söylediğini görüyoruz. Vlasak öncelikle önümüze hayali bir senaryo koyuyor, bu senaryoya göre eğer belli sayıda dirikesimci öldürülürse bunun hayvanların yararına  olacağı, bir çok dirikesimcinin hayvanlar üzerinde yürüttükleri deneyleri sona erdireceği ve bir çok potansiyel dirikesimcinin de başka araştırmalara yöneleceğini söylüyor. Aslında burada Vlasak totolojik bir beyanda bulunuyor, yani 2+2=4’tür diyor.

 

Dahası, eski insan özgürlüğü mücadelelerine bakarak Vlasak hayvan özgürlüğü hareketinden birisinin eninde sonunda hayvanları sömürenlere karşı şiddete başvuracağını söylüyor. Şu andan yıllar yıllar sonra hayvanları sömürenler hayatları yerine sadece mal ve mülklerine yönelik saldırıların olduğu o güzel zamanları hatırlayabilirler. Hayvan haklarına muhalif  olanlar da bunu artık daha sık dile getiriyorlar; çünkü hayvan özgürlüğü mücadelesinin giderek daha militan ve daha sert bir hal aldığını onlar da fark ediyor. O halde sıra Vlasak’a gelince kopan bu gürültünün anlamı ne? Bir dirikesimcinin, bir kürk çiftliği sahibinin, Tüketici Özgürlüğü Merkezi’nden bir şirket pezevenginin ya da hayvan düşmanı sitelerinden birisinin sahibi iğrenç bir yaratığın suikaste kurban gitmesi insanı şok etse de Vlasak olumsuz propagandanın hayvan hakları hareketini yok edeceğini ya da ona leke süreceğini düşünmüyor, bu anlamda Eric Rudoph’un eylemleri ya da  Army of God (Tanrı’nın Askerleri) ‘nin diğer üyeleri kürtaj karşıtı hareketin bütünlüğüne ne kadar zarar verdiyse, veyahut Nelson Mandela’nın şiddet yanlısı oluşunun eylemle geçen kariyerinin onun terörist olmaktan özgürlük savaşçısı olmaya geçişine olan etkisi neyse bu da öyle.

 

 

Bu iddiaları ortaya koyarak Vlasak muhakkak ki artık ihtilaflı bölgelere girmiş oldu, dirikesimcileri ve diğer tür ayrımcılarını şok etti, öfkelendirdi ve hatta İngiltere’ye girmesi de yasaklandı. Ancak söylediği sözler ABD anayasasının ilk maddesine son derece uygun ve bu sebepten dolayı da anayasanın koruması altında. İlk maddenin özü Vlasak’ın 2003 konferansında yaptığı türden, pek de sevilmeyecek, insanların itiraz edebileceği, hakaret dolu kabul edebileceği konuşmaları ya da sözleri, bildirileri koruma altına almaktır. Herkes, her türden sömürücünün, kendi iğrenç davranış gerekçeleri ya da vicdansız eylemlerini savunduğu sürece, konuşma özgürlüğü hakkını kullanmaya bayıldığını bilir. Eğer Vlasak dirikesimcilere karşı anında insanları provoke edecek şekilde şiddet kullanmayı gerçekten savunsaydı, o zaman yasal çizgiyi geçmiş olurdu. İnsanlara değil ama hayvanlara yönelik şiddeti savunan insanların çıldırmış saptırmalarına rağmen Vlasak bu çizgiyi aslında geçmedi.

 

Vlasak şiddet kullanımını geçmiş insan özgürlüğü hareketlerinin tarihsel bağlamı içerisinde kullanıyor; bu hareketler bir grubun diğer grubu şiddet kullanarak baskı altına almasına son vermek için şiddet kullanmıştır. ABD Bağımsızlık Savaşı’nı düşünebiliriz burada. İlk söylediklerinin peşinden gelen eleştiri sağanağından sonra Vlasak şunları söyledi:

 

“Hayvan hakları hareketini bir vakum içerisine koyamazsınız. Onu tarihsel bir bağlam içerisine koymalısınız. Bizler, insan olmayan ve hissetme yeteneğine sahip canlıların kendi iradelerine karşı konularak sömürülmemesi, esir edilmemesi, ve kötü bilim ve çıkar sağlamak amacıyla kimsenin aklının almayacağı bir şekilde işkenceye tabi tutulmaması için savaşıyoruz.

 

Diğer iğrençlikleri, korkunç bir şiddeti ve masum hayatların yok edilmesini son erdirmek için yapılan diğer tarihi hareketlere baktığımızda, buna Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığına karşı yürütülen mücadele,  ABD’de siyah kölelerin özgürlüklerine kavuşturulması, yerlilerin kendi kültürlerine sahip çıkma mücadelesi de dahil, şiddet her daim kullanıldı ve bu mücadelelerde kayıplar da verildi. İnsanlar petrol, para ve iktidar gibi tamamen saçma sapan sebepler yüzünden öldürüldü. Eğer ahlaki ve etik bir mücadelede, dünyada en çok ezilen, istismar edilen ve  işkenceye uğrayan  canlılar uğruna girişilen bu savaşta hiçbir kayıp yaşanmayacağını söylemek benim için tür ayrımcısı bir şekilde davranmak olur. Bunu istemiyorum, bu konuda destek de vermiyorum, ben sadece hayvan hakları hareketinin hırs ve çıkar sağlamak amacıyla hayvanların maruz bırakıldığı terör, istismar ve cinayetlere rağmen dünyanın gördüğü en barış yanlısı, en kendine dikkat eden hareket olduğunu söylüyorum. Eğer şans eseri hayvanlar için savaşanlar tarafından şiddet kulanılacak olursa, ya da kayıplar yaşanırsa bu duruma tarihsel bağlam ve perspektif içerisinde bakılmalı.”

 

Vlasak bu sözlerini uluslararası medyaya defalarca tekrarladı, şiddetin ahlaken savunulabilir bir taktik olduğu görüşüyle gerçek anlamda  şiddet kullanmayı savunan görüşler arasındaki farkı ortaya koydu. 2004 yılı BBC Radio 4’ün Today programında kendisiyle yapılan röportajda  Vlasak şunları söyledi:

 

“Ben şahsen kimsenin öldürülmesini savunmuyorum, önermiyorum, buna göz yummuyorum. Ben hayat kurtaran bir fizisyenim. Bütün günümü insan hayatı kurtararak geçiriyorum. Benim söylediğim şey, tarihsel bağlam içerisinde, şiddetin hayvan haklarını savunanlara karşı kullanıldığı ve hayvanlara karşı kullanıldığı;
bunun da bizim onlara karşı şiddet kullanmamızdan da farklı olmadığıdır. Zulme karşı verilen bütün mücadelelerde, tarihsel olarak baktığımızda, Amerika’daki kölelik günlerinden Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı günlerine dek şiddet gerekli oldu. Ben hayvan hakları mücadelesini tarih içerisinde görülmüş diğer mücadele örneklerinden farklı görmüyorum”

 

2004 yılı Kasım ayında Avustralya televizyon kanalının kendisiyle yaptığı röportajda Vlasak geri adım atmadı ve programın sunucusuyla arasında şu konuşmalar geçti:

 

 

Jenny Brockie: Ne kadar ileriye gitmeye hazırsınız, çünkü galiba 5, 10, 15 kişinin 1 milyon, 2 milyon, 10 milyon hayvanın hayatını kurtaracağını söylemiştiniz .Ayrıca şiddetin ahlaken kabul edilebilecek bir taktik olduğunu ve hayvan özgürlüğü mücadelesinde işe yarayabilecek bir taktik olduğunu da söylediniz. Bu sözlerinizin arkasında mısınız?

 

Jerry Vlasak: Hepsinin arkasındayım. Eğer tarihsel açıdan bakarsanız, zulme karşı verilmiş bütün mücadelelere bakarsanız, bu ister G.Afrika’daki ırk ayrımı olsun, Amerika’daki kölelik olsun ya da Kuzey İrlanda’da, İrlanda’da, Irak’ta, Vietnam’daki diğer mücadeleler olsun- yani özgürlük talebiyle yapılan bütün mücadelelere bakıldığında şiddete başvurulduğunu görüyoruz. Ve bu arada, onlar her anlamda şiddet kullanıyorlar. Hayvanları yavaş ve  işkenceler çektirerek öldürdükleri laboratuarlarda şiddet kullanıyorlar, hayvan haklarını savunanlara karşı da şiddet kullanıyorlar. En azından 12 kişi hayvan istismarcıları tarafından  öldürüldü ama bundan bahseden kimse yok.

 

Jenny Brockie: O halde bir hayvanın hayatını kurtarmak için insan öldürür müsünüz, bunu mu söylüyorsunuz?

 

Jerry Vlasak: Bunun hiç olmayacağını söylemiyorum.

 

Jenny Brockie: Önceden söylediğiniz şeye oldukça yakın bir şey söylüyorsunuz.

 

Jerry Vlasak: Beş suçlu dirikesimcinin hayatına yüz milyonlarca masum hayvanın hayatını kurtarmak için son verilmesini savunur muyum? Evet, savunurum.

 

Canlı yayında Vlasak ilk söylediği sözler üzerinde kelime oyunu yapmadan konuştu. Ancak önceki röportajlarının aksine burada Vlasak önceden söylediği şeyin tersini söylüyor, ilk kez hayvanları kurtarmak için dirikesimcilerin öldürülmesini savunacağını söylüyor. Belki yanlış konuştu, ya da duruşu daha da netleşiyor. Bu benim bildiğim kadarıyla şiddet yanlılığını gösterdiği tek örnek.

 

Vlasak, beş milyon masum hayvanın hayatını , hayvanlara işkence edip onları  öldürmekten suçlu, çürümüş insanların hayatına tercih ediyor . Bu görüşlerini ifade etmek onun hakkı. Bu bağlam içerisinde bile Vlasak hala daha anayasal haklarının korumasında bulunuyor; çünkü insanları galeyana getirir bir tarzda konuşmuyor. Kişisel ve varsayımsal kelimelerle konuşuyor, insanların dışarı çıkıp dirikesimcileri öldürmesi şeklinde bir açıklama yapmıyor.

 

Fok Savaşları

 

2005 yılı Nisan ayında Vlasak, Paul Watson ve Sea Shepherd Conservation Society’nin diğer üyeleriyle beraber fok avcılarıyla karşı karşıya gelmek ve onların 350 bin foku öldürmesine engel olmak için  bir araya geldi. Vlasak’ın şiddet üzerine görüşleri öfkeden deliye dönmüş bir fok avcısı tarafından saldırıya uğradığı an teste tabi tutulmuş oldu. Yere devrilip de burnu kanlar içerisinde kaldığında Vlasak saldırıya barışçıl bir  şekilde karşı koydu ve tepki vermedi. Şiddet Peygamberi için garip bir davranış.

 

Kanada Yayın Şirketi (CBC) (Kanada devletinin propaganda aracı ) ile yaptığı bir röportajda ise Vlasak, Prens Edward Adası’nın buzullarından düşmancıl medya ilgisinin sıcak sularına doğru yüzmüş oldu. Fok avcılarının kötülük anlamında dirikesimcilere benzetilip benzetilemeyeceği sorulduğunda Vlasak gözünü kırpmadan “Evet, bence hepsi korkunçlar. Onları durdurmanın bir diğer yolu da şiddet uygulamakla tehdit etmek olurdu ve ben de bu tehdidin arkasında olurdum” dedi.

 

Foklara yönelik barbarca katliamların sözünü etmek yerine CBC ve Vlasak’ı eleştirenler tahmin edileceği gibi bu sözlerinin deyim yerindeyse üzerine atladılar. Fok avcıları yüz binlerce fok üzerine korkunç bir şiddet uygularken Kanada medyası Vlasak’ı şiddet yanlısı ve aşırı uçlarda bir tip olarak resmetti. Kanada medyasının  çoğu gerçekten de fokların katledilmesini “insani” öldürme metodlarının kullanıldığı (mesela bebek fokların derisini hayvanın bilinci yerindeyken ve hayvan canlıyken soymak gibi) saygı değer bir gelenek olduğunu söyleyerek savundu. Sea Shepherd  yönetim kuruluna ikiyüzlülük dolu halk baskısı uygulandı ve yönetim kurulu Vlasak’ı görevinden aldı.

 

Vlasak tartışmalı sözleri karşılığında yüksek bir bedel ödedi ama, bir yandan da provokatif bir duruş sergileme ve tutarlı bir şekilde özgürlük etiği ve politikası mantığı yürütebilme anlamında da tebrik edilmeli. Vlasak’ı hayvan hakları hareketi içerisinde eleştirenler, Vlasakın hayvan hakları hareketine dair yarattığına inandıkları olumsuz imaj sebebiyle dırdır ededursunlar Vlasak  bir yandan da büyük bir uluslar arası medya ilgisinin odağı oldu ve böylece de dirikesimin korkunçluğu ve fok katliamları ile  ilgili bir çok kitleyi eğitme fırsatını değerlendirme şansını yakaladı. CBC olayında görüldüğü gibi, Vlasak’ın medyanın  ilgisini çekmesi demek bu ilginin her zaman hayvanların içinde bulunduğu kötü duruma yönelik olmayacağını, mesela tartışmaya açık sözlerine yönelebileceğini de düşünmemiz gerekiyor. Bu durumda medyanın ilgisini çekmek  için provokatif sözlere ve eylemlere ihtiyaç olsa da medya böyle bir durumda hemen konuşmaların, sözlerin ve eylemlerin referanslarına değil konuşan ve eyleme girenlerin kendisine odaklanabilir.

 

Bu yüzden Vlasak için ortadaki sorun, mesajı hayvan sömürüsü ile bağlantı halinde tutmak, yoksa kendi sözlerinin ne olduğu ile değil; gerçek şiddet ve terörizmin hayvanları sömürenlerden kaynaklandığını, hayvan özgürlükçülerinden kaynaklanmadığını göstermek. Gerçekten de yaptığı her konuşmada Vlasak, hayvan özgürlüğü hareketini şiddet uygulamakla suçlayanlara rağmen bu korkunç iki yüzlülüğü ifşa etmeye çalışıyor, oysa hayvanları sömürenler her yıl dünyayı hayvanların kanıyla yıkıyorlar, hayvan özgürlüğü eylemcilerine saldırıyor ve bazen de onları öldürüyorlar.

 

İkiyüzlülük Koridorları

 

Vlasak hayvanları sömürenlerin şiddet kullanmayı tekelleştirme hakkına meydan okuyan sözlerinden dolayı çarmıha gerilirken, içeriği iğrenç şeylerle dolu konuşmalar eğer Sağ’dan geliyorsa hiç fark edilmiyor bile. Sağ, Ward Churcill’in 11 Eylül  kurbanlarının birşekilde “küçük Eichmannlar” olduğunu söylemesi üzerine kalp krizi geçirdi, ama Afganistan ve Irak’ta görev yapan üç yıldızlı deniz generali James Mattis  açık açık “ aslında  Iraklıları öldürmek çok eğlenceli. İnsanları vurmak çok eğlenceli” dediğinde öfke patlaması ya da kovma tehdidi filan yaşanmadı hiç. Gene Bush’un yakın arkadaşı, Ebu Garib ve diğer yerlerde Iraklı tutuklulara uygulanan işkenceleri haklı çıkaran politikaları planlayan Alberto Gonzalez de uluslararası hukuku ve insani politikaları alenen çiğnediği için kovulmamakla kalmadı bir de bunun üstüne general yapıldı.

 

Peki sağ kanattan yazar Ann Coulter “Timothy McVeigh’le (Oklahoma bombacısı) ilgili tek pişmanlığım onun New York Times Binasına gitmemiş olması “ gibi saçma sapan şeyler söylediğinde neden bu kudurmuş tepkilerden eser  okunmuyor ortada? Coulter  için “liberal” oldukları sürece insan öldürmekte bir sakınca yok. Ted Nugent’ın 2005 yılı Mart ayı NRS kongresinde söylediği şu sözler için neden tepki gelmedi: “Alamo’yu hatırlayın! Vurun onları!”. Alkış almak için bağırmıştı, “ size ne kadar radikal olduğumu göstermek istiyorum. Araba hırsızlarının ölmesini istiyorum.Tecavüzcülerin ölmesini istiyorum.Hırsızların ölmesini istiyorum.Çocukları taciz edenlerin ölmesini istiyorum. Kötü adamların ölmesini istiyorum. Mahkeme filan yok.Kefalet yok.Erken tahliye yok. Hepsinin ölmesini istiyorum. Elinize bir silah alın ve size saldırırlarsa vurun onları.” Nugent açık açık cinayetten bahsediyor, hem de hiçbir yasal sürece dahil olmaksızın. Hak yok, anayasa, mahkeme sistemi veya adalet filan da yok. Nugent faşist sözleri için bir bedel ödedi mi? Ona destek verenler ondan uzak durmaları için zorlandılar mı? Tabi ki hayır. Nugent toplum tarafından onaylanan hayvan cinayetlerine devam ediyor, oysa Vlasak tür ayrımcısı şiddetin kurallarını ihlal ederek hasta ve yolundan sapmış bir dünyanın aşağılamasıyla karşı karşıya kalıyor.

 

Nugent gibi geri kafalı insanların şiddete başvurması ayrı bir şey ama son zamanlarda Kongre’de sağ kanat üyelerinden şiddet tehditleri geliyor. Nisan-Mayıs 2005 tarihinde Terri Schiavo’nun (ötenazi istenen bir hasta.Kocası ötenazi yapılmasını isterken ailesi buna karşı çıkıyor, iki taraf arasında yargı yolu açılıyor. Dava 1998’de başlıyor, sonuç koca lehin 2005’te alınıyor, ötenazi yapılıyor) hayatını kurtarma çabalarının sonuç vermemesi üzerine “hayattan yana” muhafazakarlar “eylemci hakimler”e karşı haçlı seferi başlattılar- yani liberal hakimleri kastediyorlardı-soldan aşırı sağa kadar her konuda karar veren kişilerden söz ediyorlardı. 4 Nisan’da Senato’da konuşan Cumhuriyetçi senatör John Cornyn Shiavo meselesinden söz ederek 1 Mart tarihli Anayasa Mahkemesi kararının “eylemci yargı” sonucunda gençler için ölüm cezasını iptal ettiğini söyledi. Ne zaman liberal duyarlılıkları olan bir hakim dinci sağın politik ajandasına uymayan kararlar verirse  o zaman” yargıda eylem” söz konusu oluyordu.

 

2005 yılı Nisan ayında meydana gelen korkunç olayda Chicago ve Atlanta’da 2 hakim vurularak öldürüldü. Senatör John Cornyn bu olayın ardından şunları söyledi: “ burada sebep sonuç ilişkisi var mı bilmiyorum, ama  bu ülkede mahkeme şiddeti örnekleri gördüğümü söyleyebilirim. Ve merak ediyorum; bazı durumlarda bazı yerlerde bazı kişilerde hakimlerin politik kararlar verdiği ama halka açıklamadığı durumlar olabilir mi, yani öyle ki , bu durum öyle bir hal alıyor ki, sonunda bazı insanlar şiddete başvuruyor olabilir.Haklı görmesem de bu konuda benzeri fikirlerim var.”

 

Cornyn alçak sese federal hakimlerin öldürülmesini kınarken diğer taraftan aslında “eylemci” hakimlerin sağ kanatın hedeflerine uymamaları sebebiyle öldürülebileceğini de söylüyor. Bu tehditkar durumdan kısa süre önce bir çok hakim Terri Shiavo’nun hayatını kurtarmaya yönelik bütün yasal başvuruları reddettiğinde House Majority lideri Tom Delay tehditkar bir sesle” bundan sorumlu olanların bedelini ödeyeceği gün de gelecek” demişti.

 

Ancak Cornyn ve Delay başka bir şekle sokmak isteseler de söyledikleri şeyler homofobi, militarizm, emperyalizm ve silahlara sınırsız bir oradan ulaşma izni ve ölüm cezasının daha geniş bir ölçekte uygulanması gibi “hayattan yana” sağ kanat değerleriyle ve “ana akım” Amerika  ile güya bağlantısını kaybetmiş liberal hakimlerin cinayetiyle alakalı hem tehdit cümleleridir, hem de özür beyan eden cümlelerdir. Hepsi de Jerry Vlasak’ın söylediği sözlerden çok daha tehdit dolu sözler. Bu ülkede aşırı sağcı duyguların geçerliliğini düşündüğümüzde Neo Nazilerin, kafayı sıyırmış kürtaj karşıtlarının ve diğer grupların ciddi bir şiddet ve cinayet kaydı olduğunu görüyoruz ve kayıtlara baktığımızda Cornyn ve Delay’in sözlerinin Vlasak’ın söylediği sözlere kıyasla gerçeğe daha yakın olduğunu söyleyebiliriz. Vlasak’ın sözleri insanlara yönelik şiddet kaydı bulunmayan bir yer altı özgürlük hareketine işaret ederken Cornyn ve Delay’in sözünü ettiği ultra sağcılar hem şiddeti övüyor hem de şiddete başvuruyor, patlamayı bekleyen bir bomba gibiler aynen. Eğer birileri kalkıp da onların sözlerinden etkilenerek federal bir hakime suikast düzenlerse, Cornyn ve Delay burada söz konusu cinayetten paylarına düşen sorumluluğu yüklenmek zorunda.

 

Amacını Aşmış İmtiyazlar

 

Burada ahlaki öfkemizi perspektif içerisine alalım. Burada hayvanları küçük kafeslere, beton zindanlara tıkıp beyinlerini elektrotlarda işgal edip vücutlarına toksik kimyasal maddeler enjekte eden, onları radyasyonla zehirleyen, kafataslarını pnömatik araçlarla şişiren, cinsel organlarını parçalayan, göz kapaklarını diken vb bir çok şey yapan insanlarla, dirikesimcilere ve bu tür insanlara karşı şiddet kullanmayı tartışan ya da bunu savunan bir hayvan özgürlükçüsü arasındaki farktan bahsediyoruz. Barbarlıkların bir sonu yok, Dr. Mengele’nin kurbanlarına yaptıklarının çok ötesinde bir şeyden söz ediyoruz. Bizler sırf merhametinden sebep nefret ve küçümseme duygusuyla hayat alanlara karşı hayat kurtaran bir travma cerrahından söz ediyoruz. Gerçek terör ya da gerçek terörizm Jerry Vlasak gibi birisinden kaynaklanmaz; kürk çiftlik sahiplerinden, dirikesimcilerden, avcılardan, tuzakçılardan, fok avcılarından, balina avcılarından, fabrika çiftlikleri ve mezbaha sahiplerinden ve sürüp giden hayvan soykırımından akan kanla ve acıyla  çıkar elde eden şirketlerden kaynaklanır.

 

Ne İngiltere ne de ABD’nin Jerry Vlasak’tan korkmak için bir sebebi yok. Bırakın her hayvan sömürücüsü ALF ismini duyup da korkuyla titresin, ama vatandaşların büyük acı ve esaret altında yaşamaya çalışan hayvanları bariyerleri ve güvenlik sistemlerini aşarak kurtarmaya çalışan  cesur, kendini davasına adamış ve merhametli bu canlardan korkması için hiçbir sebep yok.

 

Ama tam tersine, aşırı sağcı ABD hükümeti aşırı sağcı politik grupları “ülke  içi terörizm ” listesinden sildi. ALF ve ELF’ten farklı olarak, Army of God (Tanrı’nın Askerleri) gibi gruplar ve milisler insanlar için gerçek bir tehdit, çünkü şiddet ve nefret kayıtları bulunuyor. Bu ülkede bir şirketin çıkarlarını tehdit etmek; Oklahoma City’deki Alfred P Murrah Federal Binası’nı havaya uçurup 168 insanı öldürmekten, 500 kişiyi yaralamaktan; Atlanta Olimpiyatlarına bomba yerleştirerek 1 kişiyi öldürüp 100 kişiyi yaralamaktan; kürtaj yapan doktorları öldürmekten; siyahları, Yahudileri, göçmenleri öldürmekten; antrax, sodyum siyanür bombaları gibi kitle imha silahları, makineleri tüfekler, yüzbinlerce adet cephanelik ve uzaktan kumandalı patlayacılara sahip olmaktan daha ciddi bir tehdit.

 

 

Bunların hepsi aşırı sağın suçları, devlet ALF yerine aşırı sağın sayısız kuruluşlarına vatandaşları ve ülke güvenliği için daha az bir tehdit  oluşturuyor gözüyle bakıyor. Ama ALF insanları değil, şirketleri tehdit ediyor; bu kafayı sıyırmış toplumda çıkarlar hayattan daha değerli olduğu için ALF ve ELF bir numaralı Halk Düşmanı olarak görülüyor.25  Nisan 2005 tarihli newsday.com sitesinde şöyle bir yazı vardı: “ İç güvenlik birimlerinden gelen bir habere göre ALF El-Kaide’yi desteleyebilecek ülke içi terörizm tehditi yapan gruplar arasında gösteriliyor”. Bu belge saçma sapan bir şey, gerçeklerin saptırılması ve hayal gücünün işi demek bu. ALF’in politik görüşleri Sol anarşist görüşlerden oluşuyor,ve El-Kaide’nin fundamentalist, otoriter ve ataerkil, şiddet yanlısı görüşlerine taban tabana zıt. ALF’in El-Kaide’yle felsefi veya pratik hiçbir bağı yokken ABD’deki aşırı sağcıların ABD hükümetine yönelik şiddet içeren muhalefete ve Amerikalı vatandaşlara karşı terörist saldırılara büyük bir eğilimi var. Dış İlişkiler Konseyi’ne göre;

 

“El-Kaide ile yurt içi terörist gruplar arasında işlevsel hiçbir bağ yok ,ama bilgi toplayan kuruluşlar Amerikalı aşrı sağcıların ve İslamcı militanların Yahudiler, Masonlar ve diğer grupların dünyayı kontrol etmek istemesiyle alakalı benzer teoriler yaydığını ortaya koydu. Dahası, bazı beyaz sağcılar 11 Eylül eylemlerini alkışladı. Ulusal İttifak adında Batı Virginia’da bulunan Neo Nazi grubunun liderlerinden birisi “ Yahudileri öldürmek için uçakları binalara doğru süren herkese saygım var. Keşke üyelerimizde bunların yarısı kadar cesaret olsa” demiştir.

 

Medyanın dil hakimiyeti ve tahakkümüyle, halkın genel görüşüyle beraber Sağ ve Şirket Amerikası “terörizm” söylemini ve bunun tanımlarını kontrol ediyor. Görünüşe göre, bu altın standartlar sayesinde devlet şiddeti, şirket  şiddeti ve insan türünün hayvanlara karşı yürüttüğü şiddet terörizm tanımından çıkartılıyor, onun yerine mal ve mülkün yok edilmesi, şiddet ve yıkımın belgelenmesi ve diğer hayvan hakları ve çevreci kuruluşların taktikleri –ve genel anlamıyla muhalif duruş- bu tanıma dahil ediliyor. Bir kez güç ve şiddet uygulamaya konulduğunda (dil terörizminin şiddeti ve gücü) şirket-devlet kompleksi o zaman kendi meşruluğuna meydan okuyan herkese uygun baskı ve saldırganlıkla cevap verebilir.

 

ABD yurttaşlarının karşısındaki, aslında bütün dünyanın karşısındaki en önemli tehdit, gezegen üzerindeki en önde gelen terör tehdidi olan ABD devletidir. Nikaragua’dan Şili’ye, Vietnam’dan Irak’a, İran’dan Endonezya’ya kadar  ABD terörist devleti düzinelerce sayıda bağımsız ya da demokratik yöntemle seçilmiş hükümeti devirmiş, sistemli bir şekilde insan haklarını  işgal etmiş, bir anda on binlerce insanı katletmiş, faşist hükümetlere ve juntalara yardım ve yataklık etmiş ve mümkün olabilecek her şekilde –ister serbest pazar isterse kurşun aracılığıyla- bütün gezegeni hakimiyeti altına almanın yollarını aramıştır.

 

 

Hayvanları sömürmekte çıkarı olanlar için Jerry Vlasak bir tehdittir, aşırı uçta birisidir. Akılcı, adil ve şiddet içermeyen bir dünya için mücadele edenler, en temel hak ve adalet kavramlarına hayvanları da katmak isteyenler için o bir özgürlük savaşçısıdır. Belki yaklaşmakta olan karanlık bir geleceğin kehaneti de olabilir, hayatı ve gezegeni yok etmeye ant  içmiş insanlarla onları durdurmak amacında olanlar arasındaki iç savaş, modern özgürlük hareketlerinin bir parçası olan şiddete başvurmak üzere olabilir. Şu ana dek, hayvan özgürlüğü hareketinin John Brown ya da Nat Turner’ları yok, ve bu da sadist insanların hayvanları maruz bıraktığı korkunç şeyleri ve hakiki şiddetin boyutunu bilen, kısıtlanmış eylemciler için önemli bir işaret oluyor.

 

Çeviri: CemC

 

 

 

 

Etin Cinsel Politikası

ET ÜZERİNDEN KONUŞMALAR

Düzenleyen.Güvercin Postası

Carol Adams;

aile içi şiddet ve hayvan savunuculuğu alanlarında kapsamlı çalışmalar yapmış eko-feminist bir ilahiyatçı, yazar ve
aktivist.

1990’da yayımlanan ilk kitabı The Sexual Politics of Meat’te [Etin Cinsel Politikası], hayvanlara yönelik muamele ile kadınlara yönelik muamele arasındaki ilişkiyi ortaya koydu;

yaşayan, hissedebilen hayvanların “et” haline getirilmeleri ile, kadınların cinsel nesnelere indirgenmesi arasında benzerlik kurarak feminist-vejetaryen bir kuramın temellerini attı.

O tarihten bu yana eko-feminizm, aile içi şiddet, vejetaryenlik ve hayvan savunuculuğu üzerine kitaplar ve
makaleler yayımladı.

Carol Adams’ın son derece iddialı ve çarpıcı fikirlerini “güvercinle konuşma” şeklinde düzenleyip getiriyorum.
İlginç bulacağınızı düşünüyorum.

güvercin:

Neden vejetaryen olmaya karar verdiniz?

Carol Adams:
Feminist kuramcı Sandra Barky şöyle bir gözlemde bulunur: “Feministler diğer insanların gördüklerinden farklı şeyler
görmezler, aynı şeyleri farklı gözle görürler.

“Ben hep gördüğümüz şeyleri farklı gözle görmeye başladığım için vejetaryen oldum. Bana bu farklı bakışı kazandıran
olay, midillimin ölmesiydi. Yale İlahiyat Fakültesi’ndeki ilk yılımın sonunda New York eyaletinin Forestville kasabasındaki
evime döndüm. Valizlerimi açarken birinin ısrarla kapıyı yumrukladığını işittim. Kapıyı açtığımda komşumuz telaşla
“Biri midillini vurdu!” diye bağırdı. Komşumuzla birlikte ahırımızın arkasındaki otlağa koştum, çok sevdiğim
midillimin ölüsünü gördüm.

Elma bahçemizin dikenli toprağı üzerinde yalın ayak koşarken, hayatımda ilk kez insandışı bir varlığın ölümüyle yüz yüze geldim. O akşam midillimin ölümü yüzünden perişan halde hamburgerimden bir ısırık alırken, birden durdum.

Ölen bir hayvan için üzülürken başka bir ölü hayvanı yiyordum. O ölü inekle ertesi gün gömeceğim midilli
arasında ne fark vardı?

Sırf kendisiyle yakınlık kurmuş olduğum için midilliyi kayırıp hiç görmediğim bir ineğin akıbetine boşvermenin etik açıdan
savunulabilir bir yanı olmadığını fark ettim.

Artık aynı şeyi farklı bir gözle görüyordum.

güvercin:

“Vejetaryen” sözcüğünün genel kullanımı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Tanımlara bağlı kalmak şart mı, yoksa esneklik mümkün mü? Siz vejetaryenliği nasıl tanımlıyorsunuz?

Carol Adams:

Ben vejetaryen kelimesini seviyorum. Tam bir “kendi adını kendi koyma” örneği. Vejetaryenler bu sözcüğü “vegetable”
(sebze) kelimesinden değil, Latince’de canlı anlamına gelen “vegetus” kelimesinden yola çıkarak seçtiler.
Ama vejetaryen kelimesi içi boşaltılma tehlikesiyle karşı karşıya, çünkü sadece dört bacaklı hayvanları yemekten kaçınan hepçil insanlar da kendilerini vejetaryen sayıyor. Bunun nedeni sanırım “et” denince çoğunun aklına “kırmızı et”in gelmesi. Bu yüzden insanlar kanatlı hayvanları yiyen ya da balık yiyen vejetaryenler de olduğu yanılgısı içinde.
Ayrıca insanların birçoğu dört bacaklı hayvanları yemenin sağlıksız, ölü tavukları ya da ölü balıkları yemeninse sağlıklı bir beslenme tarzı olduğunu düşünüyor. Benim için vejetaryenlik bir sağlıklı beslenme meselesi değil, etik bir mesele.

Büyük yazar Isaac Bashevis Singer şöyle diyor: “Ben bu yolu kendi sağlığım için değil, tavukların sağlığı için seçtim.”

Kültürümüzde (ve genel olarak dünya kültürlerinde) hayvanlara yönelik muamele ile kadınlara yönelik muamele arasında ne gibi bağlar var?

Carol Adams:B iz ırkçı ve ataerkil patriyarkal bir dünyada,erkeklerin kamusal alanda da (iş alanında,siyasette)özel alanda da hâlâ kadınlar üzerinde iktidar sahibi olduğu bir dünyada yaşıyoruz (kadına yönelik şiddet bu ülkede her gün dört kadının ölümüyle sonuçlanıyor. Toplumsal cinsiyet farklılıkla değil tahakkümle ilgili. Toplumsal cinsiyetin yapılanışı, yani erkeklerin kadınlar üzerinde iktidar sahibi olma biçimleri,hayvanları, özellikle de tüketilen hayvanları görme biçimlerimizle bağlantılı.Uzun bir süre boyunca “insan” kavramı beyaz erkeklerle sınırlıydı. İnsanlık “ne kadın ne hayvan”
şeklinde tanımlanıyor, kadınlar insanlığa dahil edilmiyordu, çünkü hem kadındı hem de hayvan. Feminist bir tarihçi Amerikan Devrimi’nin ardından kadınlar açısından çok travmatik bir dönemin yaşandığına dikkat çeker,çünkü hep insan haklarından söz edilen bir dönemdir bu, kadın hakları ortada yoktur.“İnsan” erkek olarak, örtük şekilde de beyaz erkek olarak tanımlanır. İnsan kavramını genişletmeye çalışan hareketlerin ortaya çıkmasının nedeni, bir varlığın insan olarak tanımlanmadığı sürece ciddiye alınmayacağı kanısı – böyle bir varlık kötü muamele de görebilir istismar da edilebilir.

“Feminizm kadınların insan olduğu yolundaki radikal bir anlayıştır” sözüne katılmam mümkün değil. Benim derdim, insanlığı, kadınları da içine alacak şekilde yeniden tanımlamak değil. Ben insan tanımını sorunsallaştırmak istiyorum.
Ayrıca amaçların araçları meşrulaştırdığı anlayışına da karşı çıkmalıyız.Et yeme alışkanlığı ve başka insanların
maruz bırakıldığı baskılar, sırf bunlar sonucunda birtakım insanların arzuları tatmin edildiği için meşrulaştırılmaya
çalışılıyor.

Vejetaryen olmak neden zor ve hor görülür?

Carol Adams:

Sexual Politics of Meat eserimde “kayıp gönderge” kavramını ortaya attım:Et yeme sürecinde hayvanlar öldürüldükleri için görünmez hale getiriliyor. Ayrıca kavramsal olarak da görünmez hale getiriliyorlar.İnsanlar gerçekte ölü bir kuzuyu ya da ineği, kesilip parçalanmış bir tavuğu yemekte olduklarının onlara hatırlatılmasından hoşlanmıyorlar. O zaman bu kayıp gönderge yüzergezer bir şey haline geliyor. Örneğin et, kadınların başına gelenleri anlatmakta kullanılan bir metafor olabiliyor.Saygı gösterilmeyen bazı varlıklar da bu araç-amaç ikiliğinde mağdurlaştırılabiliyor.Ben şiddete karşıyım. Mümkün olan en az zararla yaşamak taraftarıyım. Baskı, şiddeti ve şiddet kullanma araçlarını gerektirir.

Bu şiddet genelde üç unsuru içeriyor: Bir varlığın nefes alıp veren, acı çeken bir canlı olarak değil de bir nesne olarak görülmesini sağlayan nesneleştirme; bir varlığın bütünlüğünü ortadan kaldıran parçalama ya da kesip biçme; son olarak da tüketme. insandışı hayvanın fiilen tüketilmesi ya da pornografi, fahişelik, tecavüz, dayak yoluyla, parçalanmış kadın
bedeninin tüketilmesi. Bu “kayıp gönderge” yapısında nesneleştirme ve parçalama süreçleri görünmez kılındığı, tüketilen nesne bir geçmişe, bir tarihe, bir hayat öyküsüne, bireyselliğe sahip bir varlık olarak algılanmadığı için “kötü muamele etme hakkını” doğuran bir yapı söz konusu.

güvercin:

İlk olarak The Sexual Politics of Meat adlı kitabınızda hatlarını çizdiğiniz feminist-vejetaryen kuramın özünü kısaca anlatabilir misiniz? Yani ETİN CİNSEL POLİTİKASI nedir?

Carol Adams:

Etin Cinsel Politikası şu anlama geliyor: Neyi, daha doğrusu kimi yiyeceğimizi, partiyarkal politika belirliyor ve et yemekle ilişkilendirilen anlamlar hep erkeklik etrafında dönüyor, toplumsal cinsiyet politikalarının toplumumuzdaki yapılanma biçiminin hayvanlara, özellikle de tüketilen hayvanlara yönelik bakışımızla ilişkili olduğunu iddia ediyorum. Dahası toplumsal cinsiyetin inşasında uygun besinlerin hangileri olduğu konusunda talimatlar da vardır. Bizim kültürümüzde erkek olmak, erkeklerin ya sahip çıktıkları ya da inkâr ettikleri kimliklerle bağlantılı “hakiki” erkeklerin neleri yapıp neleri
yapmadıklarıyla.

Bu sadece bir ayrıcalık meselesi değil, bir sembolizm meselesi. Kültürümüzde “erkeklik” kısmen et yemek ve başka bedenler üzerinde denetim kurmak üzerinden inşa ediliyor. Etin cinsel politikasından herkes etkileniyor. Bir lokantanın mönüsünde şu satırlara rastlamak mümkün:“Duble Hindi Göğüs, D Kup. Bu Sandviç Kocaman!” Etin cinsel politikası aracılığıyla bu tür imgeleri tüketmek, kültürümüzde kadının nesneleştirilmesi hakkında, bu nesneleştirmenin farkına varmaksızın açıkça konuşup şakalaşmanın önünü açıyor.Etin cinsel politikası başka bir düzeyde daha işliyor:

Etin insana güç verdiği ve erkeklerin et yemeye ihtiyaç duyduğu yolundaki hurafenin idamesini sağlıyor. Bu, güçle ilgili mitlerle bağlantılı erkeklerin güçlü olması gerektiği, bu gücü de etten aldıkları yolundaki mitler.

Tabii bu miti yalanlayan birçok vejetaryen sporcu var, ama yine de mitlerle baş etmek zor. Ayrıca et tarihte, özellikle son birkaç yüzyılda, Avrupa’da üst sınıflarla özdeşleştirilen bir yiyecek (sadece üst sınıflar her gün bol miktarda et yiyebiliyor).Cinsiyetçi kültür bu sınıf sistemini kadın -erkek ilişkilerinde yeniden yarattı – erkekler kadınların erişemediği bir şeye erişiyordu. bu nedenle aile içinde et yeme hakkına sahip olan ya da et yemeyi hak eden kişi erkekti. Et yemek bir erkek ayrıcalığıydı.

Son olarak, et yiyen erkeklerin mutlu birer eş olacağı düşüncesi de var. Yıllar boyu kadınlara erkeklerini mutlu etmek için hazırlamaları gereken et yemekleriyle ilgili yazılar yayımlandı. 1990’lara ait bir kadın dergisinde çok gülünç bir örnek var: (üstelik eski bir New York Times köşe yazarının kaleminden çıkmış). Yazı şöyle başlıyor:
“Erkekler ne ister? Tecrübelerime dayanarak, iyi bir seks ve iyi bir biftek istediklerini söyleyebilirim, ille bu sırayla olması da gerekmiyor.”
Bu da erkeklerle ilgili çok sınırlayıcı bir genelleme. Bu tür sınırlayıcı rollerle ilgili varsayımları benimsemek doğru mu?

Kitabımda kadınların birkaç nedenle vejetaryen olduklarını öne sürdüm. Bedenlerimizi tanıdıkça onları dinlemeyi öğreniyoruz, et yemekten vazgeçtikten sonra da kendimizi daha iyi hissettiğimizi görüyoruz. Ayrıca pek çok kadın,bir kadın olarak yetiştirilme tarzımızdan ötürü, haklarla (kimlerin, neden haklara sahip olduğuyla) değil, şefkatle (kimin neden yardımımıza ihtiyaç duyduğuyla) ilgilenen bir etik anlayışına sahip. Sadece tabağınıza bakmanız yeterli:“Ölü bir hayvanı yiyorum. Bu hayvan nasıl öldü? Nasıl yaşadı? Neden buna dahil oluyorum?”

güvercin:

Etin Pornografisi nedir?

Carol Adams:

Popüler kültürün, reklamların ve pornografinin “eğlence” adı altında kadınlara ve hayvanlara yönelik düşmanca ve aşağılayıcı bir ortam yaratmaları üzerinde durdum. Hayvanların nasıl cinselleştirilip kadınsılaştırıldığını, kadınların da nasıl hayvanlaştırıldığını irdeledim.“Antropornografi” fikrini ortaya attım:Hayvanların birer fahişe gibi tasvir edilme biçimlerini ele aldım ve reklamlar üzerinden bunun örneklerini gösterdim.“Türün dişisini” ele alarak, kadınların nasıl “tür kimliğinin” taşıyıcısı haline getirildiğini, çiftlik hayvanlarının da –sonuçta et haline getirilmek üzere– üremelerini sağlamak için türün dişisini kontrol altına alma gerekliliği yüzünden kültürümüzde statülerini kaybettiklerini gösterdim. Tür, “dişi”yle özdeşleştirilen bir kategori haline geldi.

güvercin:

Et yiyenlerin çoğu, insanlar için et yemenin “doğal” olduğunu iddia ediyor. Bu konudaki tavrınız nedir?

Carol Adams:

Et yemek “doğallaştırıldığında” karşı çıkmamız gereken iki nokta var. İlkin, biz insanların hayvanlardan farklı olduğumuz için et yediğimiz iddia edilir. Ama sonra birden et yemek, başka insandışı hayvanlar da et yediğigerekçesiyle meşrulaştırılır. Bu noktada bir tutarsızlık ortaya çıkıyor. İkinci olarak –ben bunun patriyarkal
ataerkil kültürün parçası olduğu kanısındayım– kültürümüzde sadece etoburları değil, en yüksek etoburlar dediğimiz hayvanları, yani başka etoburları yiyen etoburları yüceltiyoruz. Et yiyenlerin büyük çoğunluğu otobur hayvanları yiyor. İnsanlar bu açıdan iyi bir örnek: Biz inekleri, kuzuları vs. yiyoruz. Ama kültürümüzde aslanlar ve kartallar, yani bizden daha etobur olan hayvanlar mitolojik açıdan yüceltiliyor. (Aslında hayvanların sadece yüzde altısından az bir kısmı etobur.) Ayrıca bazı erkek biyologlar erkek egemenliğini doğa kanunlarına dayandırmaya çalışıyor: Şu hayvan dişisine baskın,çünkü doğa böyle öngörmüş. Erkekler de kadınlara şöyle der bazen: “İçimdeki hayvanı uyandırıyorsun”. Ama biri çıkıp kendilerine hayvan dediğinde rahatsız oluyorlar nedense.

güvercin:
doğa insan içindir diyerek kendisini feda eden hayvanlara şükran duyan insanlar için ne diyorsunuz?

Carol Adams:
Evet bunu ifade eden bazı çevreciler var. İyi de, neden tarih boyunca hep insandışı varlıklar insanlar için fedakârlık yaptılar? Belki de insandışı varlıkları yemeyerek fedakârlık etme sırası insanlara gelmiştir. Hem o hayvanın kendini feda etmek istediğini nereden biliyoruz? Hele de bu savı öne süren kişi bir avcı değilse? Bu insanlar yerlilerin hayvanlarla kurdukları ilişkiyi kullanıyor, daha doğrusu istismar ediyor. Yerli kültürlerin insandışı varlıklarla olan ilişkileri içinden hâkim kültüre aktarılan yegâne unsurlar, kendi pratiklerimizi meşrulaştırmak üzere seçilenler. Oysa hayvanları yemeyen birçok yerli kültür var.

Burada şöyle bir durum söz konusu: Ölü hayvanları yiyor olmak insanları zaten vicdanen rahatsız ettiği için bu iddialarla et yemeyi savunmaya çalışıyorlar. Bizi pek de mantıklı olmayan bu iddialarla oyalayıp vejetaryenlikle olan ilişkilerini sorgulamaktan uzak duruyorlar.

İnsanlar değişmek istemedikleri için her şeyi kendi istedikleri gibi doğallaştırıyor ya da savlarını meşrulaştıracak dinî gerekçeler türetiyor. Oysa istedikten sonra bunların tam tersi tezleri de doğallaştırabilir, tam tersi tezleri destekleyecek dinî gerekçeler bulabilirsiniz.

güvercin:

Hayvan hakları etiği yerine, şefkat etiği (ethic of care) anlayışını savunuyorsunuz. İkisi arasındaki farkı biraz anlatabilir misiniz?

Carol Adams:

Hayvan hakları anlayışının kullandığı dil, insan/hayvan arasındaki farklılaşmayı ortaya koyan felsefî çerçeveye dayanıyor. Evrensel haklar anlayışının dili, özerk bir varlık olarak ortaya konan Aydınlanma insanı (erkeği) anlayışının parçası. Oysa gerçekte hiç kimse özerk değil. Biz ilk önce ilişkilerimiz aracılığıyla öğreniyoruz. Yürümeyi, konuşmayı hep ilişkilerimizle öğreniyoruz. Şefkat etiğinde, temel haklar anlayışının dayandığı özerk insan/erkek mefhumu eleştirilir.

İkincisi, hayvan hakları anlayışı sadece duygusallığı dışlamakla kalmıyor, aynı zamanda çok “erkek”. Bu anlayış bize insandışı varlıklar için üzülmemizi salık vermiyor, doğru olan şeyi yapmamızı salık veriyor. Bazılarımız çıkıp bu varlıklar için üzüldüğünü ifade etti. Çünkü üzülmek de meşru bir bilme biçimidir. Civcivlerin gagalarının kesildiğini, danaların doğduktan bir gün sonra annelerinden ayrıldığını işittiğimiz zaman hissettiğimiz öfkeye ya da diğer duygulara neden güvenmeyelim? Öfke ve şefkat (caring) neden insanlar olarak bizi anlamlı bir şekilde tanımlamasın?

İnsanlar buna cevaben şöyle diyebilir: Kadınların erkeklerden daha şefkatli olduğunu mu iddia ediyorsun? Hayır. Erkeklerle özdeşleştirilen bir düşünme biçiminin kadınlarla özdeşleştirilen bir tepki gösterme ve düşünme biçimi üzerinde hâkimiyet kurduğunu iddia ediyorum.
güvercin:
Yediğimiz hayvanla aramızda kopukluk olduğunu, onu “ete” dönüştürdüğümüz için hayvanın kendisini görmediğimizi iddia ediyorsunuz. Ama şöyle bir iddia da var: Asıl sorun insanların topraktan, doğanın gerçekliklerinden uzaklaşması. Hayvanlar için üzülmemizin nedeni bu kopukluk; basit bir duygusallık sorunu bu, çünkü çiftçiler ya da avcılar öldürdükleri hayvan için üzülmez. Buna yanıtınız ne olur?

Carol Adams:

Duygusal olmakta ne sakınca var? Bu da şefkat etiğinin bir parçası. Belki de ihtiyacımız olan şey duygudur. Ortada sizi rahatsız eden bir şey varsa, kültürün söyledikleri doğrultusunda duygularınızı değiştirmek yerine, duygularınızın söyledikleri doğrultusunda kültürünüzü değiştirmek belki de daha doğrudur. Çünkü duygusal açıdan rahatsız oluyorsanız, o kültürde ters bir şeyler var demektir. Ben bir çiftlikte büyüdüm. Ablama, ölü domuzu kaynar suya sokması için izin verirlerdi. Bunu seyrettikten sonra gidip evde et yerdim. İkisi arasında tam bir kopukluk söz konusuydu. O hayvanlar ötekilerdi, nesneleştirilmiş varlıklardı. Bu çok vahşi bir süreç. Ayrıca birçok hayvan o eski çiftliklere benzer yerlerde kesilmiyor, korkunç hayatlar yaşayıp korkunç yöntemlerle öldürülüyor.

güvercin:

Kitabınızda, (Ne Erkek Ne Hayvan) ayrıcalığı ele alıyorsunuz. Ama bir zamanlar ikinci sınıf yiyecekler olarak algılanan tahıllar ve sebzeler (sadece zenginler et yiyebiliyordu) bugün neredeyse birer lüks tüketim malı konumunda. Özellikle organik yiyeceklerden ve ete alternatif olarak üretilen ürünlerden söz ediyorum.

Carol Adams:
Öncelikle şunu söylemek gerek: Amerika’da devlet süt ve et sektörünü destekliyor. Böyle bir destek olmasaydı bugün bir hamburgerin fiyatının 35 dolar olması gerekirdi. O zaman veganlığın gerçekten de ucuz bir beslenme tarzı olduğu ortaya çıkardı. İkincisi, bu maliyet hesabını yaparken sağlık harcamalarıyla gıda harcamalarını birarada düşünmemiz gerekir o zaman da veganlığın kat kat ucuz bir beslenme tarzı olduğu görülür. Amerika’da başta gelen on öldürücü hastalığın altısı yüksek yağ, yüksek kolesterol ve süt ürünleri tüketimine bağlı hastalıklar. Üçüncüsü, dünyanın büyük çoğunluğu temelde vejetaryen bir rejimle hayatlarını sürdürüyor, çünkü tahıllar ve baklagiller çok daha ucuz.

güvercin:

Kitabınızda sizin için birinci önceliğin feminist hareket olduğunu söylüyorsunuz. Neden? Yıllar içinde bakış açınız değişti mi yani artık hayvan hakları hareketine daha çok önem verdiğinizi söyleyebilir misiniz?

Carol Adams:

Birinci önceliğimin feminist hareket olduğunu söylerken niyetim, hayvan hakları hareketine önem vermediğimi söylemek değildi. Feminist harekete olan bağlılığım herhangi başka bir bağlılığı dışlamıyor. Hayvanları feminist bir bakış açısıyla savunduğumu, hayvanların maruz kaldığı baskı ile kadınların maruz kaldığı baskı arasında bağlar olduğuna inandığımı söylemek istemiştim. Örneğin kadına yönelik şiddet meselesi, şiddet kullananların hayvanlara yönelik şiddetini de içeriyor. Dayak yiyen kadınlar genellikle evdeki hayvanlarına ya da çocuklarına zarar geleceği tehdidiyle terörize ediliyor, travmaya uğratılıyor ya da eve hapsediliyor. Cinsel tacize uğrayan çocuklar hayvanlarına zarar verileceği tehdidiyle susturuluyor. Hayvanlara yönelik şiddet de erkek kontrolünü artıran unsurlardan biri. Keza kürtaj meselesi. Bazı hayvan hakları aktivistleri hareketin kürtaja karşı olması gerektiğini savunuyor.Ama ben feminist bir bakış açısından bakarak asıl meselenin “dayatılmış gebelik” meselesi olduğunu düşünüyorum: Ben kadınların ve diğer türlerin dişilerinin gebeliğe zorlanmasına karşıyım.Yani feminizm, hayvanları savunmamı sağlayacak çerçeveyi sunuyor. Bu çok önemli, çünkü daha geniş bir toplumsal tahlille bağ olmayınca bazı hayvan hakları kampanyaları kadın düşmanlığına varabiliyor.

güvercin:

Zaman zaman öfkeye kapılıyor musunuz?

Carol Adams:

Mesela New York Times’da sınaî çiftliklerin yaygınlaşmasını, ve bunların insanlar ve çevre üzerindeki etkilerini konu alan, ama tek satırında bile hayvanlara değinilmeyen bir makale yayımlandığında öfkeleniyorum. Ama bu öfkeyi bazı şeyler üzerinde kafa yorabilmek için kullanıyorum: Burada olup biten nedir? Bu neyi temsil ediyor? O zaman bu öfke, meseleyi kuramsal açıdan ele almamı sağlıyor, çünkü ben mevcut durumu anlamayı ve değiştirmeyi istiyorum. Et yiyen insanlar bazen öyle şeyler yapıyorlar ki “beni tahlil et” diye bağırıyor adeta. Bu nedenle, bu öfke ve çaresizlik halinin beni felç etmesine izin vermek yerine, bunu bir süreç olarak görmeye karar verdim. Ne de olsa bir zamanlar ben de et yiyordum. Vejetaryenlerin geçirdiği süreci henüz tamamlamamış insanların arasında yaşıyoruz, hepsi bu.

güvercin:

Bir vejetaryen olarak et yiyen insanlara her seferinde yanıt vermek zorunda olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Carol Adams:
Bazen yanıt vermenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bir kere, vejetaryenler diğerlerine göre daha gerçekçi düşünüyor, çünkü biz “kayıp göndergeyi” yerine koyuyoruz. Biz onların tabaklarında yiyecek görmüyoruz, cesetler görüyoruz, ölü hayvanlar görüyoruz. Biz hem gerçekçi düşünmeyi hem de metaforik düşünmeyi bildiğimiz için, işin aslını ifade etmeye kalktığımızda insanların huzursuzluk duyması ve bize düşmanca yaklaşması kaçınılmaz oluyor. Örneğin, insanlar giydikleri giysilerin ne koşullarda üretildiğini bilmek istemiyor.O giysileri çok kötü şartlarda çalışan kadınların ve çocukların ürettiklerini bilmek istemiyorlar. Oradaki “kayıp göndergeyi” yerine koymayı istemiyorlar. İkinci olarak şunu söylemek istiyorum: Vejetaryenler, sofrada ölü bir hayvan bulunduğu zamanlarda bu konuyu konuşmaktan kaçınmalı. Çünkü o zaman çok fazla gerilim oluyor. O sırada o hayvanı yemekte olan kişi aptığı şeyi meşrulaştırmak için daha da fazla çaba harcıyor. ve sonuçta size saldırıyor.

güvercin:

Vejetaryenlerin alttan almaktan vazgeçmesi gerektiği konusunda ne düşünüyorsunuz?

Carol Adams:

Hiçbir zaman boşvermememiz, tartışmaya girmekten kaçınmamamız gereklidir. Ama biz vejetaryenlerin yapması gereken, et yiyen bir insana neden bu yolu seçtiğimizi açıklamaya çalışmak yerine, onun neden et yediğini açıklamasını sağlamak olmalı..

Hayvanlar, yaşadıkları süre içinde bile yığın olarak görülüyorlar. Geçenlerde 6 yaşındaki çocuğumla sinemaya gittik, filmin sonunda “bu filmin çekimlerinde hiçbir hayvan zulüm görmemiştir” yazdı.Çocuğum da şöyle dedi: “Yani bu filmde yedikleri etlerin hepsi sahte miydi?” Bu çok derinlikli bir soruydu, çünkü kültürümüzde hayvanları yemek zulümden sayılmıyor. Ama altı yaşındaki bir vejetaryen bütün bir kültürel pratiği sorgulayabiliyor.

güvercin:

Ekofeminist şefkat etiği nedir?

Carol Adams:
Hayvanları yiyen insanlar bir tahakküm ilişkisinden yararlanıyor, ama kültürümüzde bu ilişkiyi sağlayan yapıların ve bu süreçte zarar gören hayvanların görünmezliği teşvik ediliyor. Hayvanlara yığın gözüyle bakılıyor. Bireyselliklerinden kopartılıyorlar, böylece buradaki tahakküm ilişkisi görünmez oluyor. Eti, hayvanların varlık nedeni olarak görüyoruz; hayvanların yenmek için var olduklarını düşünüyoruz. Ama ekofeminist bir etik anlayışında ilk sorulması gereken şu:
“Ne yaşıyorsun?”Bu soruyu sadece dilimizi konuşan varlıklarla empati kurarak değil, sütü sağılan bir ineğe, sürekli yumurtlatılan bir tavuğa, boğazları kesilmek üzere olan hayvanlara da sorabilmemiz gerek. Öncelikle de bu soruyu sormanın meşru olduğunu, hayvanların gerçekten de bir şeyler yaşadıklarını kabul etmek gerek. İkinci olarak da, o hayvanların ne yaşadıklarını anlayabilmek için gereken bilgileri edinmek gerek. Bu soruyu içtenlikle sorduğumuzda,
inanın hayvanlar –kelimelerle olmasa bile–bize cevap veriyor.

güvercin:
Hayvan hakları aktivizminin ilerici siyasette doğal bir yeri olduğunu düşünüyor musunuz?

Carol Adams:
Doğal değil, mantıkî bir yeri var. 19. yüzyıla baktığınızda evrensel oy hakkı hareketi, işçiler ve hayvan deneyi karşıtları arasında ittifak olduğunu görüyorsunuz. Ama liberal siyaset, hayvan hakları konusunda o kadar cömert değil, çünkü liberal felsefe insan-hayvan ayrımına dayanıyor. İlerici siyaset bilinç değiştirme meselesidir,baskı yapılarını değiştirme meselesidir. Hayvanların bilinç sahibi olmadıkları düşünüldüğü için, baskı yapılarıyla ilgileri de olmadığı düşünülür. Hayvan hakları anlayışının ilerici siyasette yeri olduğundan pek emin değilim. Ama hayvan savunuculuğunun kesinlikle yeri var. İktidar sahibi olmayan insanlar –ister kadınlar olsun, ister siyahlar ya da işçiler– hep hayvanlarla benzerlik üzerinden konumlandırılır; biz buradaki işleyişin farkına varmadıkça insanlarla hayvanlar arasındaki sınır, gücünü ve etkisini korumaya devam edecek.

güvercin:
Feministler hayvan haklarına neden uzak?

Carol Adams:
Tarihte kadınlar hayvan hakları hareketinde her zaman öncü oldu, ama feministler olmadı. Feministler neden ırk ya da sınıf ayrımcılığına karşı siyasî ve felsefî tavır almakta gecikmezken, hayvan haklarını hiçe saydılar? Bunun birkaç nedeni var. Birçok feminist yıllar içinde kadınlarla hayvanlar arasında kurulan denkliğin kadınları gayri insanîleştirme şekli olduğunu gördü. Buna tepki olarak, “Biz de insan türünün bir parçasıyız. Tıpkı erkekler gibi ussal, düşünen varlıklarız,” dediler. Ayrıca ırkçılık karşıtı ilerici feministlerde,hayvanlar adına konuştuğumuzda insan mağdurların uğradığı haksızlıkları küçümseme endişesi söz konusu. Özel olan siyasîdir, diyoruz, ama ne yediğimiz ya da ne giydiğimiz hâlâ özel konulardan sayılıyor. Şöyle karşılık veriyorlar size: “Hayvanları yiyip yememekle ilgili kararımın özel bir karar olarak kalmasını istiyorum.” yemek son derece kamusal bir edim ama bu edimi özel alana çekme güdüsü hâkim. Belki de hayatlarını değiştirmek zorunda kalacakları için bu konuda düşünmek istemiyorlar. Feministler kadınların et parçası gibi muamele görmesine karşı çıkıyor, ama bunu yaparken hamburger ya da biftek yiyorlar.

güvercin:
Kadınlar geleneksel olarak kendi mağduriyetlerinden ziyade başkalarınınkiyle ilgilenmiştir. Feministlerin, hayvan aktivizminin kadınları kendi sorunlarından uzaklaştıracağı yolundaki eleştirisine cevabınız ne olur ?

Carol Adams:
Kısmen haklı olabilirler,Hayvan hakları hareketinin yaklaşık %80’i kadınlardan oluşuyor, ama bu kadınlar kendi hayatlarındaki baskının farkına varmayı ya da bu baskıyla baş etmeyi başaramıyor. Bunu fark eden, hatta cinsel şiddete maruz kalanlar da var.Dayağa, tecavüze, kadınlara yönelik başka yerleşik şiddet biçimlerine karşı çıkan birçok feminist olduğunu, ama hayvan haklarıyla ilgilenen feministlerin sayısının az olduğunu görüyorlar ve bu alanda kendilerine daha çok ihtiyaç olduğunu düşünüyorlar. Ama bence hayvan hakları hareketi içindeki erkek hiyerarşisi bunu bir sorun haline getiriyor.

güvercin:
Kadına şiddet ve hayvan korumacılığı yönünden çerçeveler nasıl şekillenir?

Carol Adams:
Ontoloji ideolojiyi tekrarlıyor. Başka deyişle, ideoloji, görünürde ontolojik olanı yaratıyor: Kadınların varoluşunun cinsel varlıklar olarak (ya da bazı feministlerin iddia ettiği gibi, tecavüz edilebilir varlıklar olarak) tanımlanması gibi, hayvanların varoluşu da et kaynağı olarak tanımlanıyor. Kadınların ve hayvanların varlığının birer nesne şeklinde tanımlanmasında, dil şiddetin bir öznesi/âmili/uygulayıcısı olduğu gerçeğini ortadan kaldırıyor .Sarah Hoagland bu süreci şöyle açıklıyor:

“John Mary’yi dövdü”, “Mary John’dan dayak yedi”ye, sonra “Mary dayak yedi”ye, sonunda da “dayak yiyen kadınlara” ve“şiddete maruz kalan kadınlara” dönüşüyor. Kadınlara yönelik şiddetle ve “şiddete maruz kalan kadınlar” ifadesiyle ilgili olarak, Hoagland şunu gözlemliyor: “Burada,erkeklerin kadınlara yaptığı bir şey, kadının doğasının parçası olan bir şey haline getiriliyor. Ve John’un bu süreçteki payını hepten unutuyoruz.”

Hayvanların bedenlerinin yenilebilir olduğu anlayışı da benzer bir tarzda kendini gösteriyor ve bedenlerini tüketmek üzere ölü hayvanları satın alan insanların âmilliğini ortadan kaldırıyor. “Ben cesetlerini et olarak tüketebileyim diye birileri hayvanları öldürüyor”, “hayvanlar et olarak yenmek üzere öldürülüyor”a, sonra “hayvanlar ettir”e, sonunda da “et hayvanları”na ve nihayet “et”e dönüşüyor.

Bizim hayvanlara yaptığımız bir şey, hayvanların doğasının bir parçası haline geliyor. Ve bu süreçteki payımızı hepten unutuyoruz.
güvercin:
İnsanda et yeme alışkanlığı neden bu kadar vazgeçilemezdir?

Carol Adams:

Et, doğal ve kaçınılmaz gibi gösterilen bir kültürel inşadır. Vazgeçilemez değildir, ama vazgeçilmesi istenmez..İnsanlar daha konuşmayı bile bilmedikleri bir yaştan itibaren hayvanları tüketmeye başlıyor, dolayısıyla et yemeyi meşrulaştırmak üzere etobur hayvanlarla analojik ilişki kuracak yaşa gelene kadar yüzlerce hayvanı yemiş oluyorlar. Çocuk dört ya da beş yaşındayken etin hayvanlardan elde edildiğini anladığı zaman, hissettiği rahatsızlığı(doğal insan duygusu budur aslında bence-gn) gidermek için kendisine sunulan meşrulaştırmalarla karşılaşıyor. Bu meşrulaştırmaları duymadan önce yediği etin tadı, bunların altında sağlam bir temel olduğuna inanması için gerekçe sağlıyor. Ayrıca bugün yetişkin olanların önemli bir bölümü, çocukluğunu, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki nüfus patlaması sırasında, yani dört temel besin grubu olduğu, et ve süt ürünlerinin de bunlardan ikisi olduğu iddiasının yerleştirildiği bir dönemde geçirdi. (Et ve süt endüstrisinin etkin lobi çalışmaları sonucu 1950’lerde bu görüş hâkim oldu. Oysa yüzyılın başında on iki temel besin grubu olduğu kabul ediliyordu.) Bu yüzden insanlar çocukluklarından
itibaren sadece etin tadına varmakla kalmadılar, mütemadiyen işittikleri, insanların hayatta kalmak için ölü hayvanları yemek zorunda oldukları iddiasının doğru olduğuna da inandılar. Et yemenin doğal olduğu fikri bu bağlamda gelişmiştir. İdeoloji yapay olanı doğal ve kaçınılmaz gibi gösterir. Hatta, bunun bir “beslenme” mevzuu
kisvesine büründürülmesiyle, ideolojinin kendisi görünmez olur.

güvercin:
Sözcüklerin etkisi nedir?

Carol Adams:

konuşma dilinde hayvanlar yok edilmiş oluyor..Biz et yediğimiz her gün, tek tek bütün hayvanlarla etkileşime giriyoruz.. Ama bu iddia ve içerimleri öyle bir kılığa büründürülüyor ki, hayvanın kendisi ortadan kalkıyor ve asıl etkileşime girdiğimiz şeyin “et” adı verilen bir besin türü olduğu söyleniyor. Etin Cinsel Politikası’nda, hayvanı ortadan kaldıran bu süreci, kayıp gönderge yapısı olarak adlandırmıştım. Hayvanların etleri için var olduklarının kabulüyle, hayvanlar ismen de cismen de yok ediliyor. Hayvanlar canlı olsalar et olamazlar. Yani canlı bir hayvanın yerini ölü bir gövde alıyor ve hayvanlar kayıp haline geliyor. Hayvanlar olmadan et yemek de söz konusu olamazdı. Ama et yeme ediminde hayvanlar mevcut değiller, çünkü besine dönüştürülüyorlar.Hayvanlar, tüketiciler onları yemeden önce, cesetleri yeniden adlandıran dil aracılığıyla kayıp hale getiriliyor. Kayıp gönderge, bağımsız bir kendilik olarak hayvanın varlığını unutmamıza izin veriyor. Tabağımızdaki sosis, bir zamanlar ait olduğu hayvanın, kuzunun, ineğin, tavuğun bedensel varoluşundan koparılmış bir parçadır. Kabul etmek istemeseniz bile böyle….

güvercin:
Bu konuda bilinçlenme süreci nasıl işler?

Carol Adams;

Bilinçlenme süreci herkes için bir noktadan sonra kişisel bir süreç. Ama et yemek konusunda ve etin kaynağının hayvanlar olduğunu gizleme konusunda kültürel açıdan öylesine bir baskı var ki, kesilip biçilmiş et dilsel açıdan türlü türlü kisvelere büründürülüyor:“Bir kuzunun bacağı” demiyoruz, “kuzu budu” diyoruz. Kuzu ile bacağı arasındaki aidiyet ilişkisini ortadan kaldırıyoruz. Hayvanlar bireylerden oluşmayan, yekpare bir kitlenin adı değil. Su öyledir mesela. Ne kadar eklesen ne kadar çıkarsan su yine sudur. Et kelimesini kullanarak hayvanlar hakkında böyle bir yanılgı oluşturuyoruz.——–

Hayvan haklarına farklı açılardan bakmayı amaçlayan bu çalışma sonrasında tabaklarınızdakinin daha bir farkında olmanız ve tröstlere kafa tutabilecek olan şeyin mideniz ve arzularınız olduğunu fark etmenizi diliyorum, umutla..
Güvercin soruları yazı orjinaline eklenmiştir, alıntı ve eklemelerle bu yazı dizisi oluşturulmuştur.

Daha önce de bazı bloglarda küçük değişikler ve eklentilerle yayınlanan bu yazıların HAYVAN HAKLARI SAVAŞI VE HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜNE FAYDALI OLABİLMESİNİ UMARIM.

Güvercin Postası

RAMONA AFRICA RÖPORTAJI

 

 

 

Jason Hribal’ın yazısında sözü edilen MOVE örgütünden Ramona Africa ile  No Compromise dergisi 1999 yılı sonbahar sayısında yapılan röportaj.

 

 

No Compromise:  Ne zamandır MOVe üyesisiniz? MOVE’a nasıl dahil oldunuz?

20 seneden fazladır MOVE üyesiyim. 1978 yılı Ocak ayından beri onların kim olduğunu biliyordum, duymuştum, 1978’de Rizzo’nun MOVE’a yönelik aç bırakma ablukasını okumuştum. Ama  umrumda değildi. Genç, orta sınıf bir siyah kızdım, Katolik okuluna gidiyordum. Artık üniversiteye başlamak üzereydim. Sistemin işe yaradığını hissediyordum. MOVE’un benim hayatımla hiçbir alakası yoktu. Temple’da oku – çalış programına girdim, orada bir topluluğun yasal konut edindirme programında çalışmaya başladım, daha sonradan senatör olan bir eylemci doğrudan eyleme büyük destek veriyordu, belediye meclisine ve benzeri yerlerde müdahalede bulunmak gibi eylemlere destek veriyordu. Gerçekten insanları ajite ediyordu. Boşaltılmış evlere insanları yerleştirmeye başladık. Giderek duruma aşina  olunca, etkin olmaya başlayınca önce Merle Africa ile tanıştım. MOVE mitingine katılmak ister miyim diye bir telefon aldım, ardından onları destekleyenlerle tanıştım, Pam Africa ile tanıştım. MOVE tarihini öğrendikten sonra  şok olmuştum, gidip kendim görme konusunda da cesaretlenmiştim. MOVE mahkemesine katıldım, şok geçirdim; beni bir türlü bırakmadı huzursuzluk. Onları gördüğüm zaman mahkeme salonundaki prosedürler karşısında nasıl hiç korku ya da huzursuzluk hissetmediklerini görüp etkilenmiştim. Güçlerinden etkilenmiştim. O kadar gerçekti ki; sırtımı dönüp gidemedim. Hukuk okumayı hiç istememiştim,  MOVE gibi olmak istiyordum, hakim ya da savcı filan olmak istemiyordum. Hukukun gerçekten ve tam anlamıyla ne olduğunu o dönemde kavradım.

 

MOVE’un silah taşımasına ne sebep oldu, 1978’deki  MOVE evine yapılan baskında neler yaşandı?

 

1977 yılı Mayıs ayında 5 ya da 6 yeni doğmuş ve henüz doğmamış bebek MOVE evine yüzlerce kez saldırmış polis tarafından öldürüldü. 20 Mayıs’ta tavrımızı belli ettik ve “Artık hayır ! Eğer devlet bize saldırmak istiyorsa, bunu herkesin önünde yapmak zorundalar” dedik. Kendimizi savunacağız. Pasifist değiliz biz. Bizler “öteki yanağını çevir”meye inanmıyoruz. Meşru müdafaaya inanıyoruz. Mazoşist değiliz. Dünya üzerindeki her tür kendini savunur.

 

1978 yılı Şubat ayında o zamanlar Philadelphia belediye başkanı olan Frank Rizzo MOVE’u aç bırakmak için mahkeme kararı çıkardı. MOVE dimdik dayandı. Anında insanlar hem bizim hem de köpeklerimiz için yiyecek ve su sağladılar. Abluka başlayıp da suyu kestiklerinde MOVE’a yardım etmek ilegal bir eylemdi, ama insanlar ablukayı deldiler, yardım etmek için  MOVE ile polis arasına girdiler.

 

Rizzo bize ne istediğimizi sordu biz de söyledik: masum kardeşlerimizin hapislerden çıkmasını istiyoruz, politik hükümlülerin-masumdular- eve dönmesini istiyoruz, ve artık rahat bırakılmak istiyoruz, dedik. Bütün MOVE tutuklularını serbest bıraktılar, ama bizi rahat bırakmadılar. Rizzo öylesine delirmişti ki, geri adım atmak zorunda kaldığı için öylesine çıldırmıştı ki evimizin yasayı çiğnediğini ve evden çıkmamız gerektiğini söyledi. Yüzlerce memurun bizi öldürmek için oraya getirilmesinin bahanesi olarak kullanıldı bu, yoksa bizim evden çıkmamıza yardım etmek gibi bir niyetleri yoktu. Mermi izlerinden belli zaten. Bütün MOVE üyeleri bodrum katındaydı, vurulan memur ise giriş katındaydı. Balistik raporu MOVE’un hata yapmadığını gösterdi. Tipik bir tuzaktı işte, başka da bir şey değildi.

 

1985’te MOVE evinin bombalanmasından söz edebilir misiniz?

Polisler anneler gününde, 12 Mayıs’ta evimize geldi ve bize tuzak kurmaya başladı.24 saat içerisinde çevremiz yanıp kül olmuştu, 11 MOVE üyesi yanarak ölmüştü, dört üyemiz polis tarafından vurularak öldürülmüştü, hepsi öldüler. Sadece ben ve bir çocuk hayatta kalabildik.  Bu olayı temize çıkarmak için de  iki hafta önce meydana gelmiş manasız bir olayla alakalı izin belgeleri kullanıldı, polisler o zaman evimizin arka tarafına gelmişti, biz de etrafa haber vermek için hoparlörleri açmıştık. Çok kısa bir süre sürdü bu. 2 hafta sonra sivil giyimli bir polis gelip kapımızı çaldı, o zamanlar hakim olan Lynn Abraham’dan alınma izin belgelerini gösterdi (şu anda bölge başsavcısı). Güya 11 Mayıs’ta onları tehdit etmişiz. MOVE’a karşı düzenlenecek bir eylemi haklı çıkarmak için uğraşıyorlardı, bu da ellerinden gelenin en iyisiydi. Mahkememden önce, belgedeki bütün suçlamalar tek tek geçersiz kabul edildi. Orada olmak için yasal hiçbir gerekçeleri yoktu.

 

MOVE evinin bombalanmasından sonra neden hapse atıldınız?

“Ayaklanma” suçlamasından hüküm giydim. İnsanlar masum insanlar nasıl olur da hapse düşer diye merak eder ya hani, işte 13 Mayıs’ta başıma gelenlerden sonra nasıl olduğunu anladılar.  Hakim gerçeği saptırdı, jüriye “polisin yaptığı şeyi düşünmeyin; daha sonra onlar onun hesabını verecekler. Sadece Bayan Africa  ile  ilgilenin” dedi. Bu yüzden insanlar “eğer memurlar da hesap verecekse, polis hesap verecekse o zaman hem MOVE hem de polis suçlu” diye düşündü. Bölge Başsavcısı ve hakimin oluşturduğu hava aynen buydu. Beni her şeyden de beraat ettiremezlerdi ya. Peki nasıl ayaklanma çıkarmıştım? “umumi asayişe aykırı hareketler” ve “polislere karşı gelmek” daha mantıklıydı ama bu ikisinden  beraat ettim ! Ölümlerden ve bombalamadan kimse suçlanmamıştı. Mahkemeye gitmek 11 senemi aldı, sadece 2 iki sanık vardı- polisler ve itfaiye müdürlüğü. Belediye Başkanı, Bölge Başsavcısı, polisler vd dokunulmazlık hakları sebebiyle davaya dahil edilmediler. Mahkemeden sonra, jüri onları suçlu bulduktan sonra hakim dokunulmazlıkları olduğu yönünde karar verdi, bu da jüri kararını açıklamadan önce oldu.

 

MOVE devletin bu kadar tepki göstereceği ne tür eylemlere katılıyordu?

 

İnanılmaz gelebilir, ama MOVE sadece konuşmalar ve protestolar düzenliyordu. Hayvanat bahçelerinde, sirklerde, hayvanlara çok korkunç şeyler yapılan laboratuarlarda protestolar düzenliyorduk; enerji krizleriyle alakalı konferanslar düzenliyor, sorumlu kabul ettiğimiz iş adamlarıyla yüzleşiyorduk. Güya bunu yapma hakkımız vardı,  ama dayak yiyorduk. Hamile kadınlar ayaklar altına alınıyor, çocuklar dövülüyordu. Suçlandık, mahkemeye çıkarıldık, hüküm giydik ve hapse gönderildik. İşte legal sisteme böyle girdik. Bize savaş açtıklarında, saldırdıklarında onların evlerine gidip orada gösteri düzenledik.

 

MOVE vegan mı, MOVE’un hayvan özgürlüğüyle ilgili görüşleri ne?

John Africa bizler  için fındık, meyve, sebze, kök ve bu türden şeylerden oluşan bir doğal ve ham bir beslenmenme biçimi koordine etti. John Africa, Frank Africa ve burada doğan bebekler bu beslenme biçimini tamamen devam ettirebilirken geri kalanlarımız, yani senelerdir bu konuda “sistem eğitimine maruz kalanlar” hala bu meseleyle uğraşıyoruz. MOVE’daki bazı insanlar peynir ya da yağ yiyebilirler , kendimize vegan demiyoruz.

 

MOVE’un neden et yemekten vazgeçtiği konusunu açıklamak istiyorum, bunun sebebi tavuğun lahanadan daha canlı olduğunu düşünmemiz değildi. Vazgeçmemizin sebebi hayvan eti yemeye ayarlanmamış oluşumuzdu, yani dişlerimiz ve sindirim sistemimizi kastediyorum. Elbette hayvanların çıkar sağlamak adına katledilmesini protesto ediyoruz, elbette insanlar için hayvanların acı ve ızdırap çekmesine karşıyız. Çoğu insan “yemek  yemek için bir şey öldürmek zorunda kalmamalısınız” diyor, ama biz hayatı tek bir şey olarak görüyoruz. Sebzeler canlı olmasaydı sizi besliyor olamazlardı.

 

MOVE, ALF’i ve diğer ilegal eylemlerde bulunan grupları destekliyor mu?

Önce şunu söyleyeyim, MOVE yasal olana inanmıyor. “Yasal” kelimesi hiçbir zaman doğru, “yasadışı” da hiçbir zaman yanlış anlamına gelmedi bizim için. Bu bizim referansımız değil, hiçbir anlamı yok! Eğer birisi hayatı, hayvanları savunmak adına bir eylem yapıyorsa, o zaman o eylemi bütün kalbimizle destekliyoruz. Yasallık bize hiçbir şey ifade etmiyor.

 

No Compromise dergisinde “kefalet yok, mahkumiyet var”  vb. tarzında bir yaklaşımdan söz ediyoruz. MOVE üyeleri kendi duruşmalarıyla nasıl başa  çıktı?

85 yılındaki bombalamada hayatta kalan tek yetişkin olarak, tutuklandım ve neredeyse 30 kez suçlandım. Ayaklanma çıkarmaktan hüküm giydim, 16 ay-7 yıl arası  bir ceza aldım, kefalet ücretim 4,5 milyon dolardı. 11 ay sonra şartlı tahliye kurulunun önüne çıkarıldım, onlar da eğer MOVE’dan ayrılıp onlarla bütün bağlantımı koparırsam o zaman şartlı tahliye hakkımın bana verileceğini söylediler. Bir çok MOVE  üyesine aynı şeyi söylediler, kimse düşünmedi bile. Her günümüzü hapiste geçirdik. Kız kardeşim Sue 12 sene yattı, Latin bir üyemiz 13 sene yattı.Taviz yoktu!  Şartlı tahliye kararlarını alıp ne yapmaları gerektiğini söyledik onlara. Halka bu bilgiyi açtık, ne yaptıklarını herkesin bilmesini sağladık. Mahkemelerde MOVE üyelerini sadece kendileri temsil eder.

 

MOVE mahkemede hiçbir zaman ayağa kalkmadı. MOVE 9 mahkemesinden önce insanlar MOVE üyelerinin neden ayağa kalkmamakta direndiğini soruyordu. Başlangıçta,  MOVE ayağa kalkmadığında hakim şeriften MOVE’u ayağa kaldırmasını  istiyordu, bu da itiş kakışa yol açıyordu.  MOVE eşitliğe gerçekten inanıyor- hakim sizin için ayağa kalkmıyor, siz neden onun için kalkasınız ki? Hakimler saygıyı hak etmiyorlar. İnsanlar bizim açıklamamızı duyduktan sonra ayağa kalkmadılar. Hakimlerden biri kendisi yerine geçene kadar salona kimsenin alınmaması yönünde karar çıkarttı, böylece hiç sorun yaşamamış oluyordu.

 

MOVE 9’un hayattaki üyelerine destek vermek için ne yapmak lazım?

Elinizden ne geliyorsa o! İnsanlar hangi eylemlerde bulunabiliyorsa o işe yarıyor, hepsi faydalı. Bilginin akmasına izin verin. Satın alıp düzenli gösterimlerde bulunabileceğiniz videomuz var. Üniversitenizi, topluluğunuzu ayarlayıp MOVE hakkında konuşmalar yapabilirsiniz. Ya da bizimle bağlantıya geçebilirsiniz, bize katılabilirsiniz.

 

Önceliğimiz, ailemizi hapisten çıkarmak. İnsanların hatırlaması gereken önemli bir şey var, MOVE 9 soyut isimler ya da soyut bir varlık değil, bunlar gerçek insanlar. Neredeyse 21 sene süren hapis hayatından sonra, insanlar bu insanların gücünü ve birliğini görüyor ve etkileniyorlar. MOVE 9’un gücünden çok etkileniyorlar. Bunca seneden sonra bile hala taviz vermiyorlar çünkü. Sokaktaki insanlar hemen depresyona giriyor, hemen üzülüyor ama 21 sene hapiste kalmış birisine bakıyorsunuz, kızını bombalama olayında kaybetmiş ama, adam hala güçlü, hala dirençli.

 

Çeviri :CemC

 

MICHAEL VICK, FREDERICK DOUGLASS, JOHN AFRICA VE SÖMÜRÜNÜN SİSTEMİK DOĞASI


BİR HAYVAN GEZEGENİ KORKUSU


Jason Hribal

 

 

 

13 Eylül 1916’de meydana gelen olaylarla ilgili bir çok spekülasyon var. Kesin olarak bildiğimiz şey, 30 yaşında Mary adında bir sirk filinin Erwin, Tenesssee’de büyük bir kalabalık önünde  linç edildiği. Söylenene göre, sonradan kendisine takılan isimle söylersek “Eli Kanlı Mary”, bir gün önce bir bakıcıyı  öldürmüştü ve orada yaşayan insanlar Sparks Brothers Sirki sahibinden idam edilmek üzere fili anında teslim etmesini istemişti. Patron kabul etti, ve tartışmalar başladı. Zehirleyerek mi öldürmeli? Belki de elektrikle? Belki, tren altına atarak? Sonunda fili zincirlerle vince asarak öldürmeye karar verdiler.

 

13 Eylül’deki matinenin ardından seyirciler hemen yakındaki tren raylarına yönlendirildi. Kalabalık belki de iki bin kişiydi. Halkbilimciler o öğleden sonra yaşananlarla ilgili olarak iki versiyondan söz eder. Bazı insanlar Mary’nin tek başına asıldığını söylüyor. Bazı insanlar da  Mary’nin asılırken yalnız olmadığı, yanında bir iki “zenci”nin de asıldığından oldukça emin. Elde bulunan az sayıdaki kanıt birinci versiyonu haklı çıkarıyor: linç sırasında sadece 1 kişi asılmıştı. Ancak diğer versiyonla ilgili hatıralar daha bir önemli, çünkü bu şahitler (en azından bilinç altından) türler arasındaki ayrımı belirsizleştirdiği gibi bir yandan da tahakküm altına almanın sistemik doğasını da ortaya koyuyorlar. Haa… daha şimdiden bazı okurların bu provokatif fikirden  rahatsız olmaya başladığını görebiliyorum, diğerleri de kızmaya başlıyor. Aslında insanları öyle ya da böyle diğer hayvanlara benzetmek başa bela almak demek. Mesela Michael Vick’in köpek dövüşü olayını ele alalım.

 

Önceleri Michael Vick’e karşı bir öfke ve köpeklere acıma duygusu hakimdi. Köpek dövüşüyle alakalı  gerçekler herkesi sarstı. Ama aynı hızla, yorumların çoğu- özellikle de Sol’dan gelen eleştiriler- birden tutucu bir söylem kazandı. Bazıları bu meselenin özünde bir ırk meselesi olduğunu söylüyordu. Diğer bir deyişle, Vick’e yöneltilmiş öfke aslında baskı altına tutulmuş bir ırkçılığın dışarı vurumuydu. Bazıları bunun kültürel bir konu olduğunu öne sürdü: Güneyliler ,görünüşe göre, kanlı sporları seviyorlardı, bu yüzden de herkesin bu konuda daha anlayışlı olup bu tür gelenekleri kabul etmesi gerekiyordu. Diğerleri de dişe dişe oyununu oynadılar- yani insanlar diğer canlılara kıyasla daha kötü durumda-ihtiyaç ve arzu anlamında. Hakikaten, diyorlardı, savaşlarda ölen insanlar varken köpek dövüşünü düşünmekye  kimin zamanı var ki?

 

Bu yorumların her birisinin farklı bir yaklaşım sergilediğini; ama hepsini de birbirine bağlayan ortak bir nokta olduğunu kabul etmek gerek: korku. Ne demek istiyorum? Vick konusuyla alakalı duyduğum ve okuduğum her şeyde şöyle bir cümleyle her defasında karşılaştım: “ Köpekleri severim ama, bu da fazla uzadı”. “Bu” dedikleri şey, diğer hayvanlardan ve onların toplumdaki yerinden söz etmek. “Bu” dedikleri şey, sosyal ve ekonomik ilişkilerden, hiyerarşiden, eşitlik ve haklardan söz etmek. “Bu düşünme ve konuşma biçimi antroarkiye meydan okumak demek: insanların hayvanları tahakküm altına almasına  yönelik bir meydan okuma.  Bu yüzden işte sözünü ettiğim o korku, yani statüyü kaybetmek, gücü kaybetmek ve  çıkarlarından mahrum kalmak korkusu bu. Köpek dövüşüyle alakalı çoğu muhafazakar yazının bu yüzden köpeklerle alakası yok. Bu göz ardı etme durumu da en temel meseleden bizleri uzak tutuyor: köpekler, insanlar ve sömürünün doğasından. Ancak Afrika kökenli Amerikalıların özgürlük mücadelesindeki iki tarihi figür ne bu konuları düşünmekten ne de bu bu konuların ne anlama gelebileceği üzerine düşünmekten korktu. Belki o zaman Frederick Douglass ve John Africa diyaloğumuzu sürdürmemize yardım edebilirler.

 

Douglass’ın kölelik günlerini anlatışına baktığımızda kendisiyle diğer hayvanların nasıl muamele gördüğü ve kullanıldığı konusunda doğrudan benzetmeler yaptığını görüyoruz. “Satın alındığımda eski sahibim herhalde benim artık onun kölesi olduğum gerçeğine sürüsüne katılmış yeni bir domuza verdiği önem kadar önem veriyordu.”Genç ve vahşi, çalışan bir hayvan gibi hayat boyu sürecek, acı bir esaretin boyunduruğunu giyecektim”. Gerçekten de “ artık benim durumumla öküzlerin içinde bulunduğu durum arasında bir çok ortak nokta görüyordum. Onlar bir eşyaydı, maldı, ben de öyleydim; onlar perişan olacaklardı, ben de olacaktım-hayat böyleydi işte.” Ama Douglass bu benzerlikleri fark eden tek kişi değildi, çünkü bu tür bir düşünme biçimi Afrika kökenli Amerikalılar arasında rutin ve sıradan bir şeydi.

 

Mary Prince, James Roberts, Henry Box Brown, William W.Brown, MArtha Browne, William Hayden, Aaron, Leonard Black, Moses Grandy, Henry Bibb, Thomas L.Johnson, Harriet JAcobs, Josiah Henson, John P.Parker, Henry Williamson ve liste böyle devam ediyor. Afrika kökenli Amerikalı köle anlatıları bu tür düz ve net benzetmelerle doludur.

 

Yukarıdaki anlatıcılar kendilerine eşeklerle aynı şekilde davranıldığını söylüyorlardı, yani bir eşya gibi, bir stok ürünü gibi, bir makine gibi. Öküzlere nasıl bakılıyorsa kendilerine de benzer bir şekilde bakıldığını yazıyorlardı- yani zekasız, ruhsuz ve aşağı yaratıklar olarak. Atlar gibi çalışmak zorunda kaldıklarından şikayet ediyorlardı- hiç ara vermeden, ücretsiz, yeterli su ve yiyecek olmadan, umursanmadan. Thomas L. Johnson’a erken yaşlarında öğretildiği gibi, “ bir öküz, at, veya bir eşekle aynı şey olduğunuzu anlamak zorundasınız, sadece Beyazlar kullansın diye var olduğunuzu, başka bir amacınız olmadığını anlamak zorundasınız.”

 

Yukarıdaki anlatıcılar koyunlarla yan yana nakledildiklerini anlatıyorlardı- gemilerde, botlarda, vagonlarda ve zincirli çekçeklerle. İneklerle beraber açık artırmalarda satıldıklarını anlatıyorlardı, onlarla beraber sergilendiklerini, incelendiklerini, satıldıklarını ve ailelerinden ayrıldıklarını anlatıyorlardı. Moses Grandy şöyle söylüyor, “ Büyükbaş hayvanlar yavrularına böğürüyorlardı, erkekler ve kadınlar kocaları, karıları ya da  çocukları için ağlıyorlardı.” Grandy aynı şekilde dört  çocuğunu kaybedecekti. Anlatıcılar domuzlarla aynı yerlerde, ağıllarda, barınaklarda veya barakalarda bir arada kaldıklarını da anlatıyor. Köpekler gibi, iple, sopayla ya da kırbaçla kontrol edilip cezalandırılıyorlardı.

 

William W.Brow, “bu açık artırmalarda, insanların sinirleri, kemikleri, kasları, kanı ve dokuları sanki kuzeyde bir çiftçiye at ya da koyun satarmış gibi umursamaz bir tavırla satılıyor”  diye yazarken  acaba olayı abartarak mı anlatıyordu? Harriet Jacobs kadınların “hayvanlarla başa baş açık artırmaya konulduğunu, çünkü sahibinin stoğunu artırmadıkça hiçbir değerlerinin olmadığını” söylerken yaptığı benzetmelerde biraz keyfi mi davranıyordu? Hayır. Aslında Brown ve Jacobs hakiki bir tarihsel gerçeği açıklıyorlardı: kendi tecrübelerini. Josiah Henson şöyle söylemişti, “sırf nasıl koştuğumu görmek için beni aceleyle bir yere yolladılar; puanlarım aynen bir atınki gibi açık artırmada ilan edildi; ve sahip olduğum bir çok özellikten bazıları pazarlık payı için öne sürüldü, böylece evcil bir hayvan olarak değerim daha da artmış oluyordu.” William Hayden köleliğin onu “büyük yorgunluk çeken, kırbaçlarla cezalandırılan bir yük hayvanına” dönüştürdüğünü anlamıştı. Leonard Black , toplumun onları “açgözlülüğünün, basit hırsları uğruna istismar ettiğini, onları domuz ve koyunlar gibi alınıp satılacak basit nesneler ve mallar haline dönüştürdüğünü” biliyordu. John P.Parker Afrika kökenli Amerikalıların “sahiplerinin eşekleri nasıl ormana gönderilirse aynen öyle güneye satıldıklarını ve kendisinin de 2,000 $ değerinde bir hayvan olduğunu” anlamıştı.

 

Bu noktada bazı okuyucular bu açıklamaların diğer hayvanların lehinde yazılıp yazılmadığını merak edebilirler; ama bu tür bir tavır da yanlış olur doğrusu. Çünkü Douglass, Johnson ve Grandy inek ya da öküze acımış olabilirse de hiç birisi “vahşi hayvanlar”ın kullanıldığı ve değişik davranışlara maruz bırakıldığı sisteme meydan okumadı. Bu anlatılar daha çok Afrika kökenli Amerikalıların lehinde yazıldılar, ve basit bir argüman yürüttüler. Kölelik, diğer hayvanların toplumsal olarak baskı altına alındığı ve ekonomik olarak sömürüldüğü bir araç ve bir kurumdur. Diğer bir söyleyişle, inekler köledir. Domuzlar köledir. Atlar köledir. İnsanlar olmamalıdır.

 

Vincent Leaphart adını John Africa ismini aldığında, dönüşüm tamamlanmıştı. Bir devrimci olmuştu ve etrafındaki dünya onu alt üst etmişti. Irkın ötesinde, cinsiyetin ve türün ötesinde sınıf, onun mücadelesindeki esas nokta olmuştu. Düşünme biçimi yalındı: Bütün canlılar aynı kaynaktan gelir, her bir canlı bir diğeriyle bağlantı halindedir ve birbirine bağımlıdır. Bu yüzden, işbirliği aracılığıyla, etnosentrizmin, ataerkilliğin, antroarkinin bariyerlerini yıkan bir işbirliği sayesinde gerçek bir sosyal değişim ve hareket elde edilebilir. İşte bu, MOVE hareketinin temeliydi.

 

Başlangıçtan itibaren MOVE geniş ölçekli bir yaklaşım içerisinde kalarak sisteme karşı savaştı. Örneğin, hapisanelere ve hayvanat bahçelerine karşı sürekli protestolar düzenlediler. Neden ikisi beraber? Cevapları basitti: bu iki kurum temelde aynıdır. İkisi de devletin ya da imparatorluğun hizmetindedir. Her ikisi de kişileri iradeleri dışında hapse atar. Her ikisi de ortadan kaldırılmalıdır. Bazı okuyucular böyle bir düşüncenin antropomorfik bir düşünce tarzı olduğunu söyleyebilir. Ama önceden açıkladığım gibi, antropomorfizm ampirik bilgiye dayanmayan, hayli politik bir terimdir. Bu silah, eleştirel düşünceyi geriletmeyi, korku yaratmayı, canlılar arasında birliğe engel olmayı amaçlar. Ama John Africa’nın gözü hiçbir zaman kolay kolay korkmadı.

 

MOVE her zaman geniş bir topluluk olmuştu. Erkekler, kadınlar ve çocuklardan oluşuyordu. Kara derili, kahve rengi tenli, ve beyaz derili insanlardan oluşuyordu. Kediler ve köpeklerden oluşuyordu. Bu ilişkiler ailesel ilişkilerdi. Gerçekten de 1985’te o Mayıs günü, polis ve FBI evlerine bomba koyduğunda, ölenler sadece 6 yetişkin ve 5 çocuk değildi. 6 yetişkin, 5 çocuk, bir sürü kedi, köpek ve çok sayıda başka canlı öldürülmüştü.

 

Ölümünden önce John Africa “köpek adam”  olarak biliniyordu. Bu aşağılayıcı bir lakap değildi. Ya da iğneleme amacıyla söylenmiş bir şey de değildi. Bu isim aslında gerçek bir samimiyetin işaretiydi, çünkü Africa köpekleri çok seviyordu ve köpek dövüşlerinden nefret ediyordu. İster Rochester, New York’un ya da Philadelphia’nın sert sokaklarında olsun, köpek dövüşlerini arayıp bulur ve buna bir son verirdi. Africa insanların alenen karşısına dikilir ve bir zamanlar köle sahiplerinin sadece çıkarları ya da zevkleri için dövüşler organize ettiğini açıklardı. O zaman, kavga eden, kan içinde kalan ve birbirini öldürmeye zorlananlar Afrika kökenli Amerikalılardı. Şimdi, Afrika kökenli Amerikalılar aynı şeyi bir başka hayvana yapıyor. Bu eylemler  iki yüzlülük değil mi? Ahlaksızlık ve adaletsizlik değil mi? Köpek dövüşü aslında kendimizi sömüren ve baskı altına alan aynı sistemi sürdürmüyor mu? Şiddet çemberinin başladığı yerde bitmesi gerekmez mi? John Africa buna inanıyordu ve bu konuda haklıydı.

 

Köpek dövüşleri, boğa güreşleri ve horoz dövüşlerinde iki temel amaç vardır. Birincisi, eski İngiliz Savaş Bakanı William Windham tarafından son derece doğru bir şekilde  tanımlanmıştır: “mağrur bir halkın ruhu onurlarını savunmak için şahlandığında ya da  çok uzaklardan bir savaş sesini duyduğunda, onları kitlesel olarak eyleme çağırmak zor değildir; ama hiçbir ordu eğer askeri hayatın sanatları bütün topraklara yayılmasaydı bu kadar kısa bir süre içerisinde hazır edilemezdi.” Windham kan sporlarının devlet adına öldürmeyi savunma işlevi gördüğünü savunuyordu. Yunanlı politikacı Themistokles, Xerxes’le savaşa girmeden önce bir horoz dövüşü düzenlemiş ve böylece askerleri arasında kan dökme arzusu uyandırmak istemişti. Kış Askeri adlı belgeselde Vietnam gazisi izleyiciye temel eğitimlerinin son kısmını anlatıyordu. komutan takımının önüne elinde bir tavşanla  çıkıyor, hayvanın kafasını koparıp barsaklarını deşiyordu. Gerçekten de köpek dövüşçüsü Michael Vick toplumsal şiddetin kurbanı olmaktan çok onun bir sebebiydi. Kan sporları savaşa doğru götürür- tersi değil.

 

Kan sporlarının ikinci amacı para. Mesela köpek dövüşü büyük para getiriyor, kumar endüstrisinin bir parçası. Bu dövüşleri organize, fonları sağlam ve bol kazanç getiren bir şey olarak görmemek ancak saflık olur. Farklı hayat kulvarlarından gelen bir çok insan burada olaya dahil olabilir (ya da para  kaybedebilir), aynen diğer kumar olaylarında olduğu gibi. Ama büyük para daima arkalarda bir yerlerdedir, görünmez. Milyonlarca dolar bu endüstrinin planlanmasına, promosyonuna, uygulanacağı mekanlara aktarılır. Finansal ve lojistik destek sağlayan uluslararası, ulusal, resmi ve yerel kurumlar var. Köpeklere gelince, onlar sadece işçi: sahiplerinin çıkarı uğruna dövüşmek amacıyla çalıştırılırlar. Multi milyoner Michael Vick köpek dövüşü işine başlayıp bu işi geliştirmek için çok yatırım yaptı, The Bad Newz Kennels’ı kurdu. Parasını da  köpeklerden kazandı. Bu bir sınıf ilişkisi: bir tarafta Vick, diğer tarafta da  köpekler.

 

Kölelerle alakalı çalışmalar yapan bir çok akademisyen, köleliğin kökenlerinin aslında domuz, at ve büyük baş hayvanların evcilleştirilmesine dayandığını düşünüyor. Diğer bir deyişle, insan köleliği ilk kez diğer hayvanların halihazırda evcilleştirilmiş olduğu eski uygarlıklarda görüldü. Kölelik köleliği doğurur. Frederick Douglass ya da John Africa  bunu öğrenmekten dolayı şaşırır veya rencide olur muydu? Hayır. İlk  modern kölelik karşıtı hareketin Pisagoryenler tarafından yönlendirildiğini öğrendiklerinde de  şok geçirmez ya da öfkelenmezlerdi.

 

17.yüzyıl’da Philadelphialı Quakerlar- Benjamin Lay, Anthony Benezet, John Woolman, ve Josua Evans- sadece köleliğin ortadan kaldırılmasını savunan radikaller değildiler. Granville Sharp, Thomas Clarkson, ve John Wesley’yi etkilemiş kişiler değillerdi sadece. Aslında onlar insan, domuz, at ve  köpek dahil bütün hayvanların sömürülmesine ve baskı altına alınmasına karşı seslerini yükselten radikallerdi. Onların eylemleri; bildiri yazmak, Güney eyaletlerinde vaaz vermek, Afrika kökenli Amerikalıları okula göndermek, sivil itaatsizlik araçları kullanmak, ürünleri boykot etmek, düşük ücretle çalıştırılan işçiler adına kampanyalar düzenlemek, bir başka canlının etini yemeyi reddetmek ve at arabalarına binmeyi kabul etmemekti. Gerçekten de, eski Yunanlı filozof Pisagor’un adına ithafen kendilerine Pisagoryen Quakerlar denen bu insanlar daha büyük bir hareketin parçasıydı, Fransız Devrimi’yle başlayıp İngiliz devrimiyle devam ettiren bir hareketin parçasıydı. Sayıca az olsalar da, bu hareket ses olarak güçlüydü, çünkü dünyayı alt üst etme mücadelesi geniş bir sınıf vizyonuna dayanıyordu. Bu yüzden, köleliğin kaçınılmaz sonuna yardımcı olmanın yanı sıra, diğer davalar arasında yolunu belirlemek kadar, modern Pisagoryenler ana akım toplumu diğer hayvanları kullanma ve onlara davranış biçimleriyle de yüzleşmeye zorladılar. Bu yüzleştirme çabaları 19. yüzyıla ait iki reform şeklinde görüldü: hayvan hakları ve vejetaryenizm.

 

 

Douglass ve Africa’ya dönmemiz gerekirse, onların insan olarak statüleri bu tarihin keşfedilmesinden sonra tehlikeye girmezdi.Onlar ayrıca endüstriyalist Henry Ford’un, montaj hattı fikrini (otomobil üretiminde kullanıldığı şekliyle) mezbahaların çalışma sistemlerini inceleyerek elde ettiğini öğrenmekten dolayı şok geçirip dehşete düşmezlerdi. Ya da Amerikan üniversite ve kolejlerindeki ilk ticaret bölümlerinin Tarım Departmanları olduğunu öğrenmekten, ekonomist R.H.Coase’ın-–neo-liberal kuramını geliştirip Nobel kazanmadan önce- 1930’larda domuzların iş gücünü ve jambon üretimini inceleyip hazırlandığını öğrenmekten. Ya da Stephenson, Illinos’de, memleketimde eski endüstriyel fabrikaların hepsinin yeni neo-liberal fabrikalarla yer değiştirdiğini öğrenmekten, Darfur’da devam eden kamulaştırma ve soykırım olaylarının ardında sosyolog David Nibert’ın söyleyişiyle, büyük baş hayvan endüstrisinin bulunduğunu, çünkü bu endüstrinin sığır eti üretimi için o toprağı istediğini öğrenmekten dolayı şok geçirip dehşete düşmezlerdi.

 

Ne Frederick Douglass, ne John Africa yukarıdaki bilgiden korkmazlardı. Türler arasında karşılaştırmalar yapmaktan ya da ortak noktalar bulunduğunu fark etmekten kaçınmaz ya da bunu görmezden gelmezlerdi. Diğer insanlara bu tür konuları düşünmemeleri yönünde göz dağı vermezlerdi. Bu tür konuların tartışılmasına engel olmaya çalışmazlardı. Douglass ve Africa bir hayvan gezegeninden korkmuyordu, ikisi de toplumsal tahakküüm ve ekonomik sömürünün sistemik doğasını tamamen kavramıştı. Ve, John Africa örneğinde olduğu gibi, onlardan biri bu konuda bir şeyler yaptı. Alınacak dersler var.

 

 

Çeviri: CemC

 

 

Devrimin Fitilini Ateşlemek


 

Dr.Steve Best röportajı

 

Abolitionist-online sitesinden, 2006 yılına ait bir çeviri.

Claudette Vaughan

“The Soft cage- Yumuşak Kafes” adlı kitabında Christian Parent gözetlemenin tarihinin kölelerden göçmenlere, politik radikallere ve suçlulara ve en sonunda da kredi kartı ve bilgisayarı olan herkese kadar yol aldığını söylüyor. Bush’un Amerika’sında eylemci olmak nasıl bir şey?

Orwell’in kitabı 1984’teki bir karakter olmak nasıl bir şey? Ya da Kafka’nın romanı Dava’da? Sofistike teknolojilerin tahakküm ve  kontrol amaçlı kullanıldığı total gözetim sisteminde yaşamak nasıl bir şey? Mc Carthyciliğin hortladığını görmek, Şirket Amerikasının bir polis devleti ve faşist bir toplum haline dönüştüğüne tanık olmak nasıl bir şey? Medikal ve finansal kaynaklardan tutun kütüphane ziyaretlerinize dek her düşünce ve hareketinizi takip eden “Total Enformasyon Farkındalığı” geliştirmiş bir toplumda ajitasyon yapmak nasıl bir şey?  Büyük İş ve Büyük Hükümetin birbirine tamamen karıştığı, üç en büyük telefon şirketinin –AT&T, MCI ve BellSouth- müşterilerinin mahrem kayıtlarını hükümete devrettiği bir ülkede, dünyanın en büyük veritabanını oluşturduğu bir toplumda yaşamak nasıl bir şey? Tamamen bir yalandan ibaret bir toplumda yaşamak nasıl bir şey-“terörizme karşı savaş” ve “demokratik bir millet kurmak” gibi ikiyüzlülüklere dayanamadığınız bir ülkede yaşamak, halkın çoğunluğunun Bush’un Anayasa’ya olan saldırısını,  kendi politikalarının daha da kötü hale getirip kendi sebep olduğu terörizmi önlüyor diye sahip çıktığı bir ülkede yaşamak nasıl bir şey?

Nasıl bir şey?  Uğursuzluk dolu ve dehşet verici bir şey. İnsanlar paranoyak oldu, korkuyorlar, ve Irak işgalini protesto etmek gibi politik eylemlerde bulunmak isteyenler de FBI paparazzilerinin büyük veri bankalarında kendi görüntülerini biriktirmesinden ürkerek eylemlerden uzak duruyor.  Konuşma özgürlüğü siz bu hakkınızı kullanmaya başladığınız an sona eriyor. Doğa politikası- dünya ve hayvan özgürlüğü mücadelesi- günümüzdeki en dinamik mücadele biçimi, ve şirketlerin çıkarlarına ciddi bir tehdit oluşturdukları için dünya ve hayvan özgürlükçüleri ciddi saldırılara uğruyor. Çoğu kişi tarafından kabul gördüğü gibi,  ABD’deki durum 1950lere çok benziyor, aradaki fark şu: komünizmden korkmak, hayvan hakları ve çevreci “ekoteröristler”den korkmaya dönüştü.

“Cesurların yuvası, özgürlerin toprağı”nda eylemciler federal ajanlar tarafından takip ediliyor; telefon konuşmaları ve bilgisayar etkinlikleri  izleniyor, evleri basılıyor, mahkemeye çıkmaya ve isim vermeye zorlanıyorlar, federal baskınların hedefi durumundalar, anayasada tanınan haklarını ve özgürlüklerini hayata geçirdikleri için hapse atılıyorlar. Sabotajcılar tecavüzcülerden, banka soyguncularından ve katillerden daha büyük cezalar alıyor.

ABD’de konuşma özgürlüğü hiçbir zaman olmadı ama, 11 Eylül sonrası dönemde, yani artık Anayasa ya da İnsan Haklarının değil de Vatansever Kanunu’nun geçerli yasa olduğu bu ülkede eylemciler terörist diye damgalanıyorlar- sadece ALF, ELF ve SHAC değil, Food Not Bombs ve vegan eğitim kurumları da terörist diye yaftalanıyor.

Amerika’da Sol’a ne oldu? Halk desteği olmadan bir şey yapabilmek mümkün mü?

Buradaki ortam çok tuhaf, Demokratlar Bush’un suçlarına karşı çıkamayacak kadar yüreksizler, akademisyenler çoğunlukla sessiz kalıyor, ABD tarihindeki en kriminal ve yoz hükümete karşı etkili bir kitle eylemi de yok.

Sol ciddi bir muhalefet gücü olma konusunda başarısız oldu. Solcu bir grup filan yok, bir figür ya da işçi partisi filan da yok. 20.yüzyılın ilk günlerinden 80’lere ve günümüze dek Sol Amerikan halkının umursayacağı tek bir kelime etmedi; oysa Tanrı, Millet ve Aile ile ilgili muhafazakar idealler Bush rejiminin faşizmi üzerinde büyük bir etki bıraktı, hala da desteklemeye devam ediyor. “Politik İktidar ve Toplumsal Hareketler” adlı harika kitabında Carl Boggs  1960lardan sonra- öğrenci grupları, feministler, siyah özgürlükçüler ve diğer halk hareketleri- ABD’deki bütün muhalif güçlerin ve “yeni toplumsal hareketlerin” devlet baskısıyla nasıl bastırıldığını; bürokrasi ve Pazar aracılığıyla nasıl  sistemin bir parçası haline getirildiğini; iç çatışmalar yada hiyerarşiler aracılığıyla nasıl kendini yok ettiğini gösteriyor.

Bir diğer etken de 1960’lardan sonra radikaller akademiye girdiler, burada radikal fikirleri üniversite promosyon politikaları sebebiyle yumuşatıldı ve ardından da somut politikadan koparılmış soyut teori atmosferinde de can verdi. David Horowitz gibi hem sağcı hem de hasta tipler akademik solla ilgili zevzeklik edip duruyor, sanki akademik sol radikal ideolojileri biçare öğrencilerin beynine enjekte edeni devrimci kadrolar yetiştiren hegemonyacı bir güçmüş gibi, sanki muhafazakar fikirleri baskı altına alıyormuş gibi konuşuyor. Gerçekten radikal fikirleri olan bir akademisyen bu kavramın ne kadar komik olduğunu söyleyebilir, bugün akademide bunu yapmanın ne kadar riskli bir şey olduğunu söyleyebilir, anti-kapitalist fikirlerin sırasıyla profesörlerin reddedilmesine  ya da görev süresinin iptaline sebep olacağını bilir. “Akademik sol”,  profesörlerin feminizmi, sosyalizmi, anarşizmi, post yapısalcılığı ve diğerlerini öğretmesi anlamında var; ama bunların hepsi teori baloncukları, etkileri de seminer sınıfının steril ortamından dışarı taşmaz.

19.yüzyılda Karl Marx ufukta bir sosyalist devrim hayal ediyordu, bu devrim kapitalizmin iç çelişkilerinden ortaya çıkıyordu, ama kapitalizm Marx’ın ihtimal verdiğinden çok daha güçlü çıktı; defalarca işçi ve diğer muhalif güçleri ya yendi ya da onları sisteme uydurdu. Sol, kapitalizme yönelik sistemli bir muhalefet yaratmak, koalisyonlar oluşturmak, ve halk bazında radikal demokrasi talep eden bir kitle hareketi yaratmanın bir yolunu bulmak zorunda.

Görünen o ki, devlet baskısı ve gözetim etrafında organize olmuş bir toplumda; güvenlik saplantısı bulunan, tüketicilik ve eğlence sektörüyle narkoz yemiş, orta sınıftan daha fazla sayıda insanı yoksullar safına katan bir toplumda bu tür bir hareket kurmak çok zor olacak. Hoşnutsuzluk hissi bayağı bir artmalı. Ama Bush savaş politikalarına devam ettikçe bu iş garanti diyebiliriz.

Aslında günümüzde gerçek savaş Irak’ta yaşanan değil; “Yeni Dünya Düzeni hepimize karşı” tarzında bir savaş var ve üretim araçlarını kontrol eden her kimse küresel anlamda ve yerel anlamda cüzdanı da onun kontrol ettiğini biliorlar.

Evet, sorunuz aklıma Samuel Huntington’ın “medeniyetler çatışması” tezini getiriyor, bu teze göre tarihin dinamikleri komünizm ve kapitalizm ayrımından (komünizmin yenilgisiyle) İslam ve Hristiyan Batı’ya doğru kaymış oldu.

Görünen o ki, bu tez bir çok açıdan yanlış. Öncelikle denklemin her iki tarafında da monolitik bir yapı yerleştiriyor, Müslümanların çoğu açık açık Batı ile savaş halinde değil oysa ve Batı’da güçlü teokratik ve anti-seküler güçler var, mesela Hristiyan Sağ, Bush yönetimi üzerinde  çok etkili. Medeniyetlerin çatışmasından  çok fundamentalistler ve ekstremist güçler arasında bir çatışma söz  konusu-ister Müslüman  isterse Hristiyan neo-conlar olsun. Bush ve Ladin’in ilahi ilhamlara dayanan iktidar hırslarını ve terörist planlarını hayata geçirebilmek için birbirlerine ihtiyaçları var; geri kalanlarımız ise gezegen barbarlık ve tiranlık kısırdöngüsü içerisine yuvarlanırken çapraz ateşte kalıyoruz.

Ama hata olmasın, uluslararası  kapitalizm  dünya halkları, kaynakları ve biyoçeşitlilik üzerindeki gücünü sağlamlaştırıyor. Kaynaklar ve üretim araçları üzerindeki kontrolden söz ediyoruz; su ve toprak azalıyor, petrolün sonuna ulaşıyor dünya, bunların hepsi Thomas Malthus’un toplumu sıkıştıracağını öngördüğü çelişkiler, işte  şimdi hepsi birer birer gerçekleşiyor, bu durum daha da kötü olacak.

Yeni Dünya Düzeni sadece Irak’taki petrolü istemiyor, ayrıca İslam kültürünü, dinini ve entelektüalizmini de yok etmeye, onların hepsini mülksüz ve topraksız bir hale getirmeye çalışmıyor mu? ABD’nin neo-con politikaları bölgeyi destabilize etmekle kalmıyor, 3. Dünya Savaşı’nı başlatma konusunda da tehdit ediyor.

Kesinlikle. Bush planlamış olsun ya da olmasın, olacağını bilsin yada olmasına izin vermiş olsun ya da olmasın, ya da golf oynamakla meşgul de olabilir, sonuçta 11 Eylül,  küresel bir Pax Americana kurmak ve dünyayı kontrol altına alma arzusu için mükemmel bir bahane oldu. “Millet kurmak,” demokrasiyi yaymak” örtüsü altında Bush, neo-conlar ve uluslararası  şirketler kompleks ve ayrıksı bir dünyaya kendi serbest pazar mantıklarını, yani sendikalar, birlikler, protestolar ve çevresel düzenlemelerin tepkilerine aldırmadan yoluna devam eden bir global ekonomi mantığını, bu monolitik vizyonu şiddet kullanarak benimsetiyorlar. Kapitalist küreselleşmenin ardındaki baskıcı politikalardan kuşku duyanlar muhakkak John Perkins’in “Ekonomik Bir Katilin İtirafları” kitabını okumalı. Bu kitap ABD İmparatorluğunun kurulmasını sağlayan sinsi güçleri içerden bir bakışla anlatıyor. Serbest Pazar ütopyacıları ulusal, etik ve kültürel farkların farkında değiller ve Irak’ta olduğu gibi, işgalci olarak değil de özgürlükçüler diye selamlanacaklarını sanıyorlar. Kapitalizm, Avrupa kaynaklı faşizmi 1945’e dek elimine etmişti, 1990’a dek komünizmi alt etti ve eski Haçlı seferlerini yeniden yaşatırcasına bu sefer de İslam’ı ortadan kaldırmaya, Muhammed’in  monoteizmini İsa’nınkiyle değiştirmeye ve İslam ülkelerini silahlarla, pazarlarla, kitle kültürüyle fethetmeye çalışıyor. Elbette, böyle yaparak sadece İslami fundamentalizmi artırmış oldular, yeni direnişçi ordulara ve intihar bombacılarına kapı açmış oldular. Sorunları çözmeye yönelik çabalarının hepsi cinayetle, kendi çıkarlarına hizmet eden ve işe yaramaz yöntemlerle ele alınıyor. Uluslararası yasalara veya anlaşmalara saygı duymuyorlar, bütün dünyayı kaosa ve savaşa sürükleyebilirler.

Editör  olarak siz ve Anthony J. Nocella II “Devrimin Fitilini Ateşlemek” (2006) adında bir kitap yayımladınız. Kitabınızdan ve verdiği mesajdan söz edebilir misiniz?

Bu kitap bütün hayatı tehdit altına alan küresel sosyal-ekolojik krizden söz eden 40dan fazla radikal sesi bir araya getiriyor. Bu sesler sosyal ekolojiden , derin ekolojiye, EarthFirst!’e, ekofeminizme, anarkoprimitivizm ve Amerikan Yerlilerine, Siyah özgürlükçülere, hayvan ve toprak özgürlükçülerine ve  politik hükümlülere kadar uzanıyor.

ALF’le alakalı bir önceki kitabıma benzer şekilde bu kitap da sınırları aşan ve köprüler kuran bir yaklaşım benimsiyor. Normal koşullarda bir araya gelmeyecek türden insanları ve pozisyonları bir araya getiriyor: akademisyenler ve eylemciler, bilginleri ve hükümlüleri, beyazları ve diğer ırklardan insanlar, erkekler ve kadınlar, insan ve hayvan hakları eylemcilerini bir araya getiriyor. Her bir bakış açısı, bütünü anlamamıza yardımcı olabilmek için, sosyal ve ekolojik çökmenin doğası ve sebeplerini açıklayan hayati öneme sahip bir perspektif sağlıyor.

Kitabın önemli bir görevi de  çevreciliği beyaz, erkek, ayrıcalıklı pozisyonlardan kopartmak; tek konu odaklı, ana akıma dahil konumundan çıkarmak; onu sınıf, cinsiyet, ırk, etnik ve diğer açılardan radikalleştirmek. Bu, çevreci hareketi sosyal adalet meselelerinden söz etmek, daha büyük, daha ayrıksı ve kapsamlı , daha güçlü bir hale getirmek anlamında kuvvetlendirirken, ırk ve sınıfla ilgili hayati meseleleri de gözler önüne sermiş oluyor.

Kitabın temel argümanı ya da duruşu sizce nedir?

 

Kitap, ekolojik ve sosyal sorunların sistemle alakalı olduğu, kapitalizme içkin olduğu veya “uygarlığa” içkin olduğu anlamında devrimci bir çevreciliğin gerekli olduğunu söylüyor. Devrimci çevreciler, küresel ekolojik krizin semptomlarını sadece idare etmeyi amaçlayan ve altta yatan gerçek sebepleri ve dinamikleri anlamaya yanaşmayan reformist yaklaşımları reddeder. Devrimci çevreciler “yeşil kapitalizm”i naif bir oksimoron olarak görüp reddeder ve bu “ayrı” problemleri küresel kapitalizmin daha büyük sistemine dahil olarak algılarlar. Bütün hiyerarşileri ortadan kaldırmayı amaçlarlar, buna insanların doğadan ayrı olduğunu sandıkları, hakimiyet ve kontrol peşinde koştukları hiyerarşi de dahil. Eşitlikçi, demokratik, ve ekolojik bir dünya şu andaki dünya sistemi içerisinde gerçekleştirilemez, ciddi bir sarsılmaya ihtiyaç var.

Son 30 sene içerisinde çevreciliğin toplumsal adalet olmaksızın hayata geçirilemeyeceği ve toplumsal adaletin de çevrecilik olmadan mümkün olmayacağına dair bir farkındalık oluştu. Bu tür holistik bir yönelim Yeşil ağ içerisinde, ABD çevresel adalet hareketinde, EarthFirst!’ün çabalarında (kereste işçilerine verilen destek-Judy Bari tarafından başlatılmıştır), küreselleşmeye son kanallarında, Zapatista koalisyon kurma çabalarında ve sık sık da ALF ve ELF eylemcilerinin anonim bildirilerinde görülebilir. Geniş ittifak politikalarına dair  örnekler ayrıca hayvan, dünya özgürlükçüleri, Siyah özgürlükçüler ve anti-emperyalistler arasında köprü kurma çabalarında da görülebilir, kitapta da bu çaba mevcut.

Elbette, ormanları savunmak ve balinaları korumak hayati öneme sahip eylemler, çünkü bunlar gezegen ve gezegende yaşayan bütün türler ve insanlar için çok önemli evrimci süreçleri ve ekolojik sistemleri koruyorlar. Ama aynı zamanda bütün çevre yıkımı biçimlerine dikkat çekmek ve hem sayı hem de kuvvet anlamında tek konu odaklı hareketlerden daha büyük bir hareket inşa etmek için ezilen halklarla beraber çarpışmak gerekiyor. Daha geniş bir perspektiften baktığımızda devrimci çevreciliğin bir sınıf, ırk, cinsiyet ve kültür savaşı olduğunu ve  insanların doğa üzerindeki hakimiyeti dahil her türden tahakküm sistemini ortada kaldırmayı amaçladığını söylemek gerekiyor.

Günümüzde radikal çevre hareketi içerisinde bir sürü gruplaşma var, çoğu baskın olarak şiddete başvurmasa da şiddetten pasifizme dek her türden pozisyonu bir araya getiriyor. Kitabınız davanızda görülen bölümlenmeye de işaret ediyor mu?

Kitabın ana hedefi; kapitalizm, ataerkillik, ırkçılık, türcülük ve antroposentrizm (insanmerkezcilik) ile alakalı radikal eleştiriler geliştirmek ve her kademede derin sosyal dönüşümlerin olması için insanlara çağrıda bulunmak. Batı’daki diğer çevre hareketlerinin varlığını kabul etse de görece bir bakıştan memnun olup bir kenara çekilmiyor, ana akım çevreciliğe yönelik keskin bir eleştiri söz konusu. Kitap ana akım ve reformist stratejileri –klasik olarak beyaz, erkek ve ayrıcalıklı stratejiler- çeşitlilik konusundaki eksiklikleri eleştirip bu konumu değiştirirken öte yandan da ırk ve sınıf gibi sosyal konulara da el atan bir çevre politikası geliştirilmesi yönünde desteklemek gibi bir amaç taşıyor, bunu yaparken de insan, hayvan ve dünya/toprak özgürlüğü arasındaki derin bağlantıların anlaşılması yönünde bir tavır ortaya koyuyor.

Çevrenin durumu oldukça kötü görünüyor; sizce ümit etmek için sebep var mı?

 

Bizim dönemimiz insanlığın tarihi ve gezegenin evrimi  açısından gerçekten benzersiz bir özellik sergiliyor. Homo sapiens doğaya o kadar yabancılaştı, küresel anlamda o kadar emperyalistleşti, ihtiyaçları ve büyümesi anlamında öylesine canavarlaştı ki doğal tarih içerisindeki altıncı toptan yok oluş krizini başlattı ve küresel ısınmaya da sebep oldu.Kendi ömrümüz içerisinde orangutan ve şempanze gibi türlerin yokoluşuna tanık olmamız büyük bir ihtimal, bu hayvanlara filleri, kaplanları, büyük pandaları, balinaları ve daha bir çok yok olma tehlikesi altındaki türü ekleyebiliriz. İlerideki kuşaklar inanılmaz iklim değişikliklerine kendilerini adapte etmek zorunda kalacaklar.

Çin ve Hindistan uzun süren uykularından uyanıp otomobiller, hamburgerler ve fosil yakıtları etrafında modern toplumlar kurmaya devam ettiği için bu gezegen üzerinde başarısız olmuş bir türün potansiyel trajedisine boyun eğmek son derece mümkün. Ama daha zaman geç değil, bu kriz bir çok dramatik değişikliğe sebep olabilir. İtalyan kuramcı Antonio Gramsci’nin söylediği gibi, “Modernitenin zorluğu, ilüzyonlar olmaksızın ve hayal kırıklığına uğramadan yaşamaktır”.

Bu, tarihte gerçekten bir dönüm noktası, gelecekteki hayat için bir kavşak noktası. Olanaklarla alakalı bütün kapılar kapanıyor. İnsanların topluca aldığı tavırlar ya da alamadığı tavırlar da geleceğimizin ümit dolu olup olmayacağını belirleyecek. Yüzyüze olduğumuz krizleri düzeltecek teknolojik ya da ekonomik çözümler yok, tek  çözüm, her kademede yaşanacak türden radikal bir değişim.

Eski usul politikaların bir faydası yok artık. Yeni mücadele çeşitleri, yeni toplumsal hareketler ve yeni duyarlılıklar yaratmayı beceremeyip onların kurallarıyla oynadığımız sürece kaybedeceğiz.

Yeni bir devrimci hareket; demokratik, liberter, sosyalist ve anarşist geleneklerin kazanımlarına dayanacak. Radikal yeşil, feminist, ve yerli mücadelelerini harmanlayacak. Hayvan, dünya ve insan bakış açılarını küresel kapitalizm ve onun her yerde kendini hissettiren ya geliş ya da öl mantığına karşı total bir özgürlük mücadelesi içerisinde birleştirecek.

Radikal politika ; devletin, medyanın ve şirketlerin büyüyen iktidarını tersine çevirip toplumun her kademesinde-politik, kültürel ve ekonomik anlamda eşitlikçi ve katılımcı bir demokratikleştirmeyi savunmalı. İnsanların hayvanlar ve dünya üzerindeki tahakkümü de dahil bütün asimetrik iktidar ilişkilerini ve yapılarını bozmalı. Radikal politika, yurttaşlık kavramının yeniden canlandırılması ve hayatın yeniden politize edilmesi olayı gerçekleşmeden mümkün değil, bu da öncelikle eğitim, iletişim, kültür ve sanatla başlıyor, bunların hepsi insanları eylemde bulunma anlamında ve kendini değiştirme anlamında etkiliyor, onlara ilham veriyor, onları uyandırıyor.

Görünen o ki, homo sapiensin yakın gelecekte hayatta kalacağını garanti eden bir olasılık yok ortada, Mad Max ve Su Dünyası gibi filmlerin disütopik vizyonları gerçekleşebilir de. Ayrıca devrimci bir çevreciliğin ortaya çıkacağına ya da  çıkabileceğine dair bir umut da yok, sonuçta politik grupları yıkan hizipçilik ve egoizm halen sürüyor, bunun yanında direniş hareketlerine yönelik  ciddi politik baskılar da var.

Bu kadar belirsizlik ve kuşku arasında gene de geleceğin ne türde bir niteliği olacağı sorusu önemli( eğer insanlık ve diğer tehlike altındaki türlerin böyle bir geleceği varsa tabii) ve bu gelecek , küresel çapta direniş hareketlerine ve devrimci değişimle alakalı ihtimallere dayanıyor.

Radikal çevreci hareketlerin kısa tarihine baktığımızda bu  uğurda ölenler olduğunu biliyoruz. Bunlar reddedilemeyecek gerçekler, çoğu da  (sonuncusu Aralık 2005’te Phoenix’te bir hapisanede intihar eden Bill Rodgers’tı) ekoloji savaşlarının ön cephelerinde  öldüler. İnsan ve insan olmayan canlıların kaybı , bu ölümler ister alenen cinayet olsun–mesela Judy Bari, Dian Fossey veya Karen Silkwood gibi- isterse toprağın ırzına geçmenin, toprak verimliliğini düşmesi,suyun kirlenmesi sonucu olsun, gene de korkunç bir şey. Çevreciler baskıya uğradılar, fiziksel ve yasal tehditlerle karşılaştılar, günah keçisi yerine kondular. İnsan kendini bu tür durumlara karşı nasıl savunabilir?

 

Zeka, emniyet, kararlılık ve dayanışmayla. Öncelikle, herkesin devlet baskısının mekanizmalarını anlaması, gerekli önlemleri alması çok önemli, buna yoldaşlara güvenmek de, e-mailler ve telefon konuşmaları da dahil.  Eylemciler kendilerini izleyenlerin metodlarını ve hareketlerini takip etmeliler. Gezegenin içinde bulunduğu kötü durumu hiç unutmadan hepimiz kararlılığımızı ve çabalarımızı artırmalı ve kendimizi dünya özgürlüğü –total özgürlük için, riskleri ya da bedelleri ne olursa olsun, ABD’de, İngiltere’de, başka yerlerde, sabotaj, taciz ve uzun hapis cezalarına sebep olabilecek diğer doğrudan eylemlere katılmaya adamalıyız. Baskı görmenin bir ilerleme işareti olduğunu, gücümüzü arttırdığımızın bir işareti olduğunu anlamalıyız; sınırı aştığımızı ve dünyayı kurtarma kavgasının gerçek bir “mücadele” haline dönüştüğünü anlamalıyız.  Bence insan hakları grupları ve diğer yasal topluluklardan da destek istemeliyiz. Hayvan hakları ve çevre hareketlerinin devlet baskısına maruz kalmasına rağmen Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği gibi (ACLU) insan hakları gruplarının bunu görmezden gelmesi inanılmaz bir şey, aslında bu durum  değişiyor, bazı sivil toplum gruplarının SHAC 7 mahkemelerinin derin anlamını kavramaya başladığını görebiliyoruz artık. Hayvan ve dünya özgürlükçüleri için geldiklerinde, hepsi için geliyorlar.

Radikal çevrecilik tarafından tehdit edilen çıkarlar şirketlerin çıkarları, ve federal hükümet de şirketlerin çıkarlarını destekliyor. Gezegeni yağmalayan korporatizm ve militarizmin alternatifi nedir?

Devrimci çevreciler; insan psikolojileri (mesela antroposentrik dünya görüşleri, değerleri ve kimlikler), kişiler arası ilişkiler ( ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı, türcülük, yaşlılara karşı ayrımcılık, sınıf ayrımcılığı, homofobi ve elitizm gibi), sosyal kurumlar (otoriter, plütokratik ve yozlaşmış ya da sözde demokratik şekiller), teknolojiler (emek ve sömürüyü zorunlu kılan, kirliliğe ve küresel ısınmaya yol açan fosil yakıtları kullanan teknolojiler), ve halen geçerli olan ekonomik sistem ( içsel olarak yıkıcı, ve sürdürülmesi mümkün olmayan; çıkar, üretim ve tüketim temelinde yükselen bir kapitalizm) konularında temelden ciddi ve derin değişikliklerin yaşanması gerektiğini biliyorlar.

Küresel ısınmaya, yağmur ormanlarının yok olmasına, türlerin yok olmasına, toplumların zehirlenmesine sebep olan dinamikler tek bir etkene ya da sebebe -tarım toplumu, devletlerin ortaya çıkışı, antroposentrizm, ataerkillik, ırkçılık, sömürgecilik, endüstriyalizm, teknokrasi veya kapitalizme- indirgenemez,  tahakküm ilişkileri ve ekolojik yıkım içerisindeki ideolojileri ve kurumları etkin bir şekilde zorlayabilen bütün radikal gruplar veya yönelimlerin küresel sosyoekolojik mücadelede bağlayıcı bir rolü var. Derin ekoloji, sosyal ekoloji, ekofeminizm, havyan özgürlüğü, Siyah özgürlüğü, ve ELF hepsi bir arada önemli olsa da, hiç birisi sistemli bir toplumsal dönüşümü tek başlarına sağlayamazlar. Beraber çalışaraksa, farklı eleştiri ve taktikler aracılığıyla farklı topluluklar oluşturulabilir, bu gruplar tahakküm ve iktidar yapılarına gereken darbeyi beraber vurup geleceğe doğru açılan bir kapıyı aralayabilirler.

Birlikte çeşitlilik olduğu gibi, çeşitlilikte de birlik olmalı. Dayanışma, bütün baskı biçimlerinin doğrudan ya da dolaylı olarak küresel kapitalizmin ve onunla alakalı hiyerarşik yapıların sistemiyle, kurumlarıyla, ve değerleriyle ilişkisini idrak ederek mümkün olabilir. Hem bir arada hem de etkili olabilmek için anti-kapitalist ve anti-emperyalist ittifakların ortak paylaşımlara,  ortak öğrenme ve  ortak psikolojik büyüme süreçlerine gereksinimi var; mesela, siyah özgürlükçüler, ekofeministler ve hayvan özgürlükçüleri birbirlerine ırkçılığı, cinsiyet ayrımcılığını ve türcülüğü yenmeyi öğretebilirler.

Yeni toplumsal hareketler ve Yeşiller radikal potansiyellerini anlama konusunda başarısız oldular. Radikal sosyal bir değişim taleplerini unutup küresel çapta bir neoliberalizm başarısıyla “var olan sosyalist ülkeleri” ve sosyal demokrasileri elimine eden kapitalist yapılar içerisine entegre oldular. Yeni bir devrimci gücün bu yüzden klasik demokratik, liberter sosyalist ve anarşist gelenekler üzerinde; radikal yeşil, feminist, yerli mücadelelerini bir araya getirerek; hayvan, Dünya ve insan özgürlüğü bakış açılarını sentezleyerek; adil ve ekolojik toplumları onun yerine kurabilmek için uluslararası kapitalizmi ortadan kaldırabilecek küresel çapta bir sosyal-ekolojik devrim inşa etmesi gerekiyor.

Çeviri:CemC

 

CESUR YENİ DÜNYA MÜHENDİSLİĞİ: GERÇEK ARTIK ESKİSİ GİBİ DEĞİL

Dr.Steve Best

Edebiyat sadece kurgudan ibaret değildir, toplum hakkında hayati öneme sahip açılar sağlar. Belki de dikkat çeken biri örnek olarak Upton Sinclair’in The Jungle(1906) kitabını burada söyleyebiliriz, bu kitap halkı et endüstrisinin iğrençliği ve işçi sınıfının perişan hayatları hakkında bilgilendirmiştir. Bu örnekten de belli olduğu gibi, edebiyat  sosyolojik çözümlemelerin başaramayacağı türden, günlük hayatla alakalı somut keşifler yapmamızı sağlar. Dahası, edebiyat yaklaşmakta olan şeylerle alakalı derin uyarılar ve önseziler de sağlar. Medya kuramcısı Marshall Mcluhan’ın sözleriyle söylemek gerekirse sanatçılar bilim adamları ve felsefecilerden önce değişiklileri görüp  hisseden “geleceğin antenleri”dir.

18.yy’dan itibaren “Frankenstein” (1818), “Dr.Moreau’nun Adası” (1896) ve “1984” (1949) gibi romanlarla yazarlar bir gün yaşayabileceğimiz türden bir dünyayla alakalı önemli uyarılarda bulundular. Ama belki de toplumsal dönüşümle alakalı en derin edebi haritayı Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya” kitabı çizdi. 1931 yılında yazılan bu kitap bilim kurgunun nasıl bilimsel bir gerçek haline dönüştüğünün ve teknolojik dünyanın hızla değiştiğinin mükemmel bir örneğidir. Huxley , “Cesur Yeni Dünya”’yı yazdığında klonlamanın yüzyıllarca sonra hayata geçeceğine inanıyordu. 1997 yılında, başyapıtının basılmasından 66 sene sonra, ilk yetişkin memeli hücresi klonlandı ve dünya Dolly’e “merhaba” dedi.

“Cesur Yeni Dünya”’da, “Ford, Lorddur”; çünkü  seri imalatı, kitlesel tüketimi ve endüstriyel kapitalizm tarafından başlatılan mühendislik paradigmasını baş tacı eden  Henry Ford’du. Huxley’nin disütopik vizyonunda hem biyolojik hem de toplumsal gerçeklik inşa edilir: bireyler montaj hatlarında dünyaya getirilir, önceden belirlenmiş sınıflara göre biçimlendirilir, ve ardından büyük kuluçka makinelerinde klonlanırlar. Biyolojik üretim yerini genetik replikasyonlara bırakır; bebekler rahimden değil, petri kaplarından doğarlar, anne babalar da teknisyenlerle yer değiştirir. Bu “cesur yeni dünya”, romandaki “hurda”nın gözünden anlatıldığı şekliyle insani olanı tamamen yok etmenin bir örneğidir. Aşk, aile, evlilik, uzun süren bağlılıklar, din ya da ruhsallık yoktur; insanların tek sadakati Ford’adır, Devlet’edir, ve zevk ilacı Soma’yadır.

Orwell’in 1984’ünden farklı olarak Huxley, ceza değil de ödülle, zorlamayla değil de şiddet içermeyen manipülasyon biçimleriyle, püriten çilecilik yerine zevke dalmayla kontrol edilen insanları anlatır. Huxley en güçlü kontrol şeklinin insanların kendilerini kararlı hissetmediği, kontrolün zevkle bir araya geldiği, insanların direnecek hiç bir şey bulamadığı ve yabancılaşmış olmaktan dolayı kendilerini rahat hissettiği zaman elde edildiğini anlamıştır. Özgürlük “1984”’te ya da “Cesur Yeni Dünya”’da yoktur, ama “Cesur Yeni Dünya”’da özgürlük kimsenin umrunda değildir zaten. Bu yüzden zevk politikası, zevk duymaya yönelik bu delirmişcesine istek insanları sosyal katılımdan ve vatandaşlık görevlerinden uzaklaştırır. Eğlence toplumunun içerisinde, TV’deki haberlerden eğitime ve politikaya kadar her şeyin eğlence kodlarıyla belirlendiği bir toplumda bireyler kolay bir şekilde marjinalize edilirler, elitler iktidarı uygularken diğer insanlar keyiflerini sürmeye devam ederler. Huxley bizleri insanların zevk almak için özgürlüğü kurban ettiği konusunda uyarır; kitleler sosyolog C.Wright Mills’in “mutlu robotlar” adını verdiği şeye dönüşüyor, ama kitaptaki “hurda” en doğrusunu ortaya koyuyor: “Cesur Yeni Dünya”’nın hedonistleri mutlu  filan değiller, sadece artık uyuşmuşlar durumdalar.

Basit bir takım vasıflarla beraber bizim dünyamız Huxley’nin Cesur Yeni Dünyası’nın ta kendisi; dünyayı kontrol eden bir avuç insan, yapay doğum teknolojileri, genetik mühendislik ve klonlama dahil her şey mevcut.  Henüz insanları biyolojik olarak klonlayamıyoruz, ama pek de önemli değil, çünkü insanları sosyal olarak, din yoluyla, okullar aracılığıyla, medya ve reklamlar aracılığıyla klonlamayı biliyoruz, böylece insanları üretim ve tüketim makinelerindeki yerlerini almaları konusunda koşullandırmış oluyoruz. Sanal oyun ortamlarıyla, Disney World’deki Terminatör 2 gibi multi duyusal eğlencelerle ve izlediğiniz şeyi simüle imajlar ve görüntülerle gerçekmiş gibi hissettiren intensörler aracılığıyla Huxley’nin “feelie” adını verdiği şeyin nasıl bir şey olduğunu tahmin edebiliyoruz. Prozac’tan valium ve xanax’a ve  librium’a dek insanları etkisiz hale getiren ve onları kapitalizmin insanı öldürücü performans prensibine uymalarına yardımcı olan kendi Soma versiyonlarımızı da ürettik. (Huxley’nin söylediği gibi, “iyi bir keyiflendirici insanı dünyayla barıştırır”). Eğlence dünyasında her şey kültür dopingidir. Bugün Marx’ın sözünü şöyle değiştirmek gerekirdi: din değil, kitle kültürü halkın afyonudur.

Ama Huxley’nin tahmin ettiği gibi, aynı seri üretim paradigmasını, ekonomi ve toplumun organizasyonu bizde olduğu için, doğayı kontrol etmek amacıyla uygulama sürecinden geçiyoruz. Doğayı inşa ediyoruz; mikrokozmik boyutlarda  olaylara müdahale ederek yeni hayat biçimleri dizayn ediyor, yaratıyor ve seri şekilde üretiyoruz. Genetik mühendislik  aracılığıyla insanlığın bugüne dek giriştiği en radikal deneye başlamış oluyoruz, yeni bitki ve hayvan türleri yaratıyor ve öte yandan daha fazla sayıda hayvan klonlayıp tür sınırları arasında sorumsuzca sınır ihlalleri meydana getiriyoruz.

İnsanlık; çıkar, bilimsel indirgemecilik ve doğanın tahakküm altına alınması amaçlı ikinci bir yaratılış anının tam da ortasında. Eğer şu andaki dinamikler devam ederse yakında Monsanto ve Du Pont gibi birkaç biyotek şirketi bütün hayatın DNA’sının patentine sahip olacak, ama buna rağmen halka açık tartışmalar yok ortada, medya umursamıyor, ya da bildiğimiz anlamdaki gerçekliği ortadan kaldıracak bu tehlikeli devrimle alakalı yasal düzenlemelerin de esamesi okunmuyor.

Bilimsel gerçeküstücülüğün hayvanat bahçesinde gezinirken insan kendini anormal transgenik türlerden oluşmuş camdan oyuncaklar arasında buluyor, buna ağustos böceği genleri taşıyan tütün bitkileri (böylece geceleri ışıyorlar), antifriz genleriyle değiştirilmiş balık ve domatesler (böylece soğuğa dayanabiliyorlar) , tavuk genleriyle karıştırılmış patatesler (acaba patates ve etinizi aynı tabakta yemek için mi?), büyükbaş hayvan genleri kullanılarak modifiye edilen tavuklar (daha büyük “makro tavuk”lar yaratmak için), içinde insan DNA’sı bulunan domuzlar (büyüme oranı ve hızını artırmak için) , keçi ve koyun arasında bir başka ara tür, ve halkın habersizce tükettiği genetiği değiştirilmiş bir sürü ürün de buna dahil.

Biyotek endüstrileri genetik mühendislik teknolojilerinde hiçbir zarar olmadığı konusunda bizi rahatlatıyor, geleneksel ekim, üretim şekillerinden farklı olmadığı yolunda bize güvence veriyor. İnsanların doğayı değişik teknolojilerle  bugüne dek manipüle ettiği doğru, bitkileri ve hayvanları çok köklü şekillerde değiştirdiği doğru; ama  genetik mühendislik gerçekten doğası ve gücü anlamında önceden görülmemiş bir şey, bugüne dek insanoğlu tür sınırlarını geçememişti, farklı türlerin DNAsını doğrudan karıştırmamıştı ve biyolojik değişikliklerin mühendisliğini yapmayı becerememişti. Artık insan dizaynına göre evrime yön verecek teknolojiye sahip olduğumuz ortada, o halde sormamız gereken asıl soru şu: bizler Tanrı rolü oynayacak, yeni hayat formları dizayn edip onları ve çevrelerini kontrol edecek, yarattığımız şeyin doğa olduğu ve bu yarattığımız değişimin yan ve düz anlamlarını anlayabilecek kadar zeki ve bilge miyiz?

Hızla ortaya çıkan genetik devrimin farklı açılarını ayrımsamaya ihtiyacımız var. Bitkilere mühendislik uygulandığında artık bunun adı biyoteknoloji oluyor, biyoteknoloji esas olarak tarım ilaçlarına dayanıklı genler içeren bitkiler dizayn etmeye yönelik bir çaba içerisinde. Hayvanlar üzerinde kullanıldığında genetik mühendisliğin adı bu sefer “pharming” oluyor. Pharming hayvanları farmasötik fabrikalar haline dönüştürmeye (sütlerine ya da kanlarına gizlenmiş ilaçlarla)ve maksimum çıkar sağlamaya yarayacak daha büyük vücutlar yaratmaya yoğunlaşır. İnsanlar üzerinde uygulandığında genetik mühendislik hastalıkları kontrol etme ve tedavi etme amacıyla hareket eder; ama kaçınılmaz olarak olay soyarıtımına ve dizayn edilmiş harikulade bebekler yaratmaya doğru sapar. Her durumda şirket/bilim/teknoloji kompleksi doğanın yeterince iyi olmadığına karar verir, yeterince hızlı büyümediği ya da büyük olmadığı sonucuna varır ve buna paralel olarak da kontol edebileceği ve bazı durumlarda hakikaten sağabileceği yeni ve geliştirilmiş bir doğa yaratmak ister.

Elbette genetik mühendisliğin bir çok vaadi olduğunu söylemek lazım; mesela ileri  tarımsal üreticilik, yeni ilaçların geliştirilmesi ya da insanı sakat bırakan hastalıkların iyileştirilmesi gibi. Ama bu vaatlerle beraber korkutucu olasılıklar da ortaya çıkıyor: genetiği değiştirilmiş bitkiler kontrolden çıktığında oluşan biyokirlilik; monokültürlerde ve antibiyotiğe dayanıklı bakterilerde görülen artışlar; hayvanlara yönelik daha büyük çaplı sömürüler, insan genomuna yönelik kalıcı hasarlar meydana gelmesi; ve genetik ayrımcılık etrafında organize olmuş yeni bir Gattaca tarzı toplum.

Bilim adamları ve  şirketlerin teknolojileri nasıl kullandığını düşündüğümüzde, bilimin ticarileştirilmesinin nasıl yaygınlaştığını göz önüne aldığımızda ve GDOlu ürünler ve klon teknolojilerini kullanmanın ne sonuçlara yol açtığını düşündüğümüzde korkarım ki genetik devrimin aydınlık yönünden çok karanlık yönüne tanık olacağız. Genetik mühendislikle alakalı ütopyalar asla kaybolup gidemezler;  çünkü, açık olmak gerekirse, yanlış bir kavramsal paradigmadan kaynaklanıyorlar, determinizm ve indirgemecilikten güç alıyorlar, oysa doğa holistik ve kendini organize eden bir mod içerisinde hareket ediyor. Bu yüzden Flavr-Savr domateslerinden Monsanto’nun Round Up Ready mısır ürünlerine ve transgenik domuzlara dek yeni genetik yaratıklar başarısız oldular.

Kötü bir haber verdiğim için üzgünüm, ama Cesur Yeni Dünya başladı.

Çeviri:CemCB

Malcolm X’in Dönüşü

Dr. Steven Best

07.10.2010

 

“  Bir devrimin parçası olan insanlar sistemin bir parçası haline dönüşmezler; onlar sistemi yıkarlar”.

 

 

Malcolm X

 

Malcolm X bir keresinde şöyle söylemişti: “ Devrimler asla taviz vermez. Devrimler asla uzlaşmaya dayanmaz.” Eğer bugün hayatta olsaydı (ki dün akşam rüyamda hayatta olduğunu gördüm), bence bugün de devrimin doğası ve devrime duyulan ihtiyaç ile ilgili görüşlerini 1965 yılında uğradığı suikast sonrası meydana gelen dramatik değişikler üzerinden açıklamaya devam ederdi. Onun şunları söyleyebileceğini hayal ettim:

 

 

Devrimler yatak odalarında hazırlanan bloglardan meydana gelmez, vegan keklerin pişirildiği şehir mutfaklarından da akmaz, değişik yerlerde lifestyle veganizmi ya da anarşizmin pozlarını veren tüketicilerle de hayata geçmez. Devrimler;  organize toplumsal hareketler işbirliği halinde ortak bir amaç uğrunda küresel kapitalizm makinesini milletten millete, kıtadan kıtaya ve bütün yarımkürelerde bozup, engelleyip, işlemez hale getirince tutuşur, patlar ve yayılırlar.

Eğitim önemlidir; boşu boşuna eğitime “geleceğe götüren pasaport” adını vermedim. Ama aptal olmayın ya da Sokratçı bir soytarı olmayın: eğitim ajitasyon olmadan işe yaramaz, öğrenmek dediğin kitaplardan ve sınıflardan olduğu kadar sokaklardan ve politik mücadeleden de gelir.

Devrim kendi kendine gelmez- “tarihin yasaları” sonunda ya da “eğer isterseniz” türü fikirlerin sonucu, biz sabırla 100. maymunu ya da en büyük kitleyi, “görülen en büyük yürüyüşü” ya da veganizmin kaçınılmaz şekilde büyümesini beklemeye devam ederken meydana gelmez. Vegan etik ve beslenme biçiminin önemini anlayabiliyorum, ama bu da beyaz elitizminin bir başka çeşidi sadece. “Vegan devrimi “şeklindeki içi boş iyimserlikler  ise bana Batı dünyasındaki devasa “kazanımlar”, ve dünyanın en kalabalık iki milleti olan Çin’de ve Hindistan’da et endüstrisinin yaygınlaşmaya başlaması gibi gerçekler karşısında gerçekten gülünç görünüyor.

Hayır, devrim bir vizyon, bilgi, irade, eylem ve amansız bir adanmışlık ürünüdür, bütün reformist illüzyonların , şirket medyasının, politikacıların ve devletin reddedilmesi ve yerel anlamda yurttaşlık ve demokrasinin yeniden inşa edilmesidir.

Radikal bir değişimin nesnel koşulları –bugün devletin ve ekonominin başını ağrıtan yapısal problemlerden çok  acil çözüm gerektiren ekolojik bir krizden kaynaklanıyor- artık o anın geldiğini haber veriyor, artık çürüme yaşanıyor, kitlesel ve sistemik bir başkaldırının zamanının bugün değil dün, ya da on yıl önce ya da yüzyıllar önce olduğu anlaşılıyor.

Özellikle de Batılı zengin elitlerin çıkarları ve o yozlaşmış keyiflerine bakıp öznel koşulları  göz önüne aldığımızda   her şey kötü görünse de bu koşullar kazanılmak zorunda, hayata geçmek ve tarihte daha önceden görülmemiş bir ölçek ve hızla geliştirilmek zorunda.

Medeni  haklar, insan hakları, uluslararası haklar, cinsiyet ayrımcılığına, ırkçılığa, yoksulluğa ve savaşa son. Evet !

Ama bu yeni bir gün, yeni bir dönem, yeni bir dünya. O harika hayvan ve dünya özgürlük hareketlerinden doğa ve hayvanların haklarını da talep etmemiz gerektiğini öğrendim.  İçimizdeki sömürgecileri ve emperyalistleri yok etmeli, kibir ve kendini beğenmişliğimizi bir kenara atmalı, hissetme yeteneği bulunan bütün canlılara eşit şekilde saygı duymalı; hayatla, toprak ve denizle uyum içerisinde yaşamalıyız.

Ancak hayvan hakları hareketlerinde dirençli sorun çıkaran bölümler var, bu tek konu odaklı liberal tüketiciler için kapitalizmin ortadan kaldırılmasından söz etmedikçe türlerin” köleleğine son vermekten” söz etmemenizi istiyorum. Günümüzdeki en ölümcül kötülük bu manyak ve amansız kapitalist sistemdir, bu sistem büyüme, çıkar, iktidar, şiddet kullanarak boyun eğdirme ve muhalefetin bastırılması ve mutlak kontrol saplantısı ile büyür.

Akıl dışılık karşısında akıl yürütmezsiniz, faşizmle oynamazsınız, tahakkümle flört etmezsiniz ya da patolojik iktidara vaaz vermezsiniz. Karşı bir güç oluşturursunuz, bu öyle bir güçtür ki kökleri sağlamdır, yaygındır, taviz vermez ve tarihin izlerini taşır,  fantastik olasılıkları haber verir.

Beraber çalışarak değişik direniş topluluklarını mobilize eden farklı eleştiri ve taktikler aracılığıyla, militan gruplar ve pozisyonlardan oluşmuş bir cephe ile tahakküm yapılarına saldırılabilir ve geleceğe  giden yolun kapısı açılabilir. Bu yüzden lütfen, ya total devrimden söz edin ya da hiç etmeyin. Kapitalizmin ortadan kaldırılması için çalışmadığınız sürece türlerin köleliğine son verilmesi konusunda sessiz kalın. “Hayvanların eşya statüsünde olması” konusunda  eğer özel mülkiyet sistemini yıkmayı planlamıyorsanız, hiç bağırıp çağırmayın.

Siz kapitalizmin malısınız; ben de; topraklar, kaynaklar ve zenginlik de; ve devlet de, politik sistemler de ve mahkemeler de onun malı. Kapitalizm sonsuz bir uçurumdan başka bir sınır tanımaz, değerlerin takas edilmesinden başka bir değer bilmez. Hayat, kan, ızdırap, soykırım, türlerin yok olması ve biyolojik çöküş bu tımarhaneyi yöneten kasaplar, bankacılar, nihilistler ve sosyopatlar için hiç bir şey ifade etmiyor. Sistem çıkarı kutsal diye yüceltirken hayatı bayağı ve basit şeklinde kirletiyor, aşağılıyor; teröristlere özgürlük savaşçıları derken özgürlük savaşçılarına terörist diyor. Herşey alt üst olmuş, ancak devrim her şeyi olması gerektiği hale getirebilir.

Ama ben ayrıca bizleri antroposentrizm, hümanizm ve türcülük tarafından şekillendirilmiş tarihin en eski hatalarından, kök salmış ilüzyonlarından ve felaketlerinden koruyacak bir paradigma değişikliğine yöneltecek ahlaki bir devrimle de desteklenmemiş ve bilgilendirilmemiş, ama eski ekonomik ve politik diktatörlükten kurtulmuş bir post-kapitalist toplumun ne  olursa olsun gene zehirli, gerici ve dominant bir kültür olarak kalmaya devam edeceğini de biliyorum.

Bu yüzden kısmi mücadelelerimizi daha geniş, daha derin, daha kompleks ve kapsayıcı politikalarla değiştirmeliyiz. Artık tek bir tahakküm sistemini eleştirmeyi bırakıp on binlerce insan ruhunda ve insan toplumlarında kanser gibi yayılmış olan sistemli bir boyun eğdirme ve şiddet yapısı olan hiyerarşinin eleştirisine yönelmeliyiz.

Aciliyetle, militanca mücadele edeceğiz, şu andaki krizin talep ettiği şeyleri çözeceğiz ve eğer kıyameti koparabilirsek kazanabiliriz de. Ama sessiz kalmamızı isteyen ya da hapse atılmamızı, ölmemizi isteyen faşistleri asla küçük görmemeliyiz, ne de tarihini bu hayati öneme sahip dönüm noktasında, bu potansiyel ekolojik, sosyal ve biyolojik dönüm noktasında bizi bekleyen büyük mücadeleyi hafife almalıyız.

Ve son olarak, insanlardan hippilerin barış ve aşk rüyalarını bir kenara bırakmalarını istiyorum; benim zamanımda bunlar bir şakaydı , bugün artık bir farsa dönüştüler. Bu bir sohbet, bir argüman, bir görüşme filan değil. Bu bir savaş, her yerde ciddi düşmanlarımız var. Ve bir savaşı kazanmak  için masadan hiçbir taktiği kaldıramazsınız.

Günümüzde hayvan hakları hareketinde aptal insanların, fundamentalistler, sahte peygamberler, hainlerin olduğunu biliyorum, bu insanlar savaştan söz edilmesini sevmez ama sadece kendilerinin, kendi Krallarının, peygamberlerinin kavrayabildiği Hakikati reddeden herkese  saldırmaya, sözel şiddet uygulamaya ve onları sabote etmeye bütün zamanlarını ayırırlar. Bu insanlar sokağa yabancıdır, bu evcil tutsaklar korolarına bloglarından direnişin, doğrudan eylemin ve militan mücadelenin “şiddet yanlısı” bir şey olduğunu söylerler.

Ama söz konusu meşru müdafaa oldukça  ya da masum hayvanların savunulması ve dünyanın savunulması oldukça bu sert taktiklere şiddet diyemem. Ben buna zeka derim.

Ve böylece kardeşlerim, arkadaşlarım ve yoldaşlarım,  hayvan ve dünya özgürlüğü için mücadele edenler, sizler yeni devrimci dalgasınız, sizleri selamlıyorum. Sıkı dövüşün, cesurca dövüşün, ve hepsinden önemlisi –ki bunu ben de daima yaptım- “nasıl gerekiyorsa öyle” dövüşün.

Çeviri:CemC

 

BÜYÜK YALANLAR VE BİYOTEKNOLOJİ DEVRİMİ

 

BÜYÜK YALANLAR VE BİYOTEKNOLOJİ DEVRİMİ

YA DA

“GEÇEN YAZ NE YEDİĞİNİ BİLİYORUM”

Dr. Steve Best

“İnsanların yapabileceği en büyük hata yavaş yavaş ilerlemek;  çünkü daha siz başlamadan oyun bitmiş olacak”.

Henrik Verfaille

Monsanto Şirketi Başkan Yardımcısı

“Bir avuç küresel şirket, araştırma kurulu ve hükümet ; insan ırkının, on binlerce mikroorganizmanın, bitkinin, ve hayvanın temelini oluşturan 100 bin genin patentine sahip olabilir, bu şirketlere ve kurumlara daha önceden görülmemiş bir iktidar ve güç veriyoruz, onlar hem bizim hem de gelecek kuşakların yaşayacağı  hayat koşullarına hakim olacaklar.”

Jeremy Rifkin

ABD vatandaşları uykularında huzurla horlamaya devam etsinler, dünyanın geri kalanı insan tarihindeki en radikal bilimsel devrime karşı koyuyor. Monsanto, Du Pont ve Novartis gibi birkaç dev şirket dünyanın tohum stoklarını, tarımını ele geçirip genetik mühendislik yoluyla gıda teminini temelli değiştiriyorlar.

1992’den beri ABD’nin “düzenleyici” kurumları aracılığıyla genetiği değiştirilmiş mısırlar, soyalar, domatesler, patatesler, kabak, pamuk ve düzinelerce başka ürün ABD’nin topraklarının dörtte birine ekilmiş, etiketsiz bir şekilde süpermarketlerine getirilmiş ve hatta diğer ülkelere ihraç edilmiş durumda. ABD Tarım Bakanlığı’na göre, mısırın %25’i, pamuğun %45’i, soya fasulyesinin %55’i, ve işlenmiş gıdaların %80’inin genetiği değiştirildi, bu arada şirketler ağaçlarda da mühendisliklerini konuşturmaya başladılar. Bu bütün ülkeyi, vejetaryenler de dahil olmak üzere bugüne dek girişilmiş en büyük insan deneyinin hiç bir şeyden haberi olmayan kobayları haline getiriyor.

(devamını oku…)

Dr. Steve Best: Politikanın Teorisinden Teorinin Politikasına:Baskı, Doğrudan Eylem ve Ekolojik Kriz

Dr. Steve Best: Politikanın Teorisinden Teorinin Politikasına:Baskı, Doğrudan Eylem ve Ekolojik Kriz

Steve Best spoke at the One Struggle Conference in South Africa, March 2008.

Nettverk For Dvrs Frihet adındaki Norveçli Türcülük karşıtı Grup adına bu röportajı Arild Tornes yaptı.

Yaptığınız çalışmalarınızdan kısaca bahsedebilir misiniz?

Hayvan haklarına aslında insan hakları mücadelesinden geldim. 1980lerin başlarında bir üniversite öğrencisiyken Orta Amerika ve Güney Afrika gibi meselelerle ilgileniyordum, bunlar da 1980lerin başlarında oldukça önemli politik konulardı. Hem Marks’ı hem de sol literatürden başka isimleri bol bol okuyordum, anti-emperyalist ve ırkçılık karşıtı gruplarda çalışıyordum, politik bir eğitimden geçiyordum.24 yaşımdayken bir aydınlanma anı yaşadım, bir gece double cheeseburger yerken oldukça açık ve net bir şekilde , hayatımda ilk kez yediğim şeyin boğazlanmış bir hayvanın cesedi olduğunu anladım. Bu görüntü aklımdan çıkmak bilmiyordu, bu görüntüyle hayvandan meydana gelmiş o sözde yiyecek arasında bağlantı kuruyordum ve öylesine rahatsız oldum ki yediğim şeyi tükürdüm, yeniden et yemeye çalıştım ama yiyemedim. İçsel anlamda bir şeyler oluyordu, bu konuda hiçbir bilgim yoktu, herhangi bir kitap okumamış, bir konferansa filan da gitmemiştim, olay tamamen içsel bir durumdu, bir çeşit önsezi gibiydi. Bu olaydan kısa bir süre sonra vejetaryen oldum.

Vejetaryen bir solcuydum, hümanisttim, bu birkaç sene sürdü, 1980lerin sonlarına doğru Peter Singer’ın Animal Liberation kitabını okudum ve bu kitapta okuduğum şeylerden dolayı afalladım, şaşırdım, hakikaten şok oldum.  Bir hafta içerisinde paradigmamı değiştirdi. Hayvanların olarak en çok mağdur edilen, savunmasız bırakılan adaletsizlik mağdurları olduğunu anladım, bu yüzden politik bakışımı yeniden düşünmeye ve hayvan hakları konusu üzerinde çalışmaya karar verdim. Bu olayın ardından doktora derecemi aldığım Austin Texas’taki üniversitede hayvan hakları etiği konusunda ders vermeye başladım. Solcu ve hümanist bir perspektiften önce vejetaryen sonra da vegan ve hayvan hakları perspektifine doğru bir değişim geçirdim. Hayvan haklarından önce hayvan refahı ve ardından da hayvan haklarını savunmaya doğru bir yol aldım. Hayvan özgürlüğü başlığı altında doğrudan eylemi savunuyorum;  gerçek bir öğrenme eşiği, gerçek bir devrimci aşamadan geçtim.

İlk çalışmalarınız postmodern teoriyle alakalıydı, bazılarını kuramcı Douglas Kellner’la beraber hayata geçirdiniz. Bu konumunuzdan hayvan hakları konusuna ve özgürlükçü duruşunuza nasıl geçtiniz?

Soyut teoriyle uğraşmanın anlamsızlığını kavradım. Bence teori siyaset  için çok önemli, tam  tersi de geçerli. Bu ikisinin ortasını bulmak zorundasınız; ama kuramın çok soyut bir boyutta olduğunu ve hayvan hakları ve özgürlüğü konularıyla yeterince  ilgilenmediğini düşündüm. Bir çok projede yer alıyordum, politik duruşum teorilerimin daha ilerisindeydi, zaten farklı şeyler düşünüyordum, ama uygun olmayan şeyler yazıyordum. Bu yüzden  çalışmalarımın daha somut bir şekilde çevre ve hayvan hakları/özgürlüğü konularıyla alakalı olmasına karar verdim, ardından da bu tür akademik teorisyenliğe bir son verdim. Postmodern politikayla hayvan haklarını bir araya getirdiğimi söyleyemem, bunu böyle detaylı bir şekilde yapmaya değer mi bilmiyorum,  ama hayvan hakları/özgürlüğü meselelerinde  oldukça popüler olduğunu söylemek lazım. Hayvan hakları/özgürlüğü konularına postmodern yaklaşımlar çok  popüler.  Ama ben bunu yapmadım, tabii bu da biraz ironik oluyor, çünkü postmodern teoriyle ilgili bir sürü çalışma yaptım, ama ne kadar faydası olduğundan da emin değilim. Benim için teori aynen Foucault’nun alet kutusu metaforu gibi, yani teoriler analiz etmek için kullanacağınız bir çeşit alet gibi, faydası olan neyse olup alıp  analiz etmek  için kullanırsınız, bu Marx olabilir, Foucault olabilir, feminizm, postmodernizm olabilir, faydalı olan şeyi alıp bunu somut, açık, yalın bir dille mümkün olan en geniş şekilde işlemeye çalışırsınız.

Akademik çevrenin radikal çalışmalarınıza gösterdiği tepki nasıl oldu? Kendi üniversitenizden baskı gördüğünüzü duydum.

Evet, yeni kitabım bir ay içinde çıkmış olacak, akademik baskıyı inceliyorum ve yazdığım geniş bir önsözün de bulunduğu geniş bir antoloji olduğunu söyleyebilirim. ABD’de özellikle 11 Eylül’den sonraki genel hava radikal konular söz konusu olduğunda ciddi bir baskı görmek oldu. İnsanlar lezbiyen ya da gay olduklarını söyledikleri için işlerinden atılıyor, ya da radikal hayvan haklarıyla ilgilendikleri için, anarşizme destek verdikleri, üniversitelerde biyoteknolojiye ağırlık verilmesine karşı çıktıkları için, kısacası çok politik ya da sansasyon yaratabilecek sebeplerle işlerinden atılıyorlar. İşsiz bırakılmakla tehdit ediliyorlar, ve akademik işleri elde etmek oldukça zor, insanlar bu yüzden sessiz kalmayı tercih ediyorlar. ABD’de oldukça depolitize bir ortam söz konusu, insanlar kendilerini baskılıyorlar, bu da  işe yarıyor, artık polisin sizi baskı altına almasına gerek kalmadığı, ya da üniversite yönetiminin size baskı yapma gereği duymadığı bir ortam kendiliğinden oluşmuş durumda, siz kendinizi baskı altına alıyorsunuz çünkü açık açık konuşmanın sonuçlarından korkar bir hale gelmiş oluyorsunuz. Ama ben sonuçlar ne olursa olsun hep bildiğimi okumuşumdur, benim iş aktim zaten vardı  yani ABD’de devamlı iş garantisi ve güvenlik söz konusuydu, ve buna sahip değilseniz o zaman açık açık konuşabilmek zordur elbette, sizi işten atmaları zor değildir. Bu iş akti olduğunda atılmak biraz daha zor, güvence düzeyiniz az oluyor, ama buna rağmen işten atılan insanlar da var. Böylece ben de ülkeyi dolaşmaya başladım bir yandan da ALF eylemlerini savunup onlardan yana tavır koydum ve birkaç ay sonra  galiba yönetimden ve iş arkadaşlarımdan bazıları olup bitenin farkına vardı ve katıldığım konferanslar basına yoğun şekilde yansıtıldı, böylece bölüm başkanlığından beni almaya karar verdiler, tabii tamamen siyasi bir tavırdı, ABD’de olay haber oldu gazetelerin ön sayfalarında çıktı, tabii ki politik bir saldırıydı bu. Bunu nasıl gizlediler derseniz, olayı çalışma performansına bağladılar, genel performansınız düşük dediler, ama aslında bütün mesele politik duruşunuzla alakalı elbette. Bu yüzden bir ABD akademisyeni olarak ALF eylemleri lehinde konuşup onları savunan tek kişi olarak kendimi biliyorum; çünkü Tom Regan ve  Peter Singer gibi diğer profesörler bunu desteklemiyorlar, destek verebilecek olan bazı diğer insanlar da bu konuda açık açık konuşmaktan korkuyorlar, ben de profesörlerin bu konuda kendi politik görüşlerini ifade etmelerinin önemli olduğuna karar verdim, bu görüşler ne olursa olsun ifade edilebilmeli, ifade özgürlüğü konusunda talepkar olmak önemli. Bu yüzden genel anlamda bu durum benim ifade özgürlüğümle alakalı bir şey, ama spesifik olarak aslında hayvan özgürlüğünü profesyonel akademik bir perspektiften savunuyor, bence profesyonellerin doğrudan eylemleri savunması önemli, yani olayın mor saçlı ve dövmeli çocuklarla alakası yok sadece. Hukukçular , doktorlar ve profesörler de hayvan özgürlüğünü desteklemeli.

Günümüz hayvan hakları hareketinin durumuyla alakalı fikir ve yorumlarınızı bizimle paylaşabilir misiniz?

Elbette, ABD’de genelleştirme yapmak zor, burası büyük bir ülke, ve bir sürü farklı grup ve yaklaşım söz konusu. Bazı yaklaşımların da son derece etkili olduğunu düşünüyorum. Bazı doğrudan eylem yaklaşımları özellikle hayvan istismarının belgelenmesi konusuna odaklanıyor, mesela rodeo istismarı buna bir örnek, burada video kameralar , kamyonetler kullanılıyor, bu kamyonetlerde televizyon ekranları, projeksiyon makineleri bulunuyor, buralarda hayvan haklarıyla alakalı filmler gösteriliyor, yazılar ve bildiriler dağıtılıyor, şehirden şehire dolaşıyorlar, işte bunların hepsi çok etkili eğitimsel yaklaşımlar. ABD’de vegan eğitim veren güçlü bir vegan toplum var. Doğrudan eylem toplulukları ve ALF de bazen son derece aktif bir tavır ortaya koyuyor, mesela şu anda UCLA’da (California Üniversitesi) son derece aktifler, kampüste resmen savaş yaşanıyor, ALF kampüsteki dirikesimcilere saldırıyor. ABD’de çok konsantre eylemlerin varlığından söz edebiliriz, iyi işler çıkarılıyor, bu da mücadelenin büyümesini sağlıyor, eğitimin yaygınlaşmasına yardımcı oluyor.

Ama gene belirttiğim gibi ana akım  gruplarla mesela HSUS ve PETA gibi gruplarla alakalı büyük bir problem var. Bu gruplar “insancıl” metodlarla hayvanların öldürülmesini savunan ve bunun sonunda “insancıl” et ve “kafeste yetişmeyen yumurtalar” gibi ürünler sunan endüstrilerle işbirliği içindeler. Bu kampanyalar korkunç, çünkü et endüstrilerinin yaptığı şeyi meşrulaştırıp onları halk gözünde aklıyorlar.  Veganizmi savunmak yerine o sözde hayvan haklarını savunma gruplarının onayını alıyorlar, “insancıl” et de ABD’deki refah grupları tarafından destek görüyor. Bu yüzden ABD’deki en büyük grupların kendi çıkarlarını savunduğunu görüyorum burada ben. İster bunu istesinler isterse istemesinler, hayvanların öldürülmesini ve tüketilmesini meşrulaştırıyorlar, aslında radikal gruplara gidebilecek fonları da iç ediyorlar, bu paralar bu büyük gruplara gidiyor, mültimilyon dolarlık girişimlerine gidiyor, işte bu büyük bir sorun.

Bazıları veganizmi de bir seçenek olarak savunduklarını söylüyor, ama size göre bu durum veganizmi marjinalleştirmiş oluyor değil mi?

PETA ile HSUS arasında fark var elbette. PETA veganizmi savunuyor ama insancıl öldürme tekniklerini de savunuyorlar. Burada bir tutarsızlık var. HSUS ise hem “insancıl” eti savunuyor hem de “kafeste yetişmemiş yumurtalar”a destek veriyorlar. PETA bunu yapmıyor, ama galiba yanlış bir mesaj vermiş oluyorlar, burada sanki ahlaken hayvanların “insancıl” bir şekilde öldürülmesinin meşru olduğu gibi bir mesaj söz konusu. Buradaki ironi daha da can alıcı, kadınların “insancıl” tecavüzü ya da çocuk haklarını savunma gruplarının “insancıl” pedofiliyi savunduğunu düşünebiliyor musunuz? Bu kampanyaların tutarsızlığını ve çelişkisini anlamak için insan hakları ile benzerlikleri üzerine odaklanmak yeterli, “insancıl tecavüz” ve “insancıl pedofili”yi düşünmek yeterli. Saçma sapan bir şey, neden “insancıl” et diye bir şey olsun ki? Çünkü ancak bu şekilde bu mesajın hoşa giden bir şey olmasını sağlıyorlar, mesaj  ister hayvan hakları isterse veganizm olsun, yani halkın adım atması, kademe kademe ilerlemesi için böyle yapıyorlar, ama vegan mesajın direkt olarak ortaya konulması önemli .

Ana akım hayvan hakları hareketinin ana hedefi popülist tek konu odaklı yaklaşımlarla ve refahçı reformlara destek vererek marjinalleştirdiğini söylüyorsunuz, ama öte yandan Gary Francione gibi kölelik karşıtlarını da eleştirdiniz. Görüşlerinizin ne noktada onlardan ayrıldığını söyleyebilir misiniz?

Francione ana akım grupların kölelik karşıtlığına karşı çıkmak yerine reform talep ettiğini söylerken , ve aslında et tüketimin savunduğunu söylerken doğru bir şey yapıyor, amaçları ne olursa olsun, veganizmin savunuculuğunu yapmak yerine bunu yaptıklarına göre Francione bizleri doğru bir noktaya taşıyor demektir, yani bu tür reform kampanyaları yerine katıksız bir kölelik karşıtlığı mesajı veriyor. Bunun doğru bir yol olup olmadığıyla alakalı bir sürü tartışma var, halen daha devam ediyor, yani bu katıksız bir mesaj mı yoksa değil mi, hala daha tartışılıyor. Ama benim Francione’la olan meselem onun doğrudan eylemi etkili bir taktik olarak görmemesiyle alakalı, buna karşı çıkarak Francione mücadelemizin önemli bir parçasını daha baştan ortadan kaldırmış oluyor. Onun mesajı Beyazlara, elitlere; yani vegan mesajımızı Siyahları, farklı ırklardan insanları, işçileri, yoksulları ve güney eyaletleri kapsayacak şekilde yaymayı düşünmüyor,  onun mesajı onlara değil. Eğer vegan eğitimi yaygınlaştıracaksak  bunu çok geniş bir kitleyi göz önüne alarak yapalım, yoksa orta sınıftan beyazlara yemek kitapları hazırlayarak olmaz, onlar bunu yapıyorlar işte. Ve dahası da var, bunu daha önceden belirtmedim ama veganizm bir çeşit tüketicilik biçimi. Böyle  ilginç marketler, dükkanlar var oraya gidiyorsunuz, renkli renkli dergiler var, hepsi profesyonelce hazırlanmış dergiler var, mesela VegNews dergisi buna bir örnek.  Çok lüks yiyeceklerin ve restaurantların neredeyse pornografik reklamlarına bakınca yoksul ya da başka bir ırktan bir insanın bütün bunlara bakıp bunlar beyaz elit insanlar, onlar da kendi çıkarlarının peşindeler, oysa biz burada yemek yiyemeyiz bile diye düşündüklerini tahmin edebiliyorum. Yani tüketicilik pompalanıyor ve bizim tüketiciliği eleştirmemiz gerek. Ve son olarak, bu insanlar gezegen çapında bir kriz yaşandığından söz etmiyorlar hiç, et tüketiminin 2050’de iki katına çıkacağından söz etmiyorlar, işte devrim yapılmasına yönelik bu türden ağır bir yaklaşım işe yaramayacak, burası kesin, onlar hala hayal dünyasında yaşıyorlar, gerçekçi değiller, krizin gerçek boyutlarından habersizler, ve eğer bu durum onların izin verdiğinden daha derinse o zaman taktiklerimizin daha radikal olması gerekir, daha çok çalışmak zorundayız, daha etkili bir şekilde çalışmalıyız, mücadeleyi yükseltmek zorundayız, ama bunların hiç birisi Francione yaklaşımıyla mümkün olamaz; çünkü o doğrudan eylemi ilk kalemde silip atıyor diğer gruplarla da somut ittifaklar kurma yönünde bir çabası yok.

ALF’le alakalı herhangi bir eleştiri yazdı mı, böyle bir şey okuduğumu hatırlamıyorum?

Web sitesinde şiddetle alakalı kısa bir mesajı var, yani şiddete karşı olduğunu, ALF’i şiddet olarak tanımladığını yazmış, elbette bu da akla bir sürü soru getiriyor. Eşyalara zarar vermeyi bir çeşit şiddet olarak tanımlamış. Burada iki düşünce okulundan geldiğini görüyoruz kendisinin, bir tanesi “ahimsa” yani hiç zarar vermemek, mutlak huzur  şeklindeki felsefe ki böyle bir durumda sabotaj ve mülke zarar vermek kendisi için imkansız bir seçenek oluyor. Ahimsa ile alakalı kadim Doğu bakışı, hareket içerisinde büyük etkisi bulunan bir şiddetten uzak durma felsefesi aslında. İkinci olarak Francione, Donald Watson yaklaşımını takip ediyor; Watson da 1944’de Amerikan vegan topluluğunu kuran kişi. Watson veganizmin şiddet içermeyen bir eylem olduğunu söylüyor. Böylece her iki açıdan da militan doğrudan eylemin seçenek dışı bırakıldığını görüyoruz. Ben militan doğrudan eylemler derken şirketlere yönelik sabotaj, akın ve tehditleri kastediyorum; bu çeşit şeyler Francione tarafından kabul edilmeyen militan eylemler oluyor.

Lee Hall gibileri ki bence buna Francione da dahil, agresif militan eylemlerin insanları hareketten ve hareketin mesajından korkutup uzaklaştırdığını düşünüyor. Ayrıca medyada da esas  ilginin hayvan hakları mesajının tersine bu militan eylemlere çekildiğini düşünüyorlar. Buna ne dersiniz?

Birinci olarak, bu eylemlerin bazıları her defasında bildirilmiyor, yani halk çoğu kez ne olup bittiğinden habersiz olabilir. İkinci olaraksa şunu söyleyeyim, eylemin esas hedefi ve amacı sömürenlerin ifşa edilmesi, bu da halkın görüşünün ne olacağından daha önemli, tabii muhakkak bir görüş olması gerekiyorsa.  O yüzden birisi bir kürk çiftliğinin sahibine saldırabiliyorsa, o kürk çiftliğini kapatabiliyorsa, ve halkın bir kısmı bu eyleme yabancılık hissediyor ve bu eylemin aşırılık örneği ya da radikal olduğunu düşünüyorsa ne düşündüklerinin bir önemi var mı? Çünkü uzun vadede ne düşündüklerinin bir önemi olmamalı, eğer  politik anlamda olaya dahil değillerse ve etkileri yok denecek kadar azsa, bir önemi olmamalı. Üçüncü olarak, işte bu yüzden bir basın ofisi bulunuyor, yani hayvan özgürlüğü cephesi basın ofisi bulunuyor, bu ofisin amacı, yapılan eylemlerden yola çıkarak bu eylemlerin anlamları üzerinde kontrol sahibi olmaya çalışmak, diyelim ki UCLA’daki bir laboratuar kamyonetine bombalı saldırı düzenlendi, basın bu ofisi arayıp soracak bu eylem neden yapıldı, bu konudaki görüşleriniz nedir diye.  Eğer medya varsa o zaman olayın başka tarafına bakacaklar, eğer tarafsız bir şekilde yansıtılmışsa başka bir taraf olduğuna odaklanacaklardır. Önemli mesajları kontrol etmenin yolları var, işte bu yüzden bir Basın ofisi var. Ama ben burada bu eylemlere girişmenin önemli olduğunu, en iyisini ümit etmenin önemli olduğunu söylüyorum, hareketin tamamı da değil bu öte yandan. Hareketin önemli bir bölümü eğitimle alakalı, ana akım işlerle  alakalı, insanları kazanmakla, insanları etkilemekle alakalı. Hareket içerisinde tamamen bu konuyla ilgilenen bir sürü bölüm var, diğer türden eylemlerin olmaması için bir sebep yok ortada, yer altı eylemleri mesela, bunların hepsi diğer eylemleri tamamlayıcı türden eylemler. Peki ya halk yabancılaşırsa? Eylemlerin etkili olmasının halkın yabancılaşmasından daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bir çok durumda etki yarattıklarını biliyoruz, demek ki yapılmaya değerler. Bu tabii eylemleri nasıl yaptığınızla da alakalı, mesela duvara “ dirikesimci pislik, öl!” yazarsanız, bu eylemin resmi de gazetede basılırsa, bir çok insanda olumlu bir izlenim yaratmayacaktır bu, ama mesela biraz olumlu mesaja sahip bir şey yazarsanız, mesela “hayvan deneyleri yapmak kötü bilim yapmaktır” yazarsanız, bu çeşit bir şey yazarsanız, ve bu da gazetelerde basılırsa o zaman halka üzerinde düşünmesi için bir şeyler verilmiş olur, bütün olay sonuçta eylemin nasıl yapıldığına dayanıyor. Ama bu durum hareket içerisinde de en çok tartışılan konu, böyle olmaya da devam edecek.

Diğer özgürlük hareketleriyle işbirliği yapmanın, köprüler ve ittifaklar kurmanın önemini belirttiniz, hayvan hakları hareketinin bazı gruplarını da tek konu odaklı olmaları sebebiyle eleştiriyorsunuz. Hayvan özgürlüğü hareketinin hedefi insan ya da hayvan olsun hissetme yeteneği bulunan bütün canlıları kapsamıyor mu?

Tabii bu “hayvan” kelimesinin nasıl yorumlandığına bakıyor. Doğru şekilde yorumlanması da  önemli. İnsan çıkarlarını da kapsıyor, herkes bunu belirtmez ama. Eğer  birisi bana insan çıkarlarının daha  önemli olduğunu söylerse ben de bunun  insan çıkarlarıyla  alakalı olduğunu söylerim, çünkü insanlar da hayvan. Bu yüzden aslında “insan olmayan hayvanlar” tanımını kullanıyoruz, insanlar sık sık bu terimi tercih ediyor, böylece aslında hayvan olduğumuzun, hepimizin hayvan olduğunun, insan hayvanlar ve insan olmayan hayvanlar bulunduğunun altı çizilmiş oluyor. İnsan olmayan hayvanlar gezegendeki türlerin çoğunluğunu oluşturuyor. Bu manada doğru algılanmış hayvan özgürlüğü dünyanın özgürlüğüdür, ve insanın da özgürlüğüdür aynı zamanda, bu hareket geniş tabanlı bir direniş hareketi çünkü. Ama bazı insanlar bunu ayrı tek bir konu  olarak algılıyor, insanlar bu hareketin insanların çıkarlarına ters düştüğünü düşünüyor, bağlantıları görmüyorlar. Bu yüzden hayvan hakları eylemcilerinin hayvan hakları konularının evrensel anlamda ne gibi faydaları olduğunun altını çizmesi gerekiyor, , sadece elit beyazların meselesi değil, çünkü artık olay  gezegenin geleceğiyle ilgili. İster anlasınlar ister anlamasınlar herkesin hayvan haklarıyla ilgisi var, bu konuyla alakası var.

“Hak” kavramının sorunlu bir kavram olduğunu düşünüyor musunuz, özellikle de hak kavramına yönelik radikal eleştiri geleneğini düşündüğünüz zaman?

Evet. Hak kavramına yönelik çeşit çeşit eleştiri var. Marksistler hakları kabul etmiyor. Marks hiçbir zaman haklardan bahsetmedi, o adaletten söz ediyordu. Hak kavramının burjuva bir söylem olduğunu düşünüyordu, yani rekabetçi bir söylem olduğunu, insanları birbirine düşüren bir toplumdan çıktığını düşünüyordu. Benim mülkiyet haklarım olabilir, sizin de olabilir, ama aramızda bir sorun oluşabilir, benim haklarım benim alanımı korur. Bu çok bireyci bir şey. Çok madde temelli. Haklar burjuva kapitalist bir bağlamdan çıkıyor. Marksistler bunun altını  çiziyorlar, Komüniterler de aynı şeye dikkat çekiyor, bunun bireyci bir söylem olduğunu düşünüyor ve daha komünsel bir adalet kavramı arıyorlar. Feministler de eleştiriyor, bu sefer feministler hak kavramının ataerkil burjuva söylemi olduğunu söylüyor, soyut bir yasal kavram olduğunu düşünüyorlar, oysa onlara göre yasal sistem tarafından yumuşatılmamış ve ataerkil ideolojiyle bağı kalmamış somut ve şefkat dolu  ilişkilere ihtiyacımız olduğunu söylüyorlar. Anarşistler de hak kavramını kabul etmiyor, bir sürü eleştiri var; ama günümüzün olmazsa olmazı bu, haklardan söz etmeyen bir mücadeleden bahsedemeyiz, eğer söz edebiliyorsak o zaman bunu yapan birisi ancak akademik birisi olmaz mı? İnsanlarla anladıkları dille iletişim kurmak istiyoruz, bu dil de hak kavramıdır, eğer haklar bağlamı içerisinde olaya müdahale edebilirsek yani insan hakları temelli bir hareket olduğumuzu söylersek bakın insanların hakları varsa hayvanların da hakları vardır diyebiliriz. Bu eleştirileri anlıyorum. Bazı doğru ve anlamlı noktalara parmak basıyorlar, ama ben bu noktada pragmatistim, bence biz ahlaki dil ve çerçeve içerisinde çalışmalıyız, bu anlamda hayvanlar için yasal hakları kazanmalıyız, hayvan haklarının ahlaki psikolojik anlamda kabul edilmesi insanların bu anlamda da hayatlarını değiştirmesi demek. Mesela hayvan haklarını kabul ederek insanların vegan olması gibi.  Hakların bulunmadığı ama şefkat ilişkileri, topluluk ilişkilerinin bulunduğu, rekabet duygusunun olmadığı sosyalist, anarşist ya da ekofeminist bir toplumda bile hak kavramı olacaktır. Çünkü hak kavramının içsel bir değeri var, haklar toplumda  ihlal edilemeyecek taleplerinizin olduğu , hiç kimsenin sizin çıkarınızı başka birisinin çıkarı uğruna yok edemeyeceği anlamına gelir.  Hak kavramı bunu yapıyor işte, hayvanların da çıkarlarına saygı duyan herhangi bir sosyal bağlamda bunun olması kaçınılmaz. Hak kavramına yönelik meşru eleştiriler elbette var ama ne kadar pratik oldukları tartışılır. Bağlam ne olursa olsun bir toplumda hak kavramının var olduğunu görüyoruz. Bunu da kapitalist toplum ya da erkek yapımı diyerek görmezden gelemeyiz. Modern Batı tarihinin başarısı anlamında iyi bir sonuç bu. Sahip olduğumuz en iyi kavram bu, ve bu kavramı hayvanları da kapsayacak şekilde genişletebilirsek o zaman hayvanların  içinde bulunduğu acı durum gerçek anlamda değişebilir.

Günümüzde hayvan hakları hareketinde en etkili eylem biçiminin ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Sadece bir tane olduğu söylenemez. Çoğulculuğun kendisi en etkili yaklaşım. Ama rastgele bir stratejiyi de sahiplenemeyiz, mesela “insan” eti stratejisi çoğulcu bir açıdan bakılınca kabul edeceğim bir şey değil, yani “ a bu da iyi bir şey “ diyemem, iyi bir tarafı yok sonuçta. Paul Watson gibi kampanyaların muhteşem olduğunu düşünüyorum, gerçekten tarihi öneme sahip, şaşırtıcı ve etkileyici eylemler bunlar. Vegan eğitimi de çok önemli, çok sofistike literatür ve web siteleri oluşuyor, sayıları artıyor. Sirklerin kapatılması için yapılan kampanyalar var, dünya çapında kürk çiftliklerine karşı kampanyalar yürütülüyor, belki de bazı kampanyalarda ABD’ye kıyasla Avrupa’da daha fazla gelişme kaydediliyor. Genel olarak  Avrupa ABD’den daha aydın, bu da bazı anlamlarda hayvan korumacılığı konusunda daha derin bir tarihe sahip olmalarıyla alakalı, özellikle de İngiltere burada örnek olarak verilebilir.

Çok büyük etkisi olan bazı kampanyalar var, ama bütün bir harekete baktığımızda mücadelede gerilere doğru gittiğimizi söyleyebiliriz. Önemli olan da bu. İleri attığımız her bir adıma karşılık üç adım geriye gidiyoruz; çünkü dünyada et tüketimi konusunda dramatik bir artış söz konusu. Kürk endüstrisi en azından ABD’de gene yükselişte. Hayvan barınaklarıyla alakalı büyük sorunlar mevcut, dirikesim İngiltere’de yükseldi, ABD’de de aynı şey olabilir. Kazandığımızı sandığımız kampanyaları kazanmıyoruz, aslında mevzilerimizi kaybediyoruz, insanların gezegen çapında neler olup bittiğine dair daha keskin bir bilgiye sahip olmaları gerekiyor, ekolojik kriz, türlerin yok olması ve iklim değişikliği ile ilgili daha net bilgileri olmalı, hem bu konularla hem de nüfus artışı sorunuyla ilgilenmemiz gerekiyor.

ARA-Afrika Hayvan Hakları ile de  ilgileniyorsunuz, yapılan çalışmalardan söz edebilir misiniz?

Web sitelerine girebilirsiniz, veya total özgürlük festivali linkine de tıklayabilirsiniz, orada yaptığım konuşmanın kısımları var. Çok başarılı bir organizasyondu, 9 farklı insan hakları, sosyal adalet ve çevre grubundan temsilciler de dahil toplam 300 kişi katıldı, bu gruplar arasında gay ve lezbiyenler, özelleştirme karşıtları, insan hakları grupları ve çevre grupları da vardı. Tartışıldı, tartışma hayvan özgürlüğünün önemi ve  insan hakları gruplarının bu mücadeleleri kabul edip beraber  çalışmalarının önemi üzerine konuşulmasıyla başladı. Bu konu tartışıldı, son derece  ümit verici bir tartışmaydı, insan hakları eylemcileri, çevre eylemcileri ve Güney Afrika ilçelerinden gelen diğer üyeler de tartışmaya katıldılar.

Sizce ARA koalisyon oluşturmada etkili mi?

Daha yapılacak çok şey var, ama bence farklı gruplar arasında ittifaklar oluşturmaya yönelik bir hareketi tetiklemiş olabilirim, böylece herkes bundan faydalanmış olur. Güney Afrika’da yaptığım çalışmalardan bazıları bunlar. Oraya 3 kez gittim, üniversitelerde ve topluluklarda üç farklı konuşma gerçekleştirdim, siyahlardan iyi bir tepki aldığımı söyleyebilirim. Bu önemli bir şey, siyahlar bu mesajı diğer siyahlara götürecekler, siyahların veganizmi, vejetaryen mutfakları ve restaurantları seçmesi, kendi eğitim kampanyalarını oluşturmaları  önemli. Beyaz ve Batılı bir erkeğin buraya gelip vegan eğitiminde veya hayvan hakları konusunda etkili olması çok zor, bunun bu insanların kendi kültüründen ortaya çıkması daha önemli. Farklı bir kültür burası ve beyazları da kapsıyor. Ama et endüstrileri Güney Afrika’yı bir et üretim, et tüketim başkenti haline getirmeye çalışıyor. Brezilya’da, Çin’de ve Hindistan’da da aynı şey oluyor. Bunlar ciddi olarak ilgilenilmesi gereken meseleler. Eğer vegan eğitim gerçekleştiriyorsak neden insanlar bu alanlarda çalışmıyor, neden Hindistan ve Çin’de ittifaklar oluşturmuyorlar? Bunu yapmaları gerekir.

Afrika’da hayvan hakları hareketi gelişiyor mu?

Evet,  Afrika’da ve Cape Town’da , Johannesburg’da iyi bir hayvan hakları grubu var. Vegan gruplar da var ve giderek büyüyorlar. Dünya çapında büyüme söz konusu zaten, bunu söylemek önemli, ve dünya çapında gelişen şey “beyaz hayvanlar” hareketi değil, küresel anlamda bir renk farklılığı söz konusu, ama türlerin ve gezegenin yıkıma uğrama hızına yetişemiyor, bunu da eklemek gerek. Bu yüzden, ilerleme var ama yeterli değil, ilerleme var ama mevzi kaybediyoruz, işte bu iyi bir başlık olabilir, “ilerleme kaydediyoruz,  mevzi kaybediyoruz”.

Durum çok büyük bir hızla bozuluyor, deniz seviyelerimiz yükseliyor, küresel  anlamda  iklimlerde ciddi değişmeler yaşanıyor, bu da çölleşmeye, sellere, hastalığa, açlığa ve çevre mültecilerine, toplumsal kaosa ve güvenlik sorunlarına sebep olacak, her şeyi değiştirecek. Çoktan olmaya başladı bile, insanlar bu durumdan etkileniyorlar, hayvanlar da etkileniyor, mesela kutup ayıları etkileniyor, bu hayvanlar boğularak ölüyorlar; çünkü artık üzerine çıkabilecekleri buzul kalmadı. Hem hızla hem de dramatik bir şekilde ortaya çıkıyor bu sonuçlar, zamanımızın esas meselesi bu, kesinlikle önemli ama görmezden geliniyor. Çevreci gruplar da anlamıyor. Greenpeace çıktı ve fabrika çiftçiliğinin (endüstriyel çiftçiliğin) sera gaz emisyonunun bir numaralı sebebi olduğunu söyledi. Aman Alllahım, ne ulvi bir an… çevreci bir grup bunu kabul ediyor… sonra da kalkıp veganizmi savunmak yerine kanguru ve balina yememiz gerektiğini söylüyorlar; çünkü bu  hayvanlar inekler gibi gaz emisyonu salmıyormuş dünyaya. Cidden dünyayı etkileyebilecek bir konuşma fırsatını kaçırmaktan söz ediyorum burada, bir saniyeliğine  de olsa bütün dünyanın dikkatini çekmişlerdi, fabrika çiftiliğinin küresel ısınmanın büyük bir sebebi olduğunu söylemek gibi büyük fırsat.. Bir çok vegan bu mesajı yaymaya çalışıyor, pek anlaşılmıyor çünkü. İnsanlar ulaşım endüstrisinin sera gazı salınımında bir numaralı suçlu olduğunu sanıyor, ama aslında tarım endüstrisi suçlu. İşte bu da hayvan hakları ve veganizmin ilerici bir küresel değişime doğru yol almamızı sağlayacak çözümde en etkili araç olmasının sebebi.

Çeviri:CemC

Yabanda Var Olmak Düşüncesi

YABANDA VAR OLMA DÜŞÜNCESİ

Hayvanat Bahçesi Kabusundan Uyanmak

Derrick Jensen

Ayı yedim adım atıyor, pençeleri betondan ses getiriyor.Başını eğiyor, dönüyor ve kafesin önüne doğru yürüyor.Gene başını eğiyor, gene dönüyor, sonra üç adım daha. Başladığı yere döndüğünde herşeye baştan başlıyor. Hayatından geriye kalan işte bu.

Kafesin dışında insanlar geçip gidiyorlar. Anne babalar görecek hiçbir şey olmadığını anlayıncaya dek bebek arabalarını kımıldatmadan duruyorlar. Birkaç genç geliyor, kulaklarında walkman, elele yürüyorlar; içeriye bir kez bakmak yeterli, sonra hemen sıradaki kafese yöneliyorlar. Ayı dolaşmaya devam ediyor; üç adım, başını eğiyor ve sonra dönüyor.

Parmaklarım çitlerin dışındaki metal çubukları sıkıca kavrıyor. Hayvanların yaralı olduğunu farkediyorum. Ayının sırtındaki gümüşe bakıyorum, burnundaki oyuklara bakıyorum. Ne zamandır burada olduğunu merak ediyorum. Metal çubuğu bırakıyorum, ve yürüyüp giderken pençelerin ritmik sesi yavaş yavaş soluyor.

Ne yazık ki çoğumuz şu ana dek esaret altında tutulduğu için deliren hayvanların protitipini bilecek sayıda çok kez hayvanat bahçesinde bulunmuşuzdur: belirli bir dikdörtgen alanda dolaşan ayı; sürekli gagasını vuran devekuşu; ve ritmik bir şekilde sağa sola sallanan filler.Ama benim anlattığım ayı bir prototip değil. O bir ayı. O, tıpkı diğer ayılar gibi, bir zamanlar arzuları ve kendince seçimleri olan ve hala daha bu delilik içerisinde de olsa istekleri ve seçimleri olabilecek bir ayı.

Ya da bu noktada böyle olmayabilir de.

Hayvanat bahçesi yöneticisi David Hancocks şöyle yazıyor: “Hayvanat bahçeleri küresel anlamda bütün kültürlerde birbirlerinden bağımsız olarak gelişmiştir.” Çoğu insan bu görüşe katılır; ama gerçek tam olarak böyle değil. Böyle söylemek, kralların ilahi haklarının, Kartezyen bilimin, pornografinin, yazının, barutun, elektrikli testerenin, arka kepçelerin, kaldırımın ve nükleer bombaların küresel anlamda bütün kültürlerde birbirinden bağımsız olarak geliştiğini söylemekle aynı şey. Bazı kültürler hayvanat bahçeleri kurarken bazıları da geliştirmemiştir. İnsan kültürleri ilk hayvanat bahçesi MÖ 4,300 yılında Sümer şehri Ur’da ortaya çıkana dek binlerce yıl boyunca var oldu. Ayrıca ilk hayvanat bahçesinin kurulduğu andan itibaren binlerce kültür, hayvanat bahçeleri ya da benzerleri olmaksızın var olmaya devam etti.

Ancak hayvanat bahçeleri eski Sümer’den Mısır’a, Çin’e ve Moğol İmparatorluğu’na, Eski Yunan ve Roma’ya ve oradan da günümüzdeki Batı Medeniyetine dek evrilmeye devam etti. Ancak bu kültürlerin San, Tolowa, Shawneee, Aborjin, Karen ve hayvanat bahçeleri kurmayan diğer yerli kültürlerde bulunmayan ortak bir özelliği bulunuyor: bunların hepsi “uygar” kültürler.

Tek bir kelimenin değiştirilmesi bile Hancock’un cümlesinin doğru yapmaya yetiyor: “ hayvanat bahçeleri küresel anlamda bütün uygarlıklardan birbirinden bağımsız olarak gelişmiştir.”

Uygarlıklar şehirlerle karakterize edilir, şehirler doğal yaşam alanlarını yok ederek yaban hayvanlarının hayatta kalmasına zarar verecek türden ortamlar yaratır. Özünde, şehirler insanları hayvanlardan ve bitkilerden ayırarak şehirli insanların yaban hayvanlarla günlük ve yakın ilişkiler kurmasını zorlaştırır. Bütün medeniyetlerin başlangıcına dek (varoluşumuzun %95’i), bu bağlantı insanlar için hayati öneme sahipti, günümüze dek de bu bağlantı “uygar” olmayan insanların hayatının içsel bir parçası oldu.

Eğer ilişkilerin bizlere şekil verdiği söylenebilirse, ya da kim olduğumuza etkisi olduğu söylenebiliyorsa, o zaman yaban hayatla ve insan olmayan canlılarla aramızdaki bu hayati bağın yokluğunun kendimiz olmakla alakalı algımızı değiştireceğini, dünyadaki rolümüzü algılama biçimimizi değiştireceğini, kendimize , diğer insanlara ve hala yaban hayata dahil olanlara davranma biçimimizi değiştireceğini söyleyebiliriz.

Eğer hayvanat bahçesinde bir hayvan görüyorsanız, o zaman kontrol sizde demektir. Gelebilirsiniz ve gidebilirsiniz. Hayvan bunu yapamaz. O sizin merhametinize bağlıdır; sizin için gösterimdedir.

Yabanda hayvan kendi amaçları için oradadır. Gelebilir, gidebilir. Siz de öyle. İkiniz de bir diğerinize kendinizi dilediğiniz gibi gösterebilirsiniz. Eşitlerin bir araya gelmesidir bu.

Bu da herşeyi değiştirir.

Şehirden uzakta yaşamanın güzel yanlarından birisi de insan olmayan komşularımı tanıma şansı- yani bitkileri, hayvanları ve burada yaşayan diğerlerini. Arada sırada şans eseri karşılaşdıysak da kendilerini bana ne şekilde ve zaman göstereceklerine karar verenler hayvanlar oluyor. Mesela ayılar utangaç filan değillerdi, önce dışkılarını sonra da kendilerini gösteriyorlardı, arka bacakları üzerinde durup pencerelere çamurlu patilerini koyup içeri bakıyor ya da ormanda dolaştığım anlarda birdenbire tüylü kuyruklarını gösterip kayboluyorlardı; ya da şafak öncesi o grilikte siyah hayaletler olarak yavaşça yürüyorlardı. Rahat olmalarına alışık olsam da kendilerini böyle rahatça dışarı vurmaları benim için daima sürpriz oluyor, mesela önümdeki küçük göle birdenbire kendini atan ayı böyle bir örnekti.

Kızılgergedanlar, sinekkuşları, sinekyutanlar da kendilerini bir şekilde gösteriyorlar. Ya da ayı gibi görülmesini istedikleri kısımları gösteriyorlar önce. Kızılgergedanları sık sık görüyorum, Birkaç kez de yavruları çıktıktan sonra mavi yumurta kabukları gördüm, ama yuvalarını hiç görmedim.

Bu karşılaşmalar- bu başlangıçlar- ben oraya gelmeden önce de orada bulunanların seçtiği koşullara göre gerçekleşti: zamanı, yeri, ve süreyi onlar seçtiler. İnsan arkadaşlarım ve komşularım gibi onlar da kendilerinin izin verdikleri şeyleri, izin verdikleri zamanda ve kendi istedikleri şekilde gösteriyorlar, ben de bundan çok memnunum. Daha fazla göstermelerini talep etmek -bu hem insanlar hem de insan olmayan canlılar için geçerli- gerçekten kabalık etmek olurdu. İlişkimizin sahip olduğu potansiyeli yok ederdi bu durum. Komşuluğa yakışmazdı.

Genç bir ayının bile beni öldürebileceğinin farkındayım. İnsanların ayılarla ve diğer vahşi hayvanlarla on binlerce beraber yaşadıklarının da farkındayım. Doğa korkunç filan değil. Korku ve dehşet yuvası filan değil. Bütün insan varlığı boyunca hepimizin yuvası oldu doğa, ve yaban hayvanlar da komşularımız oldular.

Dünya çapında her sene 1 milyondan fazla insan trafik kazalarında can veriyor. Sadece ABD’de 42 bin adet ölümlü kaza yaşanıyor. Ama ben arabalardan korkmuyorum- belki de korkmam gerek. Dünya çapında yaklaşık 2 milyon insan her yıl diğer insanların şiddetine maruz kalarak ölüyor. Her yıl 5 milyon insan sigaradan ölüyor. Peki ayılar kaç insan öldürüyor dersiniz? Kuzey Amerika’da her sene sadece 1 kişi.

Yanlış şeylerden korkuyoruz.

Bir hayvanat bahçesindeyim. Her yerde küçük çıkıntılar üzerinde konsoller var. Her konsolün çocukları hedefleyen karikatürlü dizaynları bulunuyor, hepsinde bir düğme ve hoparlör var. Düğmeye basınca birden bir şarkı başlıyor:”hayvanat bahçesindeki bütün hayvanlar mutlulukla sizi bekliyor.” Şarkı çocuklara “eğlenceye koşun” şeklinde seslenerek sona eriyor.

Beton duvarlara bakıyorum, camlı bölmelere bakıyorum, su dolu hendeklere, elektrikli duvarlara bakıyorum. Hayvanların yüzlerindeki ifadeleri görüyorum, yabandaki hayvanların yüzlerinde gördüğüm ifadelerden çok farklılar. Hayvanat bahçesindeki esas kibir ve aslında bütün kültürün merkezi kibri, “diğerleri” dediklerimizin oraya bizler için konmuş olmasıdır, bizlerden bağımsız bir varlıklarının olmaması demektir, ormanlardaki ağaçların onları kesmemiz için oraya konulduğu, okyanustaki balıkların onları yakalamamız için bizi bekledikleri, hayvanat bahçesindeki hayvanların da bizleri eğlendirmek için orada olduğu şeklindeki düşüncedir.

Burada herşeyin bize hizmet için var olduğuna inanmak insanı pohpohlayabilir, ama gerçek dünyada, yani, gerçek yaratıkların var olduğu ve gerçek yaratıkların acı çektiği gerçek dünyada sizden başka hiç kimsenin önemli olmadığına inanmak hem tehlikeli, hem de narsistçe.

Bazen hayvanat bahçelerini savunanları ve hayvanat bahçesi sahiplerini hapse tıktığımı ve kendi ilaçlarını onlara tattırdığımı hayal ediyorum. Onları bir ay boyunca esir tutar ve jogging man dedikleri maymunla alakalı şaka yapmaya niyetleri olup olmadığını sorardım. Pişmanlık, keder, acı ve yuvaya dönme isteği duyup duymadıklarını, hala hayvanların özgürlüğü ihtiyacı yoktur diye inanmaya devam edip etmediklerini sorardım onlara. Cevaplarını dinlemezdim ama; çünkü yaşadıkları şeyleri dinlemek istemezdim. Aslında bu hayvanat bahçesi sahibi hayvanların-çünkü insanlar da hayvandır- dünyayı anlamlı bir şekilde tecrübe edebileceğine inanmazdım, bana anlatabilecekleri bir şey olduğuna inanmamak gibi bir şey benim açımdan bir çeşit yansıtma mekanizması olurdu. Gerçekten de, benim adıma bu hayvanların belirli bir durumun devam etmesini ya da değişmesini istemesi de bir çeşit yansıtma mekanizması olurdu.

Hayvanları orada kafeslerinde bırakırdım ve bu soruyu bir sene sonra bir kere daha sorardım. Bu süre boyunca başka bir insanla konuşmalarına izin verilmezdi, ama oynamak için kartlar ve kese kağıtları verilirdi. Sanırım 12 aylık esaretten sonra hayvanların özgür olmaya ihtiyaçları olduğu konusunda hemfikir olduklarını söylerlerdi. Ama onları dinlemezdim. Konuşabileceklerine inanmazdım. Ve zamanla artık bana başka bir şey anlatmazlardı; sessizce kafeslerinde yürürlerdi- yaşam alanlarında yani- yedi adım ileri gidip başlarını öne eğerler, sola dönerler ve tekrar geriye doğru yürürlerdi.

Hayvanat bahçelerinin en temel olumlu işlevlerinden birisinin eğitim olduğu sık sık dile getirilir. Standart hayvanat bahçesi kitabı dünyada hayvanların mücadeleyi kaybettiği türden bir savaş yaşandığından hayvanat bahçelerinin aslında yaban hayatı için son şans olduğu şeklinde böyle süslü püslü bir dil kullanır. Hayvanat bahçelerinin eğitim amacıyla bütün potansiyelinin kullanılması sayesinde insanlar doğal hayatı korumaları ve gezegeni yok etmemeleri gerektiğini öğreneceklerdir. Yazar Vicki Croke’nin söylediği gibi, hayvanat bahçelerinin ana sorunu“yaşayan, nefes alan hayvanlara doğal hayatın hayret ve huşu duygusu uyandırması için izin vermek; kozmosta hayvanların yerini öğreten, onu sürdüren kırılgan ve karmakarışık hayat ağını aydınlatmak; bu gezegeni kurtarmak ve gezegendeki inanılmaz canlıları kurtarmaya yardım etmek isteyen milyonlarca insanlara yardım etmek”tir.

Hayvanat bahçelerinde insanları izlediniz mi hiç? Yüzlerinde huşu duygusu ya da merak duygusu filan görmüyorum. Çocukların hayvanlara güldüğünü duyuyorum- masum kahkahanın güzel sesini değil okul bahçesinde duyacağınzı türden aşağılayıcı tarzdakini: birisinin başına gelen kötü şeylere gülen birisinin kahkahasını. Anne babaların ve çocukların şişman orangutana güldüğünü, yılan karşısında korkmuş yüz ifadeleri yaptığını, bunalım içinde yürüyen ayıyı görmezden geldiklerini görüyorum. Burunlarını tutup önlerindeki cam bölmeye boş boş bakan maymunlar karşısında çığlıklar atıyorlar. Çocuklar kahkahalar atıp cama vuruyorlar.

Hayvanat bahçelerinin eğitimsel potansiyeli olduğu gibi yüzeysel bir iddiayı kabul etsek bile yapılan çalışmalar hayvanat bahçelerinin bu amaca hizmet etmekte son derece başarısız olduğunu gösteriyor. Londra Hayvanat Bahçesinde yapılan gözlemler, ziyaretçilerin maymun bölmesinde 46 saniye kadar kaldığını gösteriyor. Bu 46 saniye hayvanlar hakkındaki notları okumakla yani göz gezdirmekle geçiyor. Tabii bir de hafızada tutma oranları da düşük: sürekli ziyaretçiler bile söz konusu hayvanların önünde dururken en sıradan sorulara bile cevap vermekte zorlanıyor: gibon ve orangutanları maymunlarla; akbabaları kartallarla; ufak devekuşlarını tavuskuşlarıyla karıştırıyorlar…bu örnekler daha da çoğaltılabilir.

Bir çok sosyal hayvanı, gorilleri, filleri ve şempanzeleri yakalamanın en geleneksel şekli annelerini öldürmek olmuştur, bazı durumlarda hala daha öyledir. Çoğumuz bunu bilmeyiz bile; hayvanat bahçesindeki hayvanların vahşi hayattan kurtarıldığına inanmak daha iyi. Hayvanların tuzağa düşürüldüğünü duymak fillerin ve yaban kedilerinin bizlerle “buluşmayı” beklediği şeklindeki fanteziyi bozardı tabii. Hayvanat bahçesi sahipleri bunu biliyor. Her zaman bunu biliyorlardı. Bronx Hayvanat Bahçesi’nin sahibi William Hornoday 1902 yılında günümüzde modern zoolojik bahçelerin fikir babası ve inanılmaz ölçekte bir hayvan tüccarı olan Carl Hagenback’e şunları yazıyor: “ gergedanların nasıl yakalandığını anlatan mektubuz çok ilgimi çekti; ama dört yavru gergedanı yakalamak için 40 gergedanı öldürdüğümüz gerçeğini saklamak zorundayız. Eğer bu haber gazetelerde çıkarsa burada ya da Londra’da, o zaman gösteri /sergi amaçlı vahşi hayvan yakalama işinin halk tarafından büyük tepki göreceğinden emin olabilirsiniz”.

Eğer siz bir anneyseniz, birisi çocuğunuzu almaya kalktığınızda ne yapardınız? Siz bir çocukken birisi sizi sergilemek için annenizi vursaydı ne hissederdiniz? Annenizi dürtseniz, onu itseniz, beraber kaçabilmek için onu uyandırmak isteseniz ama o uyanmasa ne hissederdiniz? Sizi bir kafese koysalardı ne hissederdiniz?

Bunlar retorik sorular değiller. Ne yapardınız? Ne hissederdiniz?

Batı kültürünün en hoşuma gitmeyen yanlarından birisi insanların temelde “hayvanlardan” farklı olduğu ve hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki asılsız inançtır; yani hayvanlar hayvandır ve insanlar hayvan değildir; sanki aralarında görünmez bir duvar vardır.

Bu yapı içerisinde insanlar zeki varlıklardır. Hayvanlar -yani insan hariç bütün hayvanlar- zeki değildir, veya bir tür zekaya sahiplerse bile, zekaları sığdır, az gelişmiştir, anlamsız fiziksel çevrelerini anlamsızca dolaşmalarına yetecek bir kapasitededir.

Oysa insan davranışı bilinçli, rasyonel seçimlere dayanır ve bizim kültürümüz hayvan davranışının tamamen içgüdülerden kaynaklandığını öne sürer. Hayvanlar planlamaz, düşünmezler. Aslında onlar DNA’dan, barsaktan, kürk, tüy ve pullardan oluşmuş makinelerdir.

İnsanların his yelpazesi geniştir.Ama söylenene göre hayvanlarda bu yoktur. Anneleri ölünce yas tutmazlar, özgürlükleri ellerinden alındığında, dünyalarının kaybettiklerinde acı çekmezler. Keder hissetmezler. Yuvalarına özlem duymazlar. Aşağılandıklarını hissetmezler.

Bu kültür insan hayatının kutsal olduğunu ( en azından bazı insanların hayatlarının kutsal olduğunu düşünür; yoksa yoksulların, beyaz olmayanların, yerlilerin, ayrıca iktidardakilerin arzularına muhalefet edenlerin hayatı azıcık kutsaldır) düşünür; ama hayvan hayatının kutsal olmadığına inanır. Aslında canlılar dünyası kutsal değildir.

İnsanlar görünüşe göre anlamın yegane sahibidir, değerleri belirleyen yegane kıstastır, ahlaki davranışa sahip yegane canlılardır. Hayvanların hayatlarının içsel bir değeri bulunmaz-aslında içsel dışsal hiçbir değeri yoktur, meğer ki insanlar onlara değer afetmiş olsun. Bu değer tamamen faydalanmacı bir tavrın ürünüdür (insana faydalı olan şey doğrudur ve iyidir görüşü). Çoğunlukla mali bir değer söz konusudur, ve genellikle bu değer onların hayatlarını değil cesetlerinin değeridir. Ve elbette hayvanlarda ahlaki davranış kapasitesi yoktur.

Son olarak, bu kültür sürekli olarak insana ait olan herşeyin iyi olduğunu vurgular.: insanlar insancıldır, insanlık sahibidir; uygar olanlar uygardır. İnsan özellikleri sevilecek türden özelliklerdir. Hayvanlara ait özellikler ise nefret edilmeye layıktır- ya da daha çok nefret edilecek özellikler hayvanlara yansıtılır. Kötü insanlar “hayvan”dır, “vahşi”dir, “yaban”dır Eşanlamlılar sözlüğünde hayvan kelimesine şu kelimeler eşanlamlı olarak verilmiş: aşağı, beyinsiz,düşünemeyen, duygusal, aşırıya eğilimi olan.

Hayvanlara insani özellikler verme konusunda destek görmeyiz- yani bizler insan niteliklerini hayvanlara atfetmemeliyizdir. Bu da gücümüz yettiğince hayvanların zekası, farkındalığı, hisleri, neşesi, ızdırabı ve arzuları konusunda onlara karşı kör rolü oynamamız anlamına geliyor. Benlikleri olduğunu, bir birey oldukları gerçeğini, ve değerlerinin bizim onları kullanma biçimimizden tamamen ayrı olarak var olduğu gerçeğini göz ardı etmemiz gerektiği anlamına geliyor.

Hayvanat bahçelerinden ne öğreniyoruz? Bizim burada, hayvanların orada olduğunu öğreniyoruz. Bizlerden bağımsız olarak bir varlıklarının olmadığını öğreniyoruz. Dünyamızın sınırsız olduğunu, onların dünyasının sınırlı ve kısıtlanmış olduğunu öğreniyoruz. Bizim onlardan daha zeki olduğumuzu, eğer böyle olmasaydı bizi kandırıp kaçabileceklerini öğreniyoruz-ya da belki kaçmak istemiyorlardır, kötü yiyecek ve kafes içindeki beton barınaklar onlar için özgürlükten daha önemlidir. Onlardan daha güçlü olduğumuzu, eğer güçlü olmasaydık onları esir edemeyeceğimizi öğreniyoruz. Teknolojik olarak daha güçlü olanın teknolojik anlamda güçsüz olandan daha fazla iktidarı olduğunu öğreniyoruz. Her birimizin, özel hayatlarımızda kendimizi ne kadar güçsüz hissedersek hissedelim, en güçlü bir filden ya da kutup ayısından daha güçlü olduğumuzu öğreniyoruz.

“Yaşam alanı”nın sadece el değmemiş ormanlar, ovalar, çöller, nehirler, dağlar ve denizler olmadığını, ölü ağaçların gövdeleri, kaya parçaları ve beton kafesler olduğunu öğreniyoruz. “Yaşam alanı”nın keskin, el değmez kenarları olduğunu öğreniyoruz: elektrikli duvar içerisindeki herşey ayının yaşam alanıyken elektrikli duvarın dışı ayının yaşam alanı değildir. Yaşam alanlarının zamanlar birbirine karışmadığını, kaynaşmadığını, akmadığını öğreniyoruz.

Bir yaratığı yaşam alanından uzaklaştırsanız bile gene de bir yaratığa sahip olabileceğinizi öğreniyoruz. Bir deniz aslanını bir havuzda gördüğümüzde hala bir deniz aslanı gördüğümüzü sanıyoruz. Ama görmüyoruz. Bir hayvanın ne ya da kim olduğunu tanımlama konusunda hayvanat bahçesi sahiplerine asla izin vermemeliyiz. Bir deniz aslanı yaşam alanının kendisidir. Kovaladığı balıkların okuludur o. Sudur. Okyanus üzerinde esen o soğuk rüzgardır. Uyuduğu kayalara çarpan dalgalardır, ve o kayadır da ayrıca. Aile üyeleri arasında durmadan devam eden o seslenişlerdir o, bu sohbet sürüp gider. Sonunda hayatına son veren o köpekbalığıdır. O bunların hepsidir.O, ağın kendisidir. Ancak bize göstermesine izin verirsek öğrenebileceğimiz, ve eğer o istemezse, yoksa onu kafese tıkarsak öğrenemeyeceğimiz arzularının kendisidir.

Aynı şeyi diğer yaratıklar için de diyebiliriz, demeliyiz, ister kutup porsuğu, ister gibon, fil ya da amerika papağanı olsun. Bütün hayatını yabanda yaşamış olan b ir arkadaşım var, bu arkadaşım bir keresinde bana bir kutup porsuğu gördüğü anı anlatmıştı. Ben şöyle diyebilirdim: “ee? Ne olmuş yani? Ben de hayvanat bahçesinde bir sürü gördüm. Gelinciklere benziyorlar.” Ama ben kutup porsuklarını yaban hayatta hiç görmedim, bu da hiçbir zaman bir kutup porsuğunu görmediğim anlamına geliyor.

Hayvanat bahçeleri bizlere hayvanların deri çuvallar içerisindeki et ve kemikler olduğunu öğretiyor. Kutup porsuklarını her defasında daha küçük kafeslere koyabilir ve sonunda kutup porsuğunun gerçek ebatlarında bir kafese onu tıkabilirsiniz, ve hayvanat bahçelerinin bize öğrettiğine göre o gene de bir kutup porsuğudur.

Hayvanat bahçeleri bizlere hayvanların makineler gibi olduğunu öğretiyor:yani ayrıştırılabilir, yerine başkası konulabilir, değiştirilebilir makine parçaları gibi. Bizlere bir hayat ağı olmadığını,ve bir kısmı yerinden çıkararak onu bir kutuya koyabileceğinizi ve hala daha o parçaya sahip olacağınızı öğretiyor. Ama bu tamamen yanlış. Bu kutup porsuğu nedir? Kimdir bu kutup porsuğu? Neye benziyor onun hayatı?

Hayvanat bahçeleri bize kesin olarak hayvanların hayatının yönetilmesi gerektiğini, bizler olmadan hayatta kalamayacaklarını öğretiyor. Onlar bize bağımlılar: öğretmenlerimiz değiller, komşularımız, eşitlerimiz, bizden daha iyi olanlarımız, arkadaşlarımız, tanrılarımız değiller. Onlar bize ait. Bizimler. Bizler beyaz adamın türler arası yükümlülüğünü kabul etmeli ve yüreklerimizdeki iyilik sebebiyle, tamamen iyi niyetlerle, onların hayatlarını kontrol etmeliyiz. Onları ”vahşi hayattan kurtarmalıyız”.

Şimdi sıra hayvanat bahçelerinin bize öğrettiği gerçek derse geldi, yani kaçınılmaz olan derse geldi sıra, her daim geçerli olan derse geldi, gerçekten önemli olan derse geldi sıra: yani insanları ve diğer hayvanları ayıran büyük bir kopmanın var olduğu gerçeğine.En geniş hendekten de daha geniş, en güçlü demir çubuktan daha güçlü, en ölümcül elektrikli çitten daha kesin. Biz buradayız. Onlar orada. Bizler özeliz. Bizler farklıyız.

İnsanların insan olmayan canlılardan üstün olduğu önkabulü hiç birşekilde desteklenemez. İnsanların diğer yaratıklardan daha zeki olduğunu gösteren hiçbir kanıt görmedim. Hem evcil hem vahşi hayvanlarla uzun süreli ve güzel ilişkilerim oldu, onların bana tanıma fırsatı verdikleri radikal anlamda farklı zekalarının -biçim farklılıkları söz konusu burada, farklı nitelikler değil- tadını çıkarma fırsatım oldu.

Benzer şekilde hayvanlar plan yapmadığı, anımsamadığı, kin tutmadığı, didişmediği, topluluklara sahip olmadığı, yas tutmadığı, zevk ve neşe hissetmediği, oyun oynamadığı, şaka yapmadığı, kendisine meydan okunmasından hoşlanmadığı, eğlenmediği, ahlaki tavırlarının olmadığı ve insana ait sanılan nice şeyi düşünüp hissetmediği şeklinde hiçbir kanıt görmedim. Gerçekten de saydığım bütün bu “insan” özelliklerini hayvanlarda gördüm.

Bir örnek: geçen gece köpeklerimden biri havlıyordu, uyandım.Ayağa kalkıp dışarı baktım. Dolunay vardı.Köpeğimden sessiz olmasını istedim. Homurdandı ve yere uzandı.Yatağıma döndüm. Köpeğim gene havlamaya başladı.Gene ayağa kalktım ve sessiz olmasını söyledim. Homurdandı, döndü durdu kendi etrafında ve sonra yerine uzandı. Yatağıma döndüm.Gene havlamaya başladı.Ayağa kalktım ve bu sefer ona bağırdım.Sesini kesti. Ertesi sabah ortada yoktu. O gün daha sonra annemin evine gittim. Oradaydı. Bana bakmadı bile. Normalde her yere benimle gider, ama eve geldiğimizde bu sefer inat etti. Ancak saatler sonra yüzüme baktı, o da birkaç kez ondan özür diledikten ve birkaç mama rüşvetinden sonra gerçekleşti.Yavaş yavaş beni affetti.

O gece köpeğimle beraber durmamamın mantıklı bir açıklaması yoktu: sabah erken saatte bir toplantım yoktu, ayrıca güzel bir geceydi. Nasıl oluyor da dolunayda benimle oynamak isteyen bir köpek karşısında klavyeyle yazı yazabildiği için bir insan daha zeki sayılabiliyor, anlamıyorum.

İnsanlar hayvanat bahçelerine gidiyorlar; çünkü vahşi hayvanlarla iletişim kurmaya ihtiyacımız var. Hayvanların bizlere hayatın karmaşıklığını hatırlatmasına, dünyanın sadece bizim için yaratılmadığını, kainatın merkezinde bizim yer almadığını hatırlatmasına ihtiyacımız var.

Çocukların bu ilişkiye yetişkinlerden daha fazla ihtiyacı var. Bir çok hayvanat bahçesinin çocuklar tarafından gürültüye boğulması bir raslantı değil, çocukların hayvanların anatomik özelliklerine ve isimlerine de ilgi duyduğu yok. Çocuklar hayvanat bahçelerine gitmek istiyorlar-buna ihtiyaç duyuyorlar- çünkü onlar vahşi hayvanların varlıklarıyla temas halinde olmaları gerektiğini içsel olarak hissediyorlar. Çocuklar hayvanlarla ilişki kuramamayı insan merkezli düşünce çemberinin kısırdöngüsünün içine atılan büyük bir adım olarak görüyorlar, bunu anlatamıyor ifade edemiyorlar ama anlıyorlar. Eğer ekolog Paul Shepard’ın söylediği gibi, “ doğa çocuk açısından sembolik anlamların yerleştirileceği somut bir merkezse ve o çocuk doğayı tecrübe etmiyorsa o zaman önce çocuk ve sonra yetişkin kişide çarpık bir anlam kavramı oluşacaktır.”

Ama hayvanat bahçesine giden bir çocuk gerçek hayvanlarla iletişim kurmuyor. Diğer bütün gösteriler gibi, diğer pornografi çeşitleri gibi, bir hayvanat bahçesi asla vaad ettiği şey konusunda tatmin duygusu sağlayamaz. Hayvanat bahçeleri, aynen pornografi gibi, hiyerarşi, tahakküm ve teslimiyet üzerine kurulu yüzeysel ilişkiler sunar. Hayvanat bahçeleri duygularından arınmış tüketicinin kendisine yöneltilen bakışlarla ilgili izni olabilen ya da olmayabilen bir diğer varlığı seyretmeye duyduğu arzuya dayanır.

Pornografik bir resim düşünün. Kadınlar para kazandkları ve bilinçli olarak pornografik resimler çektirdikleri durumlarda dahi bana bedenlerini burda ve şimdi görme izni vermemişlerdir- ya da vücutlarının görüntülerini -Eğer bir fotoğrafım varsa, ona sonsuza dek sahibim, kadın bana izin vermese de bu böyle. Bu durum ilişki kavramının tam tersi, ilişki içerisinde kadın kendini bana şimdi ve burada sunabilir, kendisinin ve benim arzuma bağlı olarak. İlişki içerisinde an’a dayalı olarak bir hediye olan şey pornografide benim metam haline dönüşür, onunla ne istersem yaparım.

Aynı şey hayvanat bahçeleri için de geçerli. Hayvanat bahçeleri çok gerçek, gerekli, yaratıcı, hayatı olumlayıcı ve hepsinden önemlisi ilişkiye yönelik bir tavır alır ve sonra da onu saptırır. Pornografi, cinsel ilişkiye yönelik ihtiyacı alıp bunu seyretmek ve seyreden şeklinde basitleştirir. Hayvanat bahçeleri yaban hayat ve hayvanlarla ilişki kurma şeklindeki yaratıcı bir ihtiyacı alıp onu betondan kafesler içerisinde duran şempanze ve ayılara birkaç dakika bakmak ya da oradan yürüyüp geçmek şeklinde bir “doğa tecrübesi”ne dönüştürür.

Hayvanları hayvanat bahçelerinde hapsetmekle hayvanlarla doğada iletişim haline geçmenin farkını sevişmekle tecavüz etmek arasındaki farka benzetebiliriz. Her iki durumda da birinci seçenekte ortaklaşalık söz konusudur; kurbanın özgürlüğünü kısıtlar; tacizcinin kurbana istediği gibi davranma hakkı olduğu şeklindeki iddiasını da destekler ve güçlendirir. Her iki durumda da hem kurbanın hem de suçu işleyenin ileride samimi ilişkiler geliştirmesini engeller. Tahakküm ve teslimiyetten oluşmuş bir halde birinini diğerini gerçekten ve isteyerek anlaması ihtimalini tamamen ortadan kaldırır.

Gerçek bir ilişki istekli katılımcıların diledikleri şeyi istedikleri zamanda, istedikleri şekilde vermelerini içeren bir çeşit danstır. Hem o anlık hem de geleceğe yönelik bir samimiyet ve yakınlık oluşturduğu gibi hem o ana yönelik hem de geleceğe yönelik anlamda hem kendini hem de ötekini anlama çabası içerir. Olaya katılanları büyütür, besler. Kim olduğumuz gerçeğine katkıda bulunur.

Yazımda yüzleştiğimiz sorunlara somut çözümler sunmam genelde. Bunun sebebi çoğu kez bu sorunların daha derin psikolojik ve algısal hataların semptomları olması, bu da bir problemi bu hatalara işaret etmeden çözmenin sadece var olan patolojinin kendini daha farklı bir şekilde gene ortaya koyması anlamına geliyor.

Hayvanat bahçelerinin hayvanlarla gerçek ilişkiler kurabilme aracı olduğu paradosinin karşısında çocukların bu ilişkilere gerçek ihtiyaç duymasıyla alakalı kesin bir çözümüm var. Burada çözüm çocuğunuza doğayı keşfetmesi için izin vermenizdir. Elbette Yosemite’te arabadan çıkıp diğer turistlerle beraber zaman geçirmenizden bahsetmiyorum, şehir hayatının karmaşasını doğa temelli bir diğeriyle değiştirmenizden söz etmiyorum. Doğa içerisinde arabayla gitmenin dört yanınızın safari simülasyonu görüntüleriyle dolu olmasından bir farkı yok.

Doğada yürüyüş yapmanın da pek bir farkı yok. Gene bir turistsiniz sonuçta.Yosemite , Yellowstone, ve Grand Canyon harika yerler olabilir, orada yaşamadığınız sürece onlar sonuçta gene turistik olmaktan başka bir anlam taşımıyorlar. Oraya yuvam demediğiniz sürece.Orası sizin yuvanız olduğunu söylemediği sürece.

Evde kalmaktan söz etmiyorum.

Çocukken bayağı bir gezdim ve doğa sevgimi böyle kazandım; nasıl düşünmeli, isimlendirmeli ve kategorize etmeli öğrendim; ve böylece evimin duvarlarının ötesinde, pencerelerinin ötesinde, o doğa manzarasının ötesinde, sulama kanalının ötesinde gerçekten kim olduğumu keşfettim.Semenderden ve kaplumbağalardan öğrendiğimi, yaptığım gezilerden ya da yürüyüşlerden, doğa tarihi müzelerine ya da hayvanat bahçelerine yaptığım ziyaretlerden öğrenemedim. Benim öğretmenlerim karıncalardı, çekirgelerdi, çimlerdi; sulama kanalındaki yılanlar ve tatlısu istakozlarıydı. Dersler ve ilişkiler o kadar sıradışı değildi. Zaten mesele bu: biz sadece komşuyduk.

Sesinizi duyar gibi oluyorum, sanki pek inanmıyorsunuz ve şöyle soruyorsunuz: “ sadece dışarı çıkmak mı? amma can sıkıcı .”

İyi, diye cevap veriyorum. Sıkılmak iyi bir durum olabilir; ne yapmak istediğinizi henüz bulamadığınız anlamına gelir. Bu durumda sıkıntı yeni bir anlayışa doğru bir adım ya da yeni bir eyleme yönelik bir adım olabilir, tabii hemen caymamak gibi bir koşulla doğru olabilir bu. Eğer sıkılıyorsanız ve bu histen hoşlanmıyorsanız, bir müddet sonra ne yapmak istediğinizi bulacaksınız demektir. Ya da bir şey ya da birisi sizi bulacaktır. Aslında, sıkıntı ve özgürlüğün yaratıcılık anlamına geldiğini söylemek pek ileri gitmek de sayılmaz hani.

Sıkıntı ayrıca biraz yavaşlamamıza da yardımcı olabilir. Hayvanat bahçelerinden, doğa programlarından, televizyondan ya da bu kültürün hızından kaynaklı olarak emir üzere olan olaylara alışığız. Bir e-posta gönderiyorum ve birkaç saniye sonra Bangkok’a varmasını bekliyorum. Televizyonu açıyorum ve birkaç saniye içerisinde bir film izleyebiliyorum. Ama yılanlar ve örümcekler kendi zamanlarında yaşıyorlar, daha yavaş bir zaman içerisinde yaşıyorlar. Eğer bir doğa programında bir örümcek görürseniz, ekranda kaldığı sürenin sonunda birşeyi-birisini öldürecek demektir. Ama şu anda duvarımdaki örümceğe bakıyorum, saatlerce duruyorlar, bazen günlerce oldukları yerde duruyorlar. Neyi tecrübe ettiklerini sık sık merak ederim. Büyük olasılıkla hiçbir zaman bunu öğrenemeyeceğim. Eğer benimle iletişime geçmezlerse hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Ve bunu yapsalar bile dikkat etmedikçe algılayamayacağım, dillerini biraz olsun öğrenmedikçe algılayamayacağım. İşte esas mesele bu.

Sinekkuşları ve atlıkarınca böcekleri de farklı zamanlarda yaşıyorlar; daima hareket ediyorlar, birşeyler yapıyorlar. Daima nefes nefeseler, belki de sadece onları izliyor olmak bile nefesimi kesiyor. Peki sinekkuşları başımın üzerinde cıvıl cıvıl seslerle dönüp dolaşırken neyi kavrıyorl? Atlıkarınca böcekleri dans ederken neyin ruhunu çağırıyor? Örümceklerle olan neyse burada da söz konusu olan o, yani aynı can alıcı noktadan söz ediyorum.

Çocukların bildiği gibi, can sıkıntısının bir manası yok. Bir keresinde, çocukken anneme sıkıldığımı söyleyince o da bana “iyi. Neden lavabodaki tabakları yıkamıyorsun? Onun ardından da bahçede otları kesersin, ardından da…”demişti. İşe yaradı. Bir daha can sıkıntısından şikayetçi olmadım.

Şimdi gene sesinizi duyuyorum. Bu sefer şöyle diyorsunuz: “Senin için iyi olmuş Köy Çocuğu, ama bizim gibi şehirlerde yaşayanlarla bunun alakası ne?”

Bu sorunun cevabını 101 nolu otobanla McDonald’s’ın park alanı arasındaki çimlerde otururken düşündüm. İlginç olarak gördüğüm tek şey duvarda bir çember içine çizilmiş A harfiydi (Anarşinin A’sı).Ama ardından kenarda köşede büyümeye çalışan minici bir kırmızı çiçek gördüm, ayrıca bahara hazırlanan dieğr bitkiler de oradaydı. Hiç hayvan yoktu ama. Ansızın bir yaban arısı otların arasından yükseldi, uçmaya başladı, iki üç kez otların etrafında dönü ve McDonald’s’ın üzerinden uçarak uzaklaştı. İçerde bir şey tıkladı sanki, ve o zaman diğer hayvanları görmeye ve işitmeye başladım: örümcekler çimlerin arasında avlarını bekliyordu; kuzgunlar otobandan geçen kamyonların üzerinde bağırışıyordu; serçeler arabaların altlarında hoplayarak geziniyordu.

Hayat her yerde. Şehirlerde bile hala daha yaban ve özgür hayvanlarla karşılaşabiliyoruz, onlar bizler her canlının köle olmadığını hatırlatıyor. Parklar var; dar sokaklar var, boş araziler var, nehirler, dereler ve küçük göller var, kuşlar var, böcekler var. Bu kültür toprağı o kadar kirletti ve toprağa o kadar zarar verdi ki el değmemiş yerleri kutsal ve kirletilmiş yerlerin de kurban etme bölgeleri olarak düşünmek son derece kolay. Ama işin gerçeği şu ki aslında her yer kutsaldır. Asfaltın altına baktığımızda hayatın hala orada olduğunu, onu hatırlamamızı beklediğini görüyoruz; eğer hatırlama konusunda başarısız olursak o zaman bizim yok olup gitmemizi beklediğini görüyoruz. Her iki durumda da en çorak yerlerde dahi hayatın direndiğini görüyoruz.

“Ama” dediğinizi duyuyorum, “ serçeler ve yabanarıları çok can sıkıcı. Benim çocuğum heyecan verici hayvanlar istiyor”.

Ben betondan kafeslerde dolaşan bir ayıya bakmanın nasıl olup da uçan vahşi hayvanlardan, zıplayan, sürünen, yaban hayvanlar ne yaparsa onu yapan hayvanlardan daha heyecan verici olduğunu anlamıyorum. Evdeki hayvanlar neden daha değersiz? Diğerleri uzaklardan geldiği için mi? Yoksa evdeki hayvanlarımız kafeslerde olmadığı , yani bizim kontrolümüz altında olmadığı için mi?

Eğer çocuklarınız daha büyük hayvanlar görmek istiyorsa, o zaman büyük hayvanların size yakın yerlerde yaşayacağı türden bir bölgede yaşamanız gerekiyor. Çocukken bir çok deliğin kenarında oturur ve yılanların dışarı çıkmasını, böylece onları görebilmeyi isterdim; ama yılanlar bunu nadiren yapardı. Onları yürürken, bir şeyler okurken veya vaşka birisini izlerken raslantıyla görürdüm. Sonunda kendisine bakılmasını istemeyen birisine bakmanın hoş bir şey olmadığını öğrendim.

Saklanıyorlar diye hayvanları kim suçlayabilir? Giysileri olan büyük maymunlar şu anda Homo supremus maximus olmayan diğerlerine pek fena davranıyor. Eğer giysileri olan büyük bir maymun olmasaydım, ben de saklanırdım. Ama kendi tecrübelerime bakarak eğer yeterince oturur ve nazikçe isterseniz ve diğerlerine faydalı olacak şekilde çabalarsanız onların varoluşlarının izlerini görebilirsiniz. Kızılağaç fidanlarını kemiren dağ kunduzları gibi gizli gizli olabilir; ya da yaprakların arasında duran bir tilki gibi açıkça da olabilir, ya da bir şahinden geri kalan bir ardıç kuşu gagası ya da tüyleri gibi.Veya kaçınılmaz bir şekilde karşımıza çıkabilir, cam kapınıza kıçını dayamış büyük bir ayı gibi.

Ama oradadır işte.

Önemli olan şey, yaşadığınız yere bakmak. Hayır, yaşadığınız yerde yaşamaktan söz ediyorum. Bir şekilde hayatınızı sonsuza dek değiştirecek türden egzotik bir hayvanlar karşılaşmak uğruna, ya da can sıkıntısını bir süreliğine başımızdan atmak uğruna dünyayı araştırmayı bırakmaktan- “kutu içerisine sığdırılmış dünya” şeklindeki hayvanat bahçesi yaklaşımını da buna katıyorum- söz ediyorum. Burada önemli olan şey zaten evinizi paylaştığınız yaratıklara saygısızlık etmeyi , onları görmezden gelmeyi ve onlara egzotik hayvanlar olmadığı için önemsiz muamelesi yapmayı bırakmak

.

Yıllar önce Kızılderili bir ruhsal liderin etrafında çember yapmış oturan şarkı söyleyip tamtam çalan çevrecilerle alakalı bir hikaye duydum. Çevrecilerden birisi şöyle dua etmiş “lütfen benekli baykuşu, su samurunu ve aladoğanı kurtar”.

Kızılderili ayağa kalmış ve “ Ne yapıyorsun arkadaşım?” diye fısıldamış.

Çevreci “Hayvanlar için dua ediyorum” diye cevap vermiş.

“Hayvanlar için dua etme. Hayvanlara dua et.” demiş Kızılderili, sonra durmuş ve şöyle devam etmiş, “ Çok kibirlisiniz. Onlardan daha büyük olduğunuzu sanıyorsunuz, değil mi? Kızılağaçlar için dua etme. Kızılağaç kadar cesur olabilmek için dua et.Kızılağaca ne istediğini sor”.

İncil’de söylendiği gibi, “iste ve o sana verilecektir.”.

Pandalara ne istediklerini sorun. Size söyleyecekler. Esas mesele şu: siz bunu yapmaya istekli misiniz?

Yazıma ara verip küçük göle kadar yürüyorum ve bu sefer değişik birşeyin farkına varıyorum. Duruyorum, sonra yeniden bakıyorum. Ardından onu görüyorum, büyük bir mavi akbalıkçıl uzaklarda uçmaya hazırlanıyor. Başı yukarı kalkmış, göğsü çıkık, güneşe kilitlenmiş. Kanatları yarı açık, ve ayakta duruyor, uçmak için ısınıyor. Bir an ona bakıyorum, ve ardından yavaşça geri çekiliyorum, onu şaşırtmak istemiyorum.

Gülümsüyorum ve yumuşak bir sesle şunu soruyorum: “ Sen kimsin? Ne istiyorsun?”

Şu anda bir büyük boz ayı hayvanat bahçesindeki kafesinde yürüyor.. Bir fil saatler boyu sağa sola sallanıyor, betona zincirlenmiş durumda. Bir kurt elektrikli çitlerin arkasında sağa sola sıçrıyor. Bir zürafa kendini kurtaramayacağı kadar küçük bir hücrenin içerisinde duruyor.

Belki bu hayvanların bazıları bir zamanlar bir esir olmamanın nasıl bir şey olduğunu hala hatırlıyordur. Belki bazıları hayvanat bahçelerinde doğmuştur ve koşmanın, özgür olmanın, bir aile içerisinde yaşamanın, bir topluluğa dahil olmanın, bir toprağa ait olmanın nasıl bir şey olduğuna dair ilk elden bir bilgisi yoktur. Onlar bunu ailelerinin kendilerine anlattığı kadarıyla biliyordur, onlar da bunu kendi ailelerinden öğrenmiştir, onlar da kendi aileleri öldürülmeden önce akıllarında kalan o belirsiz anılardan hatırlıyordur. Veya belki onlar – çoğumuz gibi- herşeyi unutmuştur. Belki onlar için, çoğumuz için olduğu gibi, bu kabus bildikleri yegane gerçeklik haline gelmiştir.

Onların gerçekten tutsak olmak gibi bir bahaneleri var. Bizim yok ama. Kendi hayvanat bahçelerimizden çıkıp gidebiliriz, hayvanlardan ayrı ve üstün olduğumuza dair kendi kendimize yarattığımız bu efsaneden, diğer herkesi içine çektiğimiz bu kabustan çıkıp gidebiliriz. Eğer bu korkunç rüya ölümden başka bir sonla bitecekse,- kurbanları ve bu gezegen için- uyanmak artık bize kalmış.

Bu kelimeleri yazdıktan sonra başımı çeviriyorum, pencereden dışarı, güneş ışığına bakıyorum.Hiç rüzgar yok. Kızılağaç dallarının parlak yeşil uçları hareketsiz. Çok güzel. Ve sonra onu görüyorum: parlak yeşil dallar hareket eden bir akbalıkçılın gölgesi. Gölge bir an orada duruyor, ve ardından gözden kayboluyor.

Çeviri:CemC

ALF: KİM, NEDEN VE NE?

Ingrid Newkirk

Terrorists or Freedom Fighters? Reflections on the Liberation of Animals (Steven Best/Anhony J.Nocella II ) kitabının sonsözüdür.

Hiçbir toplumsal hareketin “militarizm kısmı” olmaksızın başarılı olamadığını söyleme konusunda tereddüt ederim doğrusu. Siyah göstericiler şiddete başvurduğu zaman hükümet sivil haklar konusuna el attı. 1930Larda emek mücadeleleri önemli kazanımlar elde etmek için şiddete başvurmak zorunda kaldı.1850’de kölelik karşıtı beyazlar artık barışçıl yöntemleri bir kenara bırakıp köleleri özgürlüklerine kavuşturmak için eylemlerde bulunmaya başladılar, eylemlerde bulunanlara da destek verdiler. Bunlar yanlış mıydı?

Henry David Thoreau John Brown’dan söz ederek şöyle yazmıştır: “insanların köleyi kurtarmak için köle sahibine müdahale etmesinin son derece doğru bir hak olduğu şeklindeki görüşü John Brown’ın kendine özgü doktriniydi. Ben de Ona katılıyorum.” John Kennedy de şöyle söylemişti: “ Barışçıl yollarla devrim yapmayı imkansız hale getirenler şiddet dolu bir devrimi kaçınılmaz hale getirecekler”. Kim dövüşmek istiyor? Dövüşmek zorunda kalanlar değil. Tüm istedikleri değişim onların; ama toplum kibirli, toplum ağır ve toplum pek keyfine düşkün, ne dinlemek ne de gönüllü olarak alışkanlıklarını değiştirmekten yana. Toplumun geleceğe doğru biraz itilmesi gerekiyor.

Mal ve mülke yönelik şiddetle insanlara yönelik şiddet arasında bir fark var elbette. ALF bir fareyi bile incitmezken bir binayı yakabiliyor. İkisinin eşit olduğunu söylemek mülke kutsallık atfetmekten başka bir şey olmaz. Aşırı uçlara götürüldüğünde bu, dükkanlardan birşeyler aşıran insanları polislerin vurarak öldürmesiyle aynı şey işte.

Düşünen insanlar devrimleri hazırlayabilirler, ama bu devrimleri hayata geçirecek olanlar da  eylemciler. Herhangi bir halk mücadelesi sürecinde öyle bir an gelir ki düşünmeden ya da hiç istemeden boyun eğilen bir kanunun geçerliliği kalmaz artık. Bugün, hayvanları istismar eden, hayvanlara saygılı davranmaktan ve uygar olmaktan uzak insanlara hem ekstra hem de bence anayasaya aykırı bir koruma kalkanı sağlayan bu yasaların ihlal edilip edilmemesi sorusu çoktan cevabını bulmuştur.

İtaatsizlik bizleri korkutuyor. Ama “Sivil İtaatsizlik” kitabının yazarı Christian Bay şöyle söylüyor: “özgürlüklere sahip olduğu fikriyle gurur duyan bir toplumda itaatsizlik kavramının kendisine duyulan bu yaygın korku günümüz ABD’sinin sosyoekonomik ve politik sistemi tarafından hayata geçirilmiş toplumsal değişimlere karşı gösterilen bağışıklık derecesinin bir ölçüsüdür”.

Bir şekilde hayvanları istismar edenlere arka çıkan kanunlara karşı gelmek düşüncesi bizi ürkütüyor, bunun aynısını geçmişte köleleri özgürlüklerine kavuşturmak isteyenlere de aynı şey olmuştu, sirklerde fillerin ayaklarındaki zincirleri kırmak isteyenlere de, laboratuarlarda gördüğümüz maymun ve fareleri de o sömürüden kurtarmak isteyenlere de oluyor. Hemencecik olmasını istiyoruz bu şeylerin, ama olmuyor işte. Frederick Douglass’ın söylediği gibi, “İktidar, insanlar bir şey talep etmeden hiçbir şey vermez. Hiç vermedi. Hiçbir zaman vermeyecek.”

Eğer bir toplama kampı ya da laboratuar yakılıyorsa bu şiddettir ama hiç zarar görmeden olduğu gibi kalırsa daha da fazla şiddet dolu değil midir? Tavuk üretim çiftliklerinde 30,000 tavuk her 6-8 haftalık sürede küçük bölmelere tıkılıyor, kanatları kırılıyor, kamyonlara çuval gibi atılıyorlar, soğukta ya da sıcakta mahvoluyorlar, ayaklarından aşağı asılıp çığlık çığlığa ,gözlerinde ve kalplerinde korkuyla, boğazları kesiliyor. Bu tavuk çiftlikleri günümüzün toplama kampları değil mi? Yoksa bizler bizimle alakası olmayan canlıların kurban haline getirilip aşağılanmasını ve yok edilmesini umursamıyor muyuz? Hangisi daha şiddet dolu?

Eğer bir eşya şiddeet uygulamak için kullanılan bir mekanizmaysa, platformsa veya bir araçsa, yok edilmemeli midir?

Neden ALF’e ihtiyaç olduğunu sormak zorundayız. Şüphesiz başkalarının maruz bırakıldığı acının ve katliamın sona ermesini sosyal değişimi on yirmi sene beklemeden yaşamak isteyen insanlar var. Belki onların acısı ağlayıp sızlayıp bazı şeylerin yanlış olduğunu bilen ama sömürücü toplumun çerçevesi içerisinde çalışmaya devam eden , o sömürüyü sürdüren ama “bir gün” herşeyin farklı olacağını ümit eden insanların acısından daha yoğundur.

Belki ALF insanlar rahatlarına çok düşkün olduğu için vardır. Ne de olsa, eğer barışçıl yöntemler işe yarasaydı ALF için yapacak bir şey kalmazdı; bir işe yaramazdı. Yüz seneden fazladır nazik mektuplar ve dilekçeler yazarak hayati değişimlerin yaşanma ihtimali başarısız olunca bizler daha güçlü bir şeyler yapma ihtiyacı hissedenleri kınamalı mıyız yoksa değişmeyi reddedenleri mi kınamalıyız ?

Eğer sevdiklerimiz bizden koparılsa, esaret altında tutulsa ve işkence edilse kaçımız editörlere mektuplar dilekçeler yazıp nazikçe sevdiklerimizin içinde bulundukları durumdan bahsederdik? Kızkardeşlerimiz zorla güç kullanarak beslense sesimizi çıkarmadan oturur muyduk? Ama birilerinin kız kardeşi şu anda zorla besleniyor. ALF’i kalkıp da buna son vermeye çalıştığı için suçlamalı mıyız?

Avrupa’da ALF hem büyük hem de savaşçıları korkusuz. İnsanlar eğer zorunluysa hapse giriyorlar. Bunu daha işin başında anlıyorlar. Şaşırtıcı değil onlar için.Eğer kısa çöpü çekerlerse ağlayıp sızlanmıyorlar. Gidiyorlar, öğreniyorlar, bekliyorlar, ve içerden ilham alıyorlar. Hapisanedeki yerlerinin uğurlarında savaştıkları canlıların içine tıkıldıkları yerlerden çok daha iyi olduğunu biliyorlar. ABD’de federal bir hapisanede sessiz ve onurlu bir şekilde senelerde zaman geçire Amerikan Yerlisi hayvan özgürlükçüsü olan Rod Coronado onlara “savaşçı” adını veriyor.

İşte hayvanları sömürenleri ve hayvanları koruyanları dürtükleyenler bu savaşçılar. Onların varlığı toplumun nasıl değiştiğinin bir kanıtıdır. Ayrıca, belki de, hayvanların da en büyük umududur.

Çeviri:CemC

Kriz ve Tarihi Bir Dönüm Noktası: Radikal Bir Ulus Gereksinimi



Dr. Steve Best

“Cehennemdeki en sıcak yerler büyük ahlaki kriz zamanlarında tarafsızlıklarını sürdürenlere ayırılmıştır.” Dante Alighieri (1265-1321)

“Umursamaz olup sessiz kalmak günahların en büyüğüdür.” Elie Wiesel

 

Martin Luther King eğer bir kişinin uğruna ölünecek bir şey bulmadıysa yaşamasının da anlamı olmadığını söylemiştir. Burada iki şey önerir: öncelikle, bir dava bulup onun uğruna mücadele ettiğimiz hayatta bir amaç edinir ve anlam buluruz; ikincisi, diğerlerine yardım etme yönünde zorunluluklarımız vardır ve bu yüzden bir davaya hizmet etmek zorundayızdır. Etik sadece diğerlerine zarar vermemeye çağırmaz bizi, ayrıca iyi olanı ortaya koymak için etkin bir şekilde çalışmamızı ve bu yüzden sosyal düzenlemeleri değiştirmemizi gerektirir. Etik bir hayat politik bir hayattan ayrı tutulamaz.

Bir “dava” insanın tutku ve adanmayla hizmet ettiği bir hedef ya da prensiptir. Genel bir değer olarak, bir dava ona ses veren kişinin kişisel istek ve çıkarlarını aşar. Gerçekten de davalar uğruna mücadele eden insanlar sıklıkla kendi hayatlarından o dava uğruna vazgeçerler. Marx, Gandhi, Malcolm X, Martin Luther King, Cesar Chavez ve Dian Fossey (gorillas in the mist filminde hayat hikayesi anlatılıyor-CemC) akla ilk gelen isimler.

Bir davanın asilliğine rağmen insanlar kendinden, ülkesinden ya da en sevdikleri futbol takımından başka bir değeri savunuyorsa hemen şüphe çekerler. Bizimki gibi patolojik anlamda bireyci, narsisistik ve hırs temelli bir toplumda hakları ve adaleti savunan insanlar genellikle alay konusu olurlar. Elinde bir protesto yazısıyla sokakta duran herkese küçümsenerek “başka işin mi yok!” denmiştir, sanki hayat sadece çalışmak ve tüketici olmakmış gibi. Politik yandaşlık bireysel ve politik olan arasındaki nazik protokolü, apolitik normları ve kaba sınırları kırıyor. Öyle ya da böyle önyargılarına güvenen insanları ister ırkçı ister cinsiyetçi, elitist, homofobik ya da türcü olsun tehdit ediyor.

Davalara duyulan küçümseme hissi ırkçılık, cinsiyetçilik ve sınıfçılığa karşı yürütülen mücadeleler meşru adalet meseleleri değil de Nazi propagandası gibi görüldüğünde daha da belirgin bir hal alır. Bu tür tavırlar Elvis Costello’nun klasik şarkısında da dile getirilmiştir, Costello şarkıda kızgınlıkla “barış, aşk ve anlayışın nesi komik?” diye sorar.

Günlük hayatın depolitize edilişi akademik hayatta alenen bellidir, burada genç beyinler kendilerine hizmet eden, soyut, apolitik ve büyük oranda toplumsal sorunlarla ve ahlaki gelişmeyle alakası olmayan araştırmalar yapmak üzere eğitilirler. Araştırma fabrikalarındaki işçiler olarak,ardından belirli alanlarda ve bilgilerde uzmanlaşmış kişiler olarak bu insanlar dikkatimizi talep eden sosyal ve ekolojik krizlerden bihaberdir, profesör olduklarında var olanı olması gereken şey olarak kabul eden tek boyutlu bir toplumdaki yerlerini almış olurlar.

Hayvan hakları ve hayvan özgürlüğüne yapılan saldırıyı daha da somutlaştırmak için medya eylemcileri anormal, ekstremist, hatta terörist tipler olarak çizer- görüşlerini ise dikkate almaz bile. Gazeteciler hayvan hakları ve çevre eylemcilerine eko-terörist şeklinde bir isim takmış durumdalar, sanki dev şirketler tarafından uydurulmuş bu isim objektifmiş gibi, medya dünyayı ve hayvanları sömüren gerçek teröristleri eşkiyalar ve suçlular tarafından tehdit edilen saygıdeğer iş çevreleri olarak sunar.
Etik Hayat Politik Bir Hayattır

Bütün davalar iyi davalar değildir elbette, çünkü faşizm, totaliteryenizm, emperyalizm, soykırım, ırkçılık, türcülük ve çevrenin yok edilmesi şirketler, hükümetler ve çoğu insan tarafında fikren ve pratik olarak onaylanmış davalardır.

Aslında, bu kötü davaların varlığı sebebiyle bir çok insan adalet ve ekoloji için harekete geçme zorunluluğu hissetmektedir. Edmund Burke’ün yazıdığı gibi “kötülüğün kazanması için gereken tek şey iyi insanların hiç bir şey yapmamasıdır.”

Eğer “kötülüğü” irade gösterilerek yapılan şiddet, yıkım ve tahakküm eylemleri olarak tanımlarsak o zaman barış, işbirliği, demokrasi ve hayata ve dünyaya hürmet duyanlar karşısında kötülerin baskın olduğunu söyleyebiliriz. Tanatos’un Eros üzerindeki üstünlüğü yağmur ormanlarının yok edilmesinde, türlerin yok olmasında, küresel ısınmada, fabrika çiftçiliğinde soykırımda, askeri güçlerde, nükleer tesislerin sayısının artmasında, G8’de, ANFTA’da, Dünya Ticaret Merkezi’nde, ExxoNMobil’de, Pat Robertson, Ann Coulter ve elbette, Bush, Rove, Rumsfeld, Cheney, Rice neo-con Manifest Destiny’nin “rejim değişikliği” talebi ve dünyaya “demokrasiyi” yayma arzusunda ortaya konmuş durumda.

Burke haklı. Zarar vermemek yeterli değil, insanın iyiyi ortaya koymak için etkin bir şekilde çalışması gerekiyor, yani hayatı ve dünyayı ezerek yok eden güçlere karşı mücadele etmek anlamına geliyor bu. İyi niyetler ve iyilikler eyleme dönüşmedikçe hiçbir şey ifade etmeyecek.

Bazıları bir şeye karşı çıkmanın yeterli olduğunu düşünüyor:” ben ayrımcılığa karşıyım! Ben ırkçılıktan nefret ederim! Ne biçim bir toplum yoksulluğa ve evsiz insanlara izin verir!” Harika söylüyorsunuz ama bu konuda ne yapıyorsunuz? İlerici düşünceler eyleme dönüşmedikçe güzel fikirler olarak kalırlar.

Bazıları Uluslararası Af Örgütü ya da Greenpeace’ e çek yazarak görevlerini yerine getirdiklerini düşünürler. Diğerleri belli bir hayat tarzını sürdürerek yapmaları gerekeni yaptıklarını düşünürler. Hatta bir keresinde kendini şöyle savunan birisini de duydum:” Neden hayvan hakları gruplarına katılayım ki? Ben veganım, bana düşen görevi yerine getirdim!”

Aslında vegan olmak bu gezegen üzerinde hayat kalitesini yükseltmek için yapılabilecek en önemli şeylerden birisi. Ama etik-politik bir hayat için gerekli bir koşul sadece ve yeterli bir koşul da değil üstelik. Gezegen için gerekli şeyleri yapmaya yetmeyen apolitik ve bencilce bir varoluş biçimi sonuçta. Etik bir hayat evimizi düzene koymayı, ardından bir dava ve toplumsal bir hareket içerisinde etkin bir rol oynamayı gerektiriyor.

Hayvan Hakları Davası

Biraz da kendi davamdan söz etmek istiyorum, yani hayvan hakları davasından. Bu çoğu insanın meşru ya da en iyi dava şeklinde bakmadığı bir dava. Bu insanlar hayvanların çektiği acıların büyüklüğünü, ölümün dikkatimizi talep ettiğini, eylemciliğin hayvanlara yardım ederek insanlara yardım etmediğimiz türden bir oyun olmadığını kavramayamıyorlar. Bütün türlerin kaderi ya beraber başarmak ya da beraber kaybetmekten ibaret ve hayvanların yardımına koşmanın insanlara gerçekten büyük faydası var.

Kendi kişisel geçmişimde ben etçil olmaktan vegan olmaya doğru yol aldım, ardından insan hakları eylemcisi olmaktan hayvan hakları eylemcisi olmaya doğru bir yol aldım. 1980lerde daha yeni yeni vejetaryen olmuş birisi olarak bir yandan da Orta Amerika ve Güney Afrika özgürlük meselelerine büyük ilgi duyuyordum. Et ve süt ürünlerinin sağlığa etkilerini bilmekle beraber insanların hayvanları ne kadar barbarca sömürdüğünü bilmiyordum. Cuntaları, ölüm takımlarını, soykırımı, faşizmi, ve emperyalizmi araştırırken insanlığa dair kafamdaki resim hala toz pembeydi.

Bütün bunların hepsi 1987’de Peter Singer’ın kitabı Hayvan Özgürleşmesi’ni okuduğumda değişti. Bir çok insan gibi bu kitap benim hayatımı da anında değiştirdi. Hayvanların fabrika çiftliklerinde, mezbahalarda, dirikesim laboratuarlarında ve diğer insan yapımı cehennem deliklerinde nasıl sömürüldüğünü öğrenince yaşadığım duygusal stresten ötürü hastalandım.

Hayvanların yaşadığı ızdırabın nitelik ve nicelik olarak insanlardan çok daha fazla olduğunu anlayarak, kendilerine yardımcı olacak araçlardan yoksun olduğunu bilerek insan hakları eylemciliğinden hayvan hakları eylemciliğine doğru bir kayma yaşadım. Çoğu insanın en azından belli başlı hakları bulunurken hiçbir hayvanın hayat sahibi olmak ve vücut bütünlüğünü korumak anlamında hiçbir hakkı bulunmuyordu. Et üretiminin dünya açlığına ve çevreye olan etkilerini incelediğimde, dirikesimini tıbbi ilerlemeleri nasıl sekteye uğrattığını öğrenince hayvanlara yardım ederek insanlara da en üretici bir biçimde yardım edebileceğimi anladım. Hayvan haklarını en radikal, en bütüncül eylemcilik biçimi olarak gördüm.

Ancak politik bağlılıklarım eskisine kıyasla artık daha fazla küçümseniyordu, çünkü hayvan hakları hayvanları küçük düşürerek kendilerini yücelten insan üstünlükçülerinde düşmanlık hissi uyandırıyor. Emile Zola’nın şu sözlerini hiç unutmadım: “hayvanların kaderi gülünç görünmekten daha önemli benim için; çünkü hayvanların kaderi insanın kaderiyle birdir.”

Hayvan hakları savunduğum için özellikle Radikal ve Sol topluluklardan gördüğüm küçümseme biraz sertti, çünkü bu çevreler eleştirel bir açıdan mahrum bir halde modern bilimin, Aydınlanma çağı’nın, Marksist Hümanist geleneğin antropsentrik ve türcü ideolojilerini benimsemişlerdi. Onların korkunç tutarsızlıklarından ve iki yüzlülüklerinden yoruldum. Çoğu kereler kapitalist sömürüyü aşağılayan ama kendi yemek zevkleri yüzünden acı çekerek ölen domuz, tavuk, kuzu cesetlerini yiyen “radikal”lerle aynı masada oturduğumu görüyordum. Küresel kapitalizmin sistemli eleştirisini yapmakla övünen Solcular insan, hayvan ve dünya özgürlüğü mücadeleleri arasındaki bağları görmeyi bir türlü beceremiyorlar.

“Radikal” geleneklerin hayvanlar ve çevre sözkonusu olduğunda hiç birşekilde özgürleştirici bir felsefe ya da politika olmadığını anladım. Solculuğu hayvanlara yönelik bir çeşit Stalinizm gibi gördüm. Sol insanın iktidar patolojisinin derin köklerini kavrayamıyor ve kapitalist antroposentrizmi sosyalist antroposentrizmle değiştiriyor. Böylece gerçek devrimci bir sosyal teori ve hareketin sadece bir türün üyelerini değil bütün türleri ve dünyayı özgürlüğe kavuşturacağı sonucuna ulaştım. Hümanist klişeyi yani Hepimiz Tek Bir Irkız, İnsan Irkıyız sloganını daha geniş bir vizyonla değiştirdim: “Tek Bir Toplumuz, Biyotoplum.”

1993 yılında UTEP’te radikal ve tartışmaya açık fikirleri öğretmeye başladığım bir konumda göreve başladım. Felsefe branşındaki iş arkadaşlarımın tersine ben öğretmenin ve araştırmanın günün acil meseleleriyle ve eylemcilikle bağlantılı olması gerektiğine inanıyorum. Çevrenin yok edildiği, türlerin tükendiği, avcı küresel kapitalizmin var olduğu bir dünyada akademisyenlerin toplumsal değişimlerle alakalı olmayan devrimci değişikliklerle alakası olmayan soyut meseleler üzerine gitme lüksüne sahip olmaması gerektiğine inanıyorum. Tersine, akademisyenler küresel soykırım ve çevre kıyımını anlamak, bunu diğerlerine iletebilmek ve olup biteni değiştirmek için var olan becerilerini kullanmak zorundalar.
Bütün –izm’leri öğrettim-Marksizm, anarşizm, feminizm, postmodernizm, postkolonyalizm—ama öğrettiğim en radikal şeyin hayvan hakları olduğunu hemen anladım. Bunun sebebini iki şekilde anladım:

Öncelikle hayvan hakları günlük hayatta radikal bir değişim gerektirmektedir. Marksist ve anarşist seminerden sonra öğrenciler işkence görüp öldürülmüş hayvanların cesetlerini yiyerek masada konuşabilmekteler. Ama hayvan hakları seminerinden sonra genellikle en temel davranışlarını sorgular bir şekilde tabaklarına bakakalıyorlar.

İkinci olarak hayvan hakları sosyal ve doğal dünyalarımızda yaşadığımız krizin temelini ortaya koyuyor, çünkü bu durumu bizim doğadan kopmamıza ve tahakkümcü değerlere sahip olmamıza bağlıyor. Hayvan hakları insanların kendilerini diğer hayvanlardan üstün gördüğü, ayrı gördüğü, vahşi hayatın Efendisi ve tanrıları olarak kabul ettiği o eski antroposentrik ve türcü dünya görüşlerini sorgular. Hayvan hakları insanlardan gücün sorumluluk talep ettiğini, her zaman güçlü olanın haklı olmadığını, neokorteksi daha büyük olmanın diğer türleri sömürüp dünyayı yağmalamanın haklı bir gerekçesi olmayacağını ortaya koyar. İnsan olsun olmasın bütün hayvanlar arasındaki temel eşitlik meselesini hepsini hissetme yeteneğine sahip, seçimleri olan ve hayatları kendisi için önemli olan ve o hayatları müdahaleler yaşamadan sürdürebilme hakkına sahip varlıklar olarak tanımlar.

Küresel Hayvan Özgürlüğü Hareketi sadece acıyı azaltmak değil bütün hayvan sömürüsüne son verme amacını taşıyan kölelik karşıtı bir harekettir; 19. Yüzyıldaki öncülü gibi bu hareket de köleliğin ortadan silinmesini talep etmektedir, yoksa amaç kölelere daha iyi davranmak değildir. Doğal ortamlarından çalınmış, yetiştirilmiş, esaret altında büyütülmüş, kafeslerde tutulmuş, iradelerine ters bir şekilde zincirlenmiş bu hayvanlar kelimenin gerçek anlamıyla birer köledir ve bu yüzden de çağdaş kapitalist köle ekonomisinin bir parçasıdırlar.

Hayvan Özgürlüğü Hareketi modern toplum için sadece felsefi bir tehdit oluşturmadığı ekonomik bir tehdit haline de geldiği için endüstriden ve devletten yoğun eleştiri almıştır. ABD’de ELF ile beraber ALF bir numaralı ülke için terör tehdidi olarak kabul edilmiştir; çünkü halkın güvenliğini tehdit ettiklerinden ya da şiddet içerdiklerinden dolayı değil, şirketler için tehdit oluşturdukları için bu böyle kabul edilmiştir. ABD’de ve İngiltere’de hayvan özgürlüğü hareketi gaddar baskılar maruz kalıyor.

Seneler boyunca hayvan haklarını savunduğum için bir sürü sıkıntıya göğüs gerdim. Mesela geçen yaz üniversitemde bulunduğum konumumdan alından profesör olma hakkım reddedildi, Senato’da eko-terörizm görüşmelerinde tanık olmam yönünde baskı gördüm ve İngiltere’ye girmem yasaklandı. Ancak benim yaşadığım sıkıntı 11 Eylül sonrası özgürlükler, haklar, muhalefet ve direniş konularında görülen baskılar yanında çok küçük kalıyor.

Kitlesel Direnişe Duyulan Acil İhtiyaç

Şu anda Irak işgali, Anayasa ihlali, alt ve orta sınıflar arasında sınıf savaşı, bugüne dek görülmemiş bir politik çürüme ve felaket boyutlarında bir ekolojik çöküş arasında yaşıyoruz. Bütün sektörlerde giderek artan krizi düşünerek şunu sormam gerekiyor:

Şu anda neden bu ülkede bir devrim yaşanmıyor? İnsanlar sokakları alt üst edeceklerine neden alış veriş merkezlerinde geziniyorlar? Bugün karşı karşıya olduğumuz tiranlık sömürgecilerin İngilizlerden çektiğinden daha fazla ama sömürgeciler sabotajla, silahlı mücadeleyle, ve devrimci savaşla karşı koydular. ABD tarihindeki en cahil ve yetersiz başkan nasıl oldu da bu kadar kandırmaca, yalan, yasa çiğneme ve çürümüşlükle hem ülke içinde hem de dünyada hiçbir tepki almadan yoluna devam edebildi? Neden Bush, Cheney, Rumsfeld, Rove, Rice ve bütün ABD hükümeti hapise atılmadı? Diğer şeylerin yanı sıra Bush yönetimi şunları da yaptı:

– Irak’a yalanlar ve yalan kanıtlar üzerine savaş açtı, bu savaşta şu ana dek 2,300 ABD askeri ve yüz binden fazla Irak vatandaşı öldü.
– Azaltmaya söz verdikleri global terörizmi daha da kötü bir hale getirdiler.
– Ebu Garip, Guantanamo ve dünyanın çeşitli yerlerindeki işkence kamplarında işkence taktiklerini savunup kullandılar.
– İnsan Hakları beyannamesini ortadan kaldırarak FBI ve NSA’yi bütün politik muhalefet üzerine saldılar.Tarihte görülmemiş bir ölçekte bir polis devleti ve gözetim toplumu yaratılmıştır.
– Kasırgalarda ölen insanlara karşı şok edici bir vurdumduymazlık sergilemiştir.
– Aşırı Sağ ve Hristiyan köktendinciliği adına bilime ve laikliğe saldırmıştır.
– Muhalif bilimsel görüşleri sindirmeye yönelik çabalar gösterip küresel ısınmanın var olmadığına dair tavrıyla dünyada belki de tek örnek olmuştur.
– Endüstrilere çevreyi kirletip sömürmeleri için açık kart vermiştir.

İnsanların uyanıp harekete geçmesi için daha ne kadar çürüme, şiddet, baskı ve sömürü gerekiyor Daha kaç tür yok olup gitmeli? Daha kaç yağmur ormanı yok olmalı? Gezegen daha ne kadar ısınmalı?

Ekolojik sistemler gözlerimizin önünde hızla çöküyor. Küresel ısınmadan daha önceden akla gelmeyecek türden bir dönem yaşıyoruz, bu gezegen üzerindeki 6. Büyük yok olma krizi . Bundan önceki ise dinozorlar zamanında 65 milyon yıl önce gerçekleşmişti.

O halde neden gerekli mücadele biçimleri ve gerekli tepkilerle cevap vermiyoruz? Amerikalılar Nazi soykırımı sırasında işine gücüne bakan “İyi Almanlar”dan farklı değil mi yoksa?

Çevresel kriz politik krizden ayrı tutulamaz, bu politik kriz de demokrasideki krizdir. Yurttaşların tüketici oldupu, eleştirel düşüncenin propagandayla ve medya aracılığıyla hasır altı edildiği halkla alakalı önceliklerin özel girişimler yüzünden daha az önemsendiği ve politik eylemlerin eğlence sektörün ve medya tarafından tüketilerek anlamsızlaştırıldığı bir politika sonu dönemine ulaşmış bulunuyoruz. Rasyonel ve katılımcı tartışmalar yerine politik atmosfer propaganda, manipülasyon, dezenformasyon ve göstermelik oyunların yaşandığı bir hal almıştır. Eski Yunan şehirlerinin aksine bugün yurttaşlık vergi ödemek, tüketici olmak, şirketlerin çıkarlarını temsil eden iki isim arasında seçim yapmaya indirgendi.

Aslında toplumsal iyi ve medeni erdem kavramlarından soyutlanmış bir kişisel çıkar hedefine dayalı liberal demokrasinin sonuçlarını biçiyoruz şu anda. Halk ilişkileri artık kişisel amaçlar için düzenleniyor ve yurttaşlar hayat, mülk sahibi olmak ve özgürlük için hükümetlere bağlı kalıyorlar. Haklar amaç kişisel çıkarlar olduğu sürece negatif bir anlam taşıyor, yoksa iş, ev sahibi olma, eğitim, ve sağlıklı bir çevre gibi temel sosyal hedefler olmaktan uzak. Aristo insanı doğası gereği politik görürken Locke ve onun liberal geleneği politikayı kişisel çıkarların birbiriyle çarpışmasını engelleyecek türden suni bir birlik olarak görmüştür. Liberal demokrasi modeli yurttaşlığın ölümü anlamına gelmiştir- devletin, medyanın ve şirketlerin kitle kültürü ve eğlence ve gösteri toplumuyla birleşmesiyle meydana gelmiştir bu.

Elbette Bush’a, kapitalizme, hayvanların ve dünyanın sömürülmesine karşı organize bir protesto ve direniş var. Örneğin, 4 eyalet ve 300den fazla topluluk Vatansever Yasası’nın anayasaya aykırı olduğunu ortaya koydu. Yurt çapında şehirler ve kasabalar Kongre’nin Bush ve Cheney’i suçlu bulması için bastırıyorlar.LA’den New York’a sağ kanatın göçmen politikalarına karşı büyük gösteriler düzenlendi, bu gösterilerde göçmenler ve işsizler için adalet ve hak taleplerinde bulunuldu.

Bütün bu mücadeleler çok zayıftır ve hiç birisi kapitalizmi ve onun ekolojiyi yok eden mantığına doğrudan meydan okumaz. Öğrenciler ve işçilerin çalışma koşulları Fransa’ya kıyasla ABD’de çok daha kötüdür, ancak sömürülen kitleler ABD’de yüklerini pasif şekilde taşımaya devam ederler. Dünya buzlarda sıkış kalmış bir balinaya empatiyle yaklaşırken eriyen buza ve buzullar tepkisiz kalıyor. İnsanların çoğu şu anda Bush’un savaşına karşı çıkıyor ama eylemle belirtmek yerine fikren karşı çıkıyor. Ve hala daha günümüzün en önemli sorununa dair büyük bir eylem görmüyoruz yani küresel ısınmaya dair.

Kim meydan okuyacak? Politikacılar çok çürümüş bir halde, korkaklar ve eyleme geçmek için şirket parasına ihtiyaçları var; çözümün değil sorunun bir parçası onlar. Medya uzun zamandır bilgi vermek anlamındaki sorumluluğunu bırakmış durumda. Devasa şirket güçleri olarak elitistlerin hedeflerini gözetiyor, halkın çıkarlarını düşünerek değil kişisel çıkarları öne alarak hareket ediyorlar. Onları işi aydınlatmak değil eğlencedir. Greenpeace gibi ana akım organizasyonlar çok ses duyurur ama az iş yaparlar, çünkü bürokratik makineleri harekete geçiren para toplama işinin içerisinde kaybolup gitmişlerdir. Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı gibi kuruluşlar araştırma yapar, konferanslar düzenler, raporlar yayımlar ve insanları felaket konusunda uyarırlar. Ama medya bunlar yayımlamaz, halk da duymaz ve Şirket Devleri anında sağırlaşır.

Gerçekleri görelim artık: on yıllarca süren çevre mücadelelerinden sonra türleri, ekosistemleri ve yaban hayatı koruyacak yerde ne yazık ki kaybediyoruz. Dahası, ılımlılık yönünde yapılan çağrılar, taviz çağrıları ve kurumlar aracılığıyla yaşanan yavaş yavaş yol alma işleri ne yazık ki aldatıcı olabilir, yetersiz kalabilirler. Küresel kapitalizm ve biyolojik çöküş arasında “akla uygunluk” ve “ılımlılık” bunların aslında tam tersi bir hava yaratmaktadır, çünkü aslında aşırı ya da radikal denen eylemler gereken ve uygun bir cevap gibi görünmektedir. Martin Luther King’den alıntı yapmamız gerekirse bizim adaletsizliğe, sömürüye ve dünyanın yok edilmesine karşı sakin sakin durmayan “yaratıcı ekstremistlere “ ihtiyacımız var.

Her zamanki anlamıyla politikanın bir faydası olmayacaktır. Yeni mücadele biçimleri , yeni sosyal hareketler ve yeni duyarlılıklar icat etmedikçe onların kurallarıyla oynadığımız sürece bu oyunu kaybedeceğiz. Davalar kesin ve doğrudan eylemler gerektirir: yolar kapanmalı, teller kesilmelidir, ve kafesler de boşaltılmalıdır. Ama bunlar savunmaya yönelik eylemlerdir; yeni hareketler sosyal ve ekolojik meseleleri küresel ve multi ırksal ittifaklar içerisinde eritebilmelidir.Bu tür yaklaşımlar Judi Bari ve EarthFirst!, uluslararası Yeşil hareketi, Zapatistalar ve uluslar arası kapitalizme karşı küreselleşmeye karşı hareketler tarafından ortaya konabilmiştir.

Yeni devrimci bir politika demokratik, liberteryen sosyalist ve anarşist gelenekler üzerinde yükselecektir. Radikal yeşil, feminist, yerli mücadelelerini içerecektir. Hayvan, dünya ve insan bakış açılarını küresel kapitalizme ve her türden tahakküm biçimine karşı bir araya getirecektir. Radikal politika; devletin, medyanın ve şirketlerin giderek artan gücünü ters yüz ederek eşitlikçiliği ve katılımcı demokrasiyi toplumun her katmanında –ekonomik, politik ve kültürel- savunabilmelidir. Bütün asimetrik iktidar ilişkilerini ve hiyerarşi yapılarını bozmalıdır ve buna insanların hayvanlar ve dünya üzerindeki hakimiyeti de dahildir. Eğitim, iletişim, kültür ve sanat yoluyla yurttaşlık ve hayatın yeniden politize edilmesi olguları gerçekleşerek insanları değişime ve eyleme itecek, ilham edecek öfkelendirecek ve uyandıracak o hal yakalanabilir.

Yeter Artık !

Karanlık bir dönemde yaşıyoruz, 11 Eylül sonrası sözde “teröre karşı savaş” dönemindeyiz. Bush iktidara geçtiğinden beri McCarthycilik geridöndü, COINTELPRO türü gözetim programları geri döndü, İnsan Hakları Beyannamesi Vatansever Yasası ile yer değiştir, bir gözetim toplumu yaratıldı ve giderek daha tehditkar bir hal alan bir polis devleti oluşturuldu.

Bu, tarihte bir dönüm noktasıdır, gelecekteki hayatımız için bir kavşaktır. Fırsat pencereleri kapanıyor. Şu anda insanların yapamadığı eylemler ilerde geleceğin nasıl olacağına karar verecek. Sonucu düşünmek çok korkunç olsa da türümüz bu meydana okumaya gereken cevabı veremeyebilir ve kendini diğer türler gibi yok olmaya sürükleyebilir.

Karşı karşıya olduğumuz krizleri çözecek teknolojik ya da ekonomik çözümler bulunmuyor, tek çözüm her kademede radikal değişikliklerin hayata geçirilmesidir. Davamız insan, hayvan ya da dünya özgürlüğü olabilir, hangisi olursa olsun hepimizin devlet tahakkümü, her türden hiyerarşi ve küresel kapitalizm adındaki ortak düşmanlara karşı ve temel hak ve prensipler uğruna mücadele eden insanlar olduğumuzu idrak etmeliyiz.

Günümüzün politik ortamında insan Irak’a karşı yürütülen savaşı sorguladığı için sorguya çekilebilir, ya da dirikesime karşı çıktığı için ekoterörist diye damgalanarak FBI tarafından rahatsız edilebilir, böyle bir ortamda insandan korkarak eylemden uzak durmasını anlamak kolaydır. Durumu göz önüne alarak kendilerini tarafsız bir tavırla ortaya koyanlar aslında desteklerini statükonun korunmasına veriyorlar. Soykırımdan kurtulan Elie Wiesel’in söylediği gibi, “ tarafsızlık zalime yardım eder, mazluma değil. Sessizlik işkenceciyi cesaretlendirir, yoksa mazlumu değil”.

Frederick Douglass, Alice Paul,Mohandas Gandi, Martin Luther King, Malcolm X, Chico Mendez, Dian Fossey veya Cesar Chavez gibi eylemcilerden ilham alabiliriz. Korku veya şüphe dolu zamanlarda Martin Luther Kİng’in şu sözlerini hatırlamakta fayda vardır:

“Korkaklık şu soruyu sorar: “güvenilir mi?”.Çıkar şu soruyu sorar: “politik mi?” Ancak vicdan şu soruyu sorar:” doğru mu?”. Ve öyle bir an gelir ki insan ne güvenilir, ne politik ne de popüler olmayan bir tavır almak zorunda kalır; çünkü vicdanı ona bunu yapmanın doğru olduğunu söylemektedir”.
O an bu andır işte. Dünyanın ve hayatın yanında yer alma vaktidir. Kumsala çizgiyi çizme vaktidir. Artık yeter! deme vaktidir. Tiranlığa karşı başkaldırmaktan daha vatanseverce bir şey daha yoktur. Thomas Jefferson’ın söylediği gibi, “her kuşağın yeni bir devrime ihtiyacı vardır”.

Çeviri:CemCB

Hayvanat bahçeleri ve doğanın sonu

Dr. Steve Best

Hayvanat bahçeleri, postmodern dünyanın küçük bir sembolü haline geldi.

İnsanların, devlet politikalarının,ve daha birçok şeyin sahte olduğu Ulusal Eğlence Devleti’nin  sahte-yalanlarla dolup taşan dünyasında yaşıyoruz. Pekiyi, insanoğlunun yapay doğa yaratma çabası, hayvanları bu ortamda yaşatma isteği, onları yaşam alanlarından ayırma isteği nereden kaynaklanıyor? Gezegenin kapitalist sömürge sistemi, doğal dünyadan geriye çok az şey bırakıyor.Ve hayvanat bahçeleri, yaşam süreçlerinin metalaşmasını, dağılmasını, parçalanmasını gerçekleştirirken, aynı zamanda biyoçeşitliliğin yapaylaştırılıp gözler önüne serilmesine neden oluyor.

(devamını oku…)

Gandi: Vejetaryenlik Yolunda



Dr.Steve Best

“Gelecek nesiller, bunun gibi etten ve kandan bir varlığın bir zamanlar dünya üzerinde yürüdüğüne inanmaya korkacak.” Albert Einstein

Mahatma Gandi (1869 – 1948) daha çok İngiliz emperyalizmine karşı verdiği ve 1947’de Hindistan’ın (oldukça sorunlu da olsa) bağımsızlığıyla sonuçlanan destansı mücadelesiyle bilinir. Gandi’nin politik ve manevi görüşü ayrılmaz bir biçimde kaynaşmıştır, zira o dünyayı manevi araçlar yoluyla değiştirmeye çalışmıştır.

Gandi kendi hedefini, öncelikle halkının özgürlüğe hazırlanmasında ve bu özgürlüğü kazanmasında yardımcı olmak; daha sonra da sadece İngilizlerden değil, aynı zamanda topyekun Batılı ve modern etkilerden kurtulması için çaba göstermek şeklinde tarif etmiştir.

Gandi, Ahimsa (zarar verme arzusunun yokluğu) felsefesine dayanan eski Hint dinleri ile kökeninde hastalıklı bir şiddet gördüğü Batı kültürü arasına keskin bir çizgi çekti.

Martin Luther King’in de aralarında bulunduğu sayısız eylemci üzerinde son derece büyük bir etkisi olan Gandi, Hindu felsefesi ve Thoreau’nun “Sivil İtaatsizlik” isimli denemesinin uyarıcı etkisiyle, şiddet-karşıtı sivil itaatsizlik yoluyla çarpıcı sonuçlar elde etmiştir. Bu süreçte Gandi’nin adı Satyagraha’ydı, – ya da kelime anlamıyla, “ruh gücü,” – nefret ve cehalete karşı anlayışın, sevginin gücü. Ancak, onun öğrettiği kadarıyla, Satyagraha, zayıfların silahı olamaz. Çünkü, gücün ve düşmanlığın karşısında şiddet-karşıtı bir tutum takınabilmek, hem ahlaki hem de fiziksel güç, disiplin ve yoğun bir ruhsal eğitim gerektirir. Gandhi’ye göre bir patlamayı soğurmak, bir patlama yaratmaktan, ölmek, öldürmekten çok daha fazla cesaret ister. Şiddete karşı şiddet, insan ruhundaki bozulmaya katkıda bulunur, ancak şiddet karşıtlığı onarır, iyileştirir.


Tutarlı bir düşünür ve gerçek bir ruhsal devrimci olan Gandi, şiddet karşıtlığı ve vejetaryenlik arasındaki doğrudan bağlantıyı ıskalamadı. Bütün canlı varlıkların, Tanrı’nın dünyadaki cisimleşmiş hali ve manevi dünyanın bir parçası olarak görüp, bundan dolayı saygı ve hürmete eşit düzeyde layık olduklarını kabul etti. Yaşamı gereksiz yere tahrip etmeden et yiyemeyiz, çelişkiye düşmenin ızrabını yaşamadan, manevi varlıklar ya da bakış ve eylemlerimizde şiddet karşıtı olduğumuzu söyleyemeyiz.

Ancak Gandi bu konuma, büyük bir evrim ve mücadelenin sonrasında vardı. Her vejetaryen, etobur bir kültürde hepimizin girmek zorunda kaldığı çatışmalarla çoğu kez Gandi’nin de karşılaştığını taktir edecektir. Genç bir adam olarak, hayvansal proteinin sağlık için bir ihtiyaç olduğuna inanan aile fertleri ve arkadaşlarıyla – Hindistan gibi bir ülkede bile – sürekli uğraşmak durumundaydı. İngilizlerin Hindistan’ı yönetmesini, Hintlilerin zayıf vejetaryen, İngilizlerin ise güçlü et yiyiciler olmasına bağlayanlar bile vardı.

Zayıf bünyeli oluşu, genç Gandi’nin bu argümanlardan etkilenmesine sebebiyet verdi. Arkadaşları gibi “güçlü” olma arzusu ile Vaişnava olan ebeveynleri tarafından et yediği için kınanması arasında kalmıştı. Bu stresi kaldıramayan Ganhdhi, bir gün, nehir kıyısında bir köşeye çekilip gizli saklı, utanç verici bir şekilde et yemeğe karar verdi. O gece hastalandı ve korkunç rüyalar gördü. Bir sene boyunca et yedi ve bu süre zarfında ailesine yalan söyledi. Bu yüzden suçluluk duygusu onu boğmaya, bunaltmaya başlayınca, ailesi ölene kadar yasak maddeden vazgeçeceğine yemin etti. Ailesini kandırmanın, vejetaryenlikten kaynaklanabilecek her hangi bir hastalıktan daha kötü olduğuna karar vermişti.

Bir gün, Hukuk okuduğu İngiltere’de akşam yemeği yerken, (Güney Afrika ve Hindistan’daki ciddi mücadelerinden 5 yıl önce) kaderin cilvesi olsa gerek, Gandi, Henry Salt’un “Vejetaryenlik Savunması” isimli meşhur kitabina rastladı. Bu kitapla vejetaryenliği kabul etmek için yeni ve daha iyi sebepler bulmuştu. “Bu kitabı okuduğum tarihten beri (1888), vejetaryen olduğumu iddia edebilirim. Annemin önünde (et yemeyeceğime dair) yemin ettiğim güne şükrediyorum. O günden sonra, ettiğim yemin ve hakikat uğruna, etten uzak durdum, ama aynı zamanda bütün hintlilerin et yiyici olmasını istiyor, özgür ve açıkça kendim olacağım günü ve diğerlerini de bu davaya (et yiyici olma) katmayı sabırsızlıkla bekliyordum. Şimdi ise seçimim vejetaryenlik lehinde. Bunu yaymak o zamandan beri misyonum oldu.”

Vejetaryen dostlar cesaretinizi toplayın. Vejetaryenlik söz konusu olduğunda, bir kitabın, broşürün veya konuşmanın insanın iradesini, aklını, yüreğini bir ömür boyu değiştireceği asla söylenemez. Salt’un kitabı Gandi’yi gönülsüz bir et sakınganlığından, ahlaki bir vejetaryen bağlılığa götürdü. Fakat Gandi’nin ahlaki gelişiminde geçmesi gereken bir aşama daha kalmıştı – tutkuyla Tanrı’yı kabulleniş. Kader ağlarını örmüştü ve vejetaryenlik meselesi kişisel gelişiminde kilit bir rol oynayacaktı.

Vejetaryen bir yemekhanede yemek yerken, kendisi dinsiz olan Gandi, bir Hıristiyanla tanıştı. Ondan içmeye ve et-yemeye karşıtı bölümler bulması için İncil’i okumasını rica etti. Bu Hıristiyan ricayı yerine getirdi ve daha sonra Gandi’nin derinlemesine okuduğu bir İncil hediye etti ona. Eski Ahit (Tevrat) Gandi’yi sıksa da Yeni Ahit’teki (İncil) İsa’nın barış mesajları, din hakkında daha fazla öğrenmesini ve nihai olarak da merkezi tutkusu olarak Tanrı’yı kabul etmesini teşvik etti. Bu manevi dönüşüm aracılığıyla Gandi, vejetaryen olmak için daha da derin bir sebep buldu. “Et yemek benim için bir günahtır” diye ilan etti. Zira Tanrı’nın yarattıklarından her hangi birine zarar vermenin yanlış olduğunu hissetti, insan ya da değil.”

Böylece vejetaryenlik, sadece Gandi’nin kişisel gelişimi açısından değil, dolaylı olarak, ilham verdiği hareketler ve kişiler açısından da can alıcı öneme sahip oldu. Gandi’nin şiddet karşıtı etiği, sadece günlük dietlerimiz açısından değil, aynı zamanda başkalarına karşı tavırlamız açısından da vejeteryanlara uygun düşer. Şiddet çeşitli şekillerde tezahür edebilir, sadece en kaba ve açık olanı fiziksel güç ve gaddarlık içerir. Oysa şiddet, görünür bir davranıştan çok bir zihniyettir; başkalarına fiziksel veya duygusal tacizde bulunmasak bile başı öfke, hınç, tahammülsüzlük ve nefretle belada olan bir zorba olabiliriz.

Cahil bir etobur tabağımızdaki yiyecekle alay ettiğinde, veya kızgın bir sürücü hayvan istismarını protesto edenler olarak bize el kol hareketi yaptığında, insanın soğukkanlılığını koruması pek kolay değildir. Fakat Gandi’nin örneğini izlersek, nefrete karşı sevgiyle, cehalete karşı anlayışla ve fiziksel güce karşı manevi güç ile karşılık verebilriz. Şiddet yüzünden öldürülen şiddet karşıtı bir insan olan Gandi, hem ruhun hem de bedenin arınmasında vejeteryanizmin oynadığı merkezi rolü bütün dünyaya öğretmiştir.

Çeviri: Memduh Er

Etik İkilemler ve Ahlaki Değerin Hiyerarşisi

Benim Köpeğim ya da Senin Çocuğun? Hangisi?

Dr. Steve Best

Sık sık hayvan haklarını savunan insanlar yanan ev ikilemiyle baş başa kalırlar. Söz konusu olan şey şöyle bir şey: eğer yanan bir evde bulunsaydınız ve hayatınızı kurtarmak için kapıya doğru koşuyor olsaydınız, bir odada bir köpek diğerinde bir insan olsaydı kurtarmak için hangisini seçerdiniz?

Tabii bu sorunun sorulma sebebi hayvan haklarını savunanların davasında ya da değerler sisteminde bir takım tutarsızlıklar olduğunu ortaya koymak, böylece bu insanlar hayvanları ya da tür eşitliğinden söz etmelerine rağmen aslında gene insanı kurtarırdı diyerek bu tutarsızlığı ortaya koymak. Bu yüzden alttan alta hayvan haklarını savunanların aslında herkes gibi olup sonuçta türcü olduğunu kanıtlamak gibi bir amacı var. Yanan ev sorusuyla karşı karşıya kalındığında kurtarsanız da başınız beladadır kurtarmasanız da. Eğer insanı kurtaracağınızı söylerseniz o zaman soruyu soran kişi saadetle sizin iki yüzlü olduğunuz sonucuna varacaktır. Eğer köpeği kurtaracağınızı söylerseniz o zaman değerlerden bihaber sapkın bir insan düşmanı yaratık olarak damgalanırsınız.


Bu soru Iowa Üniversitesi’nde verdiğim bir sunumdan sonra soru cevap kısmındayken bana da soruldu. 2004 Kasım’ında ALF Psikoloji Bölümünün laboratuarlarına cesur bir saldırı düzenlemiştir.Laboratuardaki bilgisayarlar ve ekipmanlar kırılıp dökülmüş ve 401 hayvan kurtarılmıştı. Yara henüz tazeydi- dinleyiciler arasında güvenlik elemanlar, gizli ajanlar ve Psikoloji Bölümü üyeleri bulunuyordu; ve Martin Luther King Jr haftası kutlanıyordu ve ben yaptığım konuşmada 19. Yüzyıl kölelik karşıtı hareketle 21. Yüzyıl hayvan esareti karşıtlığı arasındaki ortak noktalarla alakalı ayrıntılı bilgiler vermiştim. King’in adalet ve sivil itaatsizlik kavramlarını hayvan haklarını savunmak için genişleterek insancı bakış açısının sınırlarını gösterdim, her ne kadar geniş bir bakış açısı olsa da toplum, adalet ve hak kavramlarını hayvanları da içerecek şekilde kullanılmadığını belirttim. Martin Luther Kİng Jr’ın Herhangi bir yerde meydana gelen adaletsizlik her yerde meydana gelen bir adaletsizliğin işaretidir şeklindeki fikirlerini kullanarak ALF’in Iowa Üniversitesine yaptığı eylemin iyi ve adil bir eylem olduğunun altını çizdim.

Ancak duruma rağmen soru cevap kısmında yanan ev sorusuna verdiğim cevap yani bir yabancı karşısında köpeğimi kurtaracağım cevabı gazetelerde ve bloglarda manşete çıktı. The Daily Iowan adlı öğrenci gazetesi Profesör Best’in sözlerinin çok kışkırtıcı olduğunu söyledi, bu sözler dinleyicilerin fısıldaşmasına ortalığın karışmasına sebep olmuştu. Brian ‘beyni ölmüş’ O ‘conner emekli bir biyolog ve dirikesimci olup fuzuli hayatındaki yegane anlamı zehirli ve iğrenç anti-hayvan hakları blogunda hayvan haklarını savunanları meşaleyle yakmak şeklinde resimler yayımlamak olan birisidir, o da “Profesör best’in etik anlayışı “Önce Ben” etiğidir- yani kendisine kişisel zevk veren şeyler dışında yaptığı eylemlerin sonuçlarını ölçmesini gerektirmeyen bir etikten söz ediyoruz burada. Bu da gevşek bir ahlaki prensip arkasında gizlenen egosantrik bir keyif alma olayıdır.” Şeklinde bir yorum yapmış.


Kenara çekil Ward Churchill , çünkü yanına bir arkadaş geliyor. Görünüşe göre bu ülkede sapıklarla, pedofillerle ve ensest ilişkiyi savunanlarla aynı galeride sergilenmek istemiyorsanız bir hayvan hayatını insan hayatundan üstte tutmamanız gerekiyor. Burada hemen aklıma Untide Poultry Concerns’den Karen Davis’in 11 Eylül olaylarının ardından maruz kaldığı durum aklıma geliyor. Davis “11 Eylül olaylarının milyonlarca tavuğun her gün başına gelen olaylardan daha çok trajik olduğunu düşünmek türcülüktür” demiş ve bu sözleri uluslar arası medyada geniş yankı bulmuş, hatta Howard Stein Radyo Show’a konuk bile olmuştu. Benzer şekilde PETA “Tabağınızdaki Soykırım” reklam panolarıyla büyük bir sansasyona imza attı, bu panolarda milyonlarca Yahudinin Nazi toplama kamplarındaki esareti, çektiği acılar ve ölümü hayvanların (sadece ABD’de her yıl 10 milyar) insan toplama kamplarındaki yani fabrika çiftliklerindeki durumuna benzetiliyordu. Söylediğim sözlerin insanlar tarafından anlaşılma biçimi karşısında büyük şaşkınlık yaşadım, çünkü konuşmanın konusu daha provokatif ve radikaldi. Öğrencilerle, arkadaşlarımla ve bir çok dinleyiciyle yaptığım resmi olmayan konuşmalardan ve bilimsel olmayan anketlerden elde ettiğim sonuca göre hayvan haklarını savunmayan insanların bile yanan ev durumuyla karşı karşıya kalan insanların her halukarda kendi kedi veya köpeklerini kurtaracağı ortaya çıktı.

Açıkçası yanan ev sorusuna cevap vermek için yanan ev meselesini somut bir şekilde incelemek için birden fazla olasılığı düşünmemiz gerekiyor: örneğin aralarında seçim yapmak zorunda kaldığımız köpek ve adam kimdir? Yanan ev sorusu soyut bir şekilde cevaplanamaz; buna verilen cevap insan ve köpek kişilerinin soruya cevap veren kişi açısından ne anlam taşıdığına göre değişecektir, değişmelidir. Değişmelidir, diyorum, çünkü türcülerin ne olursa olsun her zaman insanı tercih edeceklerini biliyorum.

Türcü denilen insan a priori yani tecrübe etmeden insanların çıkarlarını hayvanların çıkarları karşısında üstün tutan bir kişidir, yani insanların sadece Homo Sapiens türüne dahil olması bile onu değerli kılmaktadır şeklinde bir ön kabulü vardır.Döngüsel ve soru talep eden bir tarz içerisinde türcüler insanların insan oldukları için daha önemli olduğunu hayvanların da hayvan oldukları için daha önemsiz olduğunu ileri sürerler. Bu önryagılı bakış açılarından bakılırsa bir türün varoluşsal doğası ötesinde neden tür üyeliğinin göklere çıkarıldığı konusunda bir cevap bulunmuyor. Bir canlıya acı çektirmenin yanlışlığı ait olduğu türe bağlı değildir, tersine hissetme yeteneğine sahip bir canlı olması yeterlidir. Peter Singer’ın söylediği gibi, “bir insana sadece bizim türümüzden birisi olduğu için öncelik tanımak birisine sadece kendi ırklarından olduğu gerekçesiyle öncelik tanıyanlara ırkçılarla bizi aynı konuma koyar”.

Bu yüzden aynen Iowa Üniversitesi’nde yaptığım gibi burada da yanan ev sorusuna düzgün bir yanıt vermek istiyorum, ancak bu yanıtım farklı somut şekillerde olacak.

1. Senaryo: Hayatımı kurtarmak için yanan evden kaçarken, ön kapıya doğru fırlamışken birden sol tarafımda bir köpeğin havladığını sağ tarafımda da bir insan çığlığı duyuyorum, bu arada tavan çöküyor, etraf dumana boğulmuş durumda ve bu arada sadece 1 hayat kurtarabileceğimi farkediyorum, acaba ne yapmam gerekir? Eğer köpek benim köpeğimse ve insan da bana yabancıysa her türlü durumda köpeği kurtarırım.Bu benim için son derece açık , tartışması manasız bir durum, bütün “hayvan severlerin” ve türcülerin yapacağı türden bir şey.Ancak bir kişi için şok edici bir karar olsa gerek, korkunç, skandal, sorumsuzluktan ibaret bir tavır olsa gerek. Köpek aileden olduğu için insanı değil hayvanıkurtarırım, sonuçta köpek en yakın ilişkiler ağımın bir üyesi, oysa söz konusu insan tamamen yabancı.
2.
Seçimim ne yanlış ne de önyargılı- daha tartışmaya başlamadım bile.Anneleri, babaları, kardeşleri, arkadaşları ile bir yabancı arasında seçim yapmaya zorlanan herkes doüal olarak kendi aile üyelerini kurtarmayı seçer. Benzeri bir akıl yürütmeyle Avustralya’da yaşayan birisine kıyasla çevremde yaşayan birisini seçebilirim. Eğer sadece bir kişiyi kurtarmak söz konusuysa o zaman farklı koşullar altında değişebilecek çok genel bir prensip olduğunu düşünerek uzakta olan biridense yakında olan birisini seçmek her zaman doğal ve içgüdüsel bir şeydir. Buna varoluşsal yakınlık ilkesi diyeceğim.

Şimdi:

1- Eğer varoluşsal yakınlık ilkesi geçerliyse ve

2- İnsanlar köpeklerine, kedilerne ve diğer “evcil” hayvanlarına aile üyeleri gözüyle bakıyorsa; o halde

3- Bir yabancı karşısında insanın kendi kedisini köpeğinni vb. Kurtarması son derece doğal ve kabul edilebilir birşeydir.

Aile üyesi olan bir hayvan karşısında bir yabancıyı tercih etmek türcülüktür ve keyfi davranmaktır. Burada söz konusu olan şey, hakiki kriter kıstasını açıklamaksızın bir varlığı sadece ait oldğu türe dayanarak üstte tutup ona imtiyaz tanımaktır. Bu yaklaşımda iki hata var: 1- bu tür ikilemlerde kriter olarak neden türün seçildiğine dair bir açıklama getirilmemektedir, ve 2- sosyal ve ailesel yakınlık söz konusu oldukça tür kriteri geçersiz olduğunu ve haklı olarak sevgili kedi ve köpeklerimizi ve diğer hayvanlarımızı aile üyeleri olarak gördüğümüzü anlama konusunda başarısız olmaktadır.

Oğlunuzu ya da kızınızı bir yabancı uğruna feda edeceğinize inanmamı mı bekliyorsunuz? Hele bir de bu yabancı nahoş birisi ya da Allah korusun hayvanhakları savunucusu olabilecekken?Peki ya söz konusu çocuk birisinin köpeği ise? Aile ailedir, aile üyesinin iki ya da dört bacaklı olması bir şey değiştirmez, kürklü ya da çıplak tenli olması ya da bardak yerine mama kabından su içmesi içerde ya da dışarda tuvaletini yapması bunu değiştirmez.

Senaryo 2: Ancak eğer insan ve hayvan aile üyeleri arasında seçim yapmak gerekince işler değişebilir, mesela baba , oğlul veya kardeşle köpek arasında seçim yapılması gerekiyorsa işler değişebilir. Çoğu kişi -ama elbette herkes değil-köpekleri yerine annelerini ya da kardeşlerini seçer, yabancı birisi karşısında köpeklerini seçseler de aile üyeleri söz konusu olunca bu seçim değişebilir.

Senaryo 3: Ama peki ya ailemizden iki insan arasında seçim yapmak zorunda kalsaydık? Annenizi mi babanızı mı, kardeşinizi mi oğlunuzu veya kızınızı mı, babayı mı oğulu mu, anneyi mi kız evladı mı seçerdiniz? Kimi seçerdiniz ve neden o kişiyi seçerdiniz?

Faydacılık ve Hayat Niteliği

İşleri daha ilginç yapmak için senaryoyu biraz değiştirelim ve böylece ahlaki dğerlerin ve etik tavırların doğasını biraz daha açığa çıkarmış olalım.

Senaryo 4: Bu sefer diyelim ki köpek hayatımda görmediğim sağlıklı bir yavru ve söz konusu insan da kanserin son aşamalarındaki 85 yaşındaki komşum olsun.Kime yardım etmeliyim? Birkez daha köpeği kurtarırım. Burada akıl yürütme biçimimin türlerle alakası yok ama daha çok faydacı bir bakış açısıyla veya hayatın değeriyle alakası var. Tanımadığım köpek yavrusunun önünde zengin ve zengin bir hayat var, oysa tanıdığım insanın hayatı geçmişte kalmış ve yakında da ölecek. Diyelim ki sağ odadaki kişi beyin aktivitilerinin çoğunu kaybetmiş bulunan ve damardan beslenen birisi olsun. Burada artık beyni olmayan birisinden söz ediyoruz: köpek yavrusu kucağım evi terkederim, isterse köpek 20 yaşında olsun ve ömrü de 1 ay olsun farketmez.Burada insan yerine köpekte daha fazla bir hayat niteliği bulunmaktadır. Eğer roller değişirse , köpek hastaysa ve insan genç ve sağlıklıysa , o zaman insanı kurtarırım. Ama gene vereceğim karar hayat niteliğiyle alakalı bir bakış açısından kaynaklamış olur, tür üyeliğiyle alakası olmaz.

Bu faydacılık adında bir felsefi doktrine ait bir davranış biçimidir. Faydacılık insan ya da hayvan olsun en çok sayıda canlının çıkarına hizmet edecek türden hareketlere doğru eylem adını verir.Varoluşsal yakınlık ve faydacılığın birbiriyle çeliştiğini kabul ediyorum.Söz konusu 100 insan olsa da gene köpeğimi kurtaracak olmamın kararımı verirken çoğunluğun faydasını ve çıakrını gözetmiyor. Ben mutluyum ama 100 kişi ölmüş durumda ve aileleri ve arkadaşları da üzgün ve mutsuzlar.Eğer yangında bıraktığım kişi dünya açlığına ya da türlerin yok olmasına bir çözüm bulabilmiş birisiyse o zaman köpeğimi değil bu insanı kurtarmam gerekir.

Bütün bunlar karşısında bence yanan ev ikilemi karşısında kişilik kavramını içeren üçüncü bir yol daha vardır. Burada Peter Singer’in “şahıs” nosyonunu kullanıyorum, ayrıca Tom Regan’ın “hayat öznesi” kavramını da kullanıyorum. Burada ikisi için de hissetme yeteneğine sahip olmak gerekmektedir, yani zevk ve acı hissedebilme yeteneğine sahip olunması gerekmektedir. Hissetme yeteneğine sahip olmak demek acıdan uzak durup zevk tecrübe etmekte büyük çıkarların olması demektir. Beyinleri ve sinir sistemleri olmadığı için kayalar ve ağaçlar haklara sahip varlıklar olarak düşünülemez, ahlaki bir öneme, içsel bir değere sahip şeklinde görülemezler; oysa insanlar ve hayvanlar böyle değildir. Dahası, bir kişiyi bir kişi ya da hayat öznesi olarak saymak için o varlığın daha gelişmiş mental ve psikolojik niteliklerinin olması gerekir, bunlara örnek olarak kendinin farkında olmayı, hafızayı, arzuları, tercihleri, duygusal bir hayatı ve geleceği anlama hissine sahip olmayı da verebiliriz. Singer için istiridye ve midyeler bu kritere uymuyorlar, ahlaken daha gri bir bölgeye düşüyorlar, inekler ve domuzlardan farklı bir bölgeye düşüyorlar, tabii böylece onları tüketmek daha meşru görülebiliyor. Tavukların ve hindilerin komplek zekalarını inceleyen Karen Davis’in tersine Singer bu tür kuşların şahıs olarak kabul edilemeyeceğini söylemiştir. Ancak Karen Davis için kelimenin her anlamıyla bu kuşlar birer bireydir.

Kişiliği etik ve moral değerlerle alakalı sorulara cevap vermek için bağlayıcı bir etken olarak kabul ettikten ve Homo sapiensi bağlayan türcü yaklaşımları bertaraf ettikten sonra oyun değişir; çünkü kurallar artık radikal anlamda farklıdır. Odak noktasını insanlardan bireylere doğru kaydırdığımızda kediler, köpekler, yunus balıkları ve şempanzeler gibi canlıların bir şahıs olarak kabul edileceği ve bebek, zihinsel engelli, koma halindeki insanlar veya Alzheimer’ın ileri safhalarını yaşayan insanlar gibilerin ise şahıs sayılmayacağı bir durum söz konusu olacaktır.

İnsan olmayan şahıslarda daha büyük bir metal kompleksite söz konusu olduğu durumlarda Singer hayvanların hayatından yana tavır koyar. Kendi argümanının mantığını takip ederek, Singer bilimsel araştırmalar için kedi, köpek veya şempanze yerine için Teri Schaivo örneğinde olduğu gibi insanların kullanılmasının daha etik olacağını söyler. Ancak bir hayvanla işlevlerini normal olarak yerine getiren bir insan arasında seçim yapmak söz konusu olduğunda Singer insanın gelişmiş bilişsel nitelikleri sebebiyle insanı seçeceğini söyler.

Singer hayvan haklarını reddetmek için sadece dile ve akla işaret edersek o zaman aynı sebeplerle çoğu insanın hakkını da reddetmek zorunda olduğumuzu belirtir. Fetüsler, bebekler, komadaki hastalar, bazı yaşlı insanlar ve ciddi anlamda zihinsel özürlülerin kompleks bir bilinci yoktur, bu yüzden hak sahibi oldukları iddia edilemez. Bir şempanze ise 3 ya da 4 yaşındaki bir çocuktan daha zeki olduğu için, biliseş anlamda sakat kalmış bir insandan daha fazla bir farkındalık gösterdiğine göre şempanzeleri rahat bırakıp neden insan bebeklerini kafeslere tıkıp AIDS virüsünü onların vücutlarına enjekte etmiyoruz? Türcü olmayan bir etik açıdan bakıldığında yapılacak şey budur.Kesinlikle bilimsel bir perspektiften bakıldığında bir türden diğerine bilgi aktarmak söz konusu olmayacaktır.Eğer bebeklerin, komadaki hastaların, Alzheimer hastalarının ve bilişsel anlamda az gelişmiş ve sakat kalmış diğer insanların üzerinde deney yapılmasının geçerliliğini reddedersek o zaman mantıken hayvanlar üzerinde deney yapılmasına da karşı çıkmak zorundayız.

Singer’ın bakış açısına göre kendinin farkında olmakta ve mental kompleksitede ahlaki bir değer vardır, insanlar gerekli olduğunda buna bakarak değişik değerler atfedebilirler. Singer için kendinin farkında olan, soyut düşünce yeteneği bulunan, geleceği planlayabilen, kompleks iletişim biçimleri sergileyebilen ve benzeri özelliklere bir canlının hayatının bu niteliklere sahip olmayan bir canlının hayatından daha kıymetli olduğunu ileri sürmek önyargılı bir yaklaşım değildir. Balıktansa bir insanın hayatını yarıda kesmek daha kötüdür çünkü balığın hayatı daha kısadır ve balıklarda daha az bir mental kompleksite vardır. Eğer kişilik kriterini yapay bir şekilde oluşturulmuş bir seçim senaryosuna yaslarsak o zaman beyni çoktan ölmüş annem yerine köpeğimi, kedim yerine yunusu ve köpek yerine bir şempanzeyi seçerim.

Singer gibi Tom Regan da mental kompleksiteyi el üstünde tutarak yanan ev veya batan gemi örneğinde daima insanları kurtaracaktır. Aslında regan bu pozisyonu absürd noktalara kadar taşır, iddiasına göre 4 kişiyi kurtarmak için bir milyon köpeği suya atabilir. Köpeklere ve diğer hayvanlara kıyasla insanların tatmin olmak için çeşitli seçenekleri bulunmaktadır ve böylece Regan’ın “haklar görüşü” az sayıda insan uğruna bir köpek milletini yok edebilmektedir.Regan bu argümanı yaparken köpeklerin hayattan duyacağı memnuniyeti hesaba katmıyor, çağdaş hayatın rekabetçi ve stresli özü düşünüldüğünde iyi eğitilmiş bir köpeğin hayattan sahiplerinden daha fazla haz alacağı rahatça söylenebilir. Şu sorulabilir: Mutlu bir köpeği tüketimci hayat tarzı bütün gezegene yük olan bir insana kıyasla seçmek daha mantıklı değil midir? Regan’ın insan hayatına gösterdiği haksız sadakat bir dereceye kadar faydacılığın kabul edilebilir bir kriter olarak görülebileceğini ortaya koyuyor. Hangi noktada –on, yüz, bin- bilmiyorum ama bence bir insanın yerine bir milyon köpeğin hayatında daha fazla değer olduğunu hissediyorum. Şahsen, gemiden atlayarak bir milyon köpeği boğulmaktan kurtarmaya çalışırdım.

Hayvan haklarını eleştirenler, not alın lütfen.Hayvan hakları eylemcilerinin insan ve hayvanların hayatları arasında fark olmadığını düşündüğünün iddia etmek hayvan hakları felsefesinin kaba bir karikatüründen başka bir şey değildir. Görünüşe göre Homo sapiens gezegen üzerindeki en yaratıcı ve en zeki canlıdır; insanlar şiir yazabilir, sonatlar besteleyebilir ve uzay gemileri dizayn edebilirler. Eğer etik bir ikilem söz konusu ise yani bir hayvan ve bir insan hayatı arasında bir seçim yapılmasını gerektirecek bir durum söz konusuysa Singer ve Regan gibi düşünürler daima insanın hayatını ön planda tutmaktadır, Regan’ın kölelik karşıtı ve dirikesim karşıtı görüşlerine rağmen Singer insan çıkarı söz konusu oldukça hayvan deneylerinin devamını desteklemektedir.

Hayvan hakları ve hayvan özgürlüğüne olan bağlılıkları söz konusu olduğunda ikisi de insan ve hayvan çıkarlarının birbiriyle çelişebileceği, hayvanların aldığı hazzın ve hayvanların hayatlarının insanlar uğruna adilane birşekilde kurban edilebileceğini söyledikleri bazı durumlardan da söz etmektedirler.Hayvanları kürkleri, etleri, vücut sıvıları ve eğlence amaçlı kullanmak burada söz konusu olan durumlara örnek değildir; çünkü burada insanların çıkarları uğruna hayvanları sömürmeye gerek yoktur. İnsanların et yemekten aldığı hazlar milyarlarca hayvanın korkunç ölümü, ızdırap çekmesi, acı içinde yaşaması ve esaret altında tutulmasını haklı çıkaramayacak basit zevklerdir.

Burada refahçı yaklaşımı savunan Singer ile hayvan hakları savunucusu Regan’ın düşünürlerin ve diğer insanların insanlar ve hayvanlar arasındaki farklılıkları bir araya getirmediğini göstermeyi amaçlıyorum. Ingrid Newkirk “bir fare bir köpektir bir çocuktur” derken onlar arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmıyor; aslında o bütün bu canlıların güzel ve korkunç hayatlar sürme kapasiteleri olan, zevk alma ve acı çekme kapasitelerini paylaşan memeliler olduğunu söylüyor. Singer için çıkarların eşit olması insanların ve hayvanların aynı ihtiyaçlara, tercihlere sahip olması demektir. Bu bir kez kabul edildikten sonra , Singer potansiyel bir ahlaki ikilem içerisindeki hayvanların ve insanların doğasını değerlendirerek insanların hayvanlar üzerindeki iddiasının içeriğine ve kişilik sahibi olmanın derecelerine göre karar verecektir.Regan açısından insanlar ve hayvanlar içsel değerleri ve hakları bulunan hayat sahibi öznelerdir; sadece en aşırı durumlarda –dirikesim değil ama mesela bir batan gemi durumu- Regan insan çıkarlarını hayvanların çıkarlarından üstte tutmaktadır.

Buradaki mesele insanlarla hayvanlar arasında farklılıklar olup olmaması değildir, farklılıklar elbette ki var.Buradaki mesele bu farklılıkların ahlaken önemli olup olmadığı. İnsan zekasının kompleks olması ne zaman hayvanları sözde faydaları ya da bencil meraklarımız için kullanmamızı haklı çıkarabilir? İnsanların ve hayvanların çıkarları insanların önemli bir çıkarı söz konusu olup ve bunu hayata geçirmenin tek yolunun hayvanların acı çekmesi ve ölmesi olduğunda mı çakışmaktadır?

Senaryo 5: Oraya nasıl gittikleri önemli değil, diyelim ki bir fok balığı yavrusu odada duruyor, diğer odada da bir fok avcısı var. Sadece fokun hayatını o fok yavrularının kafasına sopalarla vurarak öldüren ve derilerini canlı canlı yüzen o barbardan kurtarmakla kalmam bu piçlerden bir milyon tanesi yanıyor olsa gene yavru foku kurtarırdım. Aynı şekilde Ted Nugent gibi sayısız adamı sadece zevk için öldürdükleri geyik, ceylan ayı ve diğer hayvan için gönül rahatlığıyla uçurumdan aşağı da gönderirim.Bunu hamamböceklerini, bir pireyi, veya başka bir haşere için de yapardım. Veya bir avuç çimen için.Bu gezegen hayvanları çıkar uğruna ya da sadece zevk için öldüren sadistler olmaksızın daha güzel bir yer.

Senarryo 6: Ayrıca türleri tükenme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan (mesela Florida panteri, Siyah gergedan veya gri gorilla) bir hayvanı da bir yabancı ile arasında seçim yapmam gerekse kurtarırdım, tabii tek istisnai durum bu adamın gezegen için büyük bir önemi olması.

Burada dünya merkezli bir perspektif uyguluyorum (yani biyomerkezlilik) ve insan merkezli bir perspektifi (antroposentrizm) kenara koyuyorum, böylece dünyanın ve biyolojik çeşitliliğin gereksinimlerinin tek bir insanın hayatına kıyasla daha önemli olduğunu söylüyorum. Homo sapiens üyesi birisinin dünyanın çıkarlarını her şeyden üstte tutması nadir rastlanan bir şey ama biyomerkezli değerleri earthFirst! ve derin ekolojide veya Paul Watson gibi ekosavaşçılarda görmek mümkün.

Bir defasında tek bir insanı AIDS’ten kurtarmak için gezegen üzerindeki en son şempanzeye dek hayvanları yok edeceklerini söyleyen birisine rastladım. İşte bu ahlaki sapkınlığın tepe noktası olup evrimin ve biyolojik çeşitliliğin büyük görüntüsü içerisinde bir insan hayatının değerini oldukça fazla abartan antroposentrizmin(insan merkezliliğin) akıl dışı mantığını ortaya sermektedir.

Biyomerkezli bir bakış açısına doğru yaşanan bu kaymanın çoğu insan için alçaltıcı bir şey olduğunu düşünüyorum. Dünyanın-Gaia’nın- bakış açısından solucanın, bal arısının ya da bok böceğinin kendisinin ihtiyaçları açısından önemi 6 milyar insan nüfusunun geleceğinden çok daha önemli. Solucanlar toprağı zenginleştirirken, kelebekler ve bal arıları çiçekleri polen yayarak döllerken, bok böcekleri yağmur ormanlarına besleyici gıdaları yayarken Homo sapiens dünyanın vücuduna ölümcül bir virüs ya da kanser gibi saldırıyor.

Eko-hümanist Murray Bokchin gezegenin insanlar olmadan bir manasının olmayacağını düşünüyor. Bense gezegenin şu andaki yıkıcı ve vahşi haline, savaşla, soykırımla, çevrenin yok edilmesiyle, hayvanların katledilmesiyle, kontrolden çıkmış ekonomileriyle, nüfus fazlalığıyla ve hayat tarzlarıyla evrim geçirmiş Homo adında hominid türlerinden birisi olmasa daha iyi olacağına inanıyorum.

İnsanların diğer hayvanlar gibi bu dünyada yaşamahakkına sahip. Ama insanlar aklını başına alıp da nüfusunu azaltmadıkça- ben burada prensip olarak gelişmiş kuzey ekonomilerinde yaşayanlardan ve Çin ve Hindistan gibi giderek modernleşen ülkelerden söz ediyorum-hayat tarzlarını basitleştirmedikçe, varlıklarının gezegenin ihtiyaçlarıyla uyumlu hale getirmedikçe bu insanların yok oluşu için göz yaşı dökmeye değmez ki bu da eninde sonunda yaşanacak:ya anında ya da uzun uzun acı çekerek, ya patlamayla ya da bir fısıltıyla sona erecek.

Fillerin gene Africa çöllerinde özgürce dolaşabilmelerini, şempanzelerin yağmur ormanlarını çığlıklarıyla doldurabilmesini, yağmur ormanlarının gene büyüyüp yayılmasını, nehirlerin ve okyanusların tertemiz olup yunuslarla, balinalarla ve balıklarla dolup taşmasını istiyorum. İnsanların spor jipleriyle, süper otobanlarıyla, korkunç varoşlarıyla, fast food tutkunluklarıyla, inanılmaz iştahlarıyla, kibirleri ve yabancılaşmalarıyla ve grotesk yağlı kıçlarıyla gezegeni tüketip yok etmeden gezegenin yeniden hayata dönmesini ve canlanmasını istiyorum.

Yanan ev konusunda birbiriyle çelişen düşüncelerim var. Bir yandan bu durum insanın etik değerlerini açığa çıkarması için yardımcı bir araç konumunda.Tür üyeliği ahlaki çıkmazlar söz konusu olduğunda bağlayıcı olabilir ama bu , her zaman insanların hayvanlardan üstte tutulması anlamında olmak zorunda değil. Diğer etkenler ahlaki seçimlerimiz için daha belirleyici olabilir; mesela kişilik sahibi olmayı ve varoluşsal yakınlığı burada söyleyebiliriz.

Diğer taraftan, bence yanan ev senaryosu boş, steril, ve hipotetik ve işe yaramaz bir soru olup gezegene yardım etmek için hiç bir şey yapmayan ama yardım edenlere dırdır etmekten başka işi olmayan beyinsizlerin ortaya attığı saçmalıktan başka bir şey değil.

İnsanların yüzleşmek zorunda olduğu meseleler yanan bir evde yapmak zorunda kalacakları seçimler ve kurtarmak zorunda olacakları hayatlar değildir, esas meseleler ne tür giysiler giydikleri, tabaklarına ne tür yiyecekler koydukları, ne tür ürünler kullandıkları ve ne tür ulaşımları seçtikleridir.

İleride gene yanan ev sorusuyla karşılaşırsam galiba şöyle bir cevap vereceğim:” Eğer yanan bir evde kalırsam ve bir insanla bir hayvan arasında seçim yapmak zorunda kalırsam size haber veririm.Bu arada her gün yapmak zorunda olduğum daha ciddi etik seçimler söz konusu.”

Çeviri: CemC

TÜRCÜLÜK VE SEKSİZM



Premarin adlı ilaç gebe atların idrarından yapılır. Kısraklar doğumdan hemen sonra tayların kendilerinden alınması amacıyla gebelikleri boyunca fiili prosedürlere maruz bırakılır ve esaret altında tutulurlar. Dişi atların üremeye yönelik döngülerinin bu şekilde saptırılması kadınlar için pazarlanan zararlı bir ilaç üretmeye yarar. Bu ilaç kadınları kendi doğal üreyici döngülerinin aslında hasta olduklarına dair anormal işaretler olduğuna ikna etme amacı taşır. Menopoz için bir tedavi olarak pazarlanan Premarin hem dişi atlara hem de kadınlara bir ilaç şirketinin çıkarlarını sağlamak adına zarar verir.

Kadınların ve hayvanların bu şekilde baskı altına alınması tekil olaylar değildir. Kadınlar ve hayvanlar topraklar ve çocuklarla beraber tarihsel bağlamda erkeklerin mülkü olarak görülmüşlerdir. Ataerkillik (yani hem politika hem de aile hayatının erkekler tarafından kontrol edilmesi durumu) ve pastoralizm (yani bir hayat tarzı olarak hayvancılık) tarihsel süreçte beraber ortaya çıkmış olup birbirinden ayrılamaz; çünkü aynı ideolojiler ve pratikler tarafından sürdürülmekte ve aklanmaktadır.

Kadınlar da hayvanlar da tarihsel bağlamda erkeklere kıyasla daha az zeki görülmüş ve doğaya daha yakın oldukları kabul edilmiştir. Nesneleştirme, dalga geçme, üremelerinin kontrol altına alınması gibi taktikler kadınları ve hayvanları sömürmek için kullanılmıştır ve kullanılmaya devam etmektedir.

Türcülük ve seksizm arasındaki bu rahatsız edici bağlantıyla alakalı birkaç semptom sunalım:

SÜT

Süt; süt endüstrisinin çıkarları uğruna ineklerin üremeye yönelik kapasitelerinin sömürülmesi şeklinde tanımlanabilir. İnekler vücutları yavruları için süt üretsin diye sürekli olarak gebe bırakılırlar. İnsanlar hem sütü hem de yavruları çalarlar. İnekler bir yandan meme iltihabı gibi hastalıklar dolayısıyla acı çekerken, diğer yandan yavrularının kendilerinden alınması sebebiyle ve onlardan ayrı kaldıkları için de duygusal bir acı yaşarlar. Bu arada, süt ürünleri genç kızların adet günlerinin erken başlamasından sorumlu olup kadınlarda da göğüs kanseriyle bağlantı halindedir. Bu yüzden ineklerin meme bezleri kadınların meme bezlerine zarar veren bir ürün üretmek amacıyla sömürülmektedir.

TECAVÜZ

Her üç kadından biri ömrü boyunca bir kez cinsel anlamda taciz edilmektedir- dörtte biri de 18 yaşından önce bunu yaşamaktadır.Uzmanlar tecavüzün seksle değil, güçle alakalı olduğu konusunda hem fikirdir. Teacavüz; kadınların ve çocukların kendi istekleri ve öznel tecrübeleri göz önüne alınmaksızın zevk amaçlı kullanılabilecek nesneler olduğu fikrinin hayata geçirilmesidir. Aynı tavır hayvanlara yönelik istismarcı davranışların da altını çizmektedir: sirklerden fabrika çiftçiliğine kadar .Hayvanlara da tecavüz edilmektedir, bazen sadece tecavüzcünün zevki uğruna ama çoğu kez de şirketler çıkarlarını koruyabilsin diye üreme biçimlerini kontrol etme biçiminde gerçekleşmektedir bu.

HOROZ DÖVÜŞÜ

Seks rol klişeleri hem insanlara hem de hayvanlara zarar verir. Horoz dövüşünde horozların doğal davranışları (ki bu hayvanlar sürülerini avcılardan korumak için ölümüne dövüşecektir) insanların erkek olmak hakkındaki fikirlerini hayat geçirmeleri amacıyla saptırılır. Kuşlar travmatize edilir ve ardından kasıtlı olarak kendilerine zarar verecek bir ortama salınırlar, buradaki amaç sahiplerinin kendilerini gerçek erkekler olarak hissetmesidir. Bu hayvanlar stilize erkeklik gösterileri sırasında can verirler, ve bunun doğal kuş davranışlarıyla yakından uzaktan ilgisi yoktur, sadece insanların cinsiyet hakkındaki fikirleriyle alakası vardır. Bu arada erkek çocuklar da erkeklik hakkındaki kültürel fikirlere uymaları yolunda travmatize edilirler.

EVDE ŞİDDET

Ev içi şiddet erkeklerin kadınları, çocukları ve hayvanları kontrol etmek için kullandığı yollardan birisidir. Dünya Sağlık Örgütü kadınlara yönelik ev içi şiddeti en üst derecede aciliyet önemi taşıyan bir halk sağlığı konusu olarak tanımlamıştır. ABD’de partner şiddeti kadınların hastanelerin acil bölümlerini ziyaret etmelerinde bir numaralı sebeptir. Ayrıca 10 hamile kadından ikisi erkek partnerleri tarafından dövülmektedir. Çok sık olarak evde yaşanan şiddet olaylarında hayvanlar da kadınları kontrol etmek, travmatize etmek ve korkutmak amacıyla kullanılmaktadır. Bir çok kadın kadın sığınma evleri hayvanları kabul etmedikleri ve eğer evden ayrılırlarsa hayvanların başına ne geleceğini bilemedikleri için evlerinden dışarı adım atmamaktadır. Hayvanları korumak için evde kalmaya devam eden kaç kadının ya da kaç hayvanın öldürüldüğünü hiç kimse bilmiyor.

YUMURTALAR

Acaba hiç kimse kafes tavuklarının-kuşların!- kalabalık kafeslerde kanatlarını açamadan rahatça uzanamadan, yumurtalarını gizli gizli yumurtalayamadan nasıl yaşadığını hayal edebiliyor mu?Gagalarının uçları yakılıp diğer tavuklara zarar vermeleri önlenen, yaşadıkları acı sebebiyle kendilerini gagalayarak öldürmeleri önlenen bu hayvanların ızdırabını hayal edebiliyor mu?Sebebi ne peki?Şirketler onların üreme sistemlerinden para kazanabilsin diye: yani yumurtalarından para kazanabilsin diye. Üremenin kontrolü hem türcülüğün hem de seksizmin temellerinden birisidir. Gerçekten de tavukların üreme organları sömürülebilsin diye özellikle baskı altına alınması gibi bir çok insan ataerkilliğin esas hedefinin kadınların üreme sistemlerini kontrol etmek olduğuna inanmaktadır.

SEKS TURİZMİ

Hiç kimse bundan söz etmeyi sevmiyor, ama gerçek aynen şöyle: Şu anda bir çok yoksul ülkede ve hatta ABD’de kadınlar ve çocuklar seks endüstrisi tarafından köle edilmiş durumdadır. Müşteriler- yani kendilerine hayır deme özgürlüğü bulunmayan kız çocuklara, erkek çocuklara ve kadınlara cinsel arzularını empoze eden erkekler-bazen sadece bunu yapabilmek için başka ülkelere giden erkeklerin neredeyse tamamı ABD’den ve diğer zengin ülkelerdendir.Kilit altında tutulup her gün tecavüze uğrayan bu kadınlar ve çocuklar inanılmaz fiziksel ve duygusal travmalar yaşamaktadırlar. Yumurta fabrikalarındaki tavuklar gibi bu insanların çoğu artık kendilerinden para kazanmak imkansız hale geldiğinde öldürülmektedir.

Hayvan özgürlüğünün en temel ilkelerinden birisi insanlar ve hayvanlar arasında ahlaki farklılık olmadığıdır. Eğer insanlara yapılmaması gereken bir şey söz konusuysa hayvanlara da yapılmamalıdır.Veya tam tersi.eğer hayvan özgürlüğü konusunda ciddiysek, o zaman bütün hayvanların, insanların özgürlüğü için çalışmak zorundayız.Eğer feminizm konusunda ciddiysek o zaman cinsiyetçilikten uzak durduğumuz gibi türcülükten de uzak durmalıyız. Başkaları baskı görürken hiç kimse özgür olamaz.Ve eğer beraber çalışırsak, farklı mücadelelerin birbiriyle olan bağlarını kavrayabilirsek o zaman bir gün hepimiz özgür olacağız demektir.

Çeviri:CemC

İnsan Kimliği Politikası: Homo Indeterminus



Dr. Steve Best

Görünüşe göre toplumsal hayat ırk, toplumsal cinsiyet, dini görünüm, ulusal arkaplan ve cinsel tercihler üzerine hareket eden kimlik politikaları çeşitleri üzerinde bölümleniyor. Ancak bütün insan türünün kimliğiyle ilgili bir başka büyük kimlik biçimi daha var.

İnsanlar evrimci geçmişleri keşfetmeye devam edip büyük kuyruksuz maymunların ve diğer hayvanların zekası hakkında daha doğru bilgilere ulaşmaya devam ettikçe, kainatta bizlerden daha gelişmiş hayat biçimleri aramaya devam ettiği sürece, sofistike bilgisayarlar ve yapay zeka örnekleri ve yapay hayat (mesela kendi kendine üreyen dijital DNA gibi) ürettikçe, tür sınırlarını aşıp genlerini diğer hayvanlarla değiştirdiği sürece ve biyonik vücutlara doğru ilerledikçe şu soru ister istemez ortay çıkıyor:Homo sapiens kimdir? İnsanlar gerçekten eşi bulunmaz varlıklar mıdır?

Aristo’nun “tüysüz iki ayaklı” nosyonundan bu yana Batı kültürü kendini doğru şekilde anlamak için çabalamış ve başarısız oldu. İnsan doğasının özgünlüğü bir çok şekilde yara aldı, bizleri tanrı imgesinde yaratılmış ruh sahibi varlıklar olarak tanımlayan dini ve antroposentrik girişimlerden tutun böcekler ve diğer DNA sahibi organizmalara benzersiz olma ihtimali tanımayan sosyobiyolojik çabalara dek. Geleneksel anlamda insan kimliği bilmecesi din yoluyla çözülmüştür; ancak bugün bu sorunun cevabının bilimle bulunabileceğini biliyoruz; ancak bu da yeni bir çeşit ruhsalcı bakış açısını ve kozmolojik bir düşünme tarzını gerekli kılıyor.

Batı kültüründe insan kimliği Judeo-Hristiyan geleneği, Yunan ve Roman hümanizmi, Orta Çağ teolojisi, Rönesans hümanizmi ve modern bilimin bir çeşit kombinasyonu yoluyla şekillenmiştir. İster dini ister laik olsun, bütün bu kaynaklar insanların eşi benzeri bulunmayan varlıklar olduğu, doğadan ziyade kültüre ait olduğu ve bu yüzden de yaşadıkları dünyadan ve etraflarındaki hayvanlardan farklı oldukları inancına sıkı sıkıya tutunur. Kuşkusuz, Batı’daki insan kimliğine en büyük etkiyi İncil’in tahakküm ve hakimiyetçi yorumu yapmıştır, bu yoruma göre dünyada insana düşen rol, doğayı teknolojik maharetiyle emir altına almaktır.

Ancak 16.yy’dan bu yana bu geosentrik(dünya merkezci) ve antroposentrik (insanmerkezci) kimlik,  bir dizi sert darbeyle karşılaşmıştır. Dünya merkezli olmaktansa güneş merkezli bir kainat resmeden Kopernik devrimiyle başlayarak, Darwin’in evrim teorisiyle, ardından arzu, içgüdü ve irade karşısında bilincin önceliğini tahtından eden Nieztsche ve Freud ile devam ederek insan kimliği radikal olarak merkezden kaymıştır. Kopernik ve Galile’nin güneş merkezli kuramlarına ve seküler bilimsel kültürün gelişmesine rağmen insanlar gene de vahşi hayvanlar karşısında o sözde radikal konforlarını hala sürdürüyordu. Tabii bu konfor da 1859’da Darwin’in Türlerin Kökeni adlı eseri ortaya çıkana dek, çünkü Darwin antroposentrizme karşı gerçek bir meydana okuma olmuştur. Ancak 1859’dan sonra insanlar hayat güçlerini ve kendi köklerini anlamaya başlamışlardır. Dahası, ancak 1960’da Jane Goodall Gombei, Tanzanya’ya yaptığı o tarihi yolculukla beraber insanlar büyük kuyruksuz maymunlar ve özellikle de şempanzeler hakkında, yani en yakın akrabalarımız hakkında gerçek bilgiler edinmeye başladılar. İnsanlar 6 ila 8 milyon yıl kadar önce şempanzelerle ortak bir atadan evrilmeye başladılar. Yapısal olarak, davranış olarak ve genetik anlamda (%96.8) insanlar şempanzelerle neredeyse aynıdır; aslında şempanzeler genetik olarak bizlere orangutanlara kıyasla daha yakındır.

Biyolojik anlamda en yakınımız olanlarla aramızda karşılaştırmalı bir temel oluşturmadan kendimizi düzgün bir şekilde anlamamız mümkün olamazdı ve bizler Carl Sagan ve Ann Druyan’dan alıntı yapmak gerekirse “unutulmuş atalarımızın gölgesinde” yaşamaya devam ediyoruz. Jane Goodall’ın eserine kadar homo sapiens’in kimliği gene de bilinmezlik taşıyordu; bizler homo faber ya da homo loquens’tik; alet kullanabiliyor, alet üretebiliyor ve dil aracılığıyla iletişim kurabiliyorduk; sadece davranış olarak kompleks topluluklarda yaşıyorduk.

Goodall’ın araştırması sayesinde şempanzelerin de alet yapıp kullandıklarını, Roger Fouts ve diğerlerinin eserleri aracılığıyla da şempazelerin ve diğer büyük kuyruksuz maymunların Amerikan İşaret Dili’ni öğrenebildiklerini, yüzlerce kelimeden oluşan bir sözcük dağarcığı oluşturabildiklerini, düşüncelerini ve duygularını bize iletebildiklerini hatta kendi tarzlarında da olsa bu dili yavrularına öğretebildiklerini öğrenmiş durumdayız.

İnsanlar zekâ sahibi olmalarındaki derece anlamında benzersiz varlıklardır; şu ana dek başka hiç bir tür etik üzerine kitaplar yazmamış, cebir problemlerini çözmemiş ya da hayatın anlamı üzerine düşünmemiştir; ama insanlar neokorteks sahibi olmak (ki bu da soyut düşünceyi mümkün kılar) ya da aşk, yalnızlık ve utanç gibi kompleks duygulara sahip olmak; sofistike davranışlar ve topluluklar kurmak ve hatta estetik zevk sahibi olmak anlamında da eşi benzeri olmayan varlıklar değildir. İnsanlar hem merhamete hem şiddete, egoizme ve altruizme eğilimi olan kompleks varlıklardır; ama benzersiz oldukları düşüncesini fazlasıyla abartarak kendilerini hem kavramsal hem de varoluşsal anlamda dünya üzerindeki diğer hayat topluluklarından ayırmışlardır. Bu, bizim esas kusurumuzdur, ve günümüzde yaşadığımız ruhsal ve çevresel krizin ardındaki temel sebebi de bu.

Diğer kimlik meseleleri gibi Homo sapiens de bir kimlik politikasıdır. İnsanlar kimliklerini kazanmak amacıyla kendilerini diğer gruplardan ayrı tutarlar. İnsan kimliği politikası örneğinde ise “öteki” denilenler diğer türleri de kapsar. İnsan kimliğinin inşası en azından Batı dünyasında insan merkezli bir algı olan antroposentrizmden ve tür ayrımcılığından ayrı tutulamaz. Peter Singer’ın “Animal Liberation-Hayvan Özgürlüğü” kitabında analiz edildiği gibi tür ayrımcılığı,  ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığıyla aynı mantığı izler: bir grupla (insan) diğer bir grup (hayvanlar) arasında mutlak bir ayrım ortaya koyar. Birinci grubun diğerinden üstün olduğunu iddia eder ve üstün grubun diğer grubu sömürme hakkı olduğunu öne sürer. İlginç bir şekilde insanın tahakkümünün söz konusu her alanda, ister insan türü içerisinde ister dışında olsun, aşağı görülen grup ya insan olmamakla ya da insan-altı olmakla damgalanmıştır ve bu yüzden “insan” söylemi etrafında kompleks bir politika şekillenmektedir.

İnsan kimliği politikası kimin insan sayıldığı üzerine gelişir, hangi imtiyazlara sahip olduğu, insan olup olmadığı, ne kadar geniş ve ilerici bir şekilde tanımlandığı, ahlâki toplum sınırlarının belirleyicisi durumundadır. İnsan kimliği politikaları büyük bir ilandır ve insan ayrımcılığının ve diğer türlerden kopmaya yol açan tavırlarının sonuçları, insanları insanlardan ayıran diğer kimlik politikalarından çok daha önemlidir (nükleer savaş bir istisna olabilir).

Bu yüzden burada yeni bir bilince, kozmopolit kimliklere duyulan ciddi bir ihtiyaç söz konusu, bu da kelimenin hem en gerçek hem de en geniş anlamında söz konusu. İnsanlar artık kendilerini şu ya da bu milletin değil; ama dünyanın vatandaşı olarak ve hatta artık bir kainat yurttaşı olarak görmeye başlamak zorundalar. İnsan kimliği gerçek anlamda ancak kozmoloji ve yeni ekolojik öyküler bağlamında algılanabilir. Eski geosentrik(dünya merkezci) ve antroposentrik(insan merkezci) hikâyeler yanlıştır, sınırlıdır, işlevsizdir, tehlikelidir ve teknolojik olarak ilerlemiş bir medeniyetin yıkıcı gücü açısından tamamen uygunsuzdur. İnsan merkezli dramaların yerini insan hayatını kainatın yaşadığı daha büyük evrim içerisine yerleştiren kozmolojik anlatılar almalı. Thomas Berry’nin söylediği gibi “kainatın hikâyesi içinde her yerni bir ifade basamağının kendini aşma yoluna duyulan ihtiyaçla belli ettiği bir galaksi sisteminin ortaya çıkış hikayesidir”. Dinî imalara rağmen, bu yeni hikaye; dinamik, evrim geçiren maddenin daha da büyük bir kompleks hayat biçimine doğru yol alması olarak tamamen bilimsel şekilde anlaşılabilir.

Yeni kozmolojik anlatılar din ile bilimi uzlaştırmaya çalışır, bir yandan bilimi kullanarak kainatın fiziksel doğasını keşfetmeye çalışırken diğer taraftan hayata hürmet duygusu ve anlam kaynağı olarak da dinî duyguları devam ettirir. Dünyanın sihrini ortadan kaldırıp doğayı manipülasyona açık nesnelerden ibaret bir konuma indirgeyen, insanları hayat sürecine yabancılaştıran modern dönemin mekanik biliminden farklı olarak son on yıllarda gelişen postmodern bilim yeni bir hikaye anlatmaktadır, bu hikayede artık insanlık büyük evrim hikâyesinin bir parçasıdır, aynı anda bilim etik ve manevi değerlerle temas haline geçmektedir, oysa önceden bilim bunların hepsini “nesnellik” adına ezip geçmişti.

Bugüne dek hayatla olan bağlarımızı ortadan silip süpürmek için elinden geleni yapan bilimin yeni holistik ve ekolojik teorilerle bu bağları yeniden kurmaya başlaması hepimiz açısından ümit verici bir durumdur. Bizler hakikaten “hikâyeler arasında”yız, gelecekte yapılması gereken şey; yeni bir yaratılış hikâyesi yazmaya devam etmektir, bu kozmik anlatıda artık büyük toplumda aramızdaki bağları kuvvetlendiren sorumluluklarımızın altı çizilecektir, biyotoplumda artık birbiriyle beraber evrim geçiren ve birbirine bağımlı milyonlarca türden birisi olduğumuzu anlayacağımız bir anlatı olacaktır bu.

Kendi toplumsal ve etik kanunlarımızı yazmakta özgür olsak da doğanın yasalarına uymayı da öğrenmek zorundayız. Bu kanunlar giderek artan nüfusla, doymak bilmeyen tüketim basamaklarıyla ve sonsuz büyümeye tapınan ideolojiyle uyumsuz bir halde bulunan ekolojik denge kanunlarıdır. Yeni hikâye , bugüne dek dinlediğimiz hikâyeden farklı olarak insanlığın doğaya karşı çıkarak hayatta kalıp büyüdüğünü değil, kendini multi milyar senelik evrim destanıyla uyum içerisinde yaşayarak geliştiğini ve hayatta kaldığını anlatacaktır bizlere.

Çeviri:CemC

Feministin Çıkmazı



Ari Solomon

Ben feministliğiyle gurur duyan birisiyim, şu gezegen üzerinde kadınların çektiklerini umursayan herkes kadar. Dünyanın bir çok yerinde kadınlara hala mal gibi davranılıyor. Bazılarının hiç hakları yok, olanlar da diğerleri gibi sömürüye, aşağılanmaya ve şiddet maruz bırakılıyorlar günlük olarak. Biz feministler kadınların yaşadığı zulme son vermek için mücadele ederken bilmeksizin bizlerin de zulmettiği diğer dişileri düşünmek zorundayız. İnsan olmasalar da süt inekleri belki de gezegende en büyük zulme uğrayan dişilerdir. Bizler insan eşitliği için mücadele verirken bir hayvanı dişi yapan bir hayvanı anne yapan şeyi insanların sömürmesi konusunda da öne çıkmamız gerekmez mi?

Eğer bu sözlerim delice geliyorsa bunun sebebi muhtemelen bir çok Amerikalı gibi sizin de ülkenin süt üretim çiftliklerinde neler olup bittiği konusunda bir bilginizin olmaması. Belki sizce bu aptalca bir şey, hatta kadınların içinde bulunduğu durumun diğer türe ait dişilerin yaşadığı sıkıntılarla karşılaştırılmasını hakaret olarak da kabul edebilirsiniz, ama lütfen okumaya devam edin. Şaşırabilirsiniz.


Önce şununla başlayalım: bütün süt inekleri dişidir ve süt üretmeleri için hamile kalmaları gerekiyor. Bunu söyleyince bundan doğal ne olabilir ki diye düşünüyor insan; ama çoğu insan ineklerin sütünün diğer memelilerle aynı sebepten meydana geldiğini düşünmüyor bile, yani yavruları için.Bir ineğin gebelik süresi insanlarınkiyle aynıdır, 9 aydır.

Süt ineklerine yetişkin bir boğayla çiftleşme olanağı sağlanmadığı için, bu hayvanlar çiftlikte “tecavüz bölmesi” denen bir yere gönderilirler. Şaka yapmıyorum. Metal bir çubuk vajinalarına sokulur ve sperm bırakılır. Gebe bırakıldıktan sonra süt ineği sağa sola zar zor dönebildiği bir bölmede yaşamaya başlar. Fetüs büyüdükçe vücudu süt üretmeye başlar. Bu anda memelerine bağlanan mekanik bir pompayla sütü alınmaya başlanır. Bir çok çiftlikte ineklere doğal olmayan oranlarda süt üretmeleri için hormon verilir. Çiftçi için daha fazla süt=daha fazla paradır. Bu da ineklerin memelerinin aşırı derecede büyümesine sebep olur, bunun sonucunda inekler korkunç acılar ve enfeksiyonlardan dolayı ızdırap çeker.

Süt ineği doğum yapınca yavrusuyla ancak 24 saat beraber kalabilir. Bu sürenin ardından dana anneden alınır. Eğer dana dişi ise o zaman o da büyük olasılıkla bir süt ineği olacaktır. Eğer dana erkekse o zaman dana eti olmak üzere satılır. Evet, her süt kartonunun arkasında, her dondurma parçasında bir dana yatıyor. Eğer süt ürünleri alıyorsanız, doğrudan veal (veal, et olmak amacıyla öldürülen dana anlamında kullanılıyor) endüstrisine destek oluyorsunuz demektir.

Şimdi, eğer veal çiftliklerinin pratiklerinden haberiniz yoksa size kısa bir bilgi verelim. Vealler satılınca daha 1 ya da 2 günlüktürler, bu yavrular hareket dahi edemeyecekleri bir bölmeye zincirlenirler. İşte bütün mesele de budur zaten, çünkü hareket kabiliyetleri azaldıkça yavruların etleri öldürüldüklerinde (yani 8 ya da 14 haftalıkken) daha güzel olacaktır. Vealler içerisinde demir bulunmayan besinlerle beslenirler, böylece etleri kırmızı ya da pembe yerine beyaz olacaktır. Bu yavruların annelerinin sütünde bol bol bulunacak demiri elde etmek için içlerinde kaldıkları bölmelerin metal çubuklarını emdikleri görülür sık sık.

Süt çiftliklerinde ise anne inekler yavruları kendilerinden alındıktan sonra günlerce ağlar, böğürür, inlerler, bu süre bazen haftaları bulur. Bazı anne inekler yavrularının peşinden koşarken boyunlarını kırmıştır. Bebeğini kaybetmenin acısını ve üzüntüsünü hayal edebiliyor insan. İneğin vücudundan hala daha yavrusu için süt geldiğinden çiftçi onu sağmaya devam eder. Anne inek, karnında 9 ay yaşayan yavrusuna süt vermenin nasıl bir şey olduğunu asla bilemeyecektir. Tam tersine, sütü marketlerde satılmak üzere yağ, peynir, krem ve süt haline gelecektir. Ve süt inekleri 4 sene sonra (inanılmaz çünkü Türkiye’de bu rakam 10 sene… CemC) artık gebelik üstüne gebelik yaşayıp da yeterli süt miktarı üretemeyecek hale geldiğinde hayvancağıza mezbahaya gitmesi şeklinde bir ikramda bulunulur, orada da zaten hamburgere dönüşecektir. Gerçek aynen bu, neredeyse bütün hamburger etleri süt ineklerinden arta kalanlardan yapılmaktadır.

Biliyorum bazı insanların hayvanların ve insanların çektiği acıların birbirine benzetilmesiyle alakalı sorunları olduğunu biliyorum; ama biz insanların anne-çocuk bağına karışmak konusunda ne gibi bir hakkı var? Anne ineğin yavrusu için neler hissettiğini bilmek için garanti bir yolumuz yok; ama herhalde annelik içgüdüsünden söz edilebilir. Bunun bütün hayvanlarda mevcut olduğunu biliyoruz. Eğer bir ineğin yavrusuna duyduğu hislerin bir anne insanın yavrusuna duyduğu hislere yakın olduğunu düşünebilirsek, o zaman sebep olduğumuz duygusal acıyı da tahmin edebiliriz, yaptığımız adaletsizliği anlayabiliriz.

Feministler olarak bütün dişiler için direnmemiz gerekmez mi? Korkunç şekilde sömürülen ister insan ister hayvan bütün anneler için haykırmamız gerekmez mi? Yoksa inkar etmeye devam ederek sessiz mi kalmamız gerek?

Ama hangi iyi sebepten ötürü yapacağız bunu? İnek sütü içmeyi gerekli kılan bir beslenme gerekliliğinden söz edilemez. Aslında düşünmeye başladığınızda, ineğin sütünü içmenin hiç de normal olmadığını anlayabiliriz. Yaşları çocukluğunu geçtiği halde süt içmeye devam eden tek memeli, insandır, bizler başka türlerin sütünü içen yegane türüz. Bir çok araştırma süt içmenin sağlığımıza zararlı olduğunu ortaya koyuyor. Sütte bulunan proteinin kanserojen bir madde olduğu kanıtlanmış durumda

Ve şu kalsiyum ve sütün kemikler için iyi olduğu zırvaları var ya, işte sütün bardak başına 300 miligram kadar kalsiyum içerdiği doğru ama bunun sebebi ne biliyor musunuz, çünkü süt inekleri yetiştiren çiftçiler artık ineklere kalsiyum veriyorlar. Tabii inekler odğal olarak ot yiyor, otta da kalsiyum bulunuyor (bütün yeşil yapraklı sebzeler gibi) ama süt inekleri artık mısırla beslendiği için çiftçiler de yemlerine kalsiyum ekliyorlar, böylece sütün yeterli oranda kalsiyum içermesini sağlıyorlar. Bu kalsiyum zırvasıyla ilgili şunu da söylemek lazım: bir bardak lahanada ya da soyada ya da pirinçte süte oranla daha fazla kalsiyum vardır.

Günümüzde inek sütüne alternatifler bulunuyor: mesela badem sütü, soya sütü, fındık sütü, yulaf sütü, pirinç sütü, kenevir sütü vb. ve farklı yağ ve peynir örnekleri de var. Çağlar boyunca bir çok düşünür Pisagor’dan Da Vinci’ye ve Tolstoy’a dek hayvanları maruz bıraktığımız davranışların insanlara olan davranışlarımızı da etkilediğini söylemiştir. Hayvan dişilerini böylesine sömüren bir dünyanın kadınların sömürülmesine, ızdırabına ve zulme uğramasına karşı da bu kadar vurdumduymaz olması sadece bir raslantı olabilir mi? Artık türümüze ait olmasa bile bütün annelere, bütün dişiler merhamet eli uzatmanın zamanı değil mi sizce?

Çeviri:CemC

21. YÜZYIL DEVRİMİ

Dr. Steve Best

Arkadaşlarım, özgürlük, haklar, demokrasi, merhamet etiği, barış, türler arası adalet ve ekoloji adına girişilen mücadelede bir çok başarı kazanıyoruz.

Ama savaşı kaybediyoruz.

Hırs, şiddet, çıkar, tahakküm ve talan karşı yapılan savaşı. Uluslar arası şirketlere, dünya bankalarına, ABD İmparatorluğuna, Batı’nın askeri makinelerine karşı olan savaşı. Ekonomik büyüme, teknolojik gelişmeler, aşırı üretim ve aşırı tüketimin hastalık gibi çoğalm yayılmasına karşı olan savaşı.


Son 30-40 senede yoğun ekolojik ve toplumsal mücadeleler olmasına rağmen demokrasi ve ekoloji savaşında gücümüzü kaybediyoruz.

Son 20 yıl içerisinde neoliberalizm ve küreselleşme olguları toplumsal demokrasileri yok etti, zengin ve yoksul arasındaki uçurumları daha da çoğalttı, çiftçileri işsiz bıraktı ve bütün dünyayı bir pazar haline çevirdi. O eski tip emperyalizm ve kaynak elde etme biçimleri yerine artık insanlar genetik mühendislikle, biyokorsanlıkla, gen patentiyle ve tohum tedarikinin kontrolüyle karşı karşıya. McDonaldslaştırma sonucunda tarım işi dünya çiftçilerinin çabalarını yoke diyor. Şirket iktidarı insanlar küçüldükçe daha da büyüyor.

Ekolojik çöküşün işaretlerini azalan ormanlardan balık sahalarının yok olmasına, artık yok olmak üzere olan yabandan yükselen deniz seviyelerine dek bir çok yerde görebiliyoruz. Tarih boyunca toplumlar yerel çevrelerini yok etmiştir, ancak son 20 yılda insanlık gezegenin ekolojik dengesini küresel iklim değişikliğine sebep olacak denli zorlamış durumda. Dahası, gezegenin tarihindeki 6. Yok oluş krizi döneminde yaşıyoruz, sonuncusu bundan 65 milyon yıl önce dinozorlar döneminde olmuştu. Son beşinden farklı olarak bu sonucusu insan eylemlerinin sonucu meydana gelmek züere; bizler dünyaya çarpan meteor gibiyiz. Doğal kaynakları koruma biyologları önümüzdeki 20-30 sene içerisinde dünyadaki bitki ve hayvan türlerinin üçte birinin ya da yarısının yok olabileceğini öngörüyor.

Küresel kapitalist sistem insanlara, hayvanlara ve doğaya zarar veriyor. Sürdürülebilir olması imkansızdır, ve 300 senelik endüstrileşmenin faturası kesilmektedir artık. İnsanileştirilemez, medeni bir hale getirilemez ya da yeşilci bir hal alması sağlanamaz, artık bütün katmanlarda gücü yetecek bir devrimle dönüşmesi gerekiyor- ekonomik, politik, yasal, kültürel, teknolojik, ahlaki ve kavramsal katmanlar söz konusu.

Son otuz senede çevreciliğin toplumsal adalet olmadan gerçekleşemeyeceği ve toplumsal adaletin de çevrecilik olmadan başarılı olmayacağına dair giderek çoğalan bir farkındalık söz konusu. Özellikle bu durumun ABD’de EarthFirst! Hareketinde, kereste çalışanlarında, Zapatista platformunda ve 1999 Seattle ayaklanmasında görmek mümkün.

Ancak birşeyler eksik sanki, buradaki denklemde bir eksiklik var, strateji bir türlü işlemiyor. Bir türün çıkarları ortaya konurken milyonlarca diğer tür üyesinin çıkarı sırf insanlar onları kullanacak diye görmezden geliniyor. Ancak son otuz yıl içerisinde yeni bir toplumsak hareket ortaya çıktı- hayvan özgürlüğü hareketi. Gücü ve potansiyeli henüz anlaşılamadı ama 21 .yy politikası içerisinde eşit bir temsiliyeti hakediyor gerçekten.

Barış, adalet, demokrasi ve ekoloji uğruna mücadele eden ilerici insanlar hayvan özgürlüğü hareketinin geçerliliğini ve bu harekete olan gereksinimi iki sebep dolayısıyla tanımalılar. Öncelikle ahlaki bir açısından hayvanların maruz bırakıldığı zulüm, sömürü ve acı o kadar büyük o kadar yoğundur ki merhamet, adalet, hak sahibi olmak ve şiddet karşıtlığı gibi talepleri olan herkesten politik bir tepkiyi haketmektedir. Her yıl 70 milyar kara ve deniz hayvanı gıda olmak üzere öldürülüyor; milyonlarcası deney laboratuarlarında, kürk çiftliklerinde ya da av alanlarında ve sayısız diğer öldürme alanlarında yok ediliyorlar. İkinci olarak, stratejik bir anlamda hayvan özgürlüğü hareketi insan ve hayvan özgürlüğü hareketleri için olmazsa olmaz bir konumdadır. Bir çok temel noktada insanların hayvanları tahakküm altına almış olması insanın insana tahakkümünün altında yatan gerçektir, ayrıca bu çevre krizini büyüten bir gerçektir de aynı zamanda. Dahası, hayvan özgürlüğü hareketi günümüzün en hızlı ve dinamik şekilde büyüyen ve diğer özgürlük hareketlerinin görmezden geldiği, aşağıladığı ve basit gördüğü bir toplumsal harekettir.

Artık insan, hayvan ve dünya özgürlük hareketlerinin birbirilerine bağlı olduğu ve birisi özgür olmadan diğerlerinin de özgür olamayacağı biliniyor. Bu yeni bir öngörü değil, aslında bu bugüne dek kaybedilmiş bir hakikat ve bilgeliğin geri dönüşü. 2500 önce şu sözleri söylene Batılı filozof Pisagor’u hatırlayın: “insanlar hayvanları öldürdükçe bir birlerini öldürmeye devamedecek. Gerçekten de cinayet ve ızdırap tohumları ekenler neşe ve sevgi biçemezler.”

Moral bozucu bir hakikate lazer ışını gibi odaklanmaya ihtiyacımız var: dünya çapında çevreci ve hayvan haklarını savunan hareketlerin son 40 senede elde ettiği kazanımlara rağmen biyoçeşitliliği kurtarmak, yağmur ormanlarının, yüzey toprağının, mercan kayalıklarının yok edilişini yavaşlatmak ya da buna son vermek; giderek daha da kötü bir hal alan kaynak savaşlarını önlemek; hayvanlara karşı yürütülen gaddar soykırıma son vermek; politikalar ve eylemler bir yana zihinlerimizde iklim değişikliği felaketinin kavramak anlamında yürütülen mücadele kaybediliyor.

Durumun aciliyeti krizin şiddetine uygun olarak artıyor. Kurumlar aracılığıyla yapılması istenen yasal değişiklikler, ılımlılık politikaları, taviz verme ve işi ağırdan alma tarzındaki tavırların yetersizliği alenen görülebilir; çünkü bir çok insan artık daha radikal değişim taktiklerine doğru yöneliyor. Şu andaki konunumuzda “aklı selimlik” ya da “ılımlı olmak” gibi tavırlar tamamen mantık dışı ve kabul edilemez olarak görülüyor, çünkü gerekli ve uygun olan eylemlerin ancak “aşırı” ve “radikal” eylemler olduğu göze çarpıyor.

Atina’dan Paris’e ve Brezilya’ya artık bildiğimiz anlamda politikanın bir işe yaramayacağına dair bir idrak artışı görülüyor. Eğer yeni mücadele biçimleri, yeni sosyal hareketler ve yeni duyarlılıklar icat etmek yerine onların kurallarıyla oynarsak her seferinde kaybetmeye mahkumuz. Dünyayı savunmak için kesin ve kati eylemler gerekiyor: yollar tıkanmalı ,ağlar kesilmeli, kafesler boşaltılmalı. Ancak bunlar tepkisel ve anlık ölçüler oluyor, bunlara ek olarak radikal hareketler ve ittifakların insanlık, hayvanlar ve dünya adına topyekün özgürlük uğruna mücadele birliği yapması gerekiyor.

Çeviri:CemC

CEPHEDE

Paul Watson’la ELF’in dergisi The Resistance’ın yaptığı söyleşi…

Balina Savaşları adlı Tv programı Sea Shepherd Conservation Society(SSCS)’nin önceden kendileriyle alakası olmayan küresel bir izleyici kitlesiyle buluşmasını sağladı, hem kurumla, hem yapılan işle ve çevre hareketi içerisindeki uzun tarihinizle tanışmasını sağladı.Lütfen okuyucularımıza bu yola girmenize neden olan şeyi ve hem çevre hem hayvan hakları hareketinde aktif olmanıza sebep olan şeyi açıklar mısınız? Ve Greenpeace’den ayrılıp SSCS’i kurmanızın sebebi neydi?

Ben 1972’de 21 yaşında Greenpeace’i kuranlardan birisiyim, aslında 1969’de18 yaşındayken Don’t Make A Wave Committtee adında kurmuştuk. Kasım 1971’de Greenpeace Too’da tayfadan birisiydim, o zaman Amchitka Adası’ndaki nükleer denemeleri protesto ediyorduk. Greenpeace’in ilk dönem eylemlerinin çoğunda ikinci kaptan konumundaydım, ve Doğu Kanada’da fokları savunmak için de Greenpeace kampanyalarını ben başlattım ve sürdürdüm. Greenpeace’i 1977 yılında terk ettim; çünkü Greenpeace’teki bürokratikleşmeden memnun değildim; ayrıca bu konulardaki yaklaşımlarla ilgili olarak da huzursuzdum. SSCS’i sadece protesto etmekle kalmayıp deniz hayatını sömürmek için sürdürülen yasa dışı eylemlere müdahale etmek için kurdum. Sea Shepherd kaçak avcılığa karşı bir kurumdur, doğal hayat alanlarının ve deniz hayatının korunması konusunda çalışıyoruz.

İlk dönemlerinizde ulusal hayvan hakları/çevreci gruplar size destek oldu mu?

SSCS, The Fund for Animals ve Cleveland Amory’nin destekleri olmasaydı başarılı olamazdı. The Fund for Animals ilk gemimizi almak için lazım olan parayı tedarik etti. The Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals (RSPCA) grubu ise ilk kampanyamızı finanse etti, ve Sea Shepherd’la beraber bu iki kurumun koalisyonu sonucunda Doğu Kanada’ya fokların katledilmemesi ve savunulup kurtarılması amacıyla ilk gemimizi yollamış olduk. Bir yıl sonra Britisih League Against Cruel Sports kurumu da balinaları korumak amacıyla bizle parasal yardımda bulundu.

SSCS’nin topraktan uzaklaşıp suya girmesine yardım eden kişiler kimlerdi?

Cleveland Amory’yi zaten söyledim, Bunun yanında RSPCA’den Dr. Richard Jordan vardı. Ayrıca gemimizde Buckminister Fuller, antropolog Margaret Mead, yazar Farley Mowat, aktör Richard Basehart, Bon Barker, aktris Jan SMithers, Greenpeace’den Robert Hunter ve yazar Edward Abbey vardı.

İlk zamanlarında SSCS’in taktik anlamında yaklaşımı nasıldı ve bugün herhangi bir farklılık söz konusu mu?


Yaklaşımımız değişmedi. Bizler yasa dışı eylemlere müdahale ediyoruz ve bunu yaparken de muhataplarımıza fiziksel zarar vermekten uzak duruyoruz, ayrıca uluslararası koruma yasaları bağlamında hareket ediyoruz. BM’in Doğa’nın Koruma Altına Alınması prensiplerine uygun olarak hareket ediyoruz. Agresif bir tavırla; ama şiddete başvurmadan hareket ediyoruz. Gönüllü ekibimizle çalışıyoruz, başlangıçta vejetaryen bir ekipken 2002’den beri tamamen vegan olduğumuzu söylemem lazım.

Doğrudan eylem nedir?

Yaptığımız şeye doğrudan müdahale adını verdim. Afiş asmıyoruz, şahit olmuyoruz, bizler kendilerine karşı olduklarımızın yasa dışı eylemlerine doğrudan müdahale edip o eylemleri sona erdiriyoruz. Ancak etkili olabilmek için doğrudan eylemler, açık hedefleri ve mekanları iyi düşünülmüş stratejilerle yürütülmelidir.

Peki neden doğrudan eylem/müdahale?

Çünkü bu etkili bir yöntem, sonuç alabiliyoruz ve yaptığımız işi iyi yapıyoruz.

Bu yaklaşım nasıl gelişti ve diğer kurumların yaklaşımlardan nasıl bir farklılık gösterdi?

Bir çok farklı alandan bir sürü şey öğrendim. Kanada Sahil Koruma’dan , Norveç ve İsviçre bandıralı ticari gemilerden denizciliği ve navigasyonu öğrendim. Greenpeace’den medyayla nasıl çalışmak gerektiğini ve etkili medya taktikleri geliştirmeyi öğrendim. Amerikan Yerli Hareketi’nden, Lakota ve İroquis’den cesur olmayı ve inançlarım uğruna dimdik ayakta durmayı öğrendim. Margaret Mead’den bireyin gücünü öğrendim. Üniversitemden dilbilimi, iletişim, ve tarihi öğrendim. Ve ölmek üzere olan bir balinanın gözünden ise hedeflerimiz uğruna bu yola adanmayı ve asla tereddüt etmemeyi öğrendim.

Diğer oluşumlardan farkımız ne? Yaptığımızı bizim gibi yapan başka bir kurum daha yok dünyada. Benzerimiz yok. Denizlerdeki doğal hayata, habitatlara odaklanıyoruz ve yasa dışı eylemlere son vermek için fiziksel eylemlerde bulunuyoruz. Bunu yaparken Savaş Sanatı (Sun Tzu) ve Beş Yüzük Kitabı (Miyamoto Musashi) kitaplarındaki stratejik prensiplere başvuruyoruz, bunu yaparken de Marshall McLuhan tarafından ifade edilen medyayı anlama yasalarını ve ekolojinin temel kurallarını da göz önüne alıyoruz.

Eğer doğrudan eylem işe yarıyorsa sizce diğer kurumların doğrudan eylemlere başvurmamasının sebebi ne?


Diğer kurumlar adına konuşamam. Ama insanların bize şekil veren eğitim sistemleri ve toplumsal gelenekler tarafından esir edildiğini düşünüyorum. Bizlere değişimin dilekçelerle, oylarla, toplantılarla, afişler asarak, lobicilikle, yasal mevzuatla vb ile geleceği söyleniyor. Radikal ve ekstrem görünmekten çekiniyoruz. Bizim güç noktamız ise başka kurumların ya da insanların bizim hakkımızda ne düşündüğünü umursamamamız. Bizim müşterilerimiz balinalar, köpekbalıkları, foklar ve balıklar; yoksa insanlar değil. Biz yaptığımız şeyi onlar için yapıyoruz, insanlar için değil.

Doğrudan eylemde bulunmasalar bile bu kurumlar ve bazı insanlar neden alenen doğrudan eylemleri kınama ihtiyacı hissediyor olabilir?

İnsanlarda bir şeylere karşı olma eğilimi var, farklı düşünen, farklı davranan insanlardan hoşlanmıyorlar. Tehdit altında hissediyorlar, kıskanıyorlar, öfkeleniyorlar ya da güçsüz hissediyorlar kendilerini. İşin aslı şu ki onların eleştirileri veya görüşleri benim umrumda değil. Onların eleştirilerinin konuyla bir alakası yok. Başkalarına zarar vermediğimiz sürece ve uluslararası yasalara uygun şekilde davrandığımız sürece başka kurumların ya da insanların eleştirilerine cevap vermek zorunda değiliz.

SSCS’in fazla radikal ya da uç bir oluşum olduğu şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?

The Sea Shepherd Conservation Society muhafazakar bir kurumdur. Ben muhafazakarım. Muhafaza etmeden muhafazakar olamazsınız. Bizim bütün varoluş sebebimiz muhafaza etmek ve korumak. Bu dünyanın radikalleri okyanuslarımızı, ormanlarımızı, doğal hayatı ve özgürlüklerimizi yok ediyorlar.

Politik anlamda muhafazakar değerlere sahibim. Askerde gaylere ve kadınlara karşıyım; çünkü askerlere karşıyım. Refahçılığa da karşıyım; bu ülkede çok fazla refahçı şirket var, ayrıca liderleri sıkışınca halkın kucağına koşan şirket komünizmine de karşıyım. Kürtaja karşıyım; bütün fetüs severlerin ve çocuklardan nefret edenlerin bu dünaya getirdiği o sevilmeyen, istenmeyen, eğitimsiz doğum sonrası kürtajlara karşıyım. Onlar çocuklar dünyaya gelmeden umursuyorlar çocukları, doğduktan sonra ne olduğu umurlarında değil. Doğmadan önce sizinle beraberler; ama okul öncesi dönemde misiniz, o zaman işiniz bitik.

Mala ve mülke zarar vermenin şiddet içeren bir eylem olduğu şeklindeki suçlamalara ne cevap veriyorsunuz?

Martin Luther King, Jr. bir keresinde hissetme yeteneğine sahip olmayan bir nesneye karşı şiddet eyleminde bulunamayacağımızı yazmıştı.1986’da Kanada’daki Green Party balina gemilerini batırmamızın şiddet eylemi olduğunu öne sürerek beni partiden atmaya kalktı. Ben de partinin politik anlamda uygun bir çerçeve söz konusu olduğunda şiddeti desteklediğini söyledim; mesela, bu insanlar kürtajı desteklemeye devam ediyordu, ki kürtaj ister kabul edelim ister etmeyelim şiddet içeren bir eylemdir, ve muhakkak ki metali suyun içine batırmaktan daha fazla şiddet içerir. Şiddet eğer biz onu haklı görüyorsak artık şiddet değildir, ister savaş, ister kürtaj ya da et yemek olsun. Ben kürtajı destekliyorum ama bu konuda iki yüzlü değilim, kürtaj şiddet içerir, kabul ediyorum. Amerika’da vergi veren herkes vergilerinden elde edilen paranın finanse ettiği şiddeti kabul eder.

Dalai Lama yaptığımız şeyi destekliyor ve eğer şiddet eylemlerinde bulunsaydık bize destek vermezdi. Ama bu kafayı yemiş dünyada artık o da resmen bir terörist, bunun sebebi de Çin’in şiddet eylemlerine karşı çıkması, bizler de balinaları kurtardığımız için teröristiz. Balina kurtarmak , barış istemek ya da ABD başkanlığına soyunmak hiç fark etmez, terörist kelimesi başka birisinin karşı çıktığı birisini yaftalamak için en çok kullanılan kelime haline geldi.

Buradaki esas mesele, bizim kampanyalarımız ya da eylemlerimiz sırasında ya da sonunda kimsenin yaralanmadığı veya öldürülmediğidir. Şiddete başvurmama rekorumuz hala daha lekelenmedi.

Şiddetin ya da şiddetten uzak durmanın haklı olup olmadığı şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?


İnsanlar şiddet dolu yaratıklar ve hep böyle olduk; inandığımız hedefler ve idealler için de şiddeti haklı çıkarmaya devam ediyoruz. Sea Shepherd yasa dışı amaçlar için kullanılan mal ve mülkleri yok ediyor. Bu bizim haklı olma gerekçemizdir.

Sizi eleştiren bazı insanlardan nasıl oldu da daha uzun süre hem aktif hem de etkili olmayı başardınız?

Stratejiyi ve taktikleri anlıyorum, medyayı anlıyorum, yasaları anlıyorum ve ekolojinin kanunlarını anlıyorum. Bir keresinde Woody Allen başarının sırrının orada olmakta yattığını söylemişti. Yani, inatçı olmak, ısrarcı olmak ve yola devam etmek. 59 yaşındayım ve hala aynı şeyi yapmaya devam ediyorum- doğal hayatı 10 yaşımdan beri savunuyorum.

Bazı eleştirmenler asla büyümediğimi söylediler, belki haklıdırlar, ama bunun nesi kötü? Emekli olmak gibi bir niyetim yok, yaptığım şeyden zevk alıyorum, müdahalelerimizin balinaları kurtardığı gerçeğini seviyorum; binlerce balinanın, on binlerce yunusun, yüzbinlerce fokun ve milyonlarca balığın biz müdahale ettiğimiz için hayatta olduğu gerçeğini seviyorum.

Hatta provoke ettiğimiz için gelen eleştirileri, ölüm tehditlerini, nefret dolu mailleri ve oluşan öfkeyi de seviyorum. İlginç buluyorum bunu, bir etki yarattığımızın kanıtı olarak görüyorum.

1960’lara dek uzanan çevre hareketinin başarısız olduğunu reddedemeyiz. Sizce bunun sebebi ne?

Ben başarısız olduğunu düşünmüyorum. 1972’de Vancouver’da bilboardlar hazırladık. Her birisinde büyük harflerle EKOLOJİ kelimesi vardı, bunun altında da SÖZLÜĞE BAKIN. OLAYA DAHİL OLUN yazıyordu. İnsanlar 1972’de ekoloji kelimesinin anlamını bilmiyorlardı. Ama bugün herkes biliyor. Çevreci hareket bir adım ileri iki adım geri tarzında
bir hareket oldu ama tamamen de başarısız olduğunu söyleyemeyiz. Bazı türleri kurtardık, bazı doğal olanları da muhafaza ettik, biraz zaman kazanmış olduk, biraz alan kazanmış olduk. Ekolojinin yasaları hayatta kalıp kalmayacağımıza karar verecek.

Okyanusta parekete oltaların, ağların, okyanus tabanı taramalarının, balık stoklarındaki düşüşlerin, ölü bölgelerin, mercan adalarının yok olmasının ve büyük okyanus memelilerinin sayısında görülen azalmanın, avcı türlerin azalmasının, göçmen kuş sayısında meydana gelen azalmanın yıkıcı etkilerine tanık oldunuz. Sizce gerçekten artık çok mu geç? Geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik mi?


Bazı açılardan evet. 20 sene içerisinde bütün mercan adaları ekosistemleri yok olacak, bütün ticari balıkçılık örnekleri de 20 sene içerisinde bitecek. Homocene’in ortasındayız şu anda, gezegenin tarihinde meydana gelen 6. büyük yokoluşun ortasındayız; 2000 ve 2065 yılları arasında 65 milyon içerisinde kaybettiğimizden daha fazla sayıda bitki ve hayvan türü yok olmuş olacak. Bu ölümüne ciddi bir mesele, ama bu meseleyi tv izleyerek ya da gazete okuyarak öğrenemezsiniz. Eğer okyanuslar ölürse biz de ölürüz, işte bu kadar basit.

Ama ben kötümser birisi değilim. Ben Dünya’nın kendine baktığını ve eğer bizler gezegenin bağışıklık sistemini kemiren virüsler gibi hareket edersek kendi oyunumuza gelip kendi pisliğimizde boğulana dek eğlenmeye devam edeceğimizi düşünüyorum. Dünya bizden paçasını kurtaracak ve belki, bir ihtimalle ekolojinin yasalarına uygun olarak yaşamayı öğreneceğiz, çevreyle uyum içerisinde yaşamayı öğreneceğiz. Ve eğer bu olmazsa o zaman evrim biz olmadan da yoluna devam edecektir.

Size göre hareketin kayda değer değişiklikleri meydana getirecek tarzda yeniden inşa edilmesi için ne yapılması gerekiyor?

İhtiyaç icatların anasıdır, eğer tür olarak ya da uygarlık olarak hayatta kalmaya ihtiyaç duyuyorsak, bunu yapmanın bir yolunu bulacağız. Hareketler gücün çeşitliliğe bağımlı olduğu ekosistemler gibi hareket etmeli. Bizim görüş farklılıklarına, strateji ve taktik çeşitliliğine ve birbirimizle uyuşmaya ya da birbirimize ters düşmeye ihtiyacımız var. Hangi konuda iyiyseniz onu yapın, yasa, mevzuat, eğitim, doğrudan eylem, sivil itaatsizlik, bireylerin tutkusunu ve yeteneklerini de kabul edin. Bu hareketin gücü Greenpeace, Sierra Club ya da WWF gibi eko-bürokrat kurumlardan kaynaklanmıyor. Esas güç Jane Goodall, Birute Galdidas, Diane Fossey, Richard Leakey ve siz ve ben gibi insanlardan kaynaklanıyor.

En kötü ve moral bozucu saldırılar genelde bizden yana insanlardan geliyor, bu tür hainlerden ve saldırılardan kendinizi nasıl uzak tutuyorsunuz, odaklanmanızı sağlayan şey ne?

Eleştiri ve saldırılardan dolayı moralim bozulmaz hatta umrumda da değil. Oscar Wilde’ın söylediği gibi “ senin hakkında konuşulmasından daha fazla moral bozan şey senin hakkında konuşulmamasıdır”.

Eğer bir şeyi savunursanız o zaman hedef haline geleceğini bilirsiniz, burada ana mesele hedef haline gelmeyi kafaya takmamaktır. Eğer işe yarar bir şey yapıyorsanız, insanları kızdırıyorsunuzdur, artık düşmanlarınız vardır. Ben başarımızı düşmanlarımızın sayısına göre, nefret maillerine, tehdit ve mesajlara göre ölçüyorum.

ABD’deki eylemcilere yönelik baskılar ve anti-terörizm yasası Green Scare SSCS’i etkiledi mi?


Hayır. SSCS yasalara karşı gelmez ve hiç gelmedi., ABD sınırları içerisinde en küçük bir kanun ihlali bile yaşamadık. Eylemcilerin anlaması gereken şey şu: yasaları anlamak zorundayız ve eğer gerekirse mümkün olan en iyi avukatı da tutmak zorundayız. Ayrıca kitabımdan da söz etmek gerekiyor burada, earthforce- An Erath Warrior’s Guide To Strategy kitabını okumak da sizin hem hayatta kalmanızı sağlar hem de hapse girmenizi önler.

Sık sık Doğanın Temel Kanunlarından söz ediyorsunuz. Ne kastediyorsunuz ve bu kanunların önemi ne?

Bireyin gücünden zaten söz ettim. Ekolojinin en önemli 3 kanunu şudur:

1- Çeşitlilik kanunu- yani bir ekosistemin gücü ona dahil olan türlerin çeşitliliği üzerine kuruludur.

2- Bağımlılık kanunu: bir zamanlar John Muir’in söylediği gibi “doğanın bir kısmını bozduğunuz zaman onun doğanın her tarafıyla bağlantı halinde olduğunu görürsünüz”..yani bütün türler birbirlerine bağımlı bir halde vardır.

3- Sonlu kaynaklar kanunu: yani büyümenin bir sınırı var; çünkü kapasiteyi taşıma sınırı var. Eğer bir tür bu taşıma kapasitesini aşarsa o zaman diğer türlerin taşıma kapasitesinden çalmış olur, böylece o tür ya yok olur ya da sayısı azalır, bunun sonucu olarak da türler arası karşılıklı dayanışma azalır, çeşitlilik zayıflar.

Çevre yıkımının esas sebebinin ve gezegende yanşan bu acının üç ana kaynaktan meydana geldiğine katılır mısınız , yani Arabalardan, etçillerden ve kömürden? (yani kömür sanayii, otomotiv sanayi ve endüstriyel çiftçilik/et endüstrisi)

Bence ekolojik yıkımın bir numaralı sebebi insan nüfusunun kontrolden çıkması ve tüketim oranlarının artmasıdır. Bence biyoçeşitliliği kaybediyor olmamız bizi bekleyen en büyük tehlike. Önceden söylediğim gibi, büyük bir yokoluş olayının ortasındayız. Fosil yakıtlar, arabalar ve et endüstrisi aşırı nüfus artışından kaynaklı sorunların büyümesine sebep oluyor. Giderek büyüyen talebi karşılayacak balık yok denizde.

Sizce insanların hayvanlar ve dünya için etki yaratacak eylemlerde bulunmamasının sebepleri ne, en büyük ayak bağı, en büyük engel ne?

İnsanın aptal olması. Yüz milyar galaksi içerisindeki tek bir galakside etrafında 100 milyar yıldız bulunan bir gezegende yaşıyoruz, bu gezegen üzerinde sonsuz küçük bir zaman aralığında bulunuyoruz, ama çoğumuz deli gibi bu gezegenin sadece bizim için yaratıldığına inanıyoruz, istediğimiz gibi davranma hakkımız olduğuna inanıyoruz, ne sonucunu düşünüyoruz ne de vicdanımızı araya sokuyoruz. Ekolojik cehalet ve insanın kibri o kadar korkunç ki afallamamak elde değil. Buna insanın çıldırışı adını veriyorum.

İnsanların eyleme geçmesi için ne gerekecek peki?

Dünyanın atacağı şöyle sağlam bir tekme bayağı işe yarar.

Doğal dünyada yaşanan yıkımın sona ermesi için ne gerekiyor?

En etkili çözüm insan uygarlığının çöküşü olur ama bunu da çoğu insan desteklemez. Ama birileri bir yerlerde çıkıp da bir çözüm üretene kadar bunun aksi bir çözüm görünmüyor. Ben imkansız çözümlere inanıyorum. Örneğin 1972’de Nelson Mandela’nın Güney Afrika’ya başkan olacağı düşüncesi düşünülmesi çok zor bir şeydi. İmkansızdı. AMA oldu. İmkansız olan aynen hayat geçti. Çevreyle alakalı sorunlarımız için imkansız görünen çözümler, nüfus artışı ve hava kirliliğiyle alakalı imkansız çözümler günümüzün genç insanlarının cesaret ve hayal gücüyle çözmesi gereken büyük meydan okumalardır.

İnsanların bu adımları atma konusunda istekli olduğun inanıyor musunuz?

Şu an hayır ama yakında istekli olacaklar, başka seçenekleri kalmayacak.

Hareketimizin küçük kaynaklarını ve sayısını düşünecek olursak muhaliflerimizin finansal çıkarlarına nasıl engel olabiliriz?


En etkili taktik daima ekonomik baskı uygulamaktır. Şirketlerin ve devletlerin vicdanı yoktur. Şirketler kapital tarafından yönetilir, devletler kanunlar ve özel çıkarlar tarafından yönlendirilir. Anladıkları tek şey çıkar ve zarardır. Eğer zararları çıkarlardan daha fazla hale getirebilirsek o zaman kazanabiliriz. Sea Shepherd’ın Japon balina filosuyla olan meseledeki amacı mesela bu endüstriyi ekonomik olarak batırmaktır.

SSCS’in hayvan ve dünya meselelerinin ötesine geçip küresel şirketler hakimiyeti ve demokratik görünümlü olup da aslında demokratik olmayan politikalara meydan okuyan daha geniş bir bilincin parçası olduğunu hissediyor musunuz?

Biz temelde kaçak avcılığa karşı bir kurumuz. Ancak çeşitlilik sahibi bir hareket içerisindeki boşluklardan sadece bir tanesini dolduruyoruz. Türleri ve ekosistemleri sömüren yasa dışı etkinlikleri durdurmaya odaklanıyoruz. Dünyayı kurtarıyormuş gibi yapmıyoruz, ama elbette bu dünyayı daha iyi bir yer yapmaya çalışan bir hareketin parçası olduğumuza inanıyoruz.

Demokrasiyi desteklediğime emin değilim. Eğer çoğunluğun oyları olsaydı o zaman ortalık gangsterlerin kurallarıyla dolardı ve hiç bir şey güvende olmazdı. Gezegendeki 7 milyar insanla beraber çevreci kurallara ve yasal yaptırımlara ihtiyacımız var, ve kaynaklarımız kaybolmaya başlayınca insanlar kendilerine Allahın verdiğine emin oldukları o maddi konforu talep etmeye başlayacaklar ve ardından da yollarına çıkan her şeyi ezip geçecekler. Sayımız çoğaldıkça özgürlüklerimiz kaybolacak; çünkü insanlar istedikleri şeyi yapmayı, istediklerini yemeyi ve istedikleri yere gitmeyi mümkün kılan şeylerden mahrum kalacaklar, artık o şeylerden yeterince olmayacak.

Sizce Antartika’daki Balina Savaşları/SSCS programı halkın doğrudan eyleme verdiği desteği artırmış olabilir mi…ya da en azından gizli destekçilerin artık açık açık destek verdiğini söyleyebilir miyiz?

Bizler medya kültüründe yaşıyoruz, bu kültürü televizyon ve filmler belirliyor. Eylemlerimiz tv showu haline gelince bizim gerçek olduğumzu ortaya çıktı. İnsan sizi tvde görene kadar gerçek değilsinizdir ya da sinema perdesinde görene dek gerçek değilsinizdir. Destekçilerimiz arasında Christian Bale, William Shatner, Pierce Brosnan ve Richard Dean Anderson var. Halkın gözünde biz eğer Batman, Kaptan Kirk, James Bond ve MacGyver bizim ekipteyse nasıl kaybedebiliriz ki? Ben medyaya bilinci değiştirmek için gerekli bir silah gözüyle bakıyorum. Medya içerisinde ister basılı yayın ya da elektronik ortam olsun insanlara insanların daha fazla farkında olmasını sağlamak için, umursamalarını sağlamak için, olaya dahil olmalarını sağlamak için akıl bombası enjekte ediyoruz. Her türden insan tarafından daha fazla tanınıyorum ve istisnai durumlar hariç insanlar okyanuslarda yaptığımız şeyi destekliyorlar.

“Yaptığınız şeyi seviyorum ama ben bunu yapamam !” diyen insanlara ne söylersiniz?

Öne geçin, takip edin ya da yoldan çekilin. Öne geçemiyorsanız o zaman bunu yapmaya niyeti olanları destekleyin, eğer öne geçemiyor ya da öne geçenleri destekleyemiyorsanız, o zaman bu tutkusu ve motivasyonu olanların önünde engel olmayın.

Çeviri:CemC

HAYVAN HAKLARI

İnsan ve Hayvan Köleliği

Daha iki yüz yıl öncesine kadar Kuzey ve Güney Amerika’da, elli yıl öncesine kadar da pek çok Afrika ülkesinde yasalarca destekleniyordu kölelik. Bin yıllardan beri çeşitli toplumlarda, savaşlarda esir alınan erkek ve kadınlar köle olarak kullanıldı. Sırf köle edinmek için savaşlar başlatıldı. Köle edilen insanlar, ölmeyecek ve kendilerinden beklenen işleri yapabilecek kadar beslendiler, neredeyse ince kalori hesapları yapılarak. Ahır benzeri yerlerde tutuldular, evlenmelerine ve sosyal bir kimlik edinmelerine izin verilmedi. Gayrı meşru olarak doğurdukları çocukları ellerinden alındı. Hastalandıklarında, tedavi ve bakım masraflarının, maliyetlerine değip değmediğine bakıldı, değmiyorsa ölüme terk edildiler.

Eğer bugün ihtiyaç duyulsaydı, sağda solda on binlerce köle insanın yetiştirilip satıldığı, damızlık erkek kölelerin günde defalarca boşalmaya zorlandığı, elde edilen spermlerle dişi insanların hemen doğum sonrasında yeniden hamile kalmasının sağlandığı, erken doğum ile bebeklerin kuvözlerde hızlı gelişiminin sağlandığı, ilaçlı besinler ve hormon takviyesi ile sekiz-dokuz yaşında yetişkin ve güçlü kölelerin elde edildiği endüstriyel köle çiftliklerini görüyor olacaktık. Tıpkı bugünkü büyük baş hayvan çiftlikleri veya tavuk çiftlikleri gibi. Ne dinler engel olabilecekti buna, çünkü geçmişte onaylamışlardı, ne de hükümetler, çünkü geçmişte desteklemişlerdi.

Peki bunun olmasını engelleyen şey nedir? Artık kölelere ihtiyacımız olmaması mı, dinler, yani kutsal inançlarımız mı, yoksa son yüz yılda insan türünün daha yufka yürekli olmasını sağlayan bir mutasyona uğraması mı?

Bu sorunun cevabına ulaşmamızı sağlayacak bir yaklaşıma daha değinelim: Son yüz yılda, artık kürk giymeye karşı protestolar daha fazla destek buluyor. Hayvanların yük taşımada kullanılmasına karşı protestolar da öyle. Ama henüz etlerinin yenmesine karşı protestolar gereken desteği bulamıyor, neden?

Artık cesaretle şu cevabı verebilmeliyiz: Köle çiftliklerimiz yok, çünkü makineler daha ucuz ve daha sorunsuz çalışıyorlar, daha dayanıklı ve daha güçlüler. Hayvanların derilerini ve yünlerini artık zorunluluk nedeniyle kullanmıyoruz, sentetikleri çok daha ucuz ve dayanıklı. Nostaljik nedenlerle, aristokratik özenti nedenleri ile, bir süre daha kullanılabilir ama, giderek marjinalleşeceği kesin. Hayvanların güçlerini de kullanmıyoruz, çünkü makineler daha ucuz, sorunsuz ve güçlü. Besin olarak hayvanları hala kullanıyoruz, çünkü henüz sentetiklerini yapamadık. Çok kalmadı, önümüzdeki birkaç yüz yıl içinde, sentetik proteinler yapıp, içine her türlü et-balık-yumurta-süt aromalarını katıp, çok daha ucuz ve sağlıklı(!) besinler yiyebilir, ve bu yolla daha büyük karlar elde edebilir hale geldiğimizde, hayvanları belki bir tek spor için öldüreceğiz, belki de öldürmeyeceğiz, yaralayıp, yarasını sarıp doğaya bırakacağız. Bazı doğa dostu(!) balık avlayıcılarının yaptığı gibi yani. Ama bir tek şeyi, geçmişte yaptığımız gibi bugün ve gelecekte de yapabileceğiz. Hayvanlara(ve kölelere) işkence edilmesine karşı etik değerlerle protestolar geliştirebileceğiz. Dinler bunu hep yaptı. Hükümetler de. Köleliğe evet, ama kölelere işkence yapmaya hayır. Aşırı uygulamalara karşı denetimli bir kölelik, kölelerin direnişi ve vicdan sahibi hür insanların desteği sayesinde her dönemde gündemde kaldı ve köleler açısından nisbi bir rahatlama sağlanabildi.

Köleler için geçerli olan bu durum, hayvanlar için de geçerli oldu. Dinler ve hükümetler, vicdan sahibi insanların bu konudaki duyarlılıklarına her zaman tepki verdiler. Hayvanlar eşyalarımız gibidir, hiçbir hakları yoktur, ama işkence ve kötü muamele hoş görülemez. Belki cezalandırılmaz ama, en azından ayıplanır.

Avcılık Güdüsü

Diğer hayvanlarla ilişkilerde, insanın kendi türünü bile bir üretim aracı olarak gören, ekonomik yaklaşımlı bu “hükmetme-kullanma-ölümüne kullanma” tavrının dışında, bir de biyolojik altyapı vardır. İnsan türü, biyolojik olarak avcı-toplayıcı bir türdür. Diğer hayvanlara karşı davranışlarının da, ilkel haliyle, moral değerlerle bir ilgisi yoktur. Hayvanlar, et obur hayvanlar ve ot obur hayvanlar diye ikiye ayrılmazlar. Bu ayırım, ancak ilk okul birinci sınıf Hayat Bilgisi kitaplarında olur. İlle besinlerine göre ayıracaksak, hayvanlar, et yiyenler, ot yiyenler, ve hem et hem ot yiyenler diye üçe ayrılabilirler. İnsanlar binlerce yıl öncesinden beri avlanıyor ve et de yiyorlar. Bazı maymun türleri de et yiyor. Bazıları ise yalnızca meyve, tohum ve yaprak yiyor. Tavuk asıl olarak tohum yiyor ama, böcek, solucan, sinek de bulursa kaçırmıyor, hatta yumurta bulursa onu da yiyor. Keçi asla ne böcek, ne de et yiyor. Bunların hepsi biyolojik, genlere kazınmış tercihler. İnsan eğer et yeme özelliğini genlerinde taşımasaydı, daha ağzına bile koymadan, kokusu nedeniyle bir tiksinti duyup uzak dururdu etten. Yemek zorunda kaldığında da, zehirlenme veya alerji belirtileri gösterirdi. Hayır, insan et de yiyen bir türdür. Koyunlar ve atlar gibi kesici dişlerinin yanında, yırtıcılar gibi köpek dişleri de vardır, sırf bu amaçla tasarlanmış olarak.

İnsan türü tarihi gelişmesi içinde, önce hayvanları ağıllarda yetiştirmenin avlanmaktan daha kazançlı olduğunu anladı ve hayvan çiftlikleri kurdu. Her zaman el altında bulundurabiliyordu onları böylece. Sonra, daha zeki hayvanlarım neden olmasın dedi ve kendi türünden olanları da benzeri çiftliklerde tutup kullanmaya başladı. Piramitleri yapmak için yıllarca durmadan savaşıp köle temin etmek anlamsız, değil mi? Yakınlarda bir yerlerde toplarsın onları, hem üretir, hem de yeni gelenleri katarsın içlerine. Böylece piramit inşaatını besleyecek büyüklükte köle havuzların olur.

Bu sistem gelişti, çünkü çok kullanışlı idi. Bir hayvanı pek çok işte kullanabilirsin fakat, ona evinin temizliğini yaptıramazsın. Dikiş de diktiremezsin, kileri düzenlemesini de söyleyemezsin. Fakat köleye bütün bunları, hatta fazlasını yaptırabilirsin. Hem de hayvanlar ile aynı hukuki statüde. Yani etik olarak insanlara ait kabul edilen her türlü haktan yoksun olarak. Yaşama hakkı dahil. Bir tek etleri yenmiyor, o da gene genetik nedenlerle olmalı.

Peki insanlar avcı tabiatlı ise, neden binlerce yıldan beri, aynı zamanda hayvan hakları savunucuları var, köleliğe karşı çıkanlar var? Bu sorunun da yanlış açı ile sorulmuş bir soru olduğunu söylemeliyim. Başkaları için duyarlı olma, hatta üzülme, doğrudan avcılık genleri ile ilgili değildir. Ot yiyen hayvanlar da başka hayvanları öldürürler, ama yemek için değil. Bölgesini korumak için, yavrusunu korumak için, oyun için, öldürme amaçlı olmadan, mesela kaza ile ezerek, filan. Et yiyenler de, yiyeceklerinden fazlasını öldürebilirler. Kümese giren bir çakal, sağ tavuk bırakmaz, ama bir tanesini alıp götürür yemek için. Evdeki kedi, böcek ve sinekleri yakalayıp oynar, oynarken öldürür, ama yemeden bırakır. Fareyi bile öldürüp, yemeyen kediler vardır. Her büyük hayvan, keyfi yerindeyse, daha küçük bir hayvan gördüğünde(başka türden) onunla oynamak, eğlenmek ister ve bu oyunun sonunda küçük hayvan ölür. Eğer daha başlangıçta kaçıp bir yere saklanmamışsa!

Hayvan hakları deyip durmamızın nedeni, köleliğe karşı olmamızın nedeni ile aynıdır: Beynimizdeki bazı mekanizmalar. “Ayna Nöronlar”, 1996 yılında keşfedildiler. Empati yeteneğimizden sorumlular. Kendimizi karşımızdakinin yerine koyup, onun hissettiklerini hissetme yeteneğimizden. Benzer yeteneklerimizle ilgili nöronlar henüz keşfedilmeyi bekliyorlar. Biri gülünce gülmemiz, etrafta hüzünlü biri varsa hüzünlenmemiz, biri esniyorsa esnememiz gibi daha pek çok sosyal yönelimli davranışlarımızı yöneten nöronlar yani. Bunları bilmiyoruz daha.

İşte bu empati yeteneğimizle, her şey yolunda ise, hayvanların çektiği sıkıntılarla özdeşleşebiliyor ve onlara acıyoruz. Her şey yolunda değil de, mesela korkmuş veya kızmışsak, bu acıma ortaya çıkamıyor, diğer duygular daha baskın çünkü. Mesela iri bir köpek bir hayvan hakları savunucusunu kovalıyorsa, etrafta yardım edecek birileri yoksa, can havli ile kaçarken yerde çivili bir sopa bulmuşsa adamımız, köpeği yaralamasını veya öldürmesini çok az şey engelleyebilir. Eh, çok acıkmışsak ve ortada başka bir yiyecek de yoksa, mesela ıssız bir adadayız diyelim, yakaladığımız bir balığı hayvan hakları hatırına tekrar denize atmayı çoğumuz düşünmez.

Ama her şey yolunda ise; yiyecek çoksa, bir hayvan saldırısına karşı güvende isek, ve hayvan bizi bir şekilde kızdırmıyorsa, onu hem severiz, hem de onun derdiyle dertleniriz. Bu da genlerimizde vardır yani. Korku, kızma ve açlık gibi duygularımıza göre daha geri planda, ama aynı onlar gibi bir sinirsel mekanizmanın ürünü olarak ortaya çıkan bir duygudur empati.İşte bu empati duygusu, her tarihsel dönemde, özellikle mevcut durumda imkanları ihtiyaçları için yeterli görebilen insanları hayvanlar ve köleler hakkında farkındalıklarını geliştirmeye yöneltiyor. İmkanları ihtiyaçları için yeterli görmeyen haris ruhlu insanlar ise, tarsine, her dönemde gerek hayvanlardan, gerekse diğer insanlardan “daha fazla nasıl fayda sağlayabilirim”in hesabını yapmaya başlıyorlar.

Empati konusunda bütün türlerin paylaştığı bir sorun vardır. İnsan türü olarak biz, yüzlerine ve davranışlarına bakarak, memelilerin ne hissettiğini, neye niyetlendiğini anlayabiliriz. Sinir örgütlenmemiz birbirine benzer çünkü. Ama kuşlar ve balıklar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Bir kuşun veya balığın, ne hissettiğini veya neye niyetlendiğini zar zor çıkarabiliriz gözlem ile. Sürüngenler ve böceklerle bu anlamdaki iletişimimiz ise sıfır düzeyindedir neredeyse. Nerede kaldı bakteriler, mantarlar, bitkiler. “Bitkiler mi? Onların sinir sistemi yok ki!” demek kolay. 1996’ya kadar bizim de ayna nöronumuz yoktu, unutmayalım. Bitkilerin, yaralandıklarında bütün vücutlarını etkileyen galvanik tepkiler ürettiğini biliyoruz bugün. Bu tepkiyi, bizim gibi kas-sinir sistemleri ile değil, kimyasal yollarla sağladıkları düşünülüyor. Unutmayalım ki bir bitki kromozomunda, bir hayvanınkinden kat kat fazla gen bulunur. Bunun nedeni, hayvanın kaçma olanağı varken, bitkinin kendini olduğu yerde savunmak zorunda olmasıdır. Bu yüzden çok zengin kimyasal tepkiler verme imkanlarına sahipler yani. Biz henüz bunları bilemiyor olsak da.

İşte bu empati sıkıntısı, Hangi hayvan türlerinin hayvan haklarını hak ettiği, hangilerinin bundan muaf olduğu gibi tartışmalara yol açıyor. Yani sorun, biz hangi hayvanların acı çektiğini, ya da kendi kendisinin farkında olduğunu anlayabiliyoruz, hangilerinin böyle olduğunu anlayamıyoruz noktasında düğümleniyor. Çünkü bu bilgileri almamızın objektif bir yöntemi yok elimizde. Açık olan şu ki, bize yakın türlerin acı çekme veya kendinin farkında olma duygularını daha kolay gözlemleyebiliyoruz, tür bizden uzaklaştıkça bu yeteneğimiz işe yaramaz hale geliyor. Şu—şu türlerden aşağısı acı çekme yeteneğine sahip değildir demek, açıkça bir safsatadır bugünkü bilgilerimize göre. Kanıtlanması mümkün olmayan bir tezdir.

Ne Yapmalıyız?

Bu günkü hayvan hakları hareketlerinin iki büyük çelişkisinden biri budur. İnsanın kendi yetenek sınırını, hayvanlar arasında taksonomik bir sınır gibi görmek. İkinci çelişki de, insanın aynı zamanda et yiyen, avcı bir tür olduğu gerçeğini görmezden gelmek. Bu iki çelişki çözülemediği için, hayvan hakları hareketleri marjinallikten kurtulamıyorlar bugün.

HH savunucuları, bu iki konuda kendi aralarındaki tartışmaları sonuçlandıramıyorlar ki, diğer insanlar için uyarıcı olabilsinler. Her yeni ulaşılan insan, ilk olarak bu soruları soruyor size ve kısır bir ortamda boğulup kalıyor diğer sorunlar. İlk şart ne? Vejetaryen ol! Yalnızca etten mi uzak duracağım? Valla etten uzak dursan da olur, süt, peynir, yumurta, yün, her şeyden uzak dursan da. Bu konuyu henüz tartışıyoruz biz, daha bağlayıcı bir karar vermedik. Peki sivri sineği öldürebilir miyim? Eğer sivri sineğin acı duyduğunu düşünüyorsan, öldürmemelisin. Acı çekmiyor diyorsan, sık ilacı gitsin!.. Nasıl ikna edeceğiz insanları bu durumda? Bizim ihtiyacımız olan şu anda, insanlarla bu konuları tartışmak değil, onların empati duygularına hitap etmek olmalı. Onlardaki duyarlılığı harekete geçirmek, farkındalığı artırmak olmalı.

Bugün yaşadığımız sorun, yukarıda da değindiğim gibi, ne yazık ki tek başına genetik yapılanma ile ilgili değildir. Hayvanları yalnızca yemiyor, ayrıca onlara işkence de ediyoruz. İnsanların bazıları, hani imkanları ihtiyaçlarına yeterli görmeyenler, diğer insanları ezme, haklarını gasp etme, hatta öldürme hakları olduğunu düşünüp, silah taşıyorlar. Bunlardan daha çok sayıda insan, hayvanlar için aynı şeyi düşünüyor ve bunu doğal kabul ediyor. Her iki grup da, böyle şartlandırmışlar kendilerini. Bu şartlanmışlık, empati yeteneğini ortadan kaldırıyor veya saptırıyor. Üniversitelerde hayvan deneyleri bu sayede yapılabiliyor. Kurban zamanı hayvan katliamı, kan gölleri bu sayede bayram havasında kutlanabiliyor. İşte bu şartlanmaları kaldırabildiğimiz ölçüde, hayvanlar için ciddi iyileşmeleri sağlamanın ortamını yaratmış olacağız. Zor da değil, inanın. Kartopunun çığa dönüşmesi gibi büyüyecektir doğru esaslara oturmuş bir hareket.

Biliyoruz ki, dünyada köleliği Spartaküs filan kaldırmadı. Teknolojik gelişme kaldırdı, üretim araçlarının ve üretim ilişkilerinin gelişmesi. Ama Spartaküs gibilerin direnişleri olmasaydı, sadece biçim değiştirip daha yüz yıllarca da sürebilirdi, mesela Güney Afrika Cumhuriyetinde olduğu gibi. Aynı şekilde bilmeliyiz ki, hayvanların insanlarla eşit haklara kavuşması bugün için ütopyadır. Ama bu konuda yetenekleri gelişmiş, durumları uygun olan insanlar, gerek aktivist, gerek pasifist yöntemlerle, her fırsatta hayvan hakları konusunda toplumsal farkındalığı artırmaya çalışmalı, bireysel veya örgütlü tepkisini koymalıdır ki, geleceğin özgür hayvan dünyasının gelişini hızlandırsın ve o dünyayı bugünden şekillendirebilsin. O ütopyayı canlı bir hedef olarak ayakta tutabilsin. O gün geldiğinde, Hazır bir zihinsel altyapı ve deneyimli kadroların varlığı, hiç olmazsa birkaç on yıl kazandıracaktır hayvan dostlarımıza.

Bunu sağlamak için de, çekinmeden şunları söyleyebilmeliyiz insanlara:

1. Hiçbir canlıya zarar vermemeliyiz! Hayvan veya bitki olsun, sadece bireysel ihtiyacımız kadar, ve ona zarar vermeden tüketmeye özen göstermeliyiz. Bütün dinlerin ve vicdan sahibi büyük beyinlerin öğretisidir bu.

2. Yapabilen yalnızca bitki yesin, yapabilen bitki ve hayvan ürünleri yesin, yapamayan et de yesin ama bireysel tüketim esasına göre yesin. Kendi balığını tutup yesin, kendi tavuğunu kesip yesin. Ama her şekilde endüstriyel hayvan ve bitki üretiminden uzak durmamız gerekir. Kırk günde iki buçuk kilo ağırlığa ulaştırılıp, on binlercesi bir arada kesime gönderilen tavuklardan, bir ağ ile yüz binlercesi birden yakalanan balıklardan, genetiği değiştirilmiş tohumlardan üretilen, bir dönümden ilaçlar, enzimler ve hormonlarla 80 ton üretilen domatesten değil. Balık tutuyorsan, ancak kendin ve çocukların için tut, komşuların için değil. Balık istiyorlarsa, komşuların kendileri tutsunlar. İkram edeceksen, sen kendi balığından ikram et, denizinkinden değil. Hele para ile satmak veya takas için avcılık, asla! Alternatif beslenme imkanın varsa, spor için avcılık asla! Bir tavuğun yumurtasını alıyorsan, bir koyunun sütünü alıyorsan, karşılığında ona bir şeyler verdiğinden, ama değeri kadar verdiğinden emin ol. Yani çalma, gasp etme! Ona yeteri kadar dinlenme süresi tanı. Vücudu kendisini toparlayabilsin.

3. İnsan türünün hiçbir hayvana zarar vermeden yaşaması mümkün değildir. Elimizi yıkarken bile milyonlarca bakteriyi öldürüyoruz. İki damla limon yalasak, ağzımızdaki yüz binlerce bakteri ve mantar ölür, bir o kadarı da sakat kalırlar. Evet, bakteri ve mantarların ölmeyip de sakat sakat sürünmeleri fikrine ne kadar yabancıyız, değil mi? Tükürük bezlerimizin, mide asidimizin ve bağırsaklarımızdaki yararlı bakterilerin görevleri arasında, istenmeyen mikro organizmaları öldürmek de var. Tabiattaki besin zincirinin dışına çıkmadıkça, öldürmek ve ölmekten kurtulamayız maalesef. Ne zaman besin zincirinin dışına çıkarırsak kendimizi, yani besinimizi kendimiz sentetik olarak üretip, diğer canlılara da besin olmayacağımız ortamı yaratırsak, işte o zaman diğer canlılardan ayrı, artık bir hayvan olmayan, hayvanlara ve bitkilere zarar vermeden yaşayabilen bir canlı oluruz. Bu mümkün mü, mümkünse bile gerek var mı, bilemem. Ama objektif değerlendirme bunu gösteriyor.

4. Çağımızda, bu farkındalığı gösteremeyen, çevresine karşı duyarsız ve kayıtsız insanlara karşı ciddi bir uyarma- uyandırma kampanyası yürütmemiz gerekir. Özellikle de interneti ve görsel basını kullanarak. Negatif şartlanmaları kırmak ve gerçek görüşü ortaya çıkarmak için gereken her şeyi yapmayı görev edinmeliyiz. Gerçekten zor değil. Bu konuda gerek dinsel metinlerde, gerek etik metinlerde yığınla birikmiş malzeme bulunur ve hepsi de sıradan insanların empati duygusuna hitabeden değerli malzemeler içerir. Günümüz şartlarına göre yeni yeni malzemeler de bulmalıyız şüphesiz. Bilimsel gelişmeleri bu açıdan değerlendirmek, var olan imkanların kullanılması, hemen ve acilen kullanılması için kampanyalar yürütmek, aktif bir kamuoyu oluşturmaya çalışmak bugün ne zordur, ne de fazla vaktimizi alır. Az bir çaba ile, ama kolektif bir çaba ile bu kadarını başarmak mümkündür. Önce teorik olarak sorunu sağlam bir zeminde ele alalım, sonra da insanların empati duygularına hitabetme yollarını araştırıp bulalım, bu kadardır görev.

Nadir Bencan

DÜŞÜNEN HAYVAN / BİR “CANLILAR PSİKOLOJİSİ” DENEMESİ

Bu yazı, Nadir BENCAN’ın (DÜŞÜNEN HAYVAN Bir “Canlılar Psikolojisi” Denemesi) adlı kitabının giriş bölümünden alınmıştır.

KONU

İnsan’ı tanıma çabası, insanlık tarihi kadar eskidir. İnsan, varolalı beri, dış dünya kadar kendisini de tanımak için gayret sarfetmiştir. Üstelik toplum halinde yaşamanın getirdiği zorunluluklar, bu çabalan sistemli ve somut olmaya yöneltmiş; din, örf-adet, hukuk gibi kavramlar bu zorlama ile doğmuş ve insan’ın tanınabildiği ölçüde daha başarılı, daha yetkin ve kalıcı olabilmişlerdir. Çoğu zaman yeterli olabilen, ama hep bazı eksiklikleri de taşıyan bu kurumlar, ne yazık ki çeşitli nedenlerle yeterince hızlı gelişememişlerdir. Çünkü dış dünya ile ilgili bilim dallarının tersine, insan düşüncesinin laboratuara sokulamayışı nedeniyle “insan” bir türlü net olarak tanınamamış, tarif edilememiş, dolayısıyla da insana dayalı bilim dalları (sosyoloji, psikoloji,vb.) ve kurumlar gereken yetkinliğe ulaşamamışlardır. Hemen tüm bilim dallarında son ikiyüz yıldaki dev ilerlemelere karşılık, psikoloji ve sosyoloji alanlarında o kadar cüce ilerlemeler sağlanabilmiştir ki, kimbilir belki de bugün teknolojinin insanı ezmesinin asıl nedeni budur. Bilim ve teknoloji koca gövdesiyle dev adımlan ile ilerlerken, bir parçasının bu dev kütlenin ardında tıngır-mıngır sürüklenerek, adeta çekiştire çekiştire gitmesi, elbette bazı kargaşalara ve bunalımlara sebep olacaktı.

Bugüne kadar insan düşüncesini, bunun oluşum ve işleyişini objektif olarak incelemenin yöntemi bulunamamıştır. Bir kişideki bu sürecin bir parçası bile, başkaları tarafından objektif olarak – kendi katkılan olmadan- ne ölçülebilmiş, ne de denetlenebilmiştir. Esasen bir kişide aynı düşünce ve davranış parçasının aynen tekrarı da mümkün olamamaktadır. Çünkü bir önceki süreç, bir anı ve bir tecrübe olarak bir sonraki tekrarı etkilemektedir. Halbuki bir olayın aynı şartlarda aynı biçimde tekrar ortaya çıkması, bilimsel inceleme için önşarttır.

Bir “fantezi” olarak; “yirmi adet salgının kandaki düzeyleri şu…şu; beynin A hücre grubundaki aktivitenin şu…; oniki adet ayrı protein grubunun beyin sıvısındaki oranları şu…; göz kaslanndaki, göz merceği çapındaki, dudak kaslarındaki gerginlik tablosunun ilgili bölgesi şu…; falanca ve filanca beyin dalgalarının karakteri şu… ise, bunun adı KÜSME’dir” diyebileceğimiz bir bilgi ve teknoloji düzeyine gelinceye kadar da, insanı tanıma konusu herkesin kendi değerlerine az-çok bağlı kalmaya, kesinlikten uzak kalmaya ve bazan ılımlı, bazan da sert bir karmaşa içinde araştırılmaya mahkum kalacaktır. O zamana kadar konuyu en iyi ifade edenler gene romancılar ve şairler olacak, bilim dünyası ise bu konuda çok şey söyleyip, bu söylenenlerin makul bir ortalaması ile yetinmek zorunda kalacaktır. Yani binlerce yıllık bu en yakın “giz”, belki bir yüzyıl daha gün ışığına çıkamayacak gibi görünmektedir. Bu arada, “insan zihninin kendini asla kavrayamayacağı” da ileri sürülmektedir. Ama insan zihninin gerek atomun çekirdeğini, gerek güneşin çekirdeğini oralara gitmeden kavrayabilmesi olgusu karşısında, bu iddia çok cılız kalmaktadır.

Düşüncemizin içinde oluştuğu organımız “beyin”dir ve beyin, en hayati organımızdır. Bu yüzden beyni araştırmak çok zordur. Bir biyokimyacı, tonlarca idrar toplayıp, bu malzeme içinde bazı vücut kımyasallarının parçalanma ürünlerini aylarca araştırabilir. Ama bir nöro-psikiyatristin elindeki imkanlar çok kısıtlıdır. O, ancak yaşatılması için başka hiçbir çare kalmamış hastalann kafatasını açıp beyinlerine müdahalede bulunabilir. Bu tür insanların sayısı çok azdır. Çoğu hasta, böyle bir ameliyatı kabul etmez ve ölüme razı olur; çünkü düzelme garantisi yoktur. Ayrıca beyne yapılan müdahalelerin çok sayıda yan etkisi olabileceği bilinmekte ve ameliyat sonucu tam olarak kestirilememektedir. Pahalı bir ameliyattır ve her hasta yaptıramaz. Dahası, ameliyatı ve araştırmayı yapacak uzman, bu işi diğer bilim dalları gibi günlerce, haftalarca sürdüremez. Birkaç saatte yapacağını yapıp, kafatasını kapatmak zorundadır genellikle. Ve bu süre içinde ancak kendi ilgi alanı ve merak konulan üzerinde sınırlı araştırmalar yapabilir. Beynin bazı bölgelerini çıkarır, elektrotlarla bazı beyin bölgelerini uyarır, ve bunlann sonuçlarını izlemeye çalışır. Tek şansı, beynin ağrı duymaması ve hasta uyanık ve bilinci yerinde iken beyne müdahalelerde bulunabilmesidir.

Hayvan deneylerinde imkanlar daha geniştir ama, ne yazık ki hayvanlar konuşamamakta ve müdahale sırasında ne hissettiklerini bize anlatamamaktadırlar.

Herşeye rağmen, yaklaşık yüz yıllık çalışmalar sonucu önemli bir bilgi birikimi sağlanmıştır. Fakat bu birikim yeterli olmaktan çok uzaktır henüz. Çünkü gene bu bilgilerden anlaşılmaktadır ki, beynin çalışması bir zamanlar düşünüldüğü gibi basit ve elemanter değildir. Son derece karmaşık hücre gruplarından ve bu hücrelerin çok farklı etkileşimlerinden oluşmaktadır. Hatta, bir insandan diğerine değiştiği, adeta parmak izi gibi farklı bir çalışma ve örgütlenme özelliği gösterdiği anlaşılmaktadır.

Ayrıca beynin bir noktasına müdahale sonucu, diyelim ki bir yaratıcılık kaybı ortaya çıksa bile, ne hasta, ne de onu izleyen doktor bunun farkına varamayacaktır. Bu tür değişimler ancak yıllarca süren uzun gözlemlerle anlaşılabilir ki, bu da pratik olarak ancak sözkonusu hastanın gerçek bir bilim adamı olması halinde mümkün olabilir. Bu halde bile, gözlendiği ileri sürülecek olan olaylar ve ortaya çıkan bulgular gene sübjektif olacaktır.

Sonuç olarak bu alanda bugüne kadar yapılabilenler; psikolojide grup araştırmaları ve istatistiki derlemeler, psikiyatride bazı ilaçlar ve etki mekanizmaları üzerine çalışmalar, nörolojide beyin topografyası ve sinirlere ilişkin epeyce biriken bulgular, parapsikolojide ise bin yıl öncesinin tekrarından ibarettir.

Bu konulardaki araştırmalara rehberlik eden ve araştırma sonuçlarını yorumlayan her teorik görüş, temel olarak iç-gözlem ile elde edilmiştir dersek, acaba çok mu abartmış oluruz? Diğer insanların düşünce ve davranışlarını dikkatlice gözleyen birey, bunları anlayabilmek için (anlamak, kendine uyarlamak, kendi lisanına çevirmek demektir) kendi düşünce ve davranışları ile karşılaştırmış, kendini gözlemiş, aynı şartlarda kendisi olsa idi düşüncesi nasıl bir gelişim izlerdi sorusuna cevap aramış ve ona göre diğerlerini değerlendirmiş, yargılamış ve onların neden ve nasıl böyle düşünüp davranabildiklerini ancak kendi düşünce ve davranışlarını dikkatle analiz ederek kavrayabilmiştir. “İnsanı tanıma” gibi bir genellemeye de ancak kendi düşünce-davranış süreçlerini genelleyerek ve ona diğer insanlardan yalnızca örneklemek amacıyla katkılar yaparak gidebilmiştir.

Bu, içinde bulunduğumuz şartlarda doğru yöntemdir. Çünkü iç-gözlemi bilimsel kurallara uyarak yapmak mümkündür. Bu esnada, teknolojinin bize sunduğu olanaklardan yararlanmak mümkündür. Ve sonuç, bildiklerimize katkı olacaktır. Sonuç, objektif mi olacaktır? Hayır. Ama ortaya çıkan sonucu ne kadar çok insan kendine uyguladığında doğru buluyorsa, o kadar objektif olduğunu söylemek de yanlış olmaz.

Ruhsal sürecin tarifi, körlerin fili tarifine çok benzer. Onun için bu kadar çok geçerli ekol vardır psikolojide. Hepsi de doğrudur. Çeşitli ekollerin, açıkça hatalı görüşleri yoktur. Zaten böyle olsaydı, tutunamazlardı. Ancak, hepsinin de eksik yanları vardır ve hepsi de, bazı şeyleri abartarak değerlendirmektedirler. Bariz hatalar taşıyanlar ise, kendilerini hemen ele vermektedirler.

Beyinde, düşüncenin elektronik devreler gibi, nöronların evet-hayır cevaplarının iletimi ile ilgili olduğunu savunan çağdaş bir görüş, özetle şöyle der:”İnsan beyninde yaklaşık 10 milyar sinir hücresi vardır. Bir sinir hücresi diğerleri ile iletişime girmek için ortalama 1000 uzantısından yararlanır. Böylece beynimizdeki tüm hücrelerin birbiriyle ilişkiye girme kapasitesi ‘iki üzeri on milyar’ gibi akıl almaz bir sayıdır. Bütün evrende yalnızca ‘iki üzeri üçyüz’ atom bulunduğunu düşünürsek, beynimizin neler yapabileceğine şaşmamak mümkün değildir.” Bu aşırı popülize edilmiş görüş, olayı, araştırmakla çözümlenmesi mümkün olmayan bir mertebeye çıkarmaktadır. Oysa gerçek durum pek böyle değildir. Bir kere, evrendeki ‘iki üzeri üçyüz’ atomun da ‘birbirleri ile ilişki ihtimalleri’ iki üzeri şu kadar yapar ve bu sayı, galaksileri ve gezegenleri anlamak açısından bize hiçbirşey ifade etmez. İkinci olarak da, sinir hücreleri, gerek merkezden çevreye, gerekse çevreden merkeze olsun, çok sayıdan az sayıya doğru (piramidal) bir ilişki içindedirler. Dendritlerinden daha az sayıda akson dallan vardır. Bu haliyle, bütün hücreler bin ayrı hücreden uyartı alıp, bunları on ayrı hücreye nakletseler, 6-7 kademe sonra bütün bağlantılar tek hücrede sonlanır. Elbette durum böyle değildir ve beyinde yaklaşık 15 trilyon sinaps (sinirlerin bağlantı noktalan)olduğu hesaplanmıştır. Ama, diyelim ki bir atın beyninde 10 trilyon sinaps varsa, bizim beynimizdeki 15 trilyon sinapstan en az 10 trilyon adedi düşünme dışı (motor, otonom, vb.) işlerle meşgul demektir ve “insanca düşünme” ile ilgili olabilecek 2-3 milyar hücre ve 5 trilyon sinapstan bahsedilebilir.Yani beynimizin en az bir hayvan beyni kadar kısmı, “insanca düşünme” dışı faaliyetlerle uğraşmaktadır.

Beyin hakkındaki bilgilerimizin azlığı ve bilgilenmenin zorluklan, hemen her yeni buluşta, koca koca teorilerin yıkılıp yenilerinin aranması sonucunu doğurmuştur. Ventrikülleri ( beyin boşlukları) ruhun merkezi sayan teori, beyni mozaik gibi fonksiyonel birimlerden ibaret gören teori, bütün insani faaliyetlerin kortekste toplandığını söyleyen teoriler buna örnek olarak verilebilirler. Hafıza araştırmalarında bu süreç çok daha hızlı işlemiştir. Aşağı yukarı her on yılda bir hafızanın anatomisi ve fizyolojisi ile ilgili teorilerin eskidiği ve yenilerinin oluşturulduğu söylenebilir.

Peki, günün birinde nezle, grip gibi virüs kökenli hastalıklara benzer şekilde beyinde de bazı virüslerin geçici sinirlilik ya da alık’lık yarattığını anlarsak ne diyeceğiz? Hatta romatizma gibi, uzun süreli ve kişilik yapısını etkileyen, hatta maniler, fobiler gibi anormalilere yolaçan metabolik hastalıklar bulunduğunu gösteren ipuçları ele geçirirsek, acaba çok mu şaşırmalıyız? Eskiden veremin tedavisi yoktu ve “iflah olmaz” deniliyordu. Sonra mikrobu bulundu, sonra tedavisi ve aşısı. Şimdi, “can çıkar huy çıkmaz” diyoruz. Biraz benzemiyor mu? Yaratıcı bir beyinde zaman zaman ortaya çıkan “ilham gelmemesi” olayı, aynı şekilde, virüslerle veya beslenme ile ilgili olabilir mi?

——————O—————–

İnsan beyni ve onun düşünme fonksiyonu hakkındaki bilgilerimizin eksikliği, günlük hayatımızda çarpıcı bir çelişki sergilemektedir. Yüzyılımıza has toplumların hiçbirinde ok ve yay kullanılmamaktadır. Üretimde ve taşımada hayvanlar yerlerini çoktan makinalara bırakmışlardır. Toplumsal alanda uzmanlaşma, üç-beş alanda değil, üç-beşbin alandadır. Barajlar, nükleer santraller, petrol kuyuları, uydular, televizyon ve telefon, konfeksiyon, beyaz eşyalar, çağımız insanının yararlandığı nimetlerdir.

Ama aynı çağımız insanı, aralarındaki ilişkileri hala Roma Hukukunu temel alarak düzenlemektedir. Eğitimde, teknolojik bazı imkanların ilavesi dışında ilk medeniyetlerden pek farklı yöntemler geliştirilememiştir. Felsefemiz, hala eski Yunan felsefesinin çeşitli uyarlamalarıdır.

Bilim-kurgucular bile geleceğe ilişkin tasanmlarmda, “insan” hakkında tutucu olmaktadırlar. Teknolojinin getireceği olanaklar ve çevre ile ilişki konusunda çok çeşitli görüşler geliştirebildikleri halde, daha mükemmel bir hukuk ve ceza sistemi, daha yetkin eğitim yöntemleri, daha alışılmamış sosyal ilişkiler düşünememektedirler. Bu, “insanın değişemeyecek olmasından” mı, yoksa insan düşünce ve duygulan hakkındaki bugünkü bilgilerimizin eski Yunan, hatta Çin ve Mısır medeniyetlerininkinden pek de fazla olmamasından mı kaynaklanmaktadır? Birşeyi bilmezsek, onu nasıl değiştireceğimizi de bilemeyiz.

——————-O——————-

“Düşünme” konusu, bugüne kadar ihmal edilmiş bir konudur. Psikoloji, davranışı ve davranışın hangi düşüncelerden kaynaklanıyor olabileceğini araştırmıştır. Felsefe, bilgi edinme yöntemlerini ve edinilen bilgilerin ne tür düşünceler doğurduklarını araştırmıştır. Pedagoji; öğrenme, düşünceyi yönlendirme ve sınırlama yollarını araştırmıştır. Antropoloji, insan toplumlarının düşüncelerindeki farklılıkları da araştırma alanına almıştır. Ama “düşünme”nin kendisi araştırılmamıştır. Rastgele bir sözlüğü açtığımızda. Akıl, Fikir, Zihin, Bilinç, Hafıza, İdrak, Kavrama, Zeka, Muhakeme vb. kelimeler hakkında birbirine girmiş son derece kaba ve muğlak açıklamalarla karşılaşırız.

İşte bu çalışmada ele aldığımız konu, düşünmenin kendisidir. Düşünmenin ne olduğu, elemanları, kaynağı, oluşumu ve davranışlarımızla ilişkisi incelenmektedir. Ancak bu olay yalnızca insanlarla sınırlı olarak ele alınmamakta, bir sinir sistemine sahip tüm canlıların (bilebildiğimiz kadarı ile bitkiler dışında kalan tüm canlıların) davranışları “düşünme” açısından ele alınmaktadır. Bunu yaparken, beyin anatomisi ve fizyolojisi ile ilgili bulgulardan yararlanılmış ve olabildiğince bu bulgular temel alınmaya çalışılmış, psikoloji ve felsefenin “teorik” açıklamalarına ise sadece gerektikçe yer verilmiştir.

Kullandığım dil konusunda hiçbir özen göstermediğim hemen dikkati çekecektir. Günlük hayatta kullandığımız eski ve yeni kelimelen birarada kullandım ve bunun doğru olduğunu düşünüyorum.

Hayvanlara gelince; Kendi beyni hakkında bu kadar az şey bilen insanoğlunun, hayvanlara karşı eski “insan ırkçılığım” bugün de sürdürüyor olmasını zaten beklemek gerekecekti. Hayvanların da insanlar gibi “duyguları ve düşünme yetenekleri” olabileceği yolunda bugüne kadar ortaya atılan görüşler, bu nedenle, anında boğulmaya çalışılmışlardır. Bunlara kısaca değinmeyi borç biliyorum.

Hayvanlara bakış
Önce, olumsuz görüşlere değinelim: Hayvanların insanlarla düşünsel yönden de ortak noktalan bulunduğunu gösteren bilgiler toplandıkça, hayvanların daha “geri” olduğunu savunan görüşler de daha ince ve felsefi olmaya başladı. Sonunda, hemen hemen “hayvanın çevresini değerlendirmesi” boyutuna sıkışıp kaldı tartışmalar. Bugün bu görüşler, şöyle özetlenebilir: Günü gününe yaşayan bir varlık olarak hayvan, zamanın “şimdi” boyutu içinde yaşar. Hayvanın yarın ve öbürgün için herhangi bir kaygısı yoktur. Bundan dolayı, yarın ile ilgili bir işi de yoktur hayvanın. İnsan gibi, gelecekteki bir yararı düşünerek şu andaki zevklerden vazgeçemezler. Bazı hayvanlar gelecek endişesi taşıyor gibi görünebilirler. Fakat bu sadece görünüştedir. Mesela kuşların yumurtlama zamanından önce yuva yapmaları, karınca ve bazı başka hayvanların besin biriktirmeleri, tamamen içgüdüsel davranışlardır, bir gelecek kaygısından dolayı değildir. Gelecek kaygısı, insana hastır. Bu konuda Kant, “eğer doğa insan türünün mutlu olmasını isteseydi, onu akıl, yani düşünme gibi kendisini daima rahatsız eden , huzurunu kaçıran bir yetenekle değil, hiç şaşmayan içgüdü ile donatırdı” demektedir. Nietzsche de, hayvanların yalnızca şu an içinde yaşadıklarını söyler. Ona göre, hayvan kendisine sorulan soruyu yanıtlamak isterken hemen unutuverir. Ve hayatının hiçbir dönemini hatırlamaz. O, neşeli ve mutludur. Ona neden mutlu olduğu sorulsa, o, bu sorunun cevabını vereceği sırada soruyu bile unutur.

Hayvanın, içinde bulunduğu durum karşısında değişmeyen davranışları vardır. Ya kaçar, ya uyum gösterir, ya da egemen olmaya çalışır. Bunlar dışında bir davranışı yoktur. İçinde bulunduğu durumlara “hayır” diyebilmek, insana özgü bir davranıştır.

Hayvan, kendisi ile çevresi arasına bir mesafe koyarak, çevresine “kendi başına bir şey” niteliği veremez. Yani çevresini “Dünya” yapamaz, onu objektif olarak kavrayamaz.

Hayvan davranışları konusunda en kapsamlı felsefi çalışmalardan birini yapan (ve bu çalışmaları deneylerle de zenginleştiren) , Yüzyılın başında Hamburg’da çevre enstitüsünü kuran Von Uexküll, her hayvana, yaşadığı özel çevrenin verildiğini söyler. Hayvan için, verilen çevrenin dışında bir “Dünya” yoktur. İnsana ise tüm Dünya verilmiştir. Hayvan için kapalı bir “hücre”, bir “evcik” olan çevre, kendisini kuşatan herşeyi içine almaz. Çevrenin içine giren şeyler, onun için önemli ve anlamlı şeylerdir. Hayvan, bu çevre içinde yaşar ve nereye giderse, çevresini de beraberinde götürür. Bir hayvanın somut varlığını sağlayan bir çevre, başka bir hayvan için aynı şeyi sağlayamaz. Hatta başka bir hayvan için bu çevre mevcut bile değildir. Hayvana dışarıdan bakan bir gözlemci, hayvanı etkileyen niteliklerin, ancak kendi duyularına uygun gelenlerini tanıyabilir. Fakat hayvanın duyularına uygun gelen nitelikler, daima kapalı kalırlar.

Uexküll, hayvanın çevresinde şunları görür: 1- Her hayvan, içinde bulunduğu çevrenin merkezidir. 2- Her hayvanın çevresi, bir algı dünyası ile bir etki dünyasına ayrılabilir. Bu iki dünyayı bir bütün halinde birbirine bağlayan, hayvanın iç dünyasıdır. 3- Her hayvanın çevresinde yalnız bu hayvanın “şeyleri” vardır. Hayvanda bunun dışında kalan bir şey yoktur. 4- Dışarıdan bakan bir gözlemciye, hayvanın çevresindeki şeyler bir “birlik” gösteren objeler olarak görünürler. Halbuki bu şeylerin birbirleriyle ilgisi olmayan nitelikleri, hayvanın algı ve etki dünyalarının konusudurlar.

Uexküll’e göre, hayvanın çevresi “işlev çemberleri” olarak belirtilebilir. Besin çemberi, düşman çemberi, cinsel çember ve ortam çemberidir bunlar. Hayvan, ortam çemberinin farkında olmaz. Ancak ortamdan çıkarılırsa farkeder onu. Mesela balığın ortamı sudur, ama balık suyun farkında bile değildir. Ancak onu sudan çıkarırsak, suya ulaşmak için çabalamaya başlar.

Her hayvana, ortam çemberine uygun yetenekler verilmiştir ve bu yüzden hayvanın, kendisi ile ortamı birbirine sıkıca bağlanmıştır. Mesela bazı hayvanlarda ağrı duyusu yoktur. Bu hayvanlar, zedelenen organlarını kendileri yokederler. Hatta bazan bu organlarını besin olarak kullanırlar. Bu tür hayvanlar için ağrı duyusu, bir engel, bir yük olurdu. Amipler, deniz kestaneleri, bu tür hayvanlardır. Kertenkeleler de, yakalanma riski karşısında kuyruklanm feda ederler rahatlıkla.

Halbuki doğa, insanı, bambaşka bir yetenekle donatmıştır. Bu yetenek, çevresini, kendisinden ayrı bir “Dünya” olarak değerlendirip, ona karşı bağımsız tavır almasını sağlayan bir yetenektir. Bu, herşeyiyle hazırlanmış bir bilgiler paketi değil, bir “çekirdek” tir. İnsan, bu yeteneği kendisi kullanıp yetkinleştirir ve çevresi ile farklı bir etkileşime girer.

Tartışmaların hayvanlar lehine olan tarafi ise, Volfgang Köhler’ın maymunlar üzerinde yaptığı zeka testleri ile ilk defa güçlü bir dayanak buldu. Köhler, 1916’da, maymunlarla ilgili çalışmalarının en çarpıcı olanını yayınladı. Maymunlar, çevrelerinde bulunan çeşitli şeyler; tahta sandıklar, bambu kamışları, hasır şapka kenarları gibi gelişigüzel şeylerden yararlanarak araçlar yapabiliyorlardı ve böylece kulübenin tavanında asılı duran muzlara erişebiliyorlardı. Köhler bir gün, kulübenin tavanına, maymunun erişemeyeceği yüksekliğe bir muz demeti astı. İçeriye, hiçbiri tek başına muza uzanmaya yetmeyecek olan bambu kamışları ve tahta sandıklar bırakarak, dışarıya çıkıp maymunu gözlemeye başladı. Aç olan maymun, epeyce bir zaman zıplayarak muzlara erişmeye çalıştı. Başaramayınca, umutsuzluğa kapılıp bir köşeye oturdu. Oturduğu yerden, arasıra muzlara doğru bakıyordu. Sonra kalkıp sandıklardan birinin üzerine çıktı ve kamışlardan biri ile muzları almaya çalıştı. Epeyce uğraştıktan sonra bundan da vazgeçti ve odada ileri-geri yürümeye başladı. Sonra yeniden oturdu. Ve bir süre sonra aniden kalkarak, bambu sopaların iki tanesini birbirine geçirdi, sandığı muzun altına çekip üzerine çıktı ve eklediği sopalarla muzları indirdi.

Köhler ayrıca, maymunlarda özel hayat ve kültür ile de ilgili olaylar gözlemişti: Tschengo isimli dişi şempanze, düzleşmiş bir deniz taşına öylesine bağlanmıştı ki, onu kimseye vermiyor ve geceleri yatağına götürüyordu. Gene Tschengo ve Chica adlı bir başka maymun, aralarında sık sık oynadıkları dönmeli bir dans icadetmişlerdi.

Köhler’den sonra, hayvanlar ile ilgili daha ayrıntılı gözlem ve araştırmalar yapıldı ve yapılmaya devam ediyor. Bunlara yeri geldikçe değineceğiz. Ama burada, yalnızca felsefi görüşlerden bir özet vermek istiyorum. Von Uexküll, hayvanlar lehine olarak da en kapsamlı “düşünen” biyolog- filozoflardan biridir. Uexküll, insanların hayvanlardan “nitelik” olarak farklı olduğunu kanıtlamaya çalışırken, hayvanları gerçekten çok yakından gözlemiş ve çeşitli davranışlarını enine-boyuna irdelemiştir. Ulaştığı en önemli sonuçlardan biri, her türün, kendine göre çevreye uyum açısından tam olarak yetkinleştiği görüşüdür. Her canlı varlık, kendine göre yetkindir. Çevreye uyum bakımından bir fil, bir amipten daha yetkin sayılamaz. Verili bir çevre içinde yaşamaya mahkum olsa da, her hayvan, kendi çevresinden hayatının devamı için azami ölçüde yararlanacak yeteneklerle donatılmıştır. Böylece, hayvanların insanlarla zeka yönünden kıyaslanmasının ve “insanlar hayvanlardan daha zekidir” denmesinin de yolunu kapatmış oluyordu Uexküll. Her hayvan, kendi türü içinde daha zeki veya daha aptal bulunabilir. Türler arasında bu yönden bir kıyaslama yapmak, saçmalamaktır.

Fakat Uexküll’ün “hayvanlarda gelecek duygusu olmadığı” savı, onların “yalnız şimdi içinde yaşadıkları” görüşü, onu farklı bir sonuca götürmüştür. İnsan yavrularında da, belirli bir yaşa kadar yarın, öbürgün, daha sonrası hakkında açık bir görüş bulunmaz. Her istediğini elde etme dürtüsü vardır. Hemen. Hatta gökteki yıldızlan bile isteyebilir. Bir “olabilirlik” fikri de yoktur yani. Hatta yetişkin insanlarda bile, uzak görüşlü, kısa görüşlü, çok kısa görüşlü, uzak görüşten tamamen mahrum bireylere raslanır. Ayrıca, gelecek, “şimdi”nin neresinde başlamaktadır? Bir saniye sonrası mı, bir yıl sonrası mı, bir kuşak sonrası mı? Bu, her hayvan türü için değişik bir süre olabilir, ama vardır. Bir karınca eğer bir saat sonrasını düşünerek bir iş yapıyorsa (yuvasına yağmurdan önce yetişmeye çalışmak gibi), kendi ömrüne oranla, bizim bir yıl sonrasını düşünmemizle eşdeğer bir gelecek planlaması yapıyor sayılmaz mı? Birşey ile savaşmak, ona “hayır” demek konusuna gelince; doğa ile savaşmak, yenme azmini gerektirir. Fırtınayı, seli, volkanı, depremi önleyebilme düşüncesini gerektirir. İnsan, bugün için bile doğa ile savaşmıyor, savaşamıyor, ancak savunma tedbirleri alıyor. Saklanmaya ve korunmaya çalışıyor. Oysa bunu, bütün hayvanlar yapıyor. Böyle olmasaydı, hayvanlar kendilerini doğaya karşı koruyamamış olsalardı, milyonlarca yıldanberi süren bu savaşta tüm hayvanlann soyunun tükenmiş olması gerekirdi. Her hayvan doğaya “hayır” diyebilmekte, elverişsiz çevre koşulları ortaya çıktığında “hayır” deyip uzaklaşarak veya koşulları kendi lehine çevirmeye çalışarak yaşamını devam ettirmektedir. Evet, her hayvan kendisine verilen çevrede yaşamaktadır. İnsanlar da öyle. İnsanlar Dünya üzerinde, sıcak ve ılıman kuşakta yaşamaktadırlar. Kutuplar ve çöller, insanlar açısından “yaşanamayan” yerlerdir. Ayrıca Dünyada, insana “verilmeyen” çevre unsurları da vardır. Mikrodalga frekansları, kızılötesi ve morötesi ışımalar, demirin kokusu, vb. insana verilmemiştir. İçinde yaşadığımız havayı da, ancak mahrum kalınca farkederiz.

Max Scheler, Hayvanlarda da zeka bulunduğunu öne sürer ve zeka bakımından onların insana yakın olduğunu söyler. Scheler’e göre, zeka bakımından, zeki bir şempanze ile bir Edison, bir Siemens arasında ancak bir derece farkı vardır. Bundan başka hayvanlar, insana, heyecanlar alanında zekadan daha yakındırlar. Armağan, uzlaşma, dostluk, ve buna benzer şeyler, hayvanlarda da vardır. Bunun için hayvanlara bir seçme yeteneği de yüklemek gerekir. Bundan başka hayvan, belli bir dereceye kadar, zaman bakımından daha uzak olan ve ancak dolambaçlı yollardan gidilerek elde edilebilen, fakat sağlayacağı yarar daha büyük olana ulaşmak için, yakında bulunan yararlı bir şeyden vazgeçebilir.

Scheler, hayvana gelenek de yükler. Hafızaları sayesinde belirli yararlı davranışları akıllarında tutabilirler, onları birbirinden görerek taklit edebilirler ve bu yolla bir gelenek oluşturabilirler. Hayvan sürülerinde, hayvan gruplarında, sürü öncülerinden veya grup liderlerinden bazı davranışlar öğrenilir, taklit edilir ve gelecek kuşaklara da aktarılabilir. Scheler, bu aktarmanın yalnızca “gelenek” anlamında geçerli olduğunu, geçmişin bilinçli anıları olan işaret, belge, kaynak gibi aktarma şekillerinin yalnızca insanlarda görüldüğünü söyler.

Scheler’in, insanlarla hayvanlar arasında “heyecanlar” yönünden de ortaklık kurmasına, Konrad Lorenz’den bir örnek verebiliriz. Lorenz, bu örneği, hayvanların “içgüdüleriyle” davranmalarına kanıt olarak veriyor. Onun bu yorumu dışında bu örnek, hayvanlardaki duygusallığın bazı yönlerden insanlara benzerliğine güzel bir örnektir. Lorenz diyor ki: “Bir karga topluluğunda, onların birbirinden korkmaları temeline dayanan bir basamaklar düzeni vardır. Örneğin, alfa adım verdiğimiz karga betayı gagalar; beta gammayı gagalar; böylece bu, en alt basamakta bulunan ve hiçbir kargayı gagalayamayan omegaya kadar sürüp gider. Böyle bir basamaklandırma ile asosyal hayvanlarda da, eğer bunlar yapay olarak dar bir yerde yaşamak zorunda kalırlarsa, karşılaşırız. Fakat böyle bir durumda omeganın, uzun veya kısa bir zaman sonra hırpalanmaktan zayıf düşerek öldüğü görülür. Böyle bir durumla, bir “karga toplumunda” karşılaşmıyoruz. Çünkü burada türün devam etmesine yarayan şaşırtıcı bir tepki tarzı egemendir. Kavgaya tutuşan iki karganın sesini duyan başka bir karga, bir savaş işareti almış gibi hemen oraya giderek kavgaya katılır ve daima da zayıf olanın yanını tutar. Her karga, sosyal basamakta kendisinden sonra gelen kargaya karşı çok kötü bir despot gibi davranır; fakat daha zayıf olanlara daima yardım eder. Burada sanki şövalyece bir düzen egemendir. Çünkü her karga, kavgada zayıf olanın yanını tutar. Yavru yapmak için bir yuva yeri bulmanın çok önemli olduğu bazı durumlarda, bir karga, kendisinden güçlü olan başka birisi tarafından yuvasından atılmak istenirse, saldırıya uğrayan bu karga belli bir ses tonu ile bağırmaya başlar. Bu sesi işiten öteki kargalar, hemen, yuvasından dışarı atılmak istenen karganın yuvasına doğru hızla uçarlar, ona saldıran kargaya saldırırlar. Bu ortak polis tepkisi, asosyal olan öğeyi sosyal bir duruma getirmeye hizmet eder.”

“Eğer bir karga yakalanır ve elde tutulursa, bunu gören öteki kargalar, hemen bu kargayı yakalayan ele saldınp gagalamaya başlarlar. Duygusal hayvan dostları, bu davranışı, bu arkadaş koruyuculuğunu, hayvanlarda dostluk,vb. gibi moral ve benzeri hareketlerin temeli olarak görürler. …Hakikatte ise bu, doğuştan gelen, belli bir uyarıma karşı gösterilen yalın bir tepkidir.”

Hayvanlarla insanların karşılaştırılmasında çeşitli görüşlerin çok iyi bir derlemesi olan, sayın Prof. Takiyettin Mengüşoğlu’nun “İnsan Felsefesi” isimli eserini okumanızı öneririm.
İnsanların “en akıllı” tür olduğunu kabul edelim. Diğer tüm türler için de, acaba “en duygusal”, “en kahraman”, “en gaddar”, “en saldırgan”, “en yumuşak huylu”, “en müşfik”, vb. “en” 1er çıkaramazmıyız? Yani doğa, her türe bir “en” verme yolunu seçmiş olabilir mi? İnsan, “en akıllıdır”.Ve bu aklıyla, kötü olduğu için değil, iyi olduğu için bazı şeyler yapar. Silah yapar, düşmanı yenmek için. Bu silahın bir gün Dünyayı yokedebileceğini düşünemez zamanında. Daha rahat yaşamak için bir düzen kurar, bu “daha rahat” düzene uyum sağlayabilmek için insan yavruları yirmi-yirmibeş senelerini yoğun ve sıkı bir eğitimle geçirmek zorunda kalırlar. Kendisine zaman kazandıracak modern araçlar yapmak için çalışır, ama bu araçları eline aldığında herzamankinden çok “zamansızlıktan” yakınmaya başlar. “En akıllısı” öndeki zincirli demek geliyor içimden.

Son olarak. Carl Sagan’ın sözleri ile bitirmek istiyorum bu bölümü: “Eğer şempanzelerin bilinçleri varsa, eğer onlar soyutlamalar yapabiliyorlarsa, bugüne kadar ‘insan hakları’ olarak tanımlanmış şeylere de sahip olamazlar mı? Onu öldürmenin cinayet sayılması için bir şempanzenin ne kadar zeki olması gerekir? Misyonerlerin onu dine davet etmeye layık görmeleri için başka ne gibi nitelikler göstermesi gerekmektedir?

“Geçenlerde büyük bir primat araştırma laboratuarının yöneticisinin yanında bulunuyordum. İçinde kafeslere kapatılmış şempanzelerin bulunduğu ve perspektif yönünden son tarafı bitiş noktası olarak gösterilmiş çizgili ve uzun bir koridora yaklaştık. Her kafeste iki-üç hayvan vardı ve eminim ki bu uygulama, benzer kurumlardakinin (ya da geleneksel hayvanat bahçelerininkinin ) bir örneğiydi. En yakın kafese yaklaştığımızda, bunun içindeki iki tanesi dişlerini gösterdi ve inanılmaz bir isabetle epeyce büyük birer tükürük savurarak yöneticinin karbeyaz önlüğünü iyice ıslattı. Sonra, diğer kafeslerdeki hayvanların da katıldığı kısa çığlıklar attılar; ötekiler, kuşkusuz bizi görmemişlerdi, ama koridor vurulan, tırmalanan ve takırdayan kafes demirlerinin sesiyle doldu. Yönetici, böyle bir durumda onların yalnızca tükürmekle yetinmeyeceklerini bana bildirdi; kendisinin isteği üzerine geri çekildik.

“1930 ve 40 yıllarının Amerikan filmlerini güçlü bir şekilde anımsadım; federal ıslahhanelerin insanlık dışı yönlerini işleyen bu fimlerdeki tutuklular despot gardiyanları gördüklerinde yemek araçlarını demirlere vururlardı. Yanıtlayacağımı iddia etmemekle birlikte, şu soruyu sormanın yararlı olduğu görüşündeyim: Tüm uygar dünyanın bellibaşlı her kentinde, maymunlar neden kesinlikle tutuklu bulunmaktadır?”

6 Ağustos ALF Eylemi/İtalya

6  Ağustos İtalya
29-30 temmuz 2010 gecesi,Sprötze’de inşa edilmekte olan bir fabrika çiftliği kundaklandı .Tüm bina çöktü.Zararın 500.000 euro olduğu hesaplandı.Bu eylemin birçok sebebi vardı:


Yeni fabrika çiftliklerinin kurulmasıyla birlikte çevre büyük zarar görüyor.Hayvanlarn gübrelerinde bulunan amonyak toprağı kirletiyor.Ve bu da ormanları öldüren asit yağmurlarına neden olur.Su kirlenir ve bir daha kullanılamayacak şekilde zarar görür.İnsandışı hayvanların bakımında çok büyük miktarlarda yiyecek ve su harcanır.1 kg tavuk eti üretmek için yaklaşık 10 kg tohum ve/veya genetik yapısı değiştirilmiş soya ve 1.500 litreden daha fazla suya ihtiyaç vardır.Yağmur ormanları,soya ekimi için temizlenir.Böylece,CO2, İklim değişimini hızını arttırarak daha fazla yayılmaya başlar.Bununla birlikte,çok sayıda hayvan ve bitki türü de yokolur.Gerekli olan hayvan yiyeceğinin taşınması esnasında kamyonlar tarafından ortaya çıkarılan CO2 oranı çok daha fazladır.

İnsandışı hayvanlara birer araçmış gibi davranılıyor.Örneğin hayvanat bahçelerinde,sirklerde,evlerde tutuluyorlar,kürk,deri,et,yumurta olarak tüketiliyorlar yada deneylerde kullanılıyorlar.Tüm ihtiyaçları,hisleri,istekleri görmezden geliniyor.Kendi hayatlarını yaşayabilme ve kendi yaşamlarını üstlenme özgürlüklerinden yoksun bırakılıyorlar.Bu eylem,daha önce konuyla ilgili yapılan tartışmalar ve argümanların sonucsuz kalması neticesinde,doğrudan hayat kurtarmaya yönelik olarak yapıldı.Mal sahiplerini sıkıntıya oluşturacak şekilde finansal kayba uğrattığımızın ve onlar üzerinde piskolojik baskı oluşturduğumuzun farkındayız.Fakat tüm bunlar,tavukların acı cekmeleri gerçeğiyle kıyaslanamaz.Fabrika çiftliğini yeniden inşa etme girişimlerine ve harcamalar üzerinden kar yapma durumlarına son verilecek!!İnsandışı hayvanlar,insanların egemenliğine maruz kaldığı sürece,tüm sömürü girişimleri,bu tarz eylemlerin hedefi olacaktır.Bu eylem,hayvan sömürüsüne karşı doğrudan karşı koyulabileceğini gösteriyor.Günümüzdeki insandışı hayvanların durumuyla Nazizim kurbanlarının durumlarının kıyaslanmasını kabul etmiyoruz.Baskıların nedenleriyle etkileri karışık ve aynı zamanda biçok bakımdan farklılık gösteriyor.Bunlar karşılıklı savaş olarak değerlendirilmemeli.Hepsine karşı mücadele verilmeli.

Herkesi,zulüm altında olan bütün türlerin özgürlüğü için savaşmaya davet ediyoruz.Zulme karşı verilen savaş, türcülük, kapitalizm, ırkçılık, cinsiyetçilik, yahudi düşmanlığına karşı verilen savaşın bir parçasıdır.

Bütün hayvanlara özgürlük!

Çeviri: Melis

ALF VE ELF

TERÖRİST KİMDİR?

 

PAUL WATSON

Steve Best ve Anthony J.Nocella ‘nın Terrorists or Freedom Fighters:Reflections on the Liberation of Animals kitabından çevirilmiştir.

ALF ve ELF terörist gruplar olarak adlandırılabilir mi?

Bu sorunun cevabı eylemleri kimin yargıladığına bağlı. Terörizm suçlamaları genelde çok keyfidir. Terörizm konusunda nesnel bir yargı merci bulunmadığını söyleyebiliriz. Aslında, 11 Eylül sonrası ABD’sinde bu yafta medyada öylesine gelişigüzel kullanılmıştır ki kelimenin gücünü kaybetmek üzere olduğunu söyleyebiliriz. Bu sözcük giderek İngilizce’de en çok, en düşüncesizce, umursamadan ve sorumsuzca kullanılan sözcük haline geliyor.

(devamını oku…)

KÜRESEL BİR KRİZ İÇİN UYGAR OLMAYAN BİR ÇÖZÜM

Keith Farnish

Permaculture Activist dergisinden çeviri.

Sondan başlayalım.

İlk son önceden de meydana geldi. Bir tek ve kompleks bir sistem içerisinde yer alan büyük insan grupları bir müddet için büyük bir atılım meydana getirirler; geride alınacak hiçbir şey kalmayana dek almak istedikleri her şeyi alırlar, ardından sistem çöker. Bu durum insan hırsının faydasız yükseliş ve düşüşlerinde defalarca gözlenmiştir. Bu medeniyetlerin en büyüğü de şu anda içinde yaşamakta olduğumuz medeniyettir. Yıkıldığı zaman son gelmiş olacak ve çöküşün vakti çok yakın. Bu sonla beraber hayatta kalma şansımız çok az.

İkinci son ne yazık ki alışık olduğumuz bir son: bu sonda buzlar eriyor, ormanlar yok oluyor, okyanuslar yükseliyor ve sayısız tür Dünya’dan tamamen kaybolmadan önce son bir kez daha gözlerini açıyor dünyaya. Bu bir çevre felaketi. Bu felaketi savuşturup bizimle alakası olmadığını düşünebilir ve hayatımıza önceki gibi devam edebiliriz. Ancak çevre farklı bir mekan değildir; hayatta kalmak için çevreye ihtiyacımız var, kim ne derse desin onun bir parçasıyız. “Çevre” felaketi aslında bir insan felaketidir. Bu sonla beraber de hayatta kalma şansımız çok az.

Üçüncü sonu seçme şansınız var. Hayatta kalabilme şansımız var.

Dünya üzerindeki hayat geniş bir kontinyum içerisinde var oluyor, mikroskopta dahi görünemeyen organizmalardan devasa boyuttaki organizmalara dek geniş bir kontinyum söz konusu. Her bir organizma birbiriyle bağlantı halindeki ekosistemlerin oluşturduğu komplek bir ağ içerisinde işlev görür, bu ekosistemlerin bazıları bazı anlamda gerçekten küresel mahiyettedir. En şaşırtıcı olan şey şu anda yaptığımız her bir şeyin bir ölçüde başka bir şeyi etkilediği, ve geri dönüşünün hayal edebileceğimizden çok daha sert şekilde olacağıdır. Kendimizi yok ediyoruz.

İnsanlar, bu gezegen üzerindeki diğer canlı varlıklar gibi genlerinin sürdürülmesi amacıyla hareket eder. İnsanlar bu gezegen üzerindeki diğer canlılardan farklı olarak daha yeni ortaya çıkmış bir tür için imkansız görünen bir sınırın ötesine geçebilmiştir.

Ekosistemlerin tamamen çöküşü ve bunun insan hayatı üzerindeki etkisi konusundaki bilgimize, ve insanın hayatta kalması için gereken o kesin ve doğal güdüye rağmen bizler birbirinden ayrılması imkansız olan bu iki faktörü bir araya getirme konusunda tamamen başarısız olduk. Modern zamanların en önemli sorusunun cevabı da şu: sorumlu olan kim? İnsan tarihi ve insanlığın doğasıyla alakalı bildiğimiz şeyler düşünüldüğünde, cevap şaşırtıcı olabilir.

İnsanlık için kabul edilebilecek yegane geleceğin insanların hayatta kaldığı bir gelecek olduğu ortada. Endüstri Devriminin kısa dönem hırsı ile insanların uzun vadede hayatta kalabilme yetenekleri arasında bir yerdeyiz, ve seçimimizi özgürce yapabilmek için bizlere bu seçim şansını vermeyi reddedenlerin olumsuz etkisine karşı direnebilmeliyiz.

Kitabın önceki bölümlerinde Endüstri Devriminin nasıl işlediğini anlattım, özellikle de insanların dominant kültüre, yani iktidarın gerçekte nerde olduğununun açıklaması olan dominant kültüre tehdit oluşturmaması için gereken metodları anlattım. Eğer toplumun elit üyelerini her hareketimizi yönlendirdiği gibi bir komple teorisi bekliyorsanız o zaman hayal kırıklığına uğrayacaksanız. Evet, zenginler ve iktidarı elinde bulunduranlar bu eşitsiz düzenden daha fazla çıkar elde ediyorlar, ama iktidar savaşı arttığı zaman da psikozun sınırlarında yaşıyorlar. Bir sürü insanın Yeni Dünya Düzeni ve benzeri teorilere bağlı olduğunu biliyoruz; bu fikirlerin insan karanlık bir yere sıkışıp kaldığı zaman çok iştah açıcı olduğunu da biliyoruz. İnternet her kartelin, her an her toplantıda ve her anlaşmada iktidarın zaten şu anda sahibi olan insanlarda kalmaya devam etmesi için çalışıldığını açıklayan komple teorisi siteleriyle dolu. Halihazırda ekonomik büyümeyi garantilemek için var olan kompleks yapılar bu paranoyakça eylemlerden büyük fayda görüyor.

İşte size bir örnek: diyelim ki bir balık gemisi var ve her gün ağları balık dolu olarak limana giriyor. Zaman geçiyor ve balık stokları tükenmeye başladıkça başka balık gemilerinin ağları bomboş kalmaya başlıyor. Halktan birisi bir öneri ortaya atıyor, başarılı geminin kaptanının gizemli bir kaynaktan bilgi aldığını söylüyor: mesele doğa üstü bir güçten. Bu fikir kabulleniliyor. Bu üstün güçle alakalı tartışmalar geceler boyu bir çok evde sürüp gidiyor, ama hiç bir şey yapılmıyor; çünkü bu kadar güçlü varlıkları yenebilmek için yapılacak hiçbir şey yok. Bu arada, başarılı kaptan bol bol balık getirmeye, ve balık stokları da azalmaya devam ediyor.

Bir müddet sonra teknedeki sonar sisteminin diğer teknelere oranla daha iyi olduğu ve şu anda yaygın şekilde kullanılan başka bir ülkeden ithal edildiği ortaya çıkıyor. Liman küçük ve önemsiz bir liman olduğu için kimsenin yeni teknolojiden haberi yok. Eğer çalışanlar çevreye daha dikkatlice bakıp kafalarını üstün güçlerle alakalı düşüncelerden temizleselerdi bu teknenin diğerlerinden daha iyi teçhizata sahip olduğunu göreceklerdi. Balık stoklarını korumak için o zaman yapacakları tek şey o teknedeki sonar sistemini kullanılmaz hale getirmek olacaktı. Her tamir edildiğinde onu gene bozacaklardı.

Kanunların balıkçıları yakaladığını düşünsek bile-sonuçta yasalar ekonomik başarıyı her şeyden üstün tutarlar- balıkçıların sonar sistemine verdikleri zararın balık stoklarını bir süre için bile olsa sabit tutacağını biliyoruz. Ancak o zaman limandaki diğer balıkçı gemileri bu sonarı kullanmaya başlayabilir ve böylece balık stoğuna daha büyük darbeler indirmeye başlamış olabilirler. Eğer balıkçılar artık daha da büyüyen bu problemle başa çıkmak için daha da hırslanabilir, sonar teçhizatının ithalini engelleyebilir, teçhizatın üretildiği ülkeye gidebilir, ya da yardım isteyebilir ve üretimin durdurulmasını talep edebilirlerdi. Maksimum Zarar Kültürü gereğince sonunda hırs ve kıskançlık ön plana çıkacak ve diğer gemiler de bu sonara sahip olmanın kendi çıkarlarına olduğunu, balık stoklarının da canlarının cehenneme olduğunu düşüneceklerdi.

Burada iki ders var. Birincisi, bir problemin cevabı insanların sandığından daha sıradan yerlerde bulunur; bizler çözümleri yanlış yerlerde aramak yönünde manipüle edilmişizdir; ya yasalara, ya işe, ya politikaya ya da ümitlere tutunuruz. Cevaplar için daha yakına bakmayı ihmal ederiz. Nadiren aynaya bakıp kendi davranış gerekçelerimizi sorgularız. Peak Everything kitabının yazarı Richard Heinberg şunları söylüyor:” Uygarlık daha fazla sayıda şeyi bizler için ulaşılabilir hale getirdikçe bizler giderek daha fazla bebekleştik, artık kendi adımıza düşünme gücümüz azaldı,kendimize daha az yeter hale geldik, ve bu durum da bizleri bir sürü haline getiriyor- bir sürü mentalitesi geliştiriyoruz. Ne yapıp edeceğimizi etrafımızdaki otorite figürlerine bakarak belirliyoruz.”

İkinci olarak şunu söylemek lazım: bu kültürde iyi niyetlerin ömrü pek uzun değildir. Bir şekilde burada daha üstün bir gücün iktidarından söz edebiliriz: insanların iyi niyetlerinden vazgeçmesini ve Endüstri devrimi tarafından seçilen yolun takip edilmesini talep eden bir güçten söz ediyoruz. Balıkçılar problemin daha da kötü bir hale gelmesini önlemek için çabalamaya son verdiler ve tam tersine denizden kendilerinin ne çıkaracağına odaklandılar. İşler aynen böyle yürüyor: bizler bu şekilde davranacak şekilde yetiştirildik.

Bu meseleyi düşününce bu kültürdeki insanların anlamadığımız şeyler hakkında komplo teorilerinin var olmasını istediğini görüyoruz; yenilmesi mümkün olmayan güçlerin fildişi kulelerdeki hayatlarımızı yönetmesini istiyoruz; bunu istiyoruz; çünkü, belki de bu işte hepimizin işbirliği yaptığını kabullenmek istemiyoruz ve belki de gerçeğin biraz fazla can yakacağından korkuyoruz. Koskoca bir SUV kullanmak, dünyanın sağına soluna sırf zevk için uçabilmek ya da kültürümüz mümkün kıldığı için yağmur ormanlarının yok edilmesiyle elde edilen ürünleri satın alabilmek belki canımızı doğrudan yakmıyor. Yansıtma ve suçlama sisteminin çamurlarına saplı kaldıkça bu çamurdan kurtulma şansımız yok.

Matrix filminde bir şeylerin yanlış olduğu fikri Neo’yu senelerdir rahatsız ediyordu; ama gerçeği öğrenmek onun için hem şok eden hem de özgürleştirici bir şey oldu. Neo durumla alakalı bir şeyler yapabileceğini öğrendi; çünkü artık bilgisi vardı, çünkü artık içinde bulunduğu durumu tamamen anlayabiliyordu. Şeyleri oldukları gibi kabul ettikten sonra, yani problemin bir parçası olduğunuzu ve bu yüzden de çözümde de bir payınız olması gerektiğini kabul ettikten sonra, daha özgür hissetmeye başlarsınız kendinizi, sanki yılların ağırlığı omuzlarınızdan kalkmış olur.

Siz sistemin bir parçasısınız; problemdeki payınız için gereken sorumluluğu üstlenmeniz gerekiyor: nasıl ama…

Sizin sistem içerisindeki yeriniz büyük bir beslenme ağının bir bölümü gibidir. Bütün beslenme ağları gibi, her şey enerji ile yürütülmektedir; petrol, gaz, kömür ve radyoaktif materyaller gibi fiziksel enerji kaynakları paranın elitlerin zenginliklerine zenginlik katması amacıyla vanaya akması için gerekli makineleri çalıştırır. Eğer önemli bir pozisyondaysanız, statünüz varsa o zaman sizin de biraz zenginlik sahibi olmanız mümkün, gerekli materyallerden bazılarına siz de sahip olabilirsiniz. Ağı yürüten enerji olmaksızın para yoktur, o halde ağ da olamaz. Sadece petrol, gaz, kömür ve değişik radyasyon kaynakları değildir söz konusu olan, insanlar da eşit derecede hayati öneme sahiptir aslında. İnsanlar makineleri çalıştırmadıkça, dükkanlarda çalışmadıkça, ürünleri üretmedikçe, kamyonları sürmedikçe, reklamları yaratmadıkça, haberleri okuyup yasayı uygulamadıkça, ağ kendi üzerine yıkılacak ve kendisiyle beraber bütün hiyerarşinin darmadağın olmasına sebep olacaktır.

Morina balığını düşünelim. Hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları enerji miktarı anlamında besin ağında üstte yer alırlar: yüksek besin ihtiyaçları vardır ama alt düzeylerde yer alan organizmalar olmadan morina balığının var olamayacağını biliyoruz. Morina balığı olmazsa balık asalakları da acı çekmeye başlar ama bir kademe aşağılarındaki kumbalıkları son derece memnun olurdu: sayıları artardı.

Uygarlık içerisindeki yerinizi düşünün: işinizi ya da toplum içerisindeki yerinizi düşünün, bunların en tepedeki kişiyle, ortalarda yer alan bir kişiyle ya da yukarıları çıkmaya niyetlenen bir kişiyle olan bağını düşünün. Ne olmayı istersiniz? Bir tekerlek ki yoksa bir dişli mi?

Evet, siz sistemin bir parçasısınız; ama ağda daha üst konumlarda bulunan insanlardan çok daha önemli bir kişisiniz; siz motorsunuz, enerji kaynağısınız, bu sistemin sürüp gitmesindeki ana sebepsiniz. Siz sistemsiniz. Sizin işbirliğiniz olmadan, sizin inancınız olmadan sistemin hiçbir enerjisi olmazdı ve artık var olamazdı.

Endüstri Devrimi sona ermek zorunda . Eninde sonunda bu olacak, çöküş gerçekleşecek, kendisiyle beraber nüfusu da yok edecek: petrol krizi, kredi krizi, çevre felaketleri, salgın hastalıklar- sebep ne olursa olsun, endüstri devrimi felaket boyutunda bir biçimde çökecek. Bunun meydana gelmesi 50 sene ya da 100 sene alabilir, bu zamana dek küresel çevre yıkımı kaçınılmaz bir hal almış olacak. Bu seçeneklerden biri: bir diğer seçenek ise sistemin kendi kendine ölmesi, şu andan itibaren bu sistemi geride bırakma gücüne sahip olanlar kendilerini ve hayatımızın tamamen kendisine bağlı olduğu doğal çevremizi koruyabilirler.

Emin olun, kimsenin “makine”nin kalbine gidip de onu parça parça edeceği filan yok, çünkü makinenin kalbi yok, beyni de yok. Bu uygarlık; iktidarı ve zenginliği imtiyaz sahibi bir azınlığa vermek üzerine kurulu bir dizi bilinçli (bazıları kazara) eylemin sonucudur. Şu anda sahip olduğumuz şey, ekonomik büyümeyi her şeyin üstünde tutan bir kültürdür, bu kültürel inancın devam ettirilmesini mümkün kılan kötülük dolu metodları sürdüren, elit ve daima üyeleri değişen, zenginliklerinin korkunç büyüklüğüyle ve bu kültürün onlara bahşettiği iktidarla başa çıkamayan başa çıkamayan patolojik megalomanyaklardan oluşan bir kültürdür.

Bu kadar devasa bir şeyi nasıl olur da yıkabiliriz? Cevap endüstri devriminin doğasında yatıyor- onun en temek özellikleri en büyük zayıflıklarıdır da ayrıca.

Ekonomik Büyümeye olan inancı ele alalım. Sanırım bu konuda sürdürülebilir hiçbir nokta olmadığını hepimiz biliyoruz. Pastayı nasıl keserseniz kesin doğal çevre ekonomi büyüdüğü sürece kaybetmeye devam edecek. Sağlıklı bir ekonomik büyüme elde etmek için tüketiciler para harcadığında ellerinde hala para kalacağından emin olmalı. Kara gün parası tanımı son yıllarda bankalar insanların koşullarının ötesinde para harcayabileceğini halka pompaladıkça değişti. O kara gün parası ister tasarruf şeklinde olsun, ister nakit olsun, yatırım ya da kredi şeklinde olsun, burada önemli olan faktör, potansiyel müşterilerin harcayacak para kalmadığını anladığı anda artık potansiyel bir müşteri olmayacağı gerçeğidir. Maaşlı bir işinizin olması da en azından bir süreliğine satın almak istediklerinizi alabileceğinizi kanıtlar; aslında bu tüketicinin kendini güvende hissetmesini etkileyen en önemli faktördür.

Dünya çapında hükümetler ve onları kontrol eden şirketler tüketici güvenini sürekli bir döngü içerisinde yeniden ölçerler. Tüketicinin kendini güvende hissetmesi ekonomileri için hayati öneme sahiptir.

En basit şekilde söylemek gerekirse, bu güven hissi yükseldiğinde tüketiciler para harcarlar, bu da sağlıklı bir ekonominin işaretidir. Ama bu güven hissi azaldığında o zaman tüketiciler harcadıklarından daha fazla oranda para saklıyor demektir, bu da ekonominin başının dertte olduğunu kanıtlar. Buradaki ana fikir, insanlar gelirlerinin sabit olması konusunda kendilerini güvende hissettikleri sürece bir şeyle satın almaya daha yatkın olduklarıdır.

Bu da ilginç bir durum yaratır: bir ekonominin çökmesini sağlamak ve böylece endüstri devriminin ayaklarından birini yıkmak için yapmak gereken şey, halkın sisteme güvenini yok etmektir. Bu durum da uygarlığın diğer kısımlarında yansıtılır: Dünya Ticaret Merkezi’ne 2001 yılında yapılan saldırıların ardından küresel hava taşımacılığı küçük bir çöküş süreci yaşamıştır; 1990ların başlarında İngiltere’de yaşanan Deli Dana hastalığı sadece İngiltere’de et satışını geçici süre de olsa durdurmakla kalmadı, küresel ölçekte de et satışlarında önemli düşüşlere yol açtı. Küresel ekonominin büyük bir kısmına duyulan güveni ciddi biçimde yaralayabilecek herhangi bir şeyin uygarlığın da kuyusunu kazdığını söyleyebiliriz.

Güvende hissetme ihtiyacı Endüstri Devriminin psikolojik bir özelliğidir; ayrıca ciddi zayıflıklar yaratmak için beraber iş yapan iki fiziksel özellik daha bulunuyor. Bunlardan birincisi, var olan sistemlerde görülen kompleks durumdur. Kitabın “çiftlikten çatala” adlı bölümünde yazdığım gibi gıda ürünlerinin talebi uğruna gidilen mesafeler artık sürdürülebilirliklerini kaybediyor.

Sonuçta, büyük ölçekte yiyecek üretmek için, özellikle de toprağı verimli hale getirmek için kullanılan enerjinin maliyeti, büyükbaş hayvanların yemlenmesi, çiğ materyallerin işlenmiş gıda ürünlerine dönüştürülmesi süreci , gıda ürünlerinin soğutulup dondurulması, satışı ve eve getirilişinin maliyeti büyük yetersizlikler olduğunu ortaya koymuyor yalnızca, ayrıca bu kadar kompleks bir sistemdeki farklı safhaların varlığını da gözler önüne seriyor. Aynısı elektrik için de geçerli: bir çok durumda elektrik, yenilenmesi mümkün olmayan materyallerin yanması ya da çürümesiyle elde ediliyor. Bu materyalin topraktan cevher halinde çıkarılması, işlenmesi ve üretim birimlerine gönderilmesi gerekiyor. Bir kez elektrik elde edildiğinde, 5 gigawata kadar bir kapasiteye sahip olarak elde edildiğinde dağıtılması gerekir, öncelikle çok yüksek voltajlı hatlardan ardından da bir çok farklı güç transformasyon safhalarından (tabii bu arada enerji kaybederek) dağıtılır ve sonunda gücün kullanılacağı noktaya ulaşılır. Her iki örnek de- ve daha bir sürü var, buna küresel para pazarları ve televizyon kanalları da dahil- bir çok aşamadan oluşuyor ve bunların çoğu tek tek çöktüğü takdirde bütün bir sistemin çökmesine sebep olabilir.

Bu zayıflatıcı özelliklerden bir diğeri de enerji merkezlerine aşırı bağımlılıktır. Bir sistem linklerden ve nodlardan oluşur. Nod bir veya daha fazla sayıda linki birbirine bağlayan şeydir; bir yol bir noddur ve farklı yolları birbirine bağlayan kavşaklar da bir nod oluştururlar. Bir sürü linke ve noda sahip bir sisteme “şebeke” adı verilir; beslenme ağları bir şebekedir, enerjiyi kullananlar nodları oluştururken enerji akışı da linkleri meydana getirir. Linklerden oluşan ve zamanla gelişen, ihtiyaca göre şekillenen şebekelere rasgele network adı verilir: Mesela ABD eyaletlerarası otoyolu bu tür bir şebekedir, ayrıca tavşan ailelerinin yaptığı tünel setlerini de buna örnek olarak verebiliriz. Planlanmış bir amaca hizmet etmek üzere yaratılmış şebekeler genişleme özelliğine sahiptir ve ölçeksiz şebekeler olarak bilinirler , bunlara büyük hava yolları, elektrik dağıtım merkezleri ve süpermarket zincirlerine ait gıda dağıtım şebekeleri örnek olarak verilebilir.

Bir şebeke içinde bir çok linki bir araya getiren yapı hub olarak bilinir. Endüstri devrimi hubları bol bol kullanır. Thomas Homer-Dixon bu durumu şu şekilde açıklıyor:

Araştırmacılar uzun zamandır çoğu şebekenin eyaletler arası otoban sistemi gibi olduğunu öne sürdülerse de, son zamanlarda yapılan araştırmalar dünyada şaşırtıcı sayıda şebekenin -hem doğal hem insan yapımı- aslında hava trafiği sistemine benzediğini ortaya koymuştur. Bu tür ölçeksiz şebekeler çoğu ekosistemleri içerir
; world wide web, büyük elektrik merkezleri, ham petrol dağıtım sistemleri ve modern gıda işlem ve sunum merkezleri de bu sisteme dahildir. Eğer ölçeksiz bir şebeke hubu kaybederse o zaman sonuç felaket olabilir; çünkü bir çok nod o huba bağımlıdır.

Ölçeksiz şebekeler özellikle kasti saldırılara karşı savunmasız durumdadır: eğer birisi bütün şebekeye zarar vermek isterse, o zaman tek yapması gereken o şebekenin hublarını ortaya çıkarıp onları yok etmektir.

2001 Temmuz ayında Baltimore’daki tren yolu tünelinde bir yangın meydana geldi, bu da tünelde büyük ısı oluştuğu için merkezdeki sistemin çökmesine yol açtı. Sonraki birkaç gün boyunca bu ray sisteminin çevresindeki diğer şebekeler de ekstra taşıma yükü sebebiyle etkilendi, Baltimore’da daha geniş bir alanda daha büyük bir sıkıntının yaşanmasına sebep oldu. Ayrıca hiç beklenmedik bir olay da oldu: ABD’deki internet hizmetinde ciddi bir yavaşlama yaşandı. The Howard Street Tüneli’nde en büyük yedi İnternet Servis Sağlayıcısına hizmet veren bir boru vardı. BU İSSlerinde yavaşlama meydana geldi. Yangın sonucu boru yandı, ses ve veri sağlayıcı fiber kablolar zarar gördü. Bu tünel internet trafiği için ana damar konumunda olup yangın sonucu büyük bir şebeke hubunun yok olduğu zaman göreceği etkinin aynısına sebep olmuştur.

Birbirine bağlı olarak işleyen elemanlardan oluşmuş, az sayıda hublara dayanan şebekeleri olan kompleks sistemleri bir araya getirdiğinizde, son derece duyarlı bir yapı yaratıyorsunuz demektir; onu korumak için kurduğunuz güvenlik araçları ne olursa olsun. Uygarlık işte bu kompleks ve karşılıklı bağımlı sistemler üzerine kurulmuştur ve enerji, veri, para ve materyallerin akışını sağlayan şebekelere dayanmaktadır. Uygarlık ayrıca insan bileşenlerin (sizin ve benim) sistemin işleyişine sonsuz güven duymasına da bağlıdır: inanca ihtiyacı vardır. Hem piskolojik hem de fiziksel açıdan Endüstri Devrimi son derece kırılgandır: bir kez ittiniz mi dağılıp gidecektir.

Çeviri:CemCB

Türcülüğün Kökleri 2

Bu Kavramlar Neden Önemlidir?

Benzeri haklı çıkarmalar farklı tahakküm biçimleri için kullanılırlar. Bu yüzden tarım toplumlarının başlangıcında farklı hiyerarşilerin beraber ortaya çıkmış olması şaşırtıcı değildir. Farklı baskı türleri arasındaki sembolik, kavramsal ve nedensel bağlantılar dikkatimi çekiyor. Tahakkümün köklerine bakmaksızın toplumun yaralarına sadece bant koymuş oluruz. Ya da daha kötüsü, bir grubu alçaltırken bir diğerinin statüsünü yükseltmiş oluruz. Hiç birisi de uğruna mücadele ettiğimiz toplumu yaratmayacaktır.

Bu websitesi insanlara insan,çevre ve hayvanların maruz kaldığı baskıları insanlara anlatmak amaçlı bir site. Geçmişte, insanlar hayvanların maruz kaldığı zulümleri insanların maruz kaldığı zulümlerle kıyaslamaya kötü gözle bakıyorlardı; ancak, Marjorie Spiegel tarafından dile getirildiği gibi, “hayvanların yaşadığı acıları siyahlara (ya da başka grupların yaşadığı acılara) benzetmek sadece türcüler için hakaret niteliği taşıyor; hayvanların ne olduğu konusunda yanlış bir nosyon sahibi olanlar için böyle bir nitelik taşıyor.Kendisi gibi acı çeken bir canlının kendisine benzetilmesinden rahatsız olan insanlar türcülerin propagandasından etkilenen insanlardır.Hayvanlara olan benzerliğimizi reddetmek demek kendi gücümüzü inkar etmek ve altını oymak demektir.Kurban olanlardan çok bizleri kurban durumuna düşürenler gibi olmak istiyoruz demektir.”

Geleneksel değerleri eleştirmeliyiz.

Bu değerlere yaslanan politik kurumları eleştirmeliyiz.

Ve kendi önyargılarımızı eleştirmek zorundayız.

IRKÇILIK

Irkçılığı savunanlar farklı ırk gruplarını hayvanlara benzetirler.Böyle yaparak, o ırk grubu Batılılara kıyasla  evrimsel manada daha aşağı ve daha az zeki olarak kabul edilir.Bir kez hayvan olarak damga yedikten sonra, o ırk grubuna hayvanlarmış gibi davranılabilir.

Farklı ırktan insanlar üzerinden tahakküm ve kontrol sahibi olma denemesi içerisinde kölelik yandaşı yazarlar Afrikalı Amerikalıları hayvan diye niteleyerek onları aşağıladılar. “The Negro as a Beast” (1900) gibi çalışmalar “Vahşi Zenci “ gibi klişeler yaratmıştır, bu tür klişeler de Afrikalı Amerikalıları maymunlara ve önüne gelenle seks yapan hayvanlara benzetmiştir.Siyahlar insan altı, kötülük dolu, suça yatkın, akıl sahibi olmayan insanlar olarak gösterilmiştir, böylece siyahlar beyaz erkekler tarafından kontrol edilip boyun eğdirilmesi gereken hayvanlar olduğu nosyonu sürdürülmüştür.

Bu tür insanlıktan çıkarıcı etiketler bugün de devam ediyor. Örneğin, beyaz bir üstünlükçü ırkçı felsefenin dünya görüşünü nasıl değiştirdiğini şöyle anlatıyor: “bambaşka bir dünyaydı…siyahları görürdüm ve hepsini de maymunlara benzetirdim”.

Bu teknik Nazi rejimi sırasında Yahudileri ezmek için de kullanılmıştır. Yahudilere genellikle “domuz”, “köpek”, “sıçan”, “fare” ve “parazit” gibi kelimeler kullanılmıştır, böylece Aryan ırkından aşağıda oldukları ispat edilmeye çalışılmıştır. Amerikan Yerlileri de bu tür bir dilden muzdarip olmuştur, sömürgeciler tarafından “vahşi hayvanlar” olarak görülüp “koyunlar gibi ehlileştirilmesi” gerektikleri düşünülmüştür. İnsan değil de hayvana yakın oldukları düşünülünce toplu kıyımların yapılması rasyonalize edilmiştir.

Hayvanları kullanarak dilde aşağılamak savaş zamanlarında da düşmanı küük düşürmek için kullanılmıştır. Japonlara 2. Dünya Savaşı’nda sarı maymunlar ve deli köpekler denmiştir. Vietnam Savaşı’nda Vietnamlılara toprağı işgal eden parazitler denmiştir. Irk gruplarını savaş zamanında hayvanlara dönüştürerek  düşmanın acıya ve ızdıraba işkenceye maruz bırakmanın yarattığı suçluluk duygusu bertaraf edilmiştir.

Bugün hayvanları sömürmek için kullanılan yöntemlerin çoğu insan köleleri kontrol etmek için de kullanıldı. Tarihsel bir benzetme yaparak Jacoby hayvanların evcilleştirilmesinin insan köleliği için bir model yarattığını söyledi.

The Dreaded Comparison adlı roman Afrikalı Amerikalılara Kuzey Amerika’da yapılan korknuç eylemlerin bugün de hayvanlara uygulandığını ortaya koyuyor. Avrupalı sömürgecileri Afrikalıları anavatanlarından çalınca onları zincirlere vurup sıkış tıkış bir halde gemilerle Amerika’ya taşıdılar, koşullar öyle kötüydü ki siyahların yarısı yolda öldü. Bu gemiler bugün büyük baş hayvan taşımacılığı için kullanılmalarıyla ünlüdür, ve modern hayvan taşımacılığı koşullarının birebir aynısıdır. Domuzlar, tavuklar, inekler ve diğer hayvanlar 12,36 ve hatta 72 saat boyunca su veya yiyecek olmaksızın çok zor hava koşullarında nakledilmekte ve bu hayvanların bir çoğu ulaşım stresinden kaynaklı aşırı kilo kaybı yaşamaktadır.

TÜRCÜLÜĞÜN KÖKLERİ…


Birinci Bölüm


HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ-İNSAN ÖZGÜRLÜĞÜ

Hayvan Özgürlüğü Nedir?

Hayvan özgürlüğü; tür farkı gözetmeksizin bütün hayvanların zulümden ve sömürüden uzak bir şekilde özgürlüğü hak ettiği nosyonudur. Bu da kafeslere, sahiplere ve zulme hayır anlamına gelmektedir.

İnsan Özgürlüğü Nedir?

İnsan özgürlüğü; cinsiyet, ırk, cinsel tercih, yaş, ekonomik sınıf, fiziksel yeterlilik ve benzeri farklılıklardan uzak bir şekilde özgür olmayı, sömürüden ve baskıdan uzak olmayı hak ettiği nosyonudur. Bu da köleliğe, tacize ve ayrımcılığa hayır demektir.

İnsan ve hayvan Özgürlüğünün Bağlantısı

Bir kadından hoşlanmayınca ona kancık diyenler vardır. Aynı şekilde ABD 2. Dünya Savaşı’nda Japonlarla savaşırken Japonlara Jape deniyordu (Japon ve maymun-ape- kelimesinden türeme). İnsanları aşağılamak  için neden hayvan isimleri kullanıyoruz? Bu sadece bir raslantı mı?

Hitler insanların kitleler halinde öldürülmesini sağlayacak metodlar geliştirdiği zaman Chicago’daki mezbahaların kitlesel mekanize öldürme sistemlerini taklit etmişti. Bu sadece bir raslantı mı?

Bir mezbaha çalışanı şöyle söylüyor: “iş stresimi ve öfkemi hayvanlardan, karımdan… ve kendimden çıakrıyordum, bir yandan da  içiyordum.” Bu sadece bir raslantı mı?

Bunlar raslantı değiller. Bunlar hayvanların da insanları ezen dominant kültür içerisinde aynı baskı kökleriyle ezildiğini gösteriyor.

Bunun Önemi Nedir?

İnsan ve hayvan özgürlüğü arasındaki bağları anlamak iki sebepten ötürü önemlidir:

1-      Çünkü baskının köklerine odaklanır. İktidar ve tahakkümün analizini yapmadan toplumda sistemli bir değişim yaratamayız. Bir grubun maruz kaldığı baskıya meydan okumak için  diğer grupların maruz kaldığı  zulümleri anlamak ve ondan sonra herkesin maruz kaldığı baskıya meydan okumak zorundayız.

2-      İnsanların baskıyı her türlü biçimiyle incelemesi gerekiyor. Hareketlerimiz arasındaki kesişme noktalarında kendimizi eğiterek ve eylemciliğimize baskı analizlerini de ekleyerek insanların, hayvanların, dünyanın  özgürlüğü için aynı anda mücadele edebilir ve bütün hareketleri güçlendirebiliriz.

Bütün baskı biçimleri bazı varlıkların diğerlerinden üstün olduğu nosyonuyla desteklenmektedir. İmtiyaz elde etmek için üstün kabul edilen grubun bu üstünlüğü haklı çıkarması gerekmektedir. Değişik baskı biçimlerine bakarak üstünlüğün haklı çıkarıldığı yollardaki benzerlikler olduğunu görebiliriz. Bunlar baskının ortak noktalarını temsil ederler.

Değerlerimiz

Değer hiyerarşileri zıt oldukları, kapsayıcı oldukları ve değer anlamında farklı oldukları düşünülen kavram çiftleridir. Bazı örnekler verilebilir; akıl/duygu, vücut/zihin, kültür/doğa, erkek/dişi, beyaz/siyah, zeki/pasif ve insan/hayvan. Bu kavramlar tamamen zıt ve kapsayıcı olmasa da tarihsel olarak kadınlar, siyahlar ve hayvanlar daima bu düalizmlerin ikinci özelliğiile nitelendirilmiştir (duygu, vücut, doğa, pasiflik ve hayvanlık), bunlar da birincil niteliklere göre daha aşağı bir durumda kabul edilirler (akıl, zihin, kültür, zeka ve insan olma/erkek olma durumu).

Haklar, imtiyazlar ve özgürlükler genellikle grubun üstün özelliklere (mesela akıla) sahip olmadığı ya da aşağı bir özelliğe (mesela duygu) sahip olması sebebiyle reddedilir. Benzer mazeretler farklı grupları ya da bireyleri sömürmek için sık sık kullanılırlar. Değer hiyerarşilerinin bireyleri ezmek için kullanıldığ örnekler bulmak oldukça kolay- kadınlar oy kullanmak için yeterince zeki değildir, siyahlar özgür yaşamak ve kendi kararlarını verdikleri kendi hayatlarını sürmek için fazlasıyla yabanidirler veya hayvanlar rasyonel varlıklar değildir, bu yüzden içsel bir değere sahip değildirler.

Büyük Zincir

Büyük Varlık  Zinciri doğal hiyerarşileri tanımlamak için klasik ve orta çağ zamanlarında geliştirildi. Bu zincir (beyaz) erkekleri (Tanrı’ya en yakın) konuma koyuyordu, hemen ardından kadınlar, çocuklar, siyahlar, hayvanlar ve doğa geliyordu. Bu zincir hak sahibi varlıkların ve diğer kaynakların keyfi olarak sömürülmesini haklı çıkarıyordu.

Nadiren bu zincirden söz edilse de günümüz düşüncesindeki etkisi hala daha büyüktür. Modern toplumda belli bireylerin diğerlerine kıyasla daha fazla bir içsel değeri olduğuna dair sözü edilmeyen bir “bilgi” bulunmaktadır. Bu hiyerarşi genellikle Tanrı’ya, geleneğe veya “bilimsel araştırmalara” (genellikle hiyerarşilerin var olduğunu  “kanıtlamak için” başvurularak haklı çıkarılmaktadır.

Önyargılı bilimsel araştırmalara örnek olarak Pieter Camper’ın “yüz açısı” çalışmasını verebiliriz. Camper’a göre Avrupalılar Afrikalılardan daha zekidir, ya da kadının vücuduna oranla beyin büyüklüğü erkeklere kıyasla daha çocuksu olduklarını göstermektedir, bu da kendilerini kontrol edebilme yeteneklerinin olmadığını ortaya koymaktadır. Hayvan zekasını inceleyen araştırmalar insanların performansının iyi olduğu bilişsel olaylar kullanırlar, hayvanların farklı bilişsel kuvvetleri olduğunu kabul etmezler. Bu tür araştırmalar eski zamanlarda yaratılmış “doğal hiyerarşiler”i güçlendirir ve bunları “bilim” adıyla yeniden ortaya koyar.

İnsan oluşumuzu bu gezegeni paylaştığımız diğer hayvanlara bakarak tanımlıyoruz. İnsan oluşumuzu  diğer hayvanlardan daha hızlı evrim geçirmiş ve zeki olarak tanımlıyor ve kendimizi rasyonel düşünce aracılığıyla dil kullanıp davranışımızı kontrol edebilen varlıklar olarak ortaya koyuyoruz. Hayvan olmaya karşı insan olmamızı tanımlamamız insanların hayvanların üstünde yer aldığı bir hiyerarşi yaratır.

Buradan yeni bir hiyerarşi oluşabilir, bu sefer bazı insanlar kendilerini diğerlerinden daha “insan” sayabilirler. Tarih boyunca,  ezilen her gruba hayvanlara ait nitelikler atfedilmiştir: kölelere “büyükbaş hayvan” muamelesi yapılmıştır, Yahudilere “adi hayvanlar”denmiştir, kadınlar “şişman sığırlar” olmuşlardır. Bu kavramsal çerçevede daha fazla insan oldukları düşünülenlere daha fazla imtiyaz tanınmıştır.

Örneğin, değer hiyerarşilerinde daha alt tabakaya ait kabul edilen nitelikler ayrıca daha hayvani olarak kabul edilmiştir. Büyük varlık Zinciri “aşağı ırklar”ı insanlardan çok hayvanlara yakın şeklinde tanımlamaktadır. İnsan , iktidar yapısını karşısındaki öznenin hayvan olduğu önkabulü  üzerine  (ve bu yüzden de değersizliği üzerine) kurmuştur. Sonuç olarak da bu hiyerarşilerden hiç birisi tür bariyeri yok olana dek ortadan kalkmayacaktır.

Canlıları zincirde daha yükseklere çıkararak ya da toplumu baskı altındaki grupların  onların içsel değeri olduğuna dair ikna etmeye çalışarak(mesela kadınlar zekidir, hayvanlarda akıl vardır gibi ikna çabaları) zulüme karşı savaşamayız. Eğer bireylerin maruz kaldığı tavırların değişmesini istiyorsak bir bireyin diğer bir bireyden daha üstün bir içsel değeri olduğu ve aramızdaki farklılıkların doğal üstünlükle sona ereceği nosyonunu ortadan kaldırmak zorundayız. Değerlerimizi yeniden doğayla ve duygularla birleştirmeliyiz, farklı ırklarla ve hayvanlarla birleştirmeliyiz. Bizleri birey yapan niteliklerin farklı oluşuna eşit değerler vererek tahakküm ve baskı örüntülerini bozmaya başlayabiliriz.

DEVRİMİ YENİDEN DÜŞÜNMEK: HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ, İNSAN ÖZGÜRLÜĞÜ VE SOLUN GELECEĞİ

DEVRİMİ YENİDEN DÜŞÜNMEK: HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ, İNSAN ÖZGÜRLÜĞÜ VE SOLUN GELECEĞİ

Dr. Steve Best/2006

“Hayvan özgürlüğü insanlara ciddi bir hedeften daha çok diğer özgürlük hareketlerinin bir parodisi gibi görünebilir”. Peter Singer

“Hayvan özgürlüğü nihai özgürlük hareketidir, ‘son cephe’dir”. Robin Webb, İngiliz ALF Basın Sözcüsü

Giriş: Çerçevelenmemiş Bir Konuyu Çerçevelemek

Global anti-kapitalist ve anti-emperyalist Sol açısından gezegenimizde büyük etik ve politik bir öneme sahip yeni bir özgürlük hareketinin- hayvan özgürlüğü hareketinin- var olduğu pek söylenemez. Ama hayvan özgürlüğü sosyalist ve anarşist düşünü ve geleneklere kök salmış antroposentrik, türcü, ve insancı dogmalara meydan okuduğu için Solcular olaya dahil olmaktansa onunla dalga geçmeyi seçiyorlar.

Son otuz yıldır hayvan özgürlüğü hareketi gezegendeki en dinamik ve önemli politik kuvvetlerden birisi oldu. Siyah Özgürlüğü, Amerikan Yerlileri, feminizm, chicano/alar(hispanikler), Yeşil ve kimlik politikalarını farklı formlarından oluşan yeni toplumsal hareketlerin atıl kaldığı noktada hayvan özgürlüğü hareketi radikal direnişini ayakta tuttu ve hem sayı hem de güç olarak büyüdü.

Hayvanların acı çekmesini süsleyerek devam ettirmekten yana lobi yapan hayvan refahı yaklaşımlarının aksine Hayvan Özgürlüğü Hareketi hayvan sömürüsünün tamamen ortadan kaldırılmasını talep ediyor. Daha büyük kafesler yerine boş kafesler isteyerek Hayvan Özgürlüğü Hareketi günümüzün en büyük kölelik karşıtı ve özgürlükçü hareketi olup, ABD’de 19. Yüzyılda Afro Amerikalıların köleliğine son vermek isteyen öncüllerine paralel bir mücadele içerisinde. Dünya çapında Hayvan Özgürlüğü Hareketinin büyük bir ifade aracı olarak ALF sömürü endüstrilerinin mal ve mülküne yüz milyonlarca dolarlık zarar vererek yapılan akınlarla baskınlarla da hayvan sömürüsünden kar sağlayan bir çok kişiyi yaptıkları işten uzaklaştırdı. FBI, ALF’i (aynen ELF gibi) ABD’deki en büyük terör örgütü olarak kabul etti. Hayvan Özgürlüğü Hareketi ABD ve İngiltere’de anti-terörist mevzuat için temel hedef olarak görülüyor.

ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa’dan, Norveç ve Rusya’ya dek- global bir çapta hareket eden Hayvan Özgürlüğü Hareketi sadece büyümeyi, çıkarı, metalaştırmayı yücelten kapitalizmin ideolojilerine saldırmakla kalmıyor, ayrıca molotof kokteylleri ve çekiçlerle mülk sisteminin kendisine de saldırıyor. Şirket-devlet kompleksinin gerçekliğinden tamamen haberdar bir şekilde Hayvan Özgürlüğü Hareketi temsili demokrasinin kurgularını kırarak kürk çiftliklerine, fabrika çiftliklerine, deney laboratuarlarına ve her yıl milyarlarca hayvanın öldüğü diğer cehennemi andıran yerlere izinsiz bir şekilde girerek tutsak edilmiş hayvanları kurtarıyor.

Bu gezegen üzerindeki bütün türlerin kaderi birbirine inceden inceye bağlı olduğu için hayvanların sömürülmesinin insan dünyası üzerinde büyük bir etkisinin olduğu kesin. İnsanlar hayvanları yok ettiğinde kendi hayatları için gerekli ekosistemleri ve doğal yaşam alanlarını da yok ediyorlar. Milyarlarca çiftlik hayvanını kestiklerinde yağmur ormanlarını da yok ediyorlar, meraları çöllere çeviriyorlar, küresel ısınmanın artmasına yol açıyorlar, çevreye zehirli atıkları bırakıyorlar. Fevkalade oranlarda toprak, su, enerji ve ürün gerektiren global fabrika çiftlikleri kurduklarında hayati öneme sahip kaynakları boşa harcamış oluyorlar ve dünyadaki açlık probleminin artmasına sebep oluyorlar. İnsanlar hayvanlara şiddet uyguladığında birbirlerine de şiddet uyguluyor, bu trajik belit hayvanları istismar eden seri katiller ya da kadınları, hayvanları, çocukları döven adamlar tarafından defalarca kanıtlanmıştır. Hayvanların tarımın başlangıcında evcilleştirilmesi ve ataerkilliğin ortaya çıkışı, devlet iktidarı, kölelik, hiyerarşi ve bütün türlere hakim olunması arasındaki kavramsal ve teknolojik ilişkileri incelendiğinde aradaki bağlantılar daha da derinleşiyor.

Çeşitli şekillerde hayvanların sömürülmesi insan dünyasında krizler çıkaracak şekilde geriye tepiyor. Şiddet ve yıkımın o kötülük dolu çemberi ancak ve ancak insan türü başka türlerle ve doğal hayatla hiyerarşik olmayan ve sömürüye dayanmayan uyumlu ilişkiler kurmayı becerebildiğinde sona erebilir. İnsan, hayvan, ve dünya özgürlüğü hepsi bir olarak savaşılması gereken birbiriyle bağlantılı projelerdir.
Bu yazı insan/hayvan özgürlüğü denkleminin her iki tarafı için de daha geniş vizyonlar ve politikalar üretebilme ihtiyacının altını çiziyor, yeni diyalog, öğrenme ve strateji ittifakları oluşturma yönünde fikirler öne sürüyor. Her hareketin bir diğerinden öğreneceği nice şey var. Hiyerarşi, olumsuz anlamda hakimiyet ve çevresel yıkımın dinamiklerine hayvan hakları perspektifinden bakmayla alakalı yeni içgörüler elde etmenin yanısıra Solcular da barış, şiddet karşıtlığı, merhamet, adalet ve eşitlik gibi kavramları savunurken hayvanları günlük hayatlarında sömürmenin, türcü ideolojilerle öne sürüp bütün gezegeni tehdit eder bir tarzda devam eden tür kıyımını görmezden gelmenin büyük bir tutarsızlık olduğunu artık anlamalılar. Aksine hayvan hakları topluluğu (hayvan özgürlüğü hareketinden farklı olarak) hayvan sömürüsünü yok edemeyecek denli naiftir, tek meseleye odaklıdır ve sistematik bir anti kapitalist teoriden ve politikadan da yoksundur. Bu noktalarda ancak Sol’la yapılacak tartışmalardan fayda görebilir.

Bu yüzden insan ve hayvan özgürlüğü hareketlerini birbirinin ışığında yeniden düşünerek bu ilişkinin ne şekilde devam edebileceğine dair fikirler önermeye çalışacağım. İnsanların, hayvanların ve dünyanın olumsuz anlamda hakimiyet altına alınmasını hiyerarşi ve araçsalcılıktan kaynaklı iktidar patolojisinin sonucudur, bunlar ancak çokperspektifli teorilerle ve ittifak politikalarıyla ifşa edilebilir ve değiştirilebilirler. Öncelikle Hayvanları Savunma Hareketinin temel tarihi ve sosyolojik arkaplanında söz edeceğim ve Solun geleneksel olarak hayvanları müdafaa etme meselelerine nasıl baktığını göstereceğim. Ardından Inclusive Democracy’nin kurucusu olan Takis Fotopoulos’un görüşlerinden söz ederek hayvan ve insan özgürlükçüleri arasında karşılıklı diyalog ve öğrenme çabalarına çağrıda bulunarak yazımı sona erdireceğim.

Hayvanları Savunma Hareketinin Çeşitliliği

Hayvan Özgürlüğü Hareketi, Hayvanları Savunma Hareketi adını vereceğim ve büyüyen bir sosyal hareketin halen daha en küçük parçasıdır. Hayvanları Savunma Hareketi üç büyük (ve birbiriyle çelişen) eğilime sahiptir: hayvan refahı, hayvan hakları ve hayvan özgürlüğü.

Hayvanları Savunma Hareketi, 19.yy’da İngiltere’de RSCPCA’in(Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals) ve ABD’de ASPCA (American Society for the Prevention of Cruelty to Animals)’in kurulmasıyla refahçı kanattan mütevazı bir başlangıç yapmıştır. Refahçı kuruluşlar ardından bu ve diğer ülkelerde hızla yaygınlaşmıştır, ancak hayvanları sömüren kurumları asla ortadan kaldıramamıştır- bu kurumlar ister laboratuarlar, ister fabrika çiftlikleri, mezbahalar, kürk çiftlikleri, sirkler ya da rodeolar olsun- ama daha çok bu tür baskıcı ve şiddet dolu yapılar içerisindeki hayvanların çektiği acının azaltılmasına ıslah edilmesine yaramıştır. Refahçılar hayvanların çıkarları olduğunu kabul eder ama bu çıkarların eğer insanların çıkarları söz konusu ise yasal yollarla kurban edilebileceğini söylerler. Refaçılar hayvanlara “gereksiz” acı verilmemesi gerektiğini, onlara acı verilmesi ya da onların ölmesi gerekiyorsa bunun “insani” bir biçimde yapılması gerektiğini ileri sürerler.

Tabii bu fikre tamamen zıt bir şekilde hayvan hakları savunucuları hayvanların mutluluğun, özgürlüğünü ve hayatını insanların refahı söz konusunda olduğunda kurban eden refahçılığın çıkarcı iddialarını reddeder. Hayvan hakları felsefesi 1983’te Peter Singer’ın yeni ufuklar açan The Case for Animal Rights-Hayvan Hakları Meselesi kitabı basılana dek pek de ciddi manada ortaya çıkmamıştır.Regan ve diğer hayvan hakları kuramcılarına göre hayvanlar ve insanlar arasında temel ahlaki bir eşitlik söz konusudur ve her iki tür de hissetme yeteneği olan türlerdir, bu yüzden de önemli çıkarları ve tercihleri söz konusudur (mesela acı çekmemek gibi) bu yüzden de bu çıkarlar ve seçimler korunmalı ve itibar görmelidir. Dahası, Regan bir çok hayvan türünün (şempanzelerin, yunusların, kedilerin, köpeklerin vd) onları “bir hayatın öznesi” yapan ve insanlarınkine benzeyen bilişsel karakteristikler taşıdığını öne sürer. Yani bu hayvanlar bellek, kendini bilme ve geleceği algılama gibi kompleks mental yeteneklerle donatılmıştır . Sadece insanların hakları olduğu; çünkü sadece akla ve dile sahip yegane varlıkların insanlar olduğuna dair argümanlar aslen yanlış olmalarının yanı sıra haklara sahip olma anlamında gerekli ve yeterli koşul hissetme yeteneği olduğu için konuyla alakasızdır da.

Anaakım Hayvanları Savunma Hareketinin ve Peter Singer gibi filozofların refahçı felsefelerine tamamen zıt olarak hayvan haklarını savunanlar, hayvanların kendiliklerinden kaynakları değerleri ve temel haklarının daha büyük sebepler (yani insan) için bir kenara atılamayacağını öne sürer. Hayvanların çıkarları sonucu ne kadar iyi olursa olsun (mesela tıbbi bilgilerde ilerlemeler kaydetmek gibi) kurban edilemez. Bir çok insanın daha iyi bir sebep için , mesela sosyal refahı sağlamasına yarasa bile bir insanın kurban edilmesini ahlaksızlık olarak kabul etmesi gibi hayvan haklarını savunanlar da aynı akıl yürütmeyi hayvanlar için kullanırlar. Eğer hayvanların hakları varsa insanları tıbbi deneylerde kullanmakla hayvanları kullanmak arasında fark yoktur; çünkü bilimsel bilgiler insan deneyleriyle de yürütülebilir; ama ahlak ve insan hakları bunu yasaklamaktadır.

Hayvan hakları, acıyı azaltmanın değil hayvan sömürüsünü sürdüren bütün kurumların ve durumların tamamen ortadan kaldırılmasını talep eden bir konumdur; aynen 19.yüzyıldaki öncülü gibi, köleliğin yok edilmesini talep etmektedir yoksa kölelere daha iyi davranılmasını değil. Eşitlikçiliği, hakları ve köleliğin iptalini kucaklayışı açısından refahçılığa karşı dursa da bir çok hayvan hakları savunucusu eğitim ve yasal mevzuat yoluyla sıkı yasal değişim biçimlerini talep etme anlamında hayvan refahını savunanlarla aynı düşünmektedir. Refahçılar gibi hayvan hakları savunucuları da tipik şekilde kapitalist ekonomik, politik, ve yasal kurumları kabul eder ve nadiren paranın sömürücü mantığını ve pazar ile devlet arasındaki yapısal ilişkiyi anlamak için daha geniş sosyal/politik/ekonomik bağlama sahiptir. Adaletin devletin şirketler çıkarları tarafından çürütülüp baskı altına alınmış önceden onaylanmış kanalları aracılığıyla başarılabileceği şeklindeki burjuva ideolojisine olan bağlılık hayvan özgürlükçülerini hayvan hakları ve hayvan refahını savunanlardan ayırır. Bazen konumlarını haklar felsefesine dayandırarak, bazen de pratik eylemin önemi için gerekli felsefi tanımları reddederek ya da ondan uzak durarak da olsa Hayvan Özgürlüğü Hareketi hayvanları sömürenlere doğrudan saldırılar düzenleyerek hayvanların tamamen özgür kalmasını talep eder. O geniş ve eleştirel vizyonu içerisinde benzersizliğini koruyarak, Hayvan Özgürlüğü Hareketi kapitalizmi, emperyalizmi ve her türden zulmü ve hiyerarşiyi reddeder. Refah ve hak talep eden tek konu odaklı hareketler yerine Hayvan Özgürlüğü Hareketi özgürlük için yapılan bütün insan mücadelelerini destekler ve insanların, hayvanların ve dünyanın yaşadığı zulmün aynı sebeplerden ve dinamiklerden kaynaklandığını kabul eder. Hayvan Özgürlüğü Hareketi ideoloji, tavır ve kuruluş anlamlarındada baskın bir şekilde anarşisttir. Devletin şirketlerin çıkarlarını korumaya yönelik bir araç olduğunu ve kanunların da insanlar için yaratılmış bir afyon olduğunu kabul ederek Hayvan Özgürlüğü Hareketi örneğin baskınlar, izinsiz mekanlara girmeler, ve sabotaj gibi yasa dışı doğrudan eylemler düzenleyerek güç kazanma ve sonuçlar elde etmeyi hedefler. Hayvan Özgürlüğü Hareketi’nin önemli bir biçimi Animal Liberation Front’(ALF)’tur (Hayvan Özgürlüğü Cephesi). ALF 1976’da İngiltere’de ortaya çıktı, ABD’ye 1980’de yayıldı ve arından da dünya çapında 20den fazla ülkede etkin bir hale geldi. Hayvan Özgürlüğü Hareketinin bazı üyeleri hayvanları sömürenlere karşı şiddet uygulanmasını savunurken ALF mal ve mülke saldıran ama asla insan hayatına zarar vermeyen şiddet karşıtı bir prensip belirlemiştir.

Bu yüzden Hayvanları Savunma Hareketi içerisindeki en büyük ayrım tartışılageldiği gibi refah ve haklar konusunda değildir, ama daha çok devletçi ve devlet karşıtı yaklaşımlardadır. Yalnızca Hayvan Özgürlüğü Hareketindeki radikal gruplar temsili demokrasinin mitlerine karşı çıkar, çünkü onlar anarşist kültürlerde yaşıyor ve doğrudan eylemi keşfediyorlar. Açıkçası Hayvan Özgürlüğü Hareketi, Inclusive Democrcy(ID) ve diğer radikal Sol yaklaşımlara yakın olan yegane hareket olup onun da önemli politik sınırları vardır.

Ancak Hayvanları Savunma Hareketinin çoğulculuğu sadece refah, haklar, özgürlük perspektiflerini birbirleriyle yarıştırma meselesi değildir. Bu hareketin sosyal kompozisyonu sınıf, toplumsal cinsiyet, din, yaş ve politika meselelerini kuşatır.

Cumhuriyetçiler, Demokratlar, Solcular, anarşistler, feministler, anti-hümanistler, anarkoprimitivistler,, Yeşiller, Hristiyanlar, Budistler, Hindular ve diğerleri Hayvanları Savunma Hareketinin komplike durumunu ve ayrıksılığını meydana getirir. Sınıf ve emek mücadelesinden farklı olarak burada insanlar herhangi bir politik duruştan bakarak hayvanlar için merhamet talep edebilir, buna güzel bir örnek olarak George Bush’un eski basın danışmanı Matthew Scully’i örnek verebiliriz, Scully’nin etkili yazıları ve kitapları bulunuyor. İnsan Scully’nin geçmişini veya şu anki politik duruşunu iğrenç bulsa da çalışması bir çok insanı etkilemiştir, mesela hayvanlara karşı işlenen iğrenç zulümlerin geniş spektrumundan bihaber cumhuriyetçi elitler onun çalışmasından etkilenmiştir. Bu tür politik farklılıklar hem bir erdemdir hem de bir kabahat. Hayvanları Savunma Hareketinin halk nezdinde etkisini artırmaya yararken ve bu yüzden hayvan refahı meseleleri için mevzuatla alakalı yeni olasılıklara yer açarken felsefi ve politik tutarlılık olmadığı için hareketi birbiriyle çelişen ve rekabet eden fragmanlar haline getirmekte ne yazık ki.

Rofmrist ve tek konuya odaklı (ayrıca çoğunlukla beyaz ve orta/üst sınıf) Hayvanları Savunma Hareketi sistematik bir sosyal eleştiriden yoksundur, kapital mantığının hayvan sömürüsündeki belirleyici rolünü kavrayacak ve devleti sosyal değişimlere direnen dev şirketler tarafından yönetilen bir yapı olarak algılayacak bir sosyal eleştiriden yoksundur. İnsanın kapitalizme karşı yürütülen mücadelede köprüler kurabileceği tekil bir hayvanları savunma hareketi yoksa da Hayvan Özgürlüğü Hareketi içerisinde kapitalizmin ve devletin doğasını kavrayan, ve ayrıca radikal ittifak politikalarına açık ve bu konuda genellikle tecrübe sahibi pozitif istisnalar da mevcut. Bu yüzden Hayvan Özgürlüğü Hareketi,sosyal değişimi sağlamak için sadece hayvan sömürüsüne ve kapitalist endüstrilere karşı yürütülen mücadeleyle olan alakasıyla değil, ama insan ve dünya özgürlüğü mücadelelerinin parçası ve katalizörü olması anlamında da potansiyel manada önemli bir güçtür.

Hayvan Özgürlüğü Hareketinin Sosyolojisine Doğru

“Bizler felsefi manada çok tehlikeliyiz. Bu tehlikenin bir kısmı malın ve mülkün hayattan daha değerli olduğu ilüzyonuna kanmamamız…resmen delilik olan bu imtiyazı ortaya çıkarıyoruz ve görüyoruz ki sistem bu olmadan hayatta kalamaz.” Davir Barbarash, eski ALF sözcüsü

Hayvan hakları, hayvan özgürlüğü ve onun giderek büyüyen politik manaları hakkında bir sürü kitap bulunsa da hümanist ve Solcu aydınlar hayvan hakları/özgürlüğü mücadelelerinin sosyolojik anlamı ve manasını görmezden gelmiştir. Bu bölümde bu türcü bakışı ve görmezden gelme eylemini son otuz yılın hayvan hakları/özgürlüğü mücadelelerini geniş bir sosyolojik bağlama oturtarak düzelteceğim.

Son zamanların toplumsal tarihi bağlamında Hayvan Özgürlüğü Hareketi kökleri 1960 ve 70lerde görülen mücadelelerle bağlantılı “yeni bir sosyal hareket” olarak kabul edilebilir. Genellikle “sınıf ötesi” ve “postmateryalist” şeklinde etiketlenen yeni toplumsal hareketler daha yüksek ücretler peşinde değildir, tersine hiyerarşilerin sona ermesi ve doğal dünyayla yeni ilişkiler kurulmasına odaklanmıştır. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra işçi hareketi başa geçtikten sonra toplumsal mücadelelerin dinamikleri kapital-emek ilişkisinden kayarak adalet, özgürlük ve kimlik politikalarını içeren daha geniş bir şekile ulaşmıştır. Farklı ırktan insanlar, öğrenciler, feministler, gayler, ve lezbiyenler, barış anti-nükleer eylemcileri ve çevreciler yeni meseleler için mücadele ettiler bu dönemden sonra. Çağdaş hayvan hakları/özgürlüğü hareketleri 1960 ve 70lerdeki hareketlerin oluşturduğu sosyal ortamdan etkilenmiştir ve ilerici değişimler için çabalayan hareketlerin de önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Bu da elbette hiyerarşi, enstrümentalizm eleştirileri ve doğanın insan olmayan türlerin baskı altına alınmasına karşı yürütülen eleştiriler, çevreciliğe olan katkıları ve şiddetten uzak bir etik oluşturup onu geliştirmedeki rollerinin bir sonucudur.

Yeni toplumsal hareketler postendüstriyel kapitalist toplumda önemli rol oynarlar, burada artık ekonomik dinamikler fiziksel materyallerin işlenmesine değili tüketiciliğe, eğlenceye, medyaya ve enformasyona dayanmaktadır. Uluslar arası şirketler mesela Microsofot, Monsanto, Novartis gibi şirketler postendüstriyel ekonomide bilim ve araştırmanın önemini kanıtlıyor. Böyle görülmese de Hayvan Özgürlüğü Hareketine farklı bir açıdan bakmak için onun çağdaş anti-kapitalist ve anti-globalist bir hareket olduğunu, şirketlerce yönetilen “yukarıdan aşağı küreselleşme” tipi yerine kendini demokratik vizyonlarda belli eden “aşağıdan yukarı küreselleşme” şeklinde bir mücadelenin bir parçası olarak görmek gerekir.

Postendüstriyel dünyanın global bir bilim/bilgi kompleksine bağlı olduğu sürece ve bu da hayvan deneyleriyle sürdürüldüğü sürece hayvan özgürlüğü global kapitalizme Global Dirikesim Kompleksi adını vereceğim bir şekilde meydan okuyacaktır.

Bu yeni gücü doğrudan eylemle dirikesim karşıtı hareket (DEDKH)diye adlandırıyorum. Bu hareket biyomedikal araştırma endüstrilerine karşı ciddi bir tehdittir. İngiltere’de mesela, farmasötik, biyoteknolojik ve tıbbi araştırmalar ekonomiye en büyük katkı sağlayan üçüncü gruptur; bu bilim kompleksine yapılacak bir saldırı aslında İngiltere devletine ve global kapitale yapılmış bir saldırıdır .

Bugüne dek, İngiltere’deki ve ABD’deki Hayvan Özgürlüğü Hareketi bir çok hayvan yetiştiricisinin kapanmasını sağlamış, büyük araştırma merkezlerinin inşaatına son vermiş ve New York Borsasından HLS’in silinmesini sağlamıştır. Açıkçası Hayvan Özgürlüğü Hareketi büyük bir sosyal ve politik güçtür. Eğer Sol bunu kavramıyorsa bile İngiltere ve ABD’deki uluslaraası araştırma merkezleri kesinlikle anlıyorlar ; çünkü Hayvan Özgürlüğü Hareketini birinci sırada öneme sahip bir yurt içi terörist tehdit olarak kabul etmiş durumdalar ve karşılık olarak bu savaşı sürdürecek polis devletleri/eyaletleri inşa etmekle meşguller.

Global Dirikesim Kompleksi bir iktidar- bilgi matriksidir, postendüstriyel toplumda bilimin merkeziliğini yansıtır. İlaç endüstrileri, biyoteknoloji endüstrileri, tıbbi araştırma endüstrileri, üniversiteler ve test laboratuarlarını kapsar. Bütün bu kurumlar ilaçlarını test edip pazara sunmak için hayvanları kullanır; hayvanlar bu şirket-bilim makinelerinin işlevsiz kalacağı yağ ve gaz konumundalar. Huntingdon Life Sciences (HLS) ve Chiron gibi şirketler globalleştiği ve dünya çapında müşterileri olduğu için ALF ve SHAC gibi hayvan özgürlüğü grupları da direniş anlamında globalleşmiştir. Stop Newchurch Guinea Pigs (NSGP) gibi lokal bir grup İngiltere’de araştırmalar için kobay faresi yetiştiren bir aileye karşı savaş başlattı, işte bu grup da anti küreselleşme hareketinin bir parçasıdır; çünkü saldırdıkları – ve sonunda işi bıraktırdıkları- aile Global Dirikesim Kompleksine hayvan tedarik ediyordu. Anti-dirikesimcilerin politik görüşleri ne olursa olsun- liberteryan, serbest pazarcı, sosyalist veya anarşist- küreselleşmeyi sekteye uğratıyorlar. Doğrudan eylemle Dirikesim Karşıtı Hareket (DEDKH) şirketlerin tedarik zincilerini bozup, laboratuar prosedürlerini engelliyor, tutsak kölelerini de özgürlüğüne kavuşturuyor.

DEDKH’nin ekonomik tehdidinin yanı sıra ayrıca güçlü bir ideolojik ve felsefi tehdit de söz konusu, çünkü hayvan temelli bilimin ideolojik meşruluğuna da saldırılıyor. DEDKH ve hayvan hakları hareketleri tarafından artırılan güçlü ve gerçeklere dayanan ataklarla dirikesimin meşruluğu sorgulanırken bu aslında Bilimin otoritesine yapılan bir saldırı oluyor, modern Akıl Kilisesine yapılan bir saldırı bu. Dirikesim karşıtı hareket dirikesimin yanlış kabullerini ifşa ederken bilimin nesnelliğini alınıp satılacak birşeymiş gibi görerek nasıl şirketlerin çıkarlarına hizmet edebildiğini de göstermiş oluyor .

Hristiyan kilisesinin altın çağında olduğu gibi Bilimin rahipleri ve papazları da hasımlarını (mesela akademi ve başka yerlerde) gözden düşürerek ve onlara saldırarak kendi otoritelerini ve iktidarlarını savunuyor. Bilimin hükümet üzerinde büyük bir gücü var, yeni yasalar çıkartıp çıkarlarına hizmet ettirecek denli de güce sahip. Bu yüzden Bilimden kaynaklı yoğun baskı yüzünden İngiltere ve ABD’deki DEDKH şirket-devlet kompleksinden büyük karşı saldırılara maruz kalmıştır. Hem İngiltere hem de ABD hükümetleri konuşma özgürlüğüne çok ciddi kısıtlamalar getirmiş durumda ve son olarak da muhalifleri örneğin İngiltere’deki yasalarda ve ABD’deki Patriot (vatansever) Yasasında görüldüğü gibi mevcut olduğu şekliyle “terörizmin yüceltilmesi”ne karşı cezalandırdılar.Her iki devlet de hayvan özgürlükçülerine karşı anti terörist yasalar uyguluyor, sabotaj eylemleri ve “taciz” için de hapis cezası veriyor.

Bu yüzden DEDKH laik kilisenin öfkesiyle yüzyüze; Galile’nin dünya güneş etrafında döner dediği gibi anti-dirikesimciler de bir tür üzerinde uygulanan araştırmaların diğerinde uygulanan araştırmaya uygulanamayacağını ileri sürüyorlar, ve Hayvan Özgürlüğü Hareketi de bir bütün olarak insanların dünyaya ait olduğunu, dünyanın insanlara ait olmadığını söylüyor. Barış hareketleri askeri-endüstriyel kompleksin deliliğini ifşa etmesi gibi; anti- nükleer hareket nükleer gücün potansiyel yıkıcı gücünü ifşa etmesi gibi; çevreci hareketin büyüme ekonomisinin ekoojik sonuçlarını göstermesi gibi Hayvan Hakları Hareketi de biyomedikal araştırmanın yanlış kabulleri ve aydınlanmacılığındaki barbarlığı gözler önüne seriyor. Eğer Hayvan Özgürlüğü Hareketi yenibir sosyal hareket olarak görülebilirse, bir anti-kapitalist ve küreselleşme karşıtı hareket olarak görülebilirse o zaman sözünü ettiğim o üçüncü şekilde de yani çağdaş bir kölelik karşıtı hareket olarak da görülebilir.19. yüzyıl kölelik karşıtlarının evrensel haklar nosyonu üzerine kurulmuş bir toplumda milyonlarca insanın köleliğinin en büyük ahlaki dava olduğu gerçeğine insanları uyandırmak için çabalaması gibi 21.yüzyılın kölelik karşıtları da hayvanların çektiği acının ve gördüğü zulmün önemine ve korkunçluğuna karşı insanları aydınlatmak için çabalıyorlar. Önceden siyahların köleliğinin Amerikan demokrasisi ve modern değerler hakkında sorduğu çok temel sorular gibi hayvanların köleliği ile ilgili tartışmalar da insan ruhunun şiddetten, kabalıktan ve yabancılaşmadan hasar görmüşlüğünü eleştirel manada inceleyerek hayatın bütününe saygı duymaktan kaynaklı yeni bir ahlak ve duyarlılığa duyulan ihtiyacın altını çiziyor.

Laboratuarlardaki, fabrika çiftliklerinde, kürk çiftliklerinde, deri fabrikalarındaki, hayvanat bahçelerinde, rodeolarda ve diğer sömürü kurumlarındaki hayvanlar çağdaş kapitalist toplumun köleleri ve proleterleridir. Her yıl küresel olarak milyarlarca hayvan tutsak edilip sömürülüp öldürülüyor- cinayete kurban gitmek de yanlış bir deyim değil-. İnsan ekonomisinin bu çiğ materyalleri (kapitalizmden daha genel ve daha büyük bir hakimiyet sistemi olarak) kürkleri, etleri ve vücut sıvıları sebebiyle sömürülüyorlar. Doğadan çalınarak esaret altında üremeleri sağlanan ve yetiştirilen, kafeslerde zincirlere bağlı yaşatılan bu hayvanlar kelimenin gerçek anlamında köledirler, buyüzden de çağdaş kapitalist köle ekonomisinin bir parçasıdırlar.

Kölelik karşıtları refahçılığı ahlaki ilermenin önünde bir entrika olarak görürler ve konumlarını haklar felsefesine dayandırırlar. 19. Yüzyıl kölelik karşıtları köle sahiplerinin kölelere nazik davranmasından söz etmiyorlardı, onları iyi besleyip iyi giydirmesinden de söz etmiyorlardı, gerektiğinde dinlenerek çalışmalarından da söz etmiyorlardı. Tersine onlar köle-sahip ilişkisinin tamamen ortadan kalkmasını, kölelerin her türlü esaretten kurtulmasından söz ediyorlardı. Benzer şekilde günümüz kölelik karşıtları da hayvan sömürüsü pratiklerinin ve kurumlarının reformunu reddeder, hayvanların her türden insan sömürüsünden, hakimiyetinden ve zulmünden tamamıyla özgür kalmasını talep ederler.

HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ VE SOL



“Auschwitz birisi bir mezbahaya bakıp da ‘onlar sadece hayvan’ diye düşündüğünde başlar.” Theodor Adorno

“Hayvanlar söz konusu olduğunda bütün insanlar Nazidir; hayvanlar için bu sonu gelmeyen bir Treblinka’dır” Isaac Bashevis Singer

Hayvan özgürlüğü ahlaki evrimimiz ve politik mücadelemizdeki yeni gerekli ve mantıki ilerlemedir. Hayvan özgürlüğü insanların son ikiyüz yıl içerisinde yaptığı en ilerici ahlaki ve politik gelişmelere dayanıyor ve onları kendi mantıki sonuçlarına taşıyor. Hak, eşitlik, şiddetten uzak durmak gibi mücadeleleri bir sonraki aşamaya, hümanizmin suni ve yasal bağlarından uzaklara taşıyor, böylece türcülüğü de kapsayan hiyerarşilere de bütün önyargılara da meydan okuyor. Martin Luther King’in şiddetin ve ayrımların olmadığı “dünyaevi” hayali barış ve eşitlik değerleri bütün hayvan türlerini de içerek şekilde genişletilmedikçe gene de her yanı kan içerisinde bir mezbaha olarak kalıyor.

Hayvan özgürlüğü Sol’un hümanizmin konforlu sınırlarından etik bağlamda kaliteli bir sıçrama yapılması için değişmesine ihtiyaç duyuyor, böylece ahlaki çıtayı akıl ve dilden hissetme yeteneği ve öznelliğe doğru yükseltiyor. Solun bir zamanlar ekoloji ile yüzleşmesi gerektiği gibi şimdi de hayvan hakları ile yüzleşmesi gerekiyor. Ekolojiyle yapılan yüzleşme Solcu teori ve pratikleri zenginleştirip derinleştirdiği gibi hayvan özgürlüğü ve hakları ile yapılacak yüzleşme de benzeri sonuçlar verecektir.

Türcülük insan olmayan türlerin insan türünün ihtiyaçlarına hizmet etmek için var olduğu inancıdır, hayvanların değişik anlamlarda insanlardan alttadır ve insanların çıkarları onlarınkinden üstündür inancıdır. Irkçılık ve türcülük gibi türcülük de bir grupla diğeri arasında yanlış bir düalistik ayrım yaratarak hiyerarşik olarak farklılıkları düzenlemeye çalışır ve üstün olanın üstün olmayana olan hakimiyetini haklı çıkarmaya çabalar. Toplumun beyazların kendilerini farklı ırktan insanlardan üstün görmesinin ya da erkeklerin kadınları kendilerinden altta görmesinin mantıksızlığını, kabul edilemezliğini ve önyargılı bir tavır olduğunu idrak etmesi gibi artık şimdi de insanların kendilerini sadece türleri farklı diye hayvanlardan üstün görmesinin akıl dışı ve son derece keyfi bir tavır olduğunu anlamaya başladığını görüyoruz. Bir hayatın öznesi olan ve hissetme yeteneğine sahip hayvanlar arasında bu farklılıklar-insanın akıl ve dil sahibi olduğuna dair tek tür kendisini kabul etse de- artık cinsiyet farklılığı veya ten renginin farklı olmasından farklı bir şey değildir, ancak insan primatının evrim geçirmemiş psikolojisinde bu farklılıklar azami öneme sahiptir. Teori yani türclük teorisi, pratiği sözü edilmeyecek denli zalimane hakimiyet, şiddet ve cinayet biçimleriyle şekillendiriyor.

Türcülüğün önyargılı ve ayrımcı tavrı Sol’un da bir parçası. Şiddeti ve herkes için hak talep etmeyi küçümserken Sol milyarlarca mazlum hayvanın ihtiyaçlarını ve çıkarlarını kaale almakta başarısız oluyor. Her ne kadar küresel kapitalizmin holistik ve sistemli eleştirisini yapmakla gurur duysa da Solcular insan, doğa, ve düya özgürlük mücadeleleri arasında bağlantılar kuramadığı gibi sömürüye, hakimiyetçiliğe ve hiyerarşiye karşı tek bir güç olarak mücadele verme ihtiyacını da anlayamıyor.

Ekoloji ve hayvan hakları perspektifinden bakıldığında Marksistler ve diğer sosyal radikaller aşırı derecede tutucu tavırlar sergilemiştir. Komünist Manifesto’da Marks ve Engels hayvan refahçılarını küçük burjuva veya hayırseverler, fanatikler, naif reformistlerle aynı gerici kategoride değerlendirmişler ve böylece mesela ABD’deki hayvan refahı hareketinin kadınların politize olmasında önemli olduğunu anlayamamışlardır, kadınlar hayvanlara uygulanan zulmü azaltmaya uğraşırken onların bu mücadelesi erkek şiddetine karşı ve çocukların sömürülmesine karşı yürüttükleri mücadeleden ayrı bir şey değildi. 1844 Ekonomik ve Felsefi manüskriptlerde Karl Marks insan hayatına doğacı bir bakış geliştirdi ama baskın Batı geleneği gibi insanlarla insan olmayan hayvanlar arasında keskin bir düalizm sergiledi, sadece insanların bilince ve kompleks bir sosyal dünyaya sahip olduğunu ileri sürdü. Hayvanların duygusal, sosyal, ve psikolojik karmaşık yapısını reddederek Marks aslında hayvanların üretici eylemlilik anlamında sadece anlık ve içgüdüsel bir bağ sergilerken insan emeğinin özgür irade ve zekayla ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Eğer Marksizm ve diğer Sol gelenekler gururlar teorilerini bilime dayandırıyorlarsa o zaman sosyal radikallerin o bilimin- özellikle de hayvan duyguları, düşünceleri ve iletişiminin karmaşıklığını çalışan kognitif etoloji disiplininin hayvanları bilinçten ve sosyal hayattan yoksun varlıklar olarak gören yanılgılarla dolu, gerici, türcü kavramlarını çevrelediğini idrak etmeleri gerekiyor.
Marks’ın çevreci bir bilince sahip olup olmadığına dair bir sürü renkli tartışma devam ede dursun onun türcü olduğu ve sosyal teori ve politikaları sakatlayan demode antroposentrik/hakimiyetçi paradigmaya sahip birisi olduğu kesindir.Sol türcülüğünün manzarası – çoğunlukla ilerici dergilerde , gazetelerde ve online sitelerdeki makalelerin azlığından bellidir, bu da hayvan hakları hayvan sömürüsü meselelerini düşünmeyi reddetme şeklinde bir kabalıktan kaynaklanıyor.

Mesela The Nation fabrika çiftliğinde çalışmakta olan işçilerin maruz kaldığı davranışlarla alakalı iğneleyeci bir yazı yazdı, ama oradaki kafeslere tıkılıp kalmış binlerce tavuğun maruz kaldığı sömürüden tek kelime söz etmedi. Tam tersi bir şekilde Gale Eisnitz’in çalışması Slaughterhouse-Mezbaha hayvanların ve insanların mezbahalarda yaşadığı sömürüyü, insanların hayvanlara uyguladığı rutinleşmiş şiddet eylemleri yüzünden insanın insanlıktan çıkışını göstererek anlatıyor.

Önyargı, cehalet, taşralılık ve bütüncü yaklaşımdan mahrumiyetin bir semptomu olarak Sola iyice yayılmış olan bu tavrı daha iyi anlamak için ünlü bir Marksist kuramcı ve Z Magazine/Z Net’in yardımcı kurucusu olan Michael Albert meselesini düşünelim. Çevre ve hayvan hakları dergisi olan Satya’da son röportajında Albert şu itirafta bulunuyor: “dünyayı daha iyi bir yer yapmak için toplumsal hareketlerden söz ettiğimde aklıma gelen şey hayvan hakları değil. Dürüst olmam gerekirse hayvan hakları benim için kadın hakları, latino hareketleri, gençlik hareketleri veya diğerleri gibi bir anlam taşımıyor. Hayvan hakları ve ona dair eylemliliklerle alakalı geniş çapta bir tartışmanın gerektiği aşikar. Ama gerçekten de Irak’taki savaş ya da haftada 30 saatlik çalışma hakkı gibi bir aciliyeti de yok.”

İnsan üstünlüğüne inanan Albert’tan hayvan ve insanların çektiği acıların birbirine benzediğini söylemesini beklemiyorum; ama akla hayale gelmeyecek şekilde esaret altına alınan, işkence edilen ve öldürülen on milyarlarca hayvanın acısının görece daha rahat hayatlar yaşayan insanların çalışma saatleriyle karşılaştırılmasını da anlamıyorum. Ancak insan ve hayvan özgürlüğü meseleleri kimsenin kazancının olmadığı bir yarış değildir, hayvanlar için elde edilen kazanımlar insanlar için kayıplara sebep olmaz. Soldaki çoğu kişi gibi, Albert da hayvanların suistimal edilmesi ve insanların çektiği acı arasındaki derin bağlantıları kavramasına yardımcı olacak bütüncül vizyona sahip değil.

Miyop Soldaki sorun sadece Karl Marks’tan kaynaklanmıyor, ayrıca onu çevreleyen geleneklerden de kaynaklanıyor-modern hümanizmden, mekanik bilimden, endüstriyalizmden, Aydınlanma’dan da kaynaklanıyor. Tanrı merkezli bir dünyadan insan merkezli bir dünyaya doğru alınan yol, kana susamış Hristiyanlığın haçlı seferlerinden Aydınlanmanın eleştirel düşünce ve otonomi kültürüne doğru gidilen mesafe çok büyük tarihi kazanımlardı ve hayvan hakları da işte bu kazanımlar üzerinde yükselmiştir. Modern sosyal kuram ve bilim Hristiyalığın en kötü yönlerinden birisini (idare etmeyi olumsuz anlamda hakimiyet olarak anlayarak) hayvanlar insanlar kullansın diye vardır görüşünü devam ettirmiştir. Gerçekten de hayvanların durumu dirikesim, genetik mühendislik, klonlama, fabrika çiftçiliği ve mezbahaları geliştiren modern bilimler ve teknolojilerle daha da kötüleşmiş durumda.

Darwinizm Marks ve onu takip eden radikal düşünceler üzerinde önemli bir etki yaratmıştı, ama hiç kimse Darwin’in hayvan hayatının zekasına yaptığı vurguyu önemsemedi, bütün türler arasındaki temel eşitliği ve hayvanlardan insanlara doğru giden evrimin sürekliliğini önemsemedi.

Sosyal ekologlar ve Murray Bookchin gibi eko-hümanistler hayvanların istismar edilip öldürülmesinden bir endüstri oluşmasını kınarlar ama hayvanların insanların amaçları uğruna kullanılmasını savunan o insan hakkına asla karşı gelmezler. Farklı hayvan türleri arasındaki akıl, dil, kültür ve teknolojiyi belgeleyen bilimsel çalışmalardan bihaber olarak Bookchin Kartezyen Marksistlerin mekanistik görüşü tekrar ederek hayvanların dilden ve akıldan yoksun aptal yaratıklar olduğu görüşünü kabul eder. Bu yüzden hayvanlar “birinci doğa”ya aittir, yoksa bu coşkun bir biçimde yaratıcı insan kültürünün dünyası olan “ikinci doğa”ya değil. Genelde Solda olduğu gibi sosyal ekologlar hayvan sömürüsünün çevreye, insan toplumuna ve insan psikolojisine olan etkisini kuramlaştırmakta başarısızlar. Nihayetinde onlar kapitalist sosyal ilişkiler içerisinde hayvanlara karşı işlenen o korkunç şiddet türlerine izin veren ve onaylayan aynı refahçı görüşleri barındırıyor ve “insani tavır”dan söz eden dirikesimciler, fabrika çiftliklerinin sahipleri, mezbaha operatörleri, kürk çiftçileri , rodeo ve sirk patronlarıyla aynı dili konuşuyorlar.

Sol geleneksel olarak ekonomiye doğrudan bağlantılı olmayan baskı çeşitlerini anlamak ve ondan söz etmek yeteneği anlamında geri kalmış durumda. Sol için ırkçılığı, cinsiyetçiliği, ulusalcılığı, dini, kültürü ve günlük hayatı, ideoloji ve medyayı, ekolojiyi ve diğer meseleleri anti-kapitalist çerçeve içerisinde tanımak için on yıllarca süre geçmiştir, ve bunun eninde sonunda olmasının sebebi de diğer özgürlük hareketlerinin baskısıdır. Marksist Solun cinsiyet, ırk ve kültürü sözü edilmesi gereken konular olarak belirlemiştir ama bunlar da ancak sınıf mücadelesi başarıldıktan sonra sözü edilecek konulardır. Bu tür dışlayıcı ve indirgemeci politikalar Rosa Luxemburg’ün günlük hayatın ve kültürün önemini belirtmek için söylediği “Eğer dans edemeyeceksem sizin devriminizin bir parçası olmak istemiyorum” sözlerini hatırlatıyor.

Frankfurt ekolü kuramcıları gibi Neo-Marksistler politika, kültür ve ideolojinin sadece ekonomi ve sınıfa indirgenemeyecek önemini kavradılar . 1960lardan sonra Solcular nihayet ekolojininim sadece bir “burjuva meselesi” ve toplumsal mücadelelerden bir “sapma” olmadığını anladılar. “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı eserinde Max Horkheimer ve Theodor Adorno insanların doğa ve ve birbirleri üzerindeki egemenliği arasındaki ilişkinin ve hayvanların esaret altındaki görüntülerinin aslında insanın kabalığının ve doğaya yabancılaşmasının önemli sembolleri olduğuna dair önemli içgörüler geliştirdiler. Herbet Marcuse, doğal dünyayla olan ilişkiler ve sömürüden uzak tavırlarla bezeli “yeni bir duyarlılığın” öneminin altını çizdi.

1970lerden beri Sol “doğa sorunu”ndan söz etmeye başlamış olsa da hayvan meselesinin toplumsal ve ekolojik meselelerin bağrında yattığını görme konusunda başarısız oldu. Meselenin karşılıklı ilişkiler hakkında olduğunu basit ama vurucu bir şekilde belirtmek için bir toplumun onun dominant gıda üretimi fabrika çiftçiliği olduğu sürece ekolojik sürdürülebilirliği başaramayacağını düşünmeniz yeterli. Hayvanları insanların gıda tüketimi için esaret altına altıp ona kilo aldırma şeklindeki endüstriyel sistem ABD’de 2. Dünya Savaşı’ndan sonra zirveye çıktı ve ardından da tüm dünyaya yayıldı, işte bu su kirliliğinin (kimyasal maddeler, çok büyük hayvan artığı vb sebeplerle ) ana sebebi olup orman yağmurlarının yok edilmesinde, çölleşmede, küresel ısınmada ve yetersiz su, arazi ve ürün kullanımında da önemli etkenlerden olmuştur.

İnsanın kabalığı ve doğaya yabancılaşmasını eleştirenler toplumun ekoloji yoluyla doğayla yeniden uyum içerisine girmesinin önemini belirtirken bir yandan da içerdiği milyonlarca hayvan türünü görmezden gelerek sadece fiziksel dünyaya odaklanan yeni etiğin türcü, miyop ve yetersiz olduğunun altını çiziyorlar. Bu durum şuna benziyor; sanki herkes dağlara ve nehirlere saygı duyarak gemiye binebilir ama bir yandan da hala hayvanlar üzerinde deneyler yapmak, onlarla eğlenmek, onları yemek, ve onları giymek istiyor. Solun ekolojik meseleleri doğal dünyaya duyulan derin bir saygıdan değil ama daha çok sürdürülebilir bir çevrenin insanın varlığı için ne kadar önemli olduğunu anlamış bulunan “aydınlanmış bir antroposentrizmden” (açık seçik bir oksimoron) kaynaklanıyor. Hayvanların ekosistemlerin sürdürülebilirliği açısından önemini ve hayvan sömürüsünün ne türden çevresel sonuçlara sebep olabileceğini bilmenin ne hayati bir role sahip olduğunu anlamak daha zor bir mesele olabilir, hayvanlara uygulanan şiddet ve insanlara uygulanan şiddet arasındaki ilişkiler gibi daha kompleks meseleleri burada saymıyoruz bile. Dahası, “doğaya saygı duymak” ağaç dikerek, hibrid arabalar kullanarak, yeniden dönüşüm kutuları kullanarak daha kolaydır, yoksa hayvan yemeyi ve hayvan ürünlerini giymeyi bırakan bir vegan olarak doğaya saygı duymak daha zordur. İnorganik dünyayla alakalı bir görüş farklılığından çok daha farklı olarak insanın hayvanlarla alakalı görüşlerinde devrim yaparak etik veganizmi benimsemesi çok daha zor, kompleks ve hem felsefi hem pratik akıl açısından derin bir meseledir.

Kısacası, modern radikal gelenek- feminizmi ve ırkçılık karşıtlığını içeren Marksist, sosyalist, anarşist ya da diğer Sol bir gelenek olsun- Batı’nın antroposentrizm mirası devralmıştır; çevre ve gezegen üzerindeki diğer türler açısından özgürleştirici bir felsefe olarak asla görülemez. Günümüz Solu hayvanlara yönelik bir Stalinizmdir.

Gerçek devrimci bir sosyal kuram ve hareket bir türün üyelerini değil sadece, ama bütün türleri ve dünyanın kendisini de özgürlüğüne kavuşturacaktır. Adına layık bir biçimde geleceğin devrimci hareketi mesela ilk tarım topluluklarının hayvanları tarımda kullanması örneğinde olduğu gibi hiyerarşi ve hakimiyetçiliğin köklerini kavrayacak ve doğaya dair yeni bir etik oluşturabilecektir, çevre etiği ve hayvan hakları bir araya gelerek enstrümentalizmi ve akla gelebilecek her türden habis formdaki hiyerarşik düşünme biçimlerini alt edebilecektir.
ID(Inclusive Democracy-Kapsamlı Demokrasi) ve Hayvan Özgürlüğü


“İnsanlar hayvanları katletmeye devam ettikçe birbirlerini öldürmeye de devam edecekler.” Pisagor

“Bir çok eylemci bu hareketin devrimci niteliğini anlamıyor. Biz büyük bir savaş veriyoruz, gezegenimizi ve hayvanları insanın açgözlülüğüne ve insan yıkımına karşı savunuyoruz.” David Barbarash, eski ALF Basın Sözcüsü

Hayvanları Savunma Hareketi monolitik bir yapı olmadığı için devletçi ve devletçi olmayan tarafları, radikal ve muhafazakar boyutları olduğu için Sol eleştiriler genellemeler yapmamalı, bu farklı eğilimleri de göz önüne almalı. Hayvan hakları/özgürlüğü meselesi ID (KapsamlıDemokrasi-Steve Best ve Anthony J. Nocella’nın kurduğu bir site) ve diğer radikal yönelimler için şu anlamlarda önem taşıyor: 1- bu mesele Sol ideolojinin bir parçası olan türcülüğün ve hümanizmin provakatif manada daha iyi bir eleştirisinin yapılmasını sağlar, 2- ekoloji ve doğa meselesine dair daha geniş bir düşünme talep eder , ve 3- hiyerarşinin ve hakimiyetçiliğin dinamikleri ve kökenleri konusunda daha zengin ve bütüncül bir analize sağlar.

Belirttiğim gibi, hayvan refahı ve hakları taraftaları politik ve legal yollar aracılığıyla önceden kabul görmüş şekillerde değişiklik yapılmasından yanadır, bunu yaparken de temsili demokrasinin işlediği ve çıkarlar, büyük şirketler, ekonomik büyüme ve çıkarın gücü karşısında adalet, akıl ve merhameti savunabildiğine büyük bir imanla bağlıdırlar. Bu legalist yönelimler hayvanları savunma hareketinin büyük bir bölümünü oluşturur, çoğu büyük bürokrasi ve para kazanma makineleridir; ancak sıklıkla hayvanlar adına kazanımlar ve zaferler elde ederler ; aynı anda demokrasi mitinin devletçi mitlerini güçlendirir ve meşrulaştırırlar.

Hayvan refahı ve hakları legalistleri hayvanların çektiği acıyı çok büyük ölçüde azaltabilmişlerdir, kedi ve köpeklerin iyi yuvalara kavuşturulmasından tutun hayvan barınaklarına ve fabrika çiftiliklerindeki hayvanların durumlarını iyileştirmeye dek. Fabrika çiftliklerinde ve mezbahalardaki hayvanların çıkmazı aslında o kadar korkunç bir boyutta ki katlanmak zorunda oldukları bu cehennemde yapılacak her türden iyileştirme övgüye layık olup desteklenmeli. Köleliğin kalkmasını savunan veya toplumsal devrimci bir hareket açısından önemsiz olsa da batarya kafeslerinin büyüklüğündeki küçük bir artış bile bu hapisanelere tıkılmış tavuklar için çok büyük anlam taşır. Aynı zamanda refahçı taktikler hayvanların meta konumunda bir değişiklik yaratmadığı gibi fabrika çiftliklerinin ve mezbahaların kurbanları üzerine “insancıl tarım” damgasının vurmasına da sebep oluyor. Bu yüzden hayvanların katledilmesini meşrulaştırırken tüketicinin vicdan azabı hissini dindiriyor; belki de uzun vadede daha fazla esarete ve ölüme sebep oluyorlar.

Hayvanları Savunma Hareketindeki hayvan refahı ve hakları yaklaşımları kendi davalarının haricinde neredeyse tamamen apolitiktir. Çoğu kez legalistler 1- toplumsal hareketlerin tarihinden bihaberdir , 2- küresel kapitalizm ve neoliberalizmin mantığı ve dinamiklerine dair eleştiri getiremez ve 3- kapitalizmle hayvan sömürüsü arasındaki bağlantıyı görmeyi başaramazlar. Bu yüzden sistemli bir vizyona , endüstrileştirilmiş kitlesel üretim ve ölüm sistemleriyle hayvanları sömüren küresel sistemin ve toplumun politik eleştirisine sahip olmadan mücadele etmeye devam ederler.

Sömürü ve çevrenin yıkımına sebep olan akıl dışı bir büyüme sistemi olarak kapitalizme getirilen bütüncül ve yapısal eleştiriler sosyal ekoloji ve ID-/Inclusive Democracy-Kapsamlı Demokrasi gibi farklı yaklaşımlar yaratılması açısından önemli olmuştur, bu yüzden de Hayvanları Savunma Hareketinin kuramsal gelişmesi açısından olmazsa olmazıdır. Sofistike bir toplumsal ve tarihi çözümleden yoksun olarak Hayvanları Savunma Hareketinin çoğu yukarıda sözü edilen bütün suçlardan mahkum durumda. ID’nin eleştirileri bu noktada doğrudur, Hayvanları Savunma Hareketi reformist, tek konuya odaklı bir hareket olup talepleri çıkar, büyüme ve hakimiyet uğruna bütün hayatı ve dünyayı sömüren bir küresel sistem tarafından hemen yutulan bir harekettir, oysa potansiyel olarak bu talepler ekonomisi önemli ölçüde hayvan sömürüsüne dayanan bir sistem için hayvan haklarını talep etmekle radikal sayılabilecek bir durumdadır.

Hayvanları Savunma Hareketine ve diğer reformist davalara zıt olarak Takis Fotopoulos insan dinamikleri ve sosyal kurumlara bakışımızı genişletirken, onların dünya üzerindeki etkilerini ve toplum için sonuçlarını da ortaya koymaktadır. Anti-kapitalist, radikal demokrasi ve “ekolojik demokrasi” kavramı içerisinde ekolojik meseleleri birleştirerek Fotopoulos bu nosyonu “ insanın doğal dünyaya egemen olma çabalarını yok etmeye yönelik kurumsal bir çerçeve, yani başka bir deyişle insanlarla doğayı entegre etmeye yönelik bir sistem olarak düşünmekte ve bu da Doğaya araçsalcı bakışın aşılmasıyla mümkün görülmektedir. Araçsalcı bakışta Doğa büyümek için bir araç olarak görülür, bu da iktidarın sonsuz şekilde yoğunlaştığı bir süreçtir.”
Fotopoulos ve diğer ID kuramcıları küresel kapitalizm ve onun sosyal demokrasi ve neoliberalizmden başka diğer politik sistemler karşısında kazandığı başarının önemli bir analizini ve kritiğini yapıyor. Sosyal ekoloji ve Sol kuram için genel olarak doğru olsa da insanların tarih boyunca hayvanları sömürmesinin dinamikleri ve sonuçları ID’nin doğa, ekoloji ve araçsalcılık üzerine geliştirdiği kuramda söz edilen bir şey değil.

ID eleştirisinin Hayvanları Savunma Hareketinin devletçi yönelimini hedef seçme kolaycılığına rağmen bu genel çerçeve Hayvan Özgürlüğü Hareketi söz konusu olduğunda yön değiştirmek zorunda, çünkü burada bazı önemli ortak özellikler söz konusu. Öncelikle, Hayvan Özgürlüğü Hareketinin retorik ve doğrudan eylem taktikleri gösteriyor ki ID gibi Hayvan Özgürlüğü Hareketi de devletin kapitalist ekonominin bir uzantısı olduğunu ve bu yüzden de temsili demokrasinin bir mit ve esrar perdesi olup kapitalizmin muhaliflerini yatıştırıp onların gözlerini seçimlerle boyadığını ortaya koyuyor. İkincisi Hayvan Özgürlüğü Hareketi aynen ID gibi anti-kapitalisttir, hiyerarşi ve baskı konusunda sistematik(ya da en azından bütüncül) bir çözümleme sunmaktadır. Üçüncü olarak, Hayvan Özgürlüğü Hareketi insan ve çevreci hareketlerle dayanışma adına tek konu odaklı olmayı da reddeder. Dördüncü olarak, Hayvan Özgürlüğü Hareketinin anti-kapitalist ideolojisi doğası gereği anarşisttir. Hayvan özgürlüğü savunucuları sadece sosyal ve politik görünümleri açısından anarşist olmakla kalmazlar, organizasyon ve taktik anlamında da anarşisttirler. ALF eylemcilerinin birbirleriyle kurduğu küçük hücreler- bir diğer ALF üyesinin bilmediği ve böylece polisin müdahalesinin söz konusu olmadığı yapılanmalar- yardımlaşma, destekleme ve bilinç oluşturma anlamında diğer anarşist gruplara benzemektedir.

Hayvanları özgürlüğe kavuşturma projesi insanları özgürleştirme ve doğal bir dünya mücadelesi ile bağlantılıdır. Hayvan özgürlükçülerinin hayvan ve insan hakları mücadelelerini tek bir mücadele olarak gördükleri Dünya’nın uğradığı zulmün ve baskının köklerini ortay a çıkarmayı ister ; adaletsizliğe, zulme, sömürüye, savaşa, şiddete, kapitalist neo-liberalizme ve doğal dünyanın ve biyolojik çeşitliliğin yok edilmesine karşı çıkan gezegen mücadeleleri arasında önemli yer tutar.

Radikal hayvan hakları/özgürlüğü eylemcileri ayrıca online öğrenme topluluklarında, enformasyon sitelerinde de etkindirler, örneğin Infoshop ve Indymedia örnek olarak gösterilebilir, bu yerlerde radikal kültürler küresel manada şekillenmektedir. Fotopoulos ve diğer eski ve yeni anarşistlerin tasavvur ettiği topluluklar online olarak global topluluklar ve aralarında Amerikan Yerlileri, Kara Panterler, dünya ve hayvan özgürlüğü savunucuları gibi militan sözcülerin de bulunduğu, ayrıca enerji verici, birleştirici ve politize edici bir hard core müzikle de ifade edilen Liberal Destek Takımları tarafından katılım sağlanan protestolarda bulunuyorlar. Bir çok hayvan özgürlükçüsü toplumsal meselelerin farkında olup insan özgürlüğü mücadelelerine katılmış, politik olarak radikal ve açıkgöz, ittifak politikalarına destek veren kişilerdir. Hayati öneme sahip, kaliteli düşünce, mücadele ve ittifak biçimleri ortaya çıkıyor ama Sol’un bu durumun farkında olduğunu söyleyemeyiz.

Diğer toplumsal hereketlerin kurumsallaştığı, gücünü kaybettiği, reformist bir hal aldığı koşullarda hayvan özgürlükçüleri gerçek çağdaş direniş örnekleri olmuş durumda. Onlar iktidara, devlet egemenliğine, ideolojik hegemonyaya meydan okuyorlar. İnsanların dezenformasyon sistemleri, medya kaynaklı pasifizm, kitlesel kültürel uyuşturucu ve eğlence çeşitleriyle normalleştirilip robotlaştırılmasına da karşı çıkıyorlar. Kelimenin gerçek anlamıyla tuğlalarla, çekiçlerle, Molotof kokteylleriyle sömürü ve baskı kurumlarına saldırıyorlar, yoksa sadece ideolojilerine ve kavramlarına saldırmakla bırakmıyorlar işi. Militanlıkları ve cesaretleri onay görmeyi, saygı duyulmayı ve desteklenmeyi hakediyor. Günümüz radikalleri çoğunlukla kuram ve felsefeyle uğraşırken Hayvan Özgürlüğü Hareketi kapitalizme karşı ve hayatı savunma adına eylemlerde bulunuyor, bunu da kendi kişisel özgürlüklerini sabotaj ve baskın sırasında yakalanırlarsa kaybetme pahasına yapıyorlar.

Ancak Hayvan Özgürlüğü Hareketi ve ID arasında ne kadar paralellikler bulunsa da Fotopoulos Hayvan Özgürlüğü Hareketini küresel kapitalizme ve onun çeşitli hiyerarşik iktidar sistemleri konusunda detaylı ve sağlam bir eleştiri getirememesi manasında eleştiriyor, ayrıca doğrudan demokrasi adına Pazar sistemini ve devletin gücünü kırıcı radikal sosyal değişimler meydana getirmek için gerekli pozitif ve uygulanabilir stratejiler ortaya koyamaması anlamında da eleştiriyor. BU bakış açısıyla Hayvan Özgürlüğü Hareketinin sınırlarından söz ederken “hayvanlara yönelik alternatif bir bilincin gelişmesi ancak antisistem bir bilincin parçası olmakla mümkün olabilir, bu da yerel, bölgesel, ulusal, uluslar arası boyutlarda hegemonik bir yapıda olmak zorunda. Başka bir deyişle ekolojik demokrasi stratejisi ID(Kapsamlı Demokrasi) stratejisinin bir parçası olmalı, burada da doğrudan eylemin Solun geleneksel taktiklerinden daha fazla bir anlam taşısa da önemli bir rolünün olduğu ve hala bir savunma taktiği olarak işe yaradığı kabul edilmeli. Aslında en çok gereksindiğimiz şey halihazırdaki sistem içerisinde alternatif kurumlar(yani ekolojik demokrasinin kurumlarını) oluşturarak sistem karşıtı bilinci hegemonik bir hale getirmektir.

Fotopoulos’un sözleri olasılıkla balina ve şempanzelerin türünü yok olmaktan korumak, dünyayı kurtarmak ve bazı deniz ve karar hayvanlarının tamamen ortadan kalkmasını engellemek gibi tek konu odaklı davaların önemini azaltıyor. Birbiriyle bağlantılı olsun ya da olmasın sosyal adalet, hayvan hakları ve ekoloji uğruna yapılan radikal mücadeleler her biri otorite yanlısı ve sömürücü sosyal sistemlerin sonucu olan küresel ısınma, yağmur ormanlarının yok olması, hızlı ekolojik bozulma çağında her türden farklı şekillerde ortaya çıkıyor.

Ancak Fotopoulos temel argümanında kesinlikle haklı. Sabotaj eylemleri- günümüzün cesur direnişinin önemli ve nadir örnekleri olarak-artçı, savunmacı ve kapitalist hakimiyetin daha büyük zararlarını durdurmaktan aciz bir yapıdadır. Hayvan Özgürlüğü Hareketinin çoğu bunu kabul eder. Radikal değişiklikler için gerekli pozitif vizyonlar ve onları yerli yerine koymak için gerekli olan somut mücadeleler ve değişim geçiren sosyal formlara acilen ihtiyaç duyuluyor, Hayvan Özgürlüğü Hareketi içerisindeki bazı kuramcılar ve eylemciler bu projeye önemli katkılarda bulunmaya devam etseler bile.

Dahası, Fotopoulos’un Hayvanları Savunma Hareketi’ne yaptığı mesela Matthew Scully gibi hayvansever neoconların kahraman olarak görüldüğü şeklindeki eleştirisi de doğrudur:” Şuandaki bu geniş hareketten sistem karşıtı bir hayvan özgürlüğü hareketi doğmazsa bütün hareket yakında doğrudan eylemi dahi kınayan ve böylece orta sınıf arasında saygınlığı artırmayı amaçlayan “acısız” (elitler içni tabi) bir lobiye dönüşebilir. Ne yazık ki bu tür sözler FBI’ın Hayvan Özgürlüğü Hareketine yönelik yaptığı cadı avını alkışkayan ve “ALF ve ELF’in sonsuza dek yokolduğunu görmeyi dilediğini” söyleyen HSUS gibi kurumlar için son derece doğru, çünkü böylece radikalizmin alevlerinin reformist, tavizkar, tek konu odaklı, alıngan-hassas, kedi köpek sevici politikaların girdsbında yok olmasını görmek istiyorlar.

Ancak söylediğim gibi içgörüler, öğrenme süreci ve değişikliklerin her iki taraftan da tecrübe ediliyor olması lazım, ve hayvanlarla alakalı geliştirilecek bu bakış açısının radikal toplumsal politikalar için oldukça yüksek bir verimliliği söz konusu olacak o zaman. Hayvanlarla alakalı bu perspektif ID-Kapsamlı demokrasinin ekoloji bölümün derinleştirebilir, ayrıca bir yandan da hayvanların hakimiyet altına alınması ve insanların egemenlik altına alınması arasındaki karşılıklı bağlantılara dair anlayışımızı derinleştirebilir. Ekolojik demokrasinin hedefleri, fabrika çiftçiliği gibi global şekilde cereyan eden hayvan sömürüsü örnekleri ortadan kaldırılmadan gerçekleştirilemez. Araçsalcılığın eleştirisi yapılmadan ve gerekli değişiklikler ortaya konmadan da bu gerçekleştirilemez.

Hiyerarşiye temelleriyle, gelişimiyle, çok yönlülüğüyle ve birbirine karışmış şekileriyle beraber kuramsallaştırmanın en iyi yolu çeşitli hakimiyet modları arasında benzersiz ve ortak yönleri görebilen indirgemeci olmayan bir yaklaşım izlemektir. İktidarın mekanizmaları ve modlarında tarihe yayılmış bir gelişmenin sonucu olan bir çokluk söz konusudur, farklı anlatılar iktidar ve egemenliğe dair farklı içgörüler sunar. Feminist bakış açısına göre her ezilmiş grubun toplumun doğasına dair farklı bir perspektifi ya da içgörüsü vardır. Mesela; beyaz olmayan insanlar ırkçılığn ve sömürgeciliğin patolojisini aydınlatabilir. Kadınlar tarij boyunca çok değişik sosyal iktidar modları değiştiren ataerkilliği aydınlatmaya yarayabilir. Hayvanlar çektikleri acılardan söz edemeseler de sadece bu bakış açısıyla- yani hayvan sömürüsünün bakış açısıyla- insanlar türcülüğün doğasını anlayabilir, insan şiddetinin temel sebeplerini kavrayabilir ve mizoterinin (doğadan nefret etme) önemli açılarını ve toplumun şu anda yüzyüz bulunduğu sosyal ve ekolojik krizin sebeplerini idrak edebilir.

Hayvan perspektifi iktidarın ve hakimiyetin doğası üzerine önemli içgörüler sunuyor. Sosyal ekoloji veya ID-Kapsamlı Demokarsi gibi hiyerarşinin köklerini, gelişmesini ve dinamiklerini anlama iddiasında olan teoriler insanın hayvanlar üzerindeki hakimiyeti ve insanın insan üzerindeki hakimiyeti konusunun birbiriyle alakası konusunda yazılmış literatürü göz önüne alırsa büyük fayda sağlayabilir. Hiyerarşi, hakimiyet ve şiddetin derin psikolojik kökü olarak araçsalcılığa yönelik her türden eleştiri bu kökleri avcılık ve toplayıcılıktan tarım toplumlarına dek devam eden süreçte hayvanların egemenlik altına alınması anlamında analiz etmek zorundadır. Araçsalcılık türcülük şeklinde ortaya çıkmakta ve antroposentrizmin ana hatlarını daha genel bir şekilde oluşturmaktadır.

Hiyerarşinin teknolojik, ideolojik ve sosyal biçimleri insanların hayvanları köleleştirmesi, evcilleştirmesi ve onlara hükmetmesi şeklinde başlayıp ardından insanın insana hükmetmesi biçimin almıştır. The Dreaded Comparison: Human and Animal Slavery- Korkulan Benzerlik:İnsan ve Hayvan Köleliği kitabında Marjorie Spiegel hayvanların sömürüsünün siyahların insanlıktan çıkarılması ve köleleştirilmesi için bir model yaratıp bi metafor olarak görüldüğünü, bu sömürünün gerekli teknoloji ve pratikleri de gereğince sağladığını yazıyor. Hadım edilmekten zincire vurulmaya, damgalanmaya, kulak kesmeye, beyazlar siyahları ezmek için hayvanlarla yaşananlara dayalı uzun bir tarihten faydalanmıştır. Hayvan olarak görüldükten sonra siyahlar hayvan muamelesi görmüştür. Dahası “fuzuli hayvanlar” şeklinde karalayarak kölelik kurumunu meşrulaştırmış ve bu geleneği daha da sağlamlaştırmışl