Kategori: Hayvan Özgürlüğü

Matematiğini siz yapın.

Tim Gier

Önce her yıl dünyada tabaklara yiyecek koymak için 60 milyar hayvanın öldürüldüğünün bir gerçek olduğunu kabul ederek başlayalım. Bizi beslemek için helâk olup giden milyarlarca deniz hayvanını bir kenara koyacağız, öldürülmelerini kendimizce meşrulaştırdığımız sebeplerden dolayı- yani tıbbi deneyler, giyim sektörü, spor ve eğlence sektörü vb. için. ölen yüzmilyonlarca hayvanı da bir kenara koyalım.

(daha&helliip;)

YENİ BİR ETİK ANLAYIŞINA DOĞRU: MÜMKÜN OLAN MAKSİMUM ZARARI VERMEK

 

Camille Marino

Vegan eğitim ve sosyalleşme çabalarının bir “taktik” olarak hayata geçirildiğinde aslında başarısız bir hareketi sürdürmekten sorumlu olan tamamen beyhude bir çaba olduğu sonucuna varmış bulunuyorum.

Etik veganizm bir boykottur- politik değil kişisel bir boykottur. Kendimizi mümkün olan en az zararı vermeye adarız. Ve her veganın her birimizin her sene 95-100 arası hayvanı katledilmekten kurtardığı şeklindeki tamamen asılsız, ve son derece yaygın inancını terketmesi gerekiyor. Bir vegan artık ölümünde suç ortaklığı değil diye hiçbir hayvan kurtulmadı, kurtulmuyor, kurtulmayacak.

(daha&helliip;)

Birçok, Birkaç ya da Birin İhtiyaçları

Tim Gier

Hayvan refahçılığı hakkında ne düşündüğümü en iyi örnek vererek açıklayabilirim.

Diyelim ki; bazı hayvan barınaklarının bazı hayvanların öldürülmesine izin veren bir politikası var, hem de o hayvanlar son derece sağlıklıyken, yuva bulamadıklarında ya da artık barınakta tutulamayacakları zaman öldürülmelerine izin veren bir politika güdüyorlar. Bu barınaklar elbette hayvan refahını önemser; hayvanları umursamak için varlar zaten. Ama politikaları zaten en baştan bazı hayvanların öldürülebileceğini kabul ettiği için, geriye kalan, hangi hayvanların öldürülmesi ve ne zaman öldürülmesi gerektiğine karar vermek oluyor.

(daha&helliip;)

Dünyada Hayvan Soykırımı

Rene Delavy

Hayvan soykırımının günlük dehşeti şöyle:

– Bir Çinli sıradaki köpeği yakalar- köpek zeki gözlerinin önünde meydana gelen olay sebebiyle dehşet içindedir- köpeğin kulakları üzerinden deri ve kürkünü çeker, işkenceyi yaşamış çıplak vücudunu hemen ilerde üstüste fırlatılmış, ölmekte olan kedi ve köpek yığınının üstüne atar. Nazi sıradaki Yahudi’yi yakalar, atardamarını filan kesmez, onu Auschwitz, Zyklon-B’deki gaz odasına atar ve cesedi yakmadan önce yarım saat kadar bekler.

(daha&helliip;)

Kendi Gücünüzü Biliyor musunuz?

Şempanze Nim

Tim Gier

 “Nim Chimpsky: İnsan Olacak Şempanze” adlı kitabında Elizabeth Hess dil edinmeyle  ilgili bir deneyde kullanılan ve esaret altında doğan bir şempanzenin hikâyesini anlatır. Elizabeth Hess, Nim’i doğumundan ölümüne dek takip eder ve böyle yaparken bir yandan sadece bir bireyin hayatını okurlarına ifşa etmekle kalmaz, ayrıca bilinç sahibi  canlıları rutin bir biçimde nesnelere ve metalara indirgeyen toplumu ve onun kurumlarını da ortaya koyar. Hess, diğer hayvanlar hakkında bize önemli bir şey anlatmakla beraber, bize bizim hakkımızda da önemli bir şey söyler. Eğer fırsatınız olursa, Project Nim adlı filmi izleyin, bu film büyük oranda kitaba dayanıyor, ama kendinize bir iyilik yapın, kitabı okuyun. Okuması kolay, vaktinize değer, insanı etkileyen bir anlatı.

Bu sabahleyin Nim’in hayatıyla ilgili bir şeyi düşünmeden duramadım. İlk yıllarında Nim bir kediyi sevmişti- ona sarılmayı, okşamayı seviyordu. Ayrıca köpeklerle de oynamayı seviyordu- onlarla koşmayı, onları kovalamayı, kovalanmayı. Ancak, hepimizin bildiği gibi, şempanzeler cüsselerine göre oldukça kuvvetlidirler. Nim kendi gücünü bilmediği için aslında çok sevdiği o canlılara zarar verebilecek durumlara giriyordu. Hayatındaki insanlar Nim diğer hayvan arkadaşlarına yakınlaştığı her an ona özel bir önem göstermek zorunda kaldılar.

Nim, hayatının ileriki dönemlerinde Texas’taki Black Beauty çiftliğinde kafese kapatıldı, burası hem istismar edilmiş hem de terkedilmiş canlılar için bir çeşit sığınık gibidir. Burası şempanzeler için dizayn edilmemişti, Nim ise kilit açma konusunda uzman olduğu için kafesinde tutulması pek kolay olmadı. Ancak, bir gece Nim kapalı tutulduğu bölmesinden kaçtı ve çiftlik yöneticisinin evine doğru gitti; Nim daha yavruyken insanlarla beraber evlerde yaşamıştı ve görünüşe göre gene oralara dönmek istiyordu. İşte o gece, Nim çiftlik evinde yaşayan fino köpeği görünce şaşırdı. Bize detayları anlatacak Nim’den başkası yoktu orada, ama tüm bildiğimiz fino köpeğin vahşi ve kanlı bir biçimde , evin duvarına fırlatılarak öldüğü. Şempanzeler gerçekten kuvvetli canlılar.

Ancak, Nim kendi kuvvetini bilmiyordu ve Nim hakkında ne dersek diyelim, çok az insan Nim’in gerçekten  ne yaptığını bildiğini iddia edebilir, ya da köpeği gerçekten öldürmek istediğini söyleyebilir. Ne yaptığını bilmeyenleri affetme meyilliyiz.

Belirli bir yaşa gelmiş küçük çocuklar diğer canlılar üzerinde sahip oldukları farkettikleri güçlerinden büyük keyif alıyor. Torunumun karşısına çıkan her  fırsatta böceklerin üzerine basmaktan, tepinmekten hoşlandığı bir dönem olduğunu hatırlıyorum. Gücümüzü hayata geçirmekten neden hoşlandığımızın galiba derinlere kök salmış sebepleri var: kendi ölümlülüğümüz karşısında öylesine güçsüz ve zayıfız ki başkalarını tahakküm altına alarak bu güçsüzlüğü inkâr etmeye çalışıyoruz. Ancak başarısız olmaya yazgılıyız. Ne olursa olsun; küçük çocuklar kısa zaman sonra böcekler mide bulandırsa da sırf gücümüz var diye onların canını acıtmanın ya da onları öldürmenin hoş bir şey olmadığını öğreniyorlar. Onlara daha iyisini yapmayı öğretiyoruz.

Peki biz yetişkinler neden bu kadar çok sayıda hayvanı dehşet veren şekillerde kullanmayı ve onları öldürmeyi sürdürüyoruz? Kendi gücümüzü bilmiyor muyuz? Ne yaptığımızı bilmiyor muyuz?  Bunu öğrenebilecek miyiz?

Hayvanların Ahlâki Hayatları

Birçok hayvan değişik sosyal durumlarda ahlaki bir zeka sergiler

23 Mart 2011’de “Animal Emotions”da Marc Bekoff tarafından yayınlandı

Bu kitap, benim kitabım da dahil olmak üzere bu genel konuda yazılmış az sayıda kitabın ardından yazılmıştır. Doğrusunu isterseniz, Mart 2006’da iyi yazılmış, iyi araştırılmış ve ileri görüşlü bu kitabın yazarı, Dale Peterson ile akşam yemeği yedim. Dale benimle yeni kitabı hakkında konuşmak için istekliydi ve insan olmayan hayvanların (buradan sonra hayvanlar olarak söz edilmektedir) ahlaki yaşamları konusundaki görüşlerini özetlemeye girişti. Sözlerini bitirdiğinde, ona ürkek bir şekilde Jessica Pierce ve benim Vahşi Adalet adında, aynı konuyu işleyen bir kitabın yazım aşamasının sonlarında olduğumuzu söyledim, ki, bu ad onun yeni kitabının alt başlığı olacaktı. Dale daha sonra bana süngüsünün düştüğünü söyledi, ama ben onu bu geniş ve tartışmalı konuda benim ve Jessica’nın sesinden çok daha fazlasına yer olduğu konusunda cesaretlendirdim. Dale’in devam edip kendi projesini tamamlamasından mutluluk duyuyorum çünkü ben (ve diğer birkaç kişi) aynı konu üzerinde çalışırken buraya kesin olarak farklı perspektiflerden geldik. Ve, daha çok daha iyidir çünkü hayvanlardaki ahlaki zeka tartışmaları daha emekleme dönemindedir.

(daha&helliip;)

Köpekleri Sevmek, İnekleri Yemek

Tim Gier

Nicolette Hahn Niman, The Atlantic’te “Köpekler Yiyecek Değil: Veganizm Argümanındaki Yanılgılar” adında bir yazı yayımladı. Yazıda Niman “ köpekleri yemediğimiz için inekleri yememeliyiz” argümanının geçersizliğini ortaya koyduğunu söylüyor. İtiraz olarak ise köpeklerimize (ya da diğer evcil hayvanlarımıza) çiftlik hayvanlarından daha fazla değer verdiğimizi ve sırf kendileri oldukları için onları değer verdiğimizi söylüyor. Yani; Niman en azından Batı toplumlarında köpekleri bizim için taşıdıkları manevi değer nedeniyle yemediğimizi söylüyor.

(daha&helliip;)

“Önce İnsanlar!”

Dr.Helmut Kaplan

European Vegetarian Union News/1996 sayısı

Hayvan hakları aktivistlerine yönelik en yaygın ve aptalca kınamalardan birisi şudur: “ dünya üzerinde bu kadar çok insan acı çekerken, enerjimizi ve  zamanımızı hayvanlara harcamak israftır. Önce insanlar !”

Bu iddiayı yapanlar şu iki şeyi kanıtlıyor bize: öncelikle bu insanlar neden söz ettiklerini bilmiyorlar; ikinci olaraksa  bu insanlar gerçekten insanları umursayan insanlardan değiller: insanları gerçekten önemseyenler hayvanları da  umursar ve gerçekten hayvanları umursayan insanlar ayrıca insanlarla da ilgilenirler. Etik bölünebilir bir şey değildir. İnsanlar önce gelir demek, ne insanlar ne de hayvanlar için hiçbir şey yapmamanın basit ve ucuz bir bahanesinden başka bir şey değildir.

(daha&helliip;)

Yaşasın Vejetaryen-Vegan Yaşam !

Turgay Akkuş

REKLAM OLSUN DİYE HAYVAN SEVER İNSANCIKLAR, SOĞUKTAN DONARAK VE AÇLIKTAN CAN VEREN İNSANLARI NEDEN UNUTUYORSUNUZ…
TAMAM HAYVANLARA YARDIM EDECEĞİZ TABİ Kİ…
AMA KÜÇÜCÜK ÇOCUKLAR DA AÇLIKTAN VE SOĞUKTAN CAN VERİYOR UNUTMAYIN..

Bu sözler benim sayfamda bulunan bir arkadaşın gösterişli, şatafatlı, populist kendince serzenişidir. Eğer ki bir insanın yaşamını dolduracak yetisi, misyonu, yerleşik eğilimi yoksa, bu eksiklikleri başka bir insan ya da başka bir grubun üzerinden populizm ve duygu sömürüsü paranoyasıyla kamufle eder. Buna karşın kaldı ki;  doğaaktivistliği hayvanseverlik(vejateryan_vegan)bir edinim, yeti ya da misyon değil; her insanın kendi dinamiklerinin içinde yapıtaşı olacak kadar reaksiyon, bir eğilim, genlere dayanacak kadar kimliksel döngüdür. Özellikle donanımlı bir vejetaryen-vegan insan-hayvan-ağaç sevgisini ve sahiplenme eğilimini eşitlik ve adalet temelinde yaşamına felfese olarak misyon olarak şekillendirmelidir.

(daha&helliip;)

Sömürüye Son Vermek

Tim Gier

Eğer kapı komşunuzun çocuklarının babaları tarafından istismar edildiğini bilseniz, o çocukların istismarın sona ermesini isteyeceklerini bilirsiniz değil mi? Herhalde bunun tartışılacak bir tarafı yoktur. Yani, fiziksel ya da mental olarak zarar gören herkes kesinlikle hiç zarar görmemeyi tercih eder.

Sizce istismar edildikleri anda kapı komşunuzun çocukları istismarı neyin sona erdirdiğini umursarlar mı? Yani, belki bir müddet sonra istismarı neyin sona erdirdiğini merak ederler ama o istismar anında herhalde neden sona erdi diye düşünmezler, sadece sona ermiş olmasını umursarlardı, değil mi?

(daha&helliip;)

Ben Yapmadım, Evrim yaptı!

Monkey Evolution

Tim Gier

 

Belki başka hayvanları yiyerek evrim geçirdik; ama diğer hayvanları yemek için evrim geçirmedik. Evrimin bir amacı yoktur, evrim sadece olur o kadar.

Bu yüzden, eğer insanların diğer hayvanların vücutlarından büyük protein oranlarını yiyerek evrim geçirdiği doğruysa  bizim için bugün bunun ne gibi bir anlamı olabilir?

(daha&helliip;)

Başkalarını Köleleştirmek

 

Tim Gier

Eğer diğer insanlarla olan ilişkilerimizi sadece o ilişkilerin bize ne fayda sağladığı üzerine kurarsak, diğer insanların haklarına gerçek anlamda saygı duymuyoruzdur.

Meselâ; eğer bir ayakkabı fabrikam olsaydı ve köleleri işçi olarak kullansaydım, benim için daha uzun öğle yemeği araları ya da  işçilerin daha iyi çalışmalasını sağlasa bile, eğer böyle yapmamdaki sebepler fabrikamı daha çok para getiren bir yer yapıyorsa ya da daha az kaza yaşandığı için makineler daha az stop ediyorsa , köle işçilere daha iyi davranmak kendi içerisinde daha önceki davranışlarıma kıyasla daha ahlâklı sayılmazdı. İşçi kölelere onlar için daha iyi olduğunu düşünerek daha iyi davranmazdım, onlara iyi davranırdım çünkü söz konusu olan benim çıkarlarım olurdu- onların faydasına olan şeyler ikincil bir etkiye sahip olurdu ancak.

(daha&helliip;)

Yavru Köpekleri Boğar mısınız?

 

Tim Gier

Yavru köpekleri boğar mısınız? Boğacağınızı sanmıyorum; eğer yavru köpekleri boğmuyorsanız inekleri yer misiniz? Eğer inek yemiyorsanız onların sütünü içer misiniz, derilerini giyer misiniz?

BP petrolü sondaj felaketinin meydana geldiği Meksika Körfezi’ne gidiyor olsaydınız ve elinizden gelse her yanı katrana bulaşmış pelikanları kurtarmaya çalışsaydınız gene de tavuk yer miydiniz? Ne de olsa kuş kuştur. Eğer tavuk yemiyorsanız, yumurtalarını yer misiniz peki?

Eğer diğer hayvanları kullanmanın bir biçiminin yanlış olduğunu düşünüyorsanız, diğer kullanma biçimlerinin yanlış olmadığını düşünür müsünüz?

(daha&helliip;)

Biz İnsanız, Onlar Değil

Tim Gier

İnsanlar diğer insan canlılarının hayatta kalmakta bir çıkarları olduğunu biliyorlar. Bu, her insan diğer insanın hayatta kalma çıkarına saygı duyuyor anlamına gelmiyor, dünyada kötü insanlar, katiller var; ama genel anlamda hepimiz birbirimizin hayatta kalma çıkarına saygı duyarız.  Ona saygı duymamazın işimize geleceğini bilsek bile gene de o çıkara saygı duyarız. Gene katil kişisel olarak başka birisinin çıkarına saygısızlık etmekten kişisel olarak faydalansa bile, biz  cinayetin yanlış olduğunu düşünürüz. Hepimizin hayatta kalmak zorunda olduğumuz şeklindeki çıkarımızı kabul edip ona saygı duyarak onu koruruz. Kendimiz için koruruz ve bir toplum olarak bu çıkarı başkaları için de koruruz.

(daha&helliip;)

Canlılar ve Şeyler: Bütün Hayvanlar Âlemi

 

Tim Gier
Geniş anlamda konuşursak herşey nesnedir.

Yaşayan şeyler var, yaşamayan şeyler var. Yaşayan şeyler arasında sadece hayatta olan şeyler var; mesela bitkiler, mantarlar, küfler gibi. Bir de sadece hayatta olmaktan fazla olan şeyler var, işte onlara biz “canlı varlıklar” diyoruz. İnsan canlıları var, bir de insan olmayan canlılar var. Yani şeylerin bir düzeni var, bunlar da yaşayan şeylerin bir alt kümesine sahip, onların altında ise canlı varlıkların alt kümesi var, o kümenin altında ise insan canlıları ve insan olmayan canlıların alt kümesi bulunuyor.

Bu altkümeleri daha da alt kümelere bölebiliriz. İnsanların alt kümesi belki erkek ve dişi alt kümelerine ayrılabilir, ayrıca heteroseksüel, biseksüel ve homoseksüel alt kümelerine ayrılabilir. İnsan olmayan canlıların alt kümesini ise diğer türlerin alt kümelerine- kaninlerin, felinlerin, ekinelerin vb. altkümelerine ayırabiliriz- çünkü insanların alt kümesi sadece tek bir türü kapsasa da (Homo sapiens) insan olmayan canlıların alt kümesinde bir çok tür bulunuyor.

(daha&helliip;)

Düşünen Hayvanlar


Tim Gier

İnsanlar genelde düşünme yetenekleriyle gurur duyarlar. Bu özelliğimizi sık sık bizi hayvanlar aleminden ayıran en temel özellik olarak görürüz. İnsanlar akıl sahibidir, ve başka hiçbir hayvan öyle değildir, hikâye böyledir işte. Bu yüzden,  Dünya’yı yönetmeye kendimizi yetkili görürüz, nasıl uygun görürsek öyle, ya Büyük Varoluş Zinciri’nin en tepesinde yer alan yüce varlıklar olarak ya da gönlü iyilik dolu hizmetkârları olarak. İnsan dünyanın en tepesindeler, ve geri kalan bütün hayvanlar ise bizim altımızdalar. Ama olay o kadar basit değil, buna inananlar için bile.

(daha&helliip;)

Hayvanları Korumak Adına Militan Güçler Oluşuyor

 Damien Mander /IAPF

 

Sybelle Foxcroft

Cee4life’ta yaptığım şey şu:  avcıları avlıyorum, özellikle de kaplan avcılarını avlıyorum ve yaban hayatı ticareti yapanları ifşa ediyorum, aynı zaman hem korumacılık hem de çevre eğitimini de sürdürüyorum.

Ancak arazide bulunan herşey iyice ümitsiz bir hal aldığında , onlardan yardım istediğimde benimle bağlantı  kuracak çok sayıda insan tanıyorum. Özellikle de gergedanlar söz konusu olduğunda Afrika’da bulunan ve şu anda çiftçilere yardım etmek için çaba harcayan avcılık karşıtı bir arkadaşım var, ondan yardım alabildim.

(daha&helliip;)

Neden Bir Çok Vejetaryen Yeniden Et Yemeye Başlıyor -2-

Dr. Steve Best’in “Neden Birçok Vejetaryen yeniden Et Yemeye Başlıyor?” yazısı ile  ilgili  yorumu.

 

Hayvanlar olarak içimize konulmuş, acıma hisleri taşıyan içgüdülerimiz var, işte ahlâkımızın kökeninde yatan şey bu. Ama bu sinyaller hem zayıflar hem de bir çok insanda egoizm tarafından yok ediliyor. Tür ayrımcılığı ise bir çok insanın beynini çok etkili bir tarzda yıkayabilir. Bazı insanların neden hayvanların çektiği acılara empati duyduğunu diğer insanların neden empati yaşamadığını açıklayan milyonlarca neden var. Birbiriyle çelişen dürtülerimiz, içgüdülerimiz, arzularımız vb  var, bunlar toplumsallaşma yoluyla manipüle edilebilirler; sömürücüler hayvanlardan para kazandığı gerçeği ise bu duruma karşı ortaya konan bütün rasyonel ve moral mesajların hedefe ulaşmasını imkânsız hâle getiriyor. Ancak insan tarihi şiddetle dolu, ruhlarımızın her yanına yayılmış, ve toplumumuz bu şiddeti bir çok yönden destekliyor.

(daha&helliip;)

Hayvan Deliliğinin Anatomisi

 Gay Bradshaw

 “Ama ben deli insanların arasına gitmek istemiyorum” dedi Alice.

“Ama elinden bir şey gelmez” dedi Kedi:”hepimiz deliyiz burada. Ben deliyim. Sen de delisin.”

“Deli olduğumu nerden biliyorsun?” dedi Alice.

“Öyle olmalısın” dedi Kedi,” yoksa buraya gelmezdin”.

                                Lewis Carroll, Alice Harikalar Diyarında

 

Bugünlerde deliren hayvanlarla ilgili çok konuşuluyor:” tüy yolan eypler, intihar eden yunus balıkları, psikiyatrik bozukluklar yaşayan şempanzeler, cinayet işlemeye meyilli orkalar, seri katil filler- hayvanların  uygun koşullar oluştuğunda aynen insanlar gibi zıvanadan çıkabildiğini gösteren Everest yüksekliğinde kanıtlar söz konusu. Toplumları soykırım tahribatıyla sarsılan bütün türlerde çaresizlik ve depresyon baş gösteriyor, hayvanat bahçesi ya da hapisane olsun, işkence ve esaret altında yaşayınca çok az hayvan bunu yaşamıyor.

Bunların hiçbiri yeni değil. Hayvan esaretinin kötülük dolu etkileri yüzyıllardır biliniyor. 1900’lerin başlarına, Darwin öncesine dek uzanan geçmişlerinde hayvanat bahçelerini yönetenler ve doğa tarihçileri tüylerini yolan papağanların, depresyondaki yılanların, yavrularını öldüren kaplanların ve diğer hayvanların çeşitli mental bozukluklar sergilediğini söylemiştir. Yeni olan şey şu: hayvanların artık bir tutam davranıştan ibaret olmadığı, bir varlık/birey olduğu ve bizim gibi zihinlere sahip oldukları nihayet kabul ediliyor. Bugün hayvanların duygularından söz etmek en az hayvan deliliği kadar popüler. Geleneksel anlamda hayvanların yaşadığı strese anormal ya da sapkın davranış adı veriliyor ve hayvan psişesinden hiç dem vurulmuyordu. Hayvanlar davranıyordu ama, sadece insanlar düşünüyor ve hissediyordu.

(daha&helliip;)

ALF Hakkında Sonu Gelmeyen Efsaneler

1. Mit: ALF bir organizasyondur.

Gerçek: ALF  lideri bulunmayan hayvan özgürlüğü hareketinin altkümesi olan destekçilerin sürdürdüğü bir felsefedir.

“Organizasyon” miti “ALF’in gönderdiği son bildiride…” ya da “ ALF şu eylemi üstlendi…” gibi yorumlarla devam ettiriliyor. Bu yorumlar sebebiyle de eylemleri yönlendiren bir lider ya da liderlerin var olduğu gibi yanlış bir izlenim ortaya çıkıyor.

ALF’i destekleyen bir kişi, insan haklarını savunan, faydalanmacı bir filozof ya da vegana benzer. Medya çoğu kez üstlenilen eylemlerin ALF ilkelerine uymasa bile “ALF üyesi şöyle bir bildiri yayımladı” diye söylemek aslında doğru olur.

(daha&helliip;)

Adalet ve Barış Olsun…

12 yaşında evinden atılan ve ötenaziyle öldürülen Whitney.

Dr. Steve Best

Whitney’nin 12 sene boyunca bir evi ve bir yuvası vardı. Hastalanınca  iğrenç insanları onu bir barınağa bıraktı; Whitney korkmuştu, şaşırmıştı;  orada  paralı askerlerin ellerinde soğuk ve usulüne uygun bir ölümle karşılaşacaktı. Whitney çoğumuz için özel bir önem kazandı, milyonlarca masumun her gün canını verdiği bir soykırımın sembolü oldu. Hareketin her sektöründen bir çok aktivist olarak hepimiz farklılıklarımızı bir kenara koyduk ve bu yavrunun özgürleşmesi ve ikinci bir şansı haketmesi için güçlerimizi birleştirdik. Bu sabah Whitney’nin sahiplendirildiğini, ama eve götürülemeyecek kadar hasta olduğunu ve ötenazi ile öldürüldüğünü öğrendik.

Lütfen bugün bir barınağa gidin ve birisini kurtarın. Aşağıdaki yazı Whitney’e adanmıştır.

(daha&helliip;)

“Güçlü Olan Haklı Değildir”

Isaac Bashevis Singer

 

Vejetaryenizmin Isaac Bashevis Singer için ne anlama geldiğini 9 Ağustos 1964 tarihinde Manhattan’daki dairesinde verdiği röportajda görmek mümkündü. Singer ve röportajı yapan iki gazeteci Singer’ın Amerika’da bir yazar olarak ilk seneleri, çeviri sanatı, dünya edebiyatı ve Yahudi edebiyatı dahil bir çok konuyu  konuştuktan sonra gazetecilerden biri “galiba bu kadar yeter” dedi. Ama Singer sözlerini henüz bitirmemişti: “Samimi bir vejetaryen olduğumu eklememe izin verin lütfen. Hiçbir dogmaya sahip değilsem de bu mesele benim için bir dogmaya dönüştü.” Singer gazetecilere hayvanlara zulmettiğimiz ve güçlü olanın aynı zamanda haklı da olduğu prensibini uyguladığımız sürece aynı prensibin insanlara da uygulanabileceğini söyledi. “İşte bu benim son dönem dinimdir. Umarım bir gün insanlık et yemeyi ve sırf zevk adına hayvanları avlamayı bırakır”.

(daha&helliip;)

Fil’in Burnu

 

Dale Peterson Ph.D.

Birisi bir filden “burun”u tanımlamasını istemiş.

Burun mu?” diye başlamış fil.” E, açık değil mi? Burun yüzünün ucunda bulunur, son derece uzundur, mükemmel derecede yuvarlaktır, mucizevi şekilde esnektir, çok hassastır; ama istisnai derecede de güçlüdür. Ayaklarınıza uzanabilecek kadar uzundur. Diğer bütün organlara kıyasla daha yuvarlaktır. Esnekliğini görmek lâzım; ve en ucunda da burnun en küçük şeyleri bile kavrayacak şekilde çok şaşırtıcı derecede hassas bir yeteneği vardır. Aynı zamanda, bir burun kendini bir düşmanın etrafına sarıp onu çok güçlü şekilde yere fırlatabilir.

Soruyu soran karşı çıkar: “ ama sen sadece bir filin burnunun yapabileceği şeyleri anlattın. Peki ya kokuya ne dersin? Sence bir burunun kokuyla  ilgili de bir becerisi yok mudur?

(daha&helliip;)

Bizi İnsan Yapan Ne?

Wolf ethology.jpg

 

Marc Bekoff

İnsanların diğer hayvanlardan ne anlamda farklı olduğunu açıklamaya çalışan bir çok iddia gelip geçmiştir. Örneğin;  insanların tanrı’ya benzediği ve akıl sahibi tek varlık oldukları ileri sürülmüştür hep. İnsanlar Tanrı’ya benzeyen tek hayvan olup olmadığımız konusunda farklı şeyler düşünüyorlar ve elbette kanıtlanabilecek ya da çürütülebilecek bir iddia değil bu. Ancak, bir çok araştırma hayvanların akıl sahibi canlılar olduğunu ve bir zamanlar sadece insanlara ait olduğu sanılan  alet yapıp kullanmak, kültür sahibi olmak, benlik duygusuna sahip olmak, kompleks iletişim sistemleri kullanmak, sanat  üretmek, doğruyu yanlıştan ayırtedebilmek, zengin ve derin duygusal hayatlar sürebilmek gibi bir çok niteliğe de sahip olduklarını ortaya koyuyor. Bizi diğer hayvanlardan ayıran iki nitelik ise bizim yemek pişirmemiz ve diğer hiçbir hayvanın bizim kadar yıkıcı ve kötülük dolu olmaması.

(daha&helliip;)

Feminist-Vejetaryen Bir Etik: Carol J. Adams Röportajı

Eylül 2002/The Witness

 

Carol Adams ev içi şiddet ve hayvan hakları savunuculuğu konularında ciddi çalışmaları bulunan ekofeminist bir teolog, bir yazar ve bir aktivist.

 The Witness: Hayvanların zulme uğramasıyla kadınların ve diğer insanların ezilmesi arasındaki bağlantıya nasıl bakıyorsunuz?

Carol Adams:  Öncelikle, biz insan olarak tanımladığımız şey hakkında bir endişe yaşıyoruz, tarihsel bağlamda Batı kültürü bu tanımı çok sıkı şekilde kontrol etmiştir. Uzun zaman boyunca insan dendiğinde beyaz erkekler anlaşılıyordu. Feminist bir tarihçi Amerikan devriminin ardından gelen süreyi kadınlar için çok travmatik bir dönem olarak gördüğünü söylemişti; çünkü insan haklarının gelişmesi ile ilgili konuşmaya devam edilirken kadın hakları o dönemde geriliyordu aslında. İnsan erkek olarak tanımlanıyordu ve örtük olarak da insanın beyaz olduğu kabul ediliyordu.

(daha&helliip;)

Etik Veganizmin Hayvanlara Bir Faydası Yok


Camille Marino negotiationisover.com sitesinin editörü.Bu röportaj onunla yapıldı .

Vegan bir diyetle beslenip hayvan ürünleri satın almamak hayvanlara yardımcı oluyor mu?

Etik ve saygın bir insan olmak için vegan olmak zorundayız. Burada gri bir alan yok açıkçası. Ya vegansınızdır ya da hayvanlara yönelik bu savaşta suç ortağısınızdır.

Ama, hayır, etik bir vegan olmanın hayvanların acısını ortadan kaldırmak adına kesinlikle hiç bir etkisi yok. Gerçek dünya olan “serbest pazar”da et/yumurta/süt ürünleri talebi azaldığında hükümet bir sömürü endüstrisine sübvansiyon sağlıyor, hayvan ürünlerindeki arz fazlasını satın alıyor, böylece tedarikçinin ve ekonominin sağlam kalmasını sağlıyor. Devlet üretim fazlasını satın alıyor, genelde bunu okullara ve refah programlarına yönlendiriyor ya da federal borcu karşılamak adına, üretim fazlası başka ülkelere ihraç ediliyor.

Veganizmi savunmak ve eğitmek adına vegan toplumun zamanını ve enerjisini harcıyoruz bence. Hayvanlar inanılmaz sayılar halinde ölüyorlar.

(daha&helliip;)

Köpek Yemek, İnek ve Domuz Yemekten Farklı mı?

Marc Bekoff

Ohio’da şahsa özel bir hayvanat bahçesinden kaçan bir çok hayvanın katledilmesi, hayvanların yasal ve ahlâki konumları hakkında bir çok soru koyuyor önümüze. Gerçekten de bireylerin egzotik hayvanları özel mülklerinde tutması  yasalarla engellenmiş olsaydı bu trajedinin yaşanmama ithimali vardı.

Eğer varolan yasalar katı şekilde uygulanır ve yaptığımız seçimlere sıkı sıkı bağlı kalırsa diğer hayvan katliamları da engellenebilir. Bugün Çin’de Jinhua, Zhejiang şehrinde düzenlenmesi gereken bir köpek yeme festivalinin iptal edildiğini öğrendim. Gıdayla ilgili seçimlerimiz konusunda yakın zamanlarda bir yazı yazmış ve bilinç sahibi canlıları tüketirken ne yediğimizi değil kimi yediğimizi düşünmemiz gerektiğini söylemiştim.

Elbette köpek yeme festivali düşüncesi bile midemi bulandırıyor, tiksinti duyuyorum; ama kendisiyle röportaj yapılan insanlardan birisinin söylediği gibi “ben festivalin iptaline karşıyım. Köpek yemek koyun, domuz ya da tavuk yemekten farklı değil”. Haklılar. Domuz yemekle ilgili yazımda “bazı insanlar ayı kurtarma programı için Çin’e gidip Animals Asia ile çalıştığımı öğrenince bana “oraya nasıl gidebilirsin, orada kedi köpek yiyorlar?” demişti. Ben de insanların rutin bir şekilde domuz, tavuk, inek ve milyonlarca başka bilinç sahibi hayvanı yediği ABD’den henüz ayrıldığımı söylemiştim onlara”. Köpek yemek barbeküde ya da restaurantta inek ya da domuz yemekten neden farklı?  Köpeklerin yenmesine kıyasla biz aslında yemek haline dönüşen domuz ve ineklerin yaşadığı gerçek ve acı dolu sürece tanık olmuyoruz.

Köpek yemek tiksinti verici olsa da biz de yemek seçimlerimizde tutarlı olmalıyız. Köpeklerin bir kamyondaki küçük kafeslere sıkış tıkış doldurulması ile domuzların ve  ineklerin kamyonlara doldurulması, ya da tavukları üreme kafeslerine tıkıştırılması arasında pek bir fark yok. Hepsini gözlerimle gördüm ve hepsi de gözlerimi yaşlarla dolduruyor. Bu hayvanların yaşadığı dehşeti ve ızdırabı hissetmek kolay, maruz bırakıldıkları davranış insan doğasının bozulduğunun bir kanıtı.

Bu köpek yeme festivali belki  iptal edildi ama, ona benzeyen diğerleri gene de yapılacak. Onları durdurmak için uğraşan bütün insanlara minnet duyuyorum. Böylesi çok zor bir durumda ellerinden geleni yaparlarken  biz de yiyecek seçimlerimizle bodoslama yüzleşerek ve ağzımızda kimi çiğnediğimiz konusunda tutarlı olarak bir fark yaratabiliriz. Çin’deki insanların başarmayı çalıştığı şeyden daha kolay bizimkisi.

Çeviri: CemCB

http://www.psychologytoday.com/blog/animal-emotions/201110/is-eating-dogs-different-eating-cows-and-pigs

Frankenstein Sendromu

Dr. Steve Best
“Yeni bir tür beni yaratıcı ve kaynakları olarak yüceltirdi; bir çok mutlu ve mükemmel yaratık varlığını bana borçlu olurdu. Hiçbir baba benim kadar çocuğuna sahip olma memnuniyeti hissedemezdi. Bu fikirleri takip ederek, eğer maddeye can katabilirsem belki de zaman içerisinde (artık bunu imkansız bulsam da) ölümün vücudu çürümeye bıraktığı noktada hayatı yenileyebileceğimi düşündüm”.
Marry Shelly, Frankestein
Marry Shelley’nin “Frankestein” adlı eseri (1818) modern bilimin ve teknolojinin kontrolden çıkıp hiç beklenmedik yıkıcı sonuçlar üretmesi üzerine geleceği gören bir eleştiridir. Roman defalarca yeniden basıldı, defalarca filme çekildi ve hala daha bilim ve teknolojiye dair korkularımıza ve şüphelerimize biçim vermeye devam ediyor.  Roman çok geniş bir literatür, ayrıca popüler kültür bölümleri yaratarak defalarca modern bilim ve teknolojinin eğer etik bir duyarlılıktan ve kompleks sistemlerin önceden belirlenemezliği ve olasılıklarına dair bir öngörü oluşmamışsa insanlar, diğer hayat formları ve bir bütün olarak dünya için felaket türünden sonuçlar yaratabileceği konusunda bizleri uyarmıştır.

ABD’de ve Dünyada Gıda Amaçlı Öldürülen Hayvan Sayısı Artıyor

Dr. Steve Best

“Giderek daha çok insan vejetaryen ve vegan olurken” elde ettiğimiz “ilerleme”yle ilgili yazıları çeşitli bloglarda okurken gördüğüm ışıltılı raporlara rağmen FARM tarafından ABD devleti istatistikleri şu şekilde yayınladı:

“ABD Tarım Bakanlığı’ndaki verilere göre; 2010 yılında ABD’de 10,153 milyon kara hayvanı gıda amaçlı olarak yetiştirildi ve öldürüldü. Bu oran 2009 yılındaki totale kıyasla % 1,7’lik bir artış anlamına geliyor; ABD nüfusundaki % 0.9’luk artıştan daha fazla bir oran söz konusu, yani kişi başına öldürülen hayvan sayısı artmış bulunuyor.”…

“Ocak-Ağustos ayları ABD Tarım Bakanlığı kesim rakamlarına göre 2011 yılında  öldürülen hayvan sayısı 2010 rakamlarını gözönüne alındığında %1 artmış olacak, yani toplamda 10,266 milyon hayvan öldürülmüş olacak.  Yem fiyatlarındaki artış ve  yurt içi taleplerin azalması sebebiyle bloomberg.com  2012 yılında gıda amaçlı yetiştirilen hayvan sayısında % 5’lik bir düşüş meydana geleceğini öngörüyor!”

(daha&helliip;)

Hayvan Deneyleri


Hayvan deneyleri/testleri, hayvanların bilimsel araştırmalarda kullanılmasına denir. –Zebrabalığından primatlara kadar- senede 50 ile 100 milyon omurgalı hayvanın deneylerde kullanıldığı tahmin ediliyor. Daha fazla sayıda omurgasız hayvan kullanılsa, ve sineklerin ve solucanların model organizmalar kullanılması çok önemli olsa bile, omurgasız hayvanlarla yapılan deneyler genellikle düzenlemeye tabi tutulmamıştır ve istatistiklere de dahil edilmezler. Birçok hayvan deneyde kullanıldıktan sonra ötenazi ile öldürülür. Laboratuar hayvanlarının kaynakları ülkelere ve türlere göre değişim gösterir; bir çok hayvan özellikle bu amaçla yetiştirilirken, bir çok diğer hayvan da doğal ortamlarında yakalanabilir, veya hayvanları açık artırmalardan veya hayvan dövüşlerinden elde eden bu işin tüccarları tarafından tedarik edilebilir.

Araştırmalar üniversitelerde, tıp okullarında, ilaç şirketlerinde, çiftliklerde, savunma teşkilatlarında ve endüstriye hayvan deneyleri tedarik eden ticari kuruluşlarda hayata geçirilir. Genetik, gelişimsel biyoloji, davranış çalışmaları, ve bunların yanında biyomedikal araştırma gibi uygulamalı araştırmalar, genotransplantasyon, ilaç testi, ve kozmetik deneyleri de içeren toksikoloji deneylerini de kapsar. Hayvanlar ayrıca eğitim, soy yetiştirme ve savunma araştırmaları amacıyla da kullanılırlar.

(daha&helliip;)

Doğayı ve Birbirimizi Tahakküm Altına Almamızın Kökleri

Hayvan Problemi
Jim Mason



-Igniting a Revolution:Voices in Defense of The Earth/Dr. Steve Best’in editörlüğünü yaptığı kitaptan çeviridir-
Bazıları insan toplumunun resmen delirdiğini düşünüyor. Gülünç nefretler ve savaşlar dünyanın her yerinde var. Küresel yuvamızı kirletiyor, gezegendeki hayatı ortadan kaldırıyor ve hayatı kendimiz için daha da zor bir hale getiriyoruz.

Çıldırdığımızı sanmıyorum; bence bizler şuandaki toplumsal ve çevresel sorunlarımıza yeterince derinlemesine bakmadık. Sayısı giderek artan bir çok insanla beraber ben de bu sorunların binlerce sene önce atalarımız tarıma başladığında, yaşayan dünyanın eski kadim dünyayla arasındaki bağları kopardığında ve insanların bütün hayat çeşitlerinin en üstüne koyduğunda başladığına inanıyorum. Bu yüzden bugezegendeki diğer hayat biçimleriyle hiçbir bağımız yok, buraya aitlik hissimiz de yok. Kibirliyiz. Yaşayan dünya bizim altımızda yer alıyor- ya kullanılmak ya da el uzaklığında tutmamız için. Doğadan patolojik olarak kopmuş durumdayız.

(daha&helliip;)

Dr. Steve Best: ” İnsanın Doğasına Dair Bildiğiniz Herşey Yanlış”

“Nadiren bir insan olduğumuzu düşünürüz. Çünkü sorgulamadan kabul ederiz bunu. Şimdi bir insan olarak size kim olduğunuzu sorsam, elbette cevabınız “ben bir insan hayvanıyım” olmalı, spesifik olarak da “ben bir primatım” ya da Jared Diamond’ın terimiyle söylersek “ben üçüncü şempanzeyim” olmalı (bu yazı çeviriliyor şu an-Cem) ; 1-sıradan şempanze, 2- bonobo ve 3- homo sapiens.

Siz kimsiniz? Ben bir homo sapiensim. Ben bir insanım, -insan olmayan hayvan teriminin karşıtı olarak- ben bir insan hayvanıyım. O halde sormak istediğim esas soru şu: Homo sapiens kimdir? İnsan kimdir? İnsan nedir? Nasıl bilebiliriz? Bilebilir miyiz? Belirli bir türün üyeleri olarak kim olduğumuza dair hiç fikrimiz var mı?

(daha&helliip;)

Mezbahada Çalışanların Tanıklıkları

Gail A. Eisnitz’in Slaughterhouse (Mezbaha) kitabından kısa bir bölüm. Bu bölümde mezbahalarda çalışan işçilerin hayvanlara ne yaptığı anlatılıyor. Hayvan öldürmenin insan ruhunu da bozduğu, çürüttüğü ile ilgili bir çok düşünce dile getirilmiştir. Okuduklarımız, insanın vicdanına yabancılaşmasının net örnekleri.

“Bu domuzlar haşlama tanklarına atılır, suya çarpar çarpmaz bağırıp çığlık atmaya başlarlar. Bazen öylesine debelenirler ki tanktan dışarı su atılır… eninde sonunda boğulurlar. Hayvanları suyun altına iten bir hareketli bir kol var, dışarı çıkmaları imkânsız. Ama boğulmadan önce haşlanarak mı ölüyorlar bilmiyorum, çırpınmaları sona erene dek birkaç dakika geçiyor.”

“Size korkunç hikâyeler anlatabilirim… Mesela büyükbaş hayvanların başları giriş bölümünde sıkışınca işi halletmenin tek yolu hayvanlar hayattayken kafalarını kesmek oluyor.”

(daha&helliip;)

Sentientizm : Hayvanlarda Farkındalık ve Bilinç

animal emotion photography

Psikolog Richard Ryder (tür ayrımcılığı terimini kullanan ilk kişi)

Şempanzeler aynen insanlar gibi sevişiyor; ama sifilis bulaştırma riskine genelde girmiyorlar. Laboratuarda olmadıkları sürece. Aklımdan hiç çıkmayan bir görüntü var; 1950’li yıllarda bir Danimarka tıp dergisinde deneysel sifilisten ölen küçük bir maymunun bütün vücudunun deri lezyonlarıyla kaplı olması. Bu görüntüyü 1970’li yıllarda hazırladığım ilk hayvan hakları broşüründe kullandım.

Şempanze kuzenlerimiz genlerinin %98’ini bizimle beraber paylaştığı için hiç acımadan bilim adına sömürüldüler ve  sömürülmeye devam ediyorlar.

(daha&helliip;)

İnsanbiçimci yanılgılar

Tuhaf bir kuş mu dersiniz? Hayır, o, kuş yuvasında uyuyan bir Homo domateus.

Bu fotoğraf bakanlarda tuhaf şekilli bir domatesin üzerine bir insan yüzü çizildiği için bir takım duygular uyandırdı. Resme verdiğimiz tepkinin farklı olmasını sağlayan şey, onun insanşekilli görünümü. Peki ya domatesin üstüne insan yüzü çizmeseydim, o zaman sadece bir nesne, bir domates ya da içi boş bir kuş yuvası mı görecektik?

(daha&helliip;)

Balinalar, Balina Avcılığı ve İnsanlık


Marc Bekoff

Etoloji Yazıları

Bu hafta, Morocco’da Uluslararası Balina Avcılığı Komisyonu (IWC)  uluslararası ticari balina avcılığı ile ilgili moratoryumunu sürdürme kararı verdi. Bu karar insanlık açısından evrim ve  olgunluk seviyesini gösterecek bir turnusol kağıdı görevi görebilir. Yasağı kaldırmak diğer canlıları insanların işine geldiği gibi kullanacağı kaynaklar olarak gördüğümüzü, kadınların aşağılanması ve insan haklarının reddedilmesine  yol açan, sömürgecilik ve köleliği meşru gösteren “güçlü olan haklıdır” kafa yapısının yeniden hayata geçirilmesini akla getiren sembolik bir şey olurdu.

“Sembolik” diyorum; çükü balina avcılığı yasağı hala geçerli olsa da balinalar denizlerde avlanılmaya devam ediyor. Moratoryum 1986’da kabul edildi ama  Japonya, Norveç ve İzlanda yasayı es geçiyor. Yaraya tuz basar gibi, Japonya IWC’nin “bilimsel balina avcılığı” adındaki iddiasını hayata geçiriyor ve her yıl katlettiği 1500 civarı balinanın –türün yok olmasına az kalmışken- bu türü daha iyi anlamak için hayati öneme sahip olduğunu söylüyor. Eğer sonuçlar böylesine trajik olmasaydı buna gülebilirdik. İnsanların neden gıdaya ihtiyaç duyduğunu anlamak için onları aç bırakmaya benziyor bu.

Ama ben balinalar tehlikede olduğu için onları kurtarmaktan söz etmiyorum. Eğer bir türü korumanın tek yolu bu olsaydı, o zaman böylesine artmış insan nüfusuna büyük ölçekli bir itlaf yapılmasını haklı çıkaracak sebepler öne sürülebilirdi. Allah korusun!

O halde balinaları neden korumamız gerekiyor? (bizden bir şey istedikleri yok, aslında soru şu: neden onları rahat bırakmamız gerek?) Balinaları rahat bırakmak veya bırakmamak için bir çok argüman öne sürülebilir. Ama önemli olan tek bir gerçek bulunuyor: balinalar duyguları olan canlılar. Balinalara zarar vermemeli ve öldürmemeliyiz; çünkü bunu yapmak balinalara acı ve ızdırap veriyor; çünkü hayatları balinalar için önemli.

Bundan şüphe duyanlar kanıt isteyebilir.Tamam.Su memelileri (yunus ve balina ailesi üyeleri) popülasyonlar arasındaki iletişim diyalektleri ve ayrıksı davranışlarından belli olduğu üzere  bir kültüre sahip. Bu canlılar hem plan yapıyor hem de planlarını hayata geçiriyorlar, örnek olarak balıkları baloncuk çemberine alıp, kıyıya sürüklüyorlar. Balinalar ayrıca erdemli canlılar da olabiliyor, örneğin kaşalotlar yavru balinalara göz kulak olurken anne balinalar  yiyecek bir şey bulmak için derinlere dalıyor. Öte yandan  kıyıya vuran balinalar ve boğulan insanların yunuslar tarafından kurtarılması da defalarca belgelenmiştir.

Peki hayatı kurtarıldığı için minnet duygusu gösteren bir balinanın kendi hayatına değer verdiğini göstermesinden daha iyi bir kanıt bulabilir miyiz? 2005 yılı Aralık ayında yengeç ağı iplerine takılı kalan dişi bir kambur balina bu iplerden kurtarıldığında hemen yüzüp gitmedi. Kendisini iplerden kurtaran her bir dalgıça yaklaşıp burnunu onlara sürttü.

Duygu sahibi olmak, etiğin temelidir. Ahlaki sistemler diğerlerinin menfaati olduğu için var. Bu menfaatler arasında en önde geleni ise hayatta kalma arzusu ve hem acıdan hem de ağrıdan, ızdıraptan uzak kalma isteğidir.

Bir balinanın acısının bizimkine benzediğinden  şüphe edebilir miyiz? Zıpkın balinanın vücuduna girdiğinde ve orada patladığında balinanın canının çok yanıp yanmadığını sormanın gereği var mı? 200’den fazla yıl yaşayabilen böyle bir yaratığın yaşamak istediğini ve acı çekerek ölmek istemediği gerçeğini reddedebilir miyiz? Damak tadı uğruna ya da bir türün bazı üyelerinin (bizim) bir diğer türün üyelerini soykırıma uğratmasını ve onlara  işkence yapmasını haklı görebilir miyiz?

Mükemmel beyinlerimiz, ellerimiz ve teknolojimiz kesinlikle diğer türlerin üyelerine canımız nasıl isterse öyle davranma gücü veriyor bize. Ama bu bize dünyayı alt üst etme izni vermiyor. Artık vermiyor. “Güçlü olan haklıdır” sözü ilkel bir bakış açısı, ayrıca ahlaki bir başarısızlık. İnsanlık diğer insanlara davranışımız konusunda devasa ahlaki adımlar atabileceğini gösterdi. Şimdi aynı prensibi duyguları olan bütün canlılara uygulama zamanı. Morocco başlamak için iyi bir fırsat.

Çeviri:CemC

İnsan Kimliği Politikası: Homo Indeterminus



Dr. Steve Best

Görünüşe göre toplumsal hayat ırk, toplumsal cinsiyet, dini görünüm, ulusal arkaplan ve cinsel tercihler üzerine hareket eden kimlik politikaları çeşitleri üzerinde bölümleniyor. Ancak bütün insan türünün kimliğiyle ilgili bir başka büyük kimlik biçimi daha var.

İnsanlar evrimci geçmişleri keşfetmeye devam edip büyük kuyruksuz maymunların ve diğer hayvanların zekası hakkında daha doğru bilgilere ulaşmaya devam ettikçe, kainatta bizlerden daha gelişmiş hayat biçimleri aramaya devam ettiği sürece, sofistike bilgisayarlar ve yapay zeka örnekleri ve yapay hayat (mesela kendi kendine üreyen dijital DNA gibi) ürettikçe, tür sınırlarını aşıp genlerini diğer hayvanlarla değiştirdiği sürece ve biyonik vücutlara doğru ilerledikçe şu soru ister istemez ortay çıkıyor:Homo sapiens kimdir? İnsanlar gerçekten eşi bulunmaz varlıklar mıdır?

Aristo’nun “tüysüz iki ayaklı” nosyonundan bu yana Batı kültürü kendini doğru şekilde anlamak için çabalamış ve başarısız oldu. İnsan doğasının özgünlüğü bir çok şekilde yara aldı, bizleri tanrı imgesinde yaratılmış ruh sahibi varlıklar olarak tanımlayan dini ve antroposentrik girişimlerden tutun böcekler ve diğer DNA sahibi organizmalara benzersiz olma ihtimali tanımayan sosyobiyolojik çabalara dek. Geleneksel anlamda insan kimliği bilmecesi din yoluyla çözülmüştür; ancak bugün bu sorunun cevabının bilimle bulunabileceğini biliyoruz; ancak bu da yeni bir çeşit ruhsalcı bakış açısını ve kozmolojik bir düşünme tarzını gerekli kılıyor.

Batı kültüründe insan kimliği Judeo-Hristiyan geleneği, Yunan ve Roman hümanizmi, Orta Çağ teolojisi, Rönesans hümanizmi ve modern bilimin bir çeşit kombinasyonu yoluyla şekillenmiştir. İster dini ister laik olsun, bütün bu kaynaklar insanların eşi benzeri bulunmayan varlıklar olduğu, doğadan ziyade kültüre ait olduğu ve bu yüzden de yaşadıkları dünyadan ve etraflarındaki hayvanlardan farklı oldukları inancına sıkı sıkıya tutunur. Kuşkusuz, Batı’daki insan kimliğine en büyük etkiyi İncil’in tahakküm ve hakimiyetçi yorumu yapmıştır, bu yoruma göre dünyada insana düşen rol, doğayı teknolojik maharetiyle emir altına almaktır.

Ancak 16.yy’dan bu yana bu geosentrik(dünya merkezci) ve antroposentrik (insanmerkezci) kimlik,  bir dizi sert darbeyle karşılaşmıştır. Dünya merkezli olmaktansa güneş merkezli bir kainat resmeden Kopernik devrimiyle başlayarak, Darwin’in evrim teorisiyle, ardından arzu, içgüdü ve irade karşısında bilincin önceliğini tahtından eden Nieztsche ve Freud ile devam ederek insan kimliği radikal olarak merkezden kaymıştır. Kopernik ve Galile’nin güneş merkezli kuramlarına ve seküler bilimsel kültürün gelişmesine rağmen insanlar gene de vahşi hayvanlar karşısında o sözde radikal konforlarını hala sürdürüyordu. Tabii bu konfor da 1859’da Darwin’in Türlerin Kökeni adlı eseri ortaya çıkana dek, çünkü Darwin antroposentrizme karşı gerçek bir meydana okuma olmuştur. Ancak 1859’dan sonra insanlar hayat güçlerini ve kendi köklerini anlamaya başlamışlardır. Dahası, ancak 1960’da Jane Goodall Gombei, Tanzanya’ya yaptığı o tarihi yolculukla beraber insanlar büyük kuyruksuz maymunlar ve özellikle de şempanzeler hakkında, yani en yakın akrabalarımız hakkında gerçek bilgiler edinmeye başladılar. İnsanlar 6 ila 8 milyon yıl kadar önce şempanzelerle ortak bir atadan evrilmeye başladılar. Yapısal olarak, davranış olarak ve genetik anlamda (%96.8) insanlar şempanzelerle neredeyse aynıdır; aslında şempanzeler genetik olarak bizlere orangutanlara kıyasla daha yakındır.

Biyolojik anlamda en yakınımız olanlarla aramızda karşılaştırmalı bir temel oluşturmadan kendimizi düzgün bir şekilde anlamamız mümkün olamazdı ve bizler Carl Sagan ve Ann Druyan’dan alıntı yapmak gerekirse “unutulmuş atalarımızın gölgesinde” yaşamaya devam ediyoruz. Jane Goodall’ın eserine kadar homo sapiens’in kimliği gene de bilinmezlik taşıyordu; bizler homo faber ya da homo loquens’tik; alet kullanabiliyor, alet üretebiliyor ve dil aracılığıyla iletişim kurabiliyorduk; sadece davranış olarak kompleks topluluklarda yaşıyorduk.

Goodall’ın araştırması sayesinde şempanzelerin de alet yapıp kullandıklarını, Roger Fouts ve diğerlerinin eserleri aracılığıyla da şempazelerin ve diğer büyük kuyruksuz maymunların Amerikan İşaret Dili’ni öğrenebildiklerini, yüzlerce kelimeden oluşan bir sözcük dağarcığı oluşturabildiklerini, düşüncelerini ve duygularını bize iletebildiklerini hatta kendi tarzlarında da olsa bu dili yavrularına öğretebildiklerini öğrenmiş durumdayız.

İnsanlar zekâ sahibi olmalarındaki derece anlamında benzersiz varlıklardır; şu ana dek başka hiç bir tür etik üzerine kitaplar yazmamış, cebir problemlerini çözmemiş ya da hayatın anlamı üzerine düşünmemiştir; ama insanlar neokorteks sahibi olmak (ki bu da soyut düşünceyi mümkün kılar) ya da aşk, yalnızlık ve utanç gibi kompleks duygulara sahip olmak; sofistike davranışlar ve topluluklar kurmak ve hatta estetik zevk sahibi olmak anlamında da eşi benzeri olmayan varlıklar değildir. İnsanlar hem merhamete hem şiddete, egoizme ve altruizme eğilimi olan kompleks varlıklardır; ama benzersiz oldukları düşüncesini fazlasıyla abartarak kendilerini hem kavramsal hem de varoluşsal anlamda dünya üzerindeki diğer hayat topluluklarından ayırmışlardır. Bu, bizim esas kusurumuzdur, ve günümüzde yaşadığımız ruhsal ve çevresel krizin ardındaki temel sebebi de bu.

Diğer kimlik meseleleri gibi Homo sapiens de bir kimlik politikasıdır. İnsanlar kimliklerini kazanmak amacıyla kendilerini diğer gruplardan ayrı tutarlar. İnsan kimliği politikası örneğinde ise “öteki” denilenler diğer türleri de kapsar. İnsan kimliğinin inşası en azından Batı dünyasında insan merkezli bir algı olan antroposentrizmden ve tür ayrımcılığından ayrı tutulamaz. Peter Singer’ın “Animal Liberation-Hayvan Özgürlüğü” kitabında analiz edildiği gibi tür ayrımcılığı,  ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığıyla aynı mantığı izler: bir grupla (insan) diğer bir grup (hayvanlar) arasında mutlak bir ayrım ortaya koyar. Birinci grubun diğerinden üstün olduğunu iddia eder ve üstün grubun diğer grubu sömürme hakkı olduğunu öne sürer. İlginç bir şekilde insanın tahakkümünün söz konusu her alanda, ister insan türü içerisinde ister dışında olsun, aşağı görülen grup ya insan olmamakla ya da insan-altı olmakla damgalanmıştır ve bu yüzden “insan” söylemi etrafında kompleks bir politika şekillenmektedir.

İnsan kimliği politikası kimin insan sayıldığı üzerine gelişir, hangi imtiyazlara sahip olduğu, insan olup olmadığı, ne kadar geniş ve ilerici bir şekilde tanımlandığı, ahlâki toplum sınırlarının belirleyicisi durumundadır. İnsan kimliği politikaları büyük bir ilandır ve insan ayrımcılığının ve diğer türlerden kopmaya yol açan tavırlarının sonuçları, insanları insanlardan ayıran diğer kimlik politikalarından çok daha önemlidir (nükleer savaş bir istisna olabilir).

Bu yüzden burada yeni bir bilince, kozmopolit kimliklere duyulan ciddi bir ihtiyaç söz konusu, bu da kelimenin hem en gerçek hem de en geniş anlamında söz konusu. İnsanlar artık kendilerini şu ya da bu milletin değil; ama dünyanın vatandaşı olarak ve hatta artık bir kainat yurttaşı olarak görmeye başlamak zorundalar. İnsan kimliği gerçek anlamda ancak kozmoloji ve yeni ekolojik öyküler bağlamında algılanabilir. Eski geosentrik(dünya merkezci) ve antroposentrik(insan merkezci) hikâyeler yanlıştır, sınırlıdır, işlevsizdir, tehlikelidir ve teknolojik olarak ilerlemiş bir medeniyetin yıkıcı gücü açısından tamamen uygunsuzdur. İnsan merkezli dramaların yerini insan hayatını kainatın yaşadığı daha büyük evrim içerisine yerleştiren kozmolojik anlatılar almalı. Thomas Berry’nin söylediği gibi “kainatın hikâyesi içinde her yerni bir ifade basamağının kendini aşma yoluna duyulan ihtiyaçla belli ettiği bir galaksi sisteminin ortaya çıkış hikayesidir”. Dinî imalara rağmen, bu yeni hikaye; dinamik, evrim geçiren maddenin daha da büyük bir kompleks hayat biçimine doğru yol alması olarak tamamen bilimsel şekilde anlaşılabilir.

Yeni kozmolojik anlatılar din ile bilimi uzlaştırmaya çalışır, bir yandan bilimi kullanarak kainatın fiziksel doğasını keşfetmeye çalışırken diğer taraftan hayata hürmet duygusu ve anlam kaynağı olarak da dinî duyguları devam ettirir. Dünyanın sihrini ortadan kaldırıp doğayı manipülasyona açık nesnelerden ibaret bir konuma indirgeyen, insanları hayat sürecine yabancılaştıran modern dönemin mekanik biliminden farklı olarak son on yıllarda gelişen postmodern bilim yeni bir hikaye anlatmaktadır, bu hikayede artık insanlık büyük evrim hikâyesinin bir parçasıdır, aynı anda bilim etik ve manevi değerlerle temas haline geçmektedir, oysa önceden bilim bunların hepsini “nesnellik” adına ezip geçmişti.

Bugüne dek hayatla olan bağlarımızı ortadan silip süpürmek için elinden geleni yapan bilimin yeni holistik ve ekolojik teorilerle bu bağları yeniden kurmaya başlaması hepimiz açısından ümit verici bir durumdur. Bizler hakikaten “hikâyeler arasında”yız, gelecekte yapılması gereken şey; yeni bir yaratılış hikâyesi yazmaya devam etmektir, bu kozmik anlatıda artık büyük toplumda aramızdaki bağları kuvvetlendiren sorumluluklarımızın altı çizilecektir, biyotoplumda artık birbiriyle beraber evrim geçiren ve birbirine bağımlı milyonlarca türden birisi olduğumuzu anlayacağımız bir anlatı olacaktır bu.

Kendi toplumsal ve etik kanunlarımızı yazmakta özgür olsak da doğanın yasalarına uymayı da öğrenmek zorundayız. Bu kanunlar giderek artan nüfusla, doymak bilmeyen tüketim basamaklarıyla ve sonsuz büyümeye tapınan ideolojiyle uyumsuz bir halde bulunan ekolojik denge kanunlarıdır. Yeni hikâye , bugüne dek dinlediğimiz hikâyeden farklı olarak insanlığın doğaya karşı çıkarak hayatta kalıp büyüdüğünü değil, kendini multi milyar senelik evrim destanıyla uyum içerisinde yaşayarak geliştiğini ve hayatta kaldığını anlatacaktır bizlere.

Çeviri:CemC

Feministin Çıkmazı



Ari Solomon

Ben feministliğiyle gurur duyan birisiyim, şu gezegen üzerinde kadınların çektiklerini umursayan herkes kadar. Dünyanın bir çok yerinde kadınlara hala mal gibi davranılıyor. Bazılarının hiç hakları yok, olanlar da diğerleri gibi sömürüye, aşağılanmaya ve şiddet maruz bırakılıyorlar günlük olarak. Biz feministler kadınların yaşadığı zulme son vermek için mücadele ederken bilmeksizin bizlerin de zulmettiği diğer dişileri düşünmek zorundayız. İnsan olmasalar da süt inekleri belki de gezegende en büyük zulme uğrayan dişilerdir. Bizler insan eşitliği için mücadele verirken bir hayvanı dişi yapan bir hayvanı anne yapan şeyi insanların sömürmesi konusunda da öne çıkmamız gerekmez mi?

Eğer bu sözlerim delice geliyorsa bunun sebebi muhtemelen bir çok Amerikalı gibi sizin de ülkenin süt üretim çiftliklerinde neler olup bittiği konusunda bir bilginizin olmaması. Belki sizce bu aptalca bir şey, hatta kadınların içinde bulunduğu durumun diğer türe ait dişilerin yaşadığı sıkıntılarla karşılaştırılmasını hakaret olarak da kabul edebilirsiniz, ama lütfen okumaya devam edin. Şaşırabilirsiniz.


Önce şununla başlayalım: bütün süt inekleri dişidir ve süt üretmeleri için hamile kalmaları gerekiyor. Bunu söyleyince bundan doğal ne olabilir ki diye düşünüyor insan; ama çoğu insan ineklerin sütünün diğer memelilerle aynı sebepten meydana geldiğini düşünmüyor bile, yani yavruları için.Bir ineğin gebelik süresi insanlarınkiyle aynıdır, 9 aydır.

Süt ineklerine yetişkin bir boğayla çiftleşme olanağı sağlanmadığı için, bu hayvanlar çiftlikte “tecavüz bölmesi” denen bir yere gönderilirler. Şaka yapmıyorum. Metal bir çubuk vajinalarına sokulur ve sperm bırakılır. Gebe bırakıldıktan sonra süt ineği sağa sola zar zor dönebildiği bir bölmede yaşamaya başlar. Fetüs büyüdükçe vücudu süt üretmeye başlar. Bu anda memelerine bağlanan mekanik bir pompayla sütü alınmaya başlanır. Bir çok çiftlikte ineklere doğal olmayan oranlarda süt üretmeleri için hormon verilir. Çiftçi için daha fazla süt=daha fazla paradır. Bu da ineklerin memelerinin aşırı derecede büyümesine sebep olur, bunun sonucunda inekler korkunç acılar ve enfeksiyonlardan dolayı ızdırap çeker.

Süt ineği doğum yapınca yavrusuyla ancak 24 saat beraber kalabilir. Bu sürenin ardından dana anneden alınır. Eğer dana dişi ise o zaman o da büyük olasılıkla bir süt ineği olacaktır. Eğer dana erkekse o zaman dana eti olmak üzere satılır. Evet, her süt kartonunun arkasında, her dondurma parçasında bir dana yatıyor. Eğer süt ürünleri alıyorsanız, doğrudan veal (veal, et olmak amacıyla öldürülen dana anlamında kullanılıyor) endüstrisine destek oluyorsunuz demektir.

Şimdi, eğer veal çiftliklerinin pratiklerinden haberiniz yoksa size kısa bir bilgi verelim. Vealler satılınca daha 1 ya da 2 günlüktürler, bu yavrular hareket dahi edemeyecekleri bir bölmeye zincirlenirler. İşte bütün mesele de budur zaten, çünkü hareket kabiliyetleri azaldıkça yavruların etleri öldürüldüklerinde (yani 8 ya da 14 haftalıkken) daha güzel olacaktır. Vealler içerisinde demir bulunmayan besinlerle beslenirler, böylece etleri kırmızı ya da pembe yerine beyaz olacaktır. Bu yavruların annelerinin sütünde bol bol bulunacak demiri elde etmek için içlerinde kaldıkları bölmelerin metal çubuklarını emdikleri görülür sık sık.

Süt çiftliklerinde ise anne inekler yavruları kendilerinden alındıktan sonra günlerce ağlar, böğürür, inlerler, bu süre bazen haftaları bulur. Bazı anne inekler yavrularının peşinden koşarken boyunlarını kırmıştır. Bebeğini kaybetmenin acısını ve üzüntüsünü hayal edebiliyor insan. İneğin vücudundan hala daha yavrusu için süt geldiğinden çiftçi onu sağmaya devam eder. Anne inek, karnında 9 ay yaşayan yavrusuna süt vermenin nasıl bir şey olduğunu asla bilemeyecektir. Tam tersine, sütü marketlerde satılmak üzere yağ, peynir, krem ve süt haline gelecektir. Ve süt inekleri 4 sene sonra (inanılmaz çünkü Türkiye’de bu rakam 10 sene… CemC) artık gebelik üstüne gebelik yaşayıp da yeterli süt miktarı üretemeyecek hale geldiğinde hayvancağıza mezbahaya gitmesi şeklinde bir ikramda bulunulur, orada da zaten hamburgere dönüşecektir. Gerçek aynen bu, neredeyse bütün hamburger etleri süt ineklerinden arta kalanlardan yapılmaktadır.

Biliyorum bazı insanların hayvanların ve insanların çektiği acıların birbirine benzetilmesiyle alakalı sorunları olduğunu biliyorum; ama biz insanların anne-çocuk bağına karışmak konusunda ne gibi bir hakkı var? Anne ineğin yavrusu için neler hissettiğini bilmek için garanti bir yolumuz yok; ama herhalde annelik içgüdüsünden söz edilebilir. Bunun bütün hayvanlarda mevcut olduğunu biliyoruz. Eğer bir ineğin yavrusuna duyduğu hislerin bir anne insanın yavrusuna duyduğu hislere yakın olduğunu düşünebilirsek, o zaman sebep olduğumuz duygusal acıyı da tahmin edebiliriz, yaptığımız adaletsizliği anlayabiliriz.

Feministler olarak bütün dişiler için direnmemiz gerekmez mi? Korkunç şekilde sömürülen ister insan ister hayvan bütün anneler için haykırmamız gerekmez mi? Yoksa inkar etmeye devam ederek sessiz mi kalmamız gerek?

Ama hangi iyi sebepten ötürü yapacağız bunu? İnek sütü içmeyi gerekli kılan bir beslenme gerekliliğinden söz edilemez. Aslında düşünmeye başladığınızda, ineğin sütünü içmenin hiç de normal olmadığını anlayabiliriz. Yaşları çocukluğunu geçtiği halde süt içmeye devam eden tek memeli, insandır, bizler başka türlerin sütünü içen yegane türüz. Bir çok araştırma süt içmenin sağlığımıza zararlı olduğunu ortaya koyuyor. Sütte bulunan proteinin kanserojen bir madde olduğu kanıtlanmış durumda

Ve şu kalsiyum ve sütün kemikler için iyi olduğu zırvaları var ya, işte sütün bardak başına 300 miligram kadar kalsiyum içerdiği doğru ama bunun sebebi ne biliyor musunuz, çünkü süt inekleri yetiştiren çiftçiler artık ineklere kalsiyum veriyorlar. Tabii inekler odğal olarak ot yiyor, otta da kalsiyum bulunuyor (bütün yeşil yapraklı sebzeler gibi) ama süt inekleri artık mısırla beslendiği için çiftçiler de yemlerine kalsiyum ekliyorlar, böylece sütün yeterli oranda kalsiyum içermesini sağlıyorlar. Bu kalsiyum zırvasıyla ilgili şunu da söylemek lazım: bir bardak lahanada ya da soyada ya da pirinçte süte oranla daha fazla kalsiyum vardır.

Günümüzde inek sütüne alternatifler bulunuyor: mesela badem sütü, soya sütü, fındık sütü, yulaf sütü, pirinç sütü, kenevir sütü vb. ve farklı yağ ve peynir örnekleri de var. Çağlar boyunca bir çok düşünür Pisagor’dan Da Vinci’ye ve Tolstoy’a dek hayvanları maruz bıraktığımız davranışların insanlara olan davranışlarımızı da etkilediğini söylemiştir. Hayvan dişilerini böylesine sömüren bir dünyanın kadınların sömürülmesine, ızdırabına ve zulme uğramasına karşı da bu kadar vurdumduymaz olması sadece bir raslantı olabilir mi? Artık türümüze ait olmasa bile bütün annelere, bütün dişiler merhamet eli uzatmanın zamanı değil mi sizce?

Çeviri:CemC

21. YÜZYIL DEVRİMİ

Dr. Steve Best

Arkadaşlarım, özgürlük, haklar, demokrasi, merhamet etiği, barış, türler arası adalet ve ekoloji adına girişilen mücadelede bir çok başarı kazanıyoruz.

Ama savaşı kaybediyoruz.

Hırs, şiddet, çıkar, tahakküm ve talan karşı yapılan savaşı. Uluslar arası şirketlere, dünya bankalarına, ABD İmparatorluğuna, Batı’nın askeri makinelerine karşı olan savaşı. Ekonomik büyüme, teknolojik gelişmeler, aşırı üretim ve aşırı tüketimin hastalık gibi çoğalm yayılmasına karşı olan savaşı.


Son 30-40 senede yoğun ekolojik ve toplumsal mücadeleler olmasına rağmen demokrasi ve ekoloji savaşında gücümüzü kaybediyoruz.

Son 20 yıl içerisinde neoliberalizm ve küreselleşme olguları toplumsal demokrasileri yok etti, zengin ve yoksul arasındaki uçurumları daha da çoğalttı, çiftçileri işsiz bıraktı ve bütün dünyayı bir pazar haline çevirdi. O eski tip emperyalizm ve kaynak elde etme biçimleri yerine artık insanlar genetik mühendislikle, biyokorsanlıkla, gen patentiyle ve tohum tedarikinin kontrolüyle karşı karşıya. McDonaldslaştırma sonucunda tarım işi dünya çiftçilerinin çabalarını yoke diyor. Şirket iktidarı insanlar küçüldükçe daha da büyüyor.

Ekolojik çöküşün işaretlerini azalan ormanlardan balık sahalarının yok olmasına, artık yok olmak üzere olan yabandan yükselen deniz seviyelerine dek bir çok yerde görebiliyoruz. Tarih boyunca toplumlar yerel çevrelerini yok etmiştir, ancak son 20 yılda insanlık gezegenin ekolojik dengesini küresel iklim değişikliğine sebep olacak denli zorlamış durumda. Dahası, gezegenin tarihindeki 6. Yok oluş krizi döneminde yaşıyoruz, sonuncusu bundan 65 milyon yıl önce dinozorlar döneminde olmuştu. Son beşinden farklı olarak bu sonucusu insan eylemlerinin sonucu meydana gelmek züere; bizler dünyaya çarpan meteor gibiyiz. Doğal kaynakları koruma biyologları önümüzdeki 20-30 sene içerisinde dünyadaki bitki ve hayvan türlerinin üçte birinin ya da yarısının yok olabileceğini öngörüyor.

Küresel kapitalist sistem insanlara, hayvanlara ve doğaya zarar veriyor. Sürdürülebilir olması imkansızdır, ve 300 senelik endüstrileşmenin faturası kesilmektedir artık. İnsanileştirilemez, medeni bir hale getirilemez ya da yeşilci bir hal alması sağlanamaz, artık bütün katmanlarda gücü yetecek bir devrimle dönüşmesi gerekiyor- ekonomik, politik, yasal, kültürel, teknolojik, ahlaki ve kavramsal katmanlar söz konusu.

Son otuz senede çevreciliğin toplumsal adalet olmadan gerçekleşemeyeceği ve toplumsal adaletin de çevrecilik olmadan başarılı olmayacağına dair giderek çoğalan bir farkındalık söz konusu. Özellikle bu durumun ABD’de EarthFirst! Hareketinde, kereste çalışanlarında, Zapatista platformunda ve 1999 Seattle ayaklanmasında görmek mümkün.

Ancak birşeyler eksik sanki, buradaki denklemde bir eksiklik var, strateji bir türlü işlemiyor. Bir türün çıkarları ortaya konurken milyonlarca diğer tür üyesinin çıkarı sırf insanlar onları kullanacak diye görmezden geliniyor. Ancak son otuz yıl içerisinde yeni bir toplumsak hareket ortaya çıktı- hayvan özgürlüğü hareketi. Gücü ve potansiyeli henüz anlaşılamadı ama 21 .yy politikası içerisinde eşit bir temsiliyeti hakediyor gerçekten.

Barış, adalet, demokrasi ve ekoloji uğruna mücadele eden ilerici insanlar hayvan özgürlüğü hareketinin geçerliliğini ve bu harekete olan gereksinimi iki sebep dolayısıyla tanımalılar. Öncelikle ahlaki bir açısından hayvanların maruz bırakıldığı zulüm, sömürü ve acı o kadar büyük o kadar yoğundur ki merhamet, adalet, hak sahibi olmak ve şiddet karşıtlığı gibi talepleri olan herkesten politik bir tepkiyi haketmektedir. Her yıl 70 milyar kara ve deniz hayvanı gıda olmak üzere öldürülüyor; milyonlarcası deney laboratuarlarında, kürk çiftliklerinde ya da av alanlarında ve sayısız diğer öldürme alanlarında yok ediliyorlar. İkinci olarak, stratejik bir anlamda hayvan özgürlüğü hareketi insan ve hayvan özgürlüğü hareketleri için olmazsa olmaz bir konumdadır. Bir çok temel noktada insanların hayvanları tahakküm altına almış olması insanın insana tahakkümünün altında yatan gerçektir, ayrıca bu çevre krizini büyüten bir gerçektir de aynı zamanda. Dahası, hayvan özgürlüğü hareketi günümüzün en hızlı ve dinamik şekilde büyüyen ve diğer özgürlük hareketlerinin görmezden geldiği, aşağıladığı ve basit gördüğü bir toplumsal harekettir.

Artık insan, hayvan ve dünya özgürlük hareketlerinin birbirilerine bağlı olduğu ve birisi özgür olmadan diğerlerinin de özgür olamayacağı biliniyor. Bu yeni bir öngörü değil, aslında bu bugüne dek kaybedilmiş bir hakikat ve bilgeliğin geri dönüşü. 2500 önce şu sözleri söylene Batılı filozof Pisagor’u hatırlayın: “insanlar hayvanları öldürdükçe bir birlerini öldürmeye devamedecek. Gerçekten de cinayet ve ızdırap tohumları ekenler neşe ve sevgi biçemezler.”

Moral bozucu bir hakikate lazer ışını gibi odaklanmaya ihtiyacımız var: dünya çapında çevreci ve hayvan haklarını savunan hareketlerin son 40 senede elde ettiği kazanımlara rağmen biyoçeşitliliği kurtarmak, yağmur ormanlarının, yüzey toprağının, mercan kayalıklarının yok edilişini yavaşlatmak ya da buna son vermek; giderek daha da kötü bir hal alan kaynak savaşlarını önlemek; hayvanlara karşı yürütülen gaddar soykırıma son vermek; politikalar ve eylemler bir yana zihinlerimizde iklim değişikliği felaketinin kavramak anlamında yürütülen mücadele kaybediliyor.

Durumun aciliyeti krizin şiddetine uygun olarak artıyor. Kurumlar aracılığıyla yapılması istenen yasal değişiklikler, ılımlılık politikaları, taviz verme ve işi ağırdan alma tarzındaki tavırların yetersizliği alenen görülebilir; çünkü bir çok insan artık daha radikal değişim taktiklerine doğru yöneliyor. Şu andaki konunumuzda “aklı selimlik” ya da “ılımlı olmak” gibi tavırlar tamamen mantık dışı ve kabul edilemez olarak görülüyor, çünkü gerekli ve uygun olan eylemlerin ancak “aşırı” ve “radikal” eylemler olduğu göze çarpıyor.

Atina’dan Paris’e ve Brezilya’ya artık bildiğimiz anlamda politikanın bir işe yaramayacağına dair bir idrak artışı görülüyor. Eğer yeni mücadele biçimleri, yeni sosyal hareketler ve yeni duyarlılıklar icat etmek yerine onların kurallarıyla oynarsak her seferinde kaybetmeye mahkumuz. Dünyayı savunmak için kesin ve kati eylemler gerekiyor: yollar tıkanmalı ,ağlar kesilmeli, kafesler boşaltılmalı. Ancak bunlar tepkisel ve anlık ölçüler oluyor, bunlara ek olarak radikal hareketler ve ittifakların insanlık, hayvanlar ve dünya adına topyekün özgürlük uğruna mücadele birliği yapması gerekiyor.

Çeviri:CemC

CEPHEDE

Paul Watson’la ELF’in dergisi The Resistance’ın yaptığı söyleşi…

Balina Savaşları adlı Tv programı Sea Shepherd Conservation Society(SSCS)’nin önceden kendileriyle alakası olmayan küresel bir izleyici kitlesiyle buluşmasını sağladı, hem kurumla, hem yapılan işle ve çevre hareketi içerisindeki uzun tarihinizle tanışmasını sağladı.Lütfen okuyucularımıza bu yola girmenize neden olan şeyi ve hem çevre hem hayvan hakları hareketinde aktif olmanıza sebep olan şeyi açıklar mısınız? Ve Greenpeace’den ayrılıp SSCS’i kurmanızın sebebi neydi?

Ben 1972’de 21 yaşında Greenpeace’i kuranlardan birisiyim, aslında 1969’de18 yaşındayken Don’t Make A Wave Committtee adında kurmuştuk. Kasım 1971’de Greenpeace Too’da tayfadan birisiydim, o zaman Amchitka Adası’ndaki nükleer denemeleri protesto ediyorduk. Greenpeace’in ilk dönem eylemlerinin çoğunda ikinci kaptan konumundaydım, ve Doğu Kanada’da fokları savunmak için de Greenpeace kampanyalarını ben başlattım ve sürdürdüm. Greenpeace’i 1977 yılında terk ettim; çünkü Greenpeace’teki bürokratikleşmeden memnun değildim; ayrıca bu konulardaki yaklaşımlarla ilgili olarak da huzursuzdum. SSCS’i sadece protesto etmekle kalmayıp deniz hayatını sömürmek için sürdürülen yasa dışı eylemlere müdahale etmek için kurdum. Sea Shepherd kaçak avcılığa karşı bir kurumdur, doğal hayat alanlarının ve deniz hayatının korunması konusunda çalışıyoruz.

İlk dönemlerinizde ulusal hayvan hakları/çevreci gruplar size destek oldu mu?

SSCS, The Fund for Animals ve Cleveland Amory’nin destekleri olmasaydı başarılı olamazdı. The Fund for Animals ilk gemimizi almak için lazım olan parayı tedarik etti. The Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals (RSPCA) grubu ise ilk kampanyamızı finanse etti, ve Sea Shepherd’la beraber bu iki kurumun koalisyonu sonucunda Doğu Kanada’ya fokların katledilmemesi ve savunulup kurtarılması amacıyla ilk gemimizi yollamış olduk. Bir yıl sonra Britisih League Against Cruel Sports kurumu da balinaları korumak amacıyla bizle parasal yardımda bulundu.

SSCS’nin topraktan uzaklaşıp suya girmesine yardım eden kişiler kimlerdi?

Cleveland Amory’yi zaten söyledim, Bunun yanında RSPCA’den Dr. Richard Jordan vardı. Ayrıca gemimizde Buckminister Fuller, antropolog Margaret Mead, yazar Farley Mowat, aktör Richard Basehart, Bon Barker, aktris Jan SMithers, Greenpeace’den Robert Hunter ve yazar Edward Abbey vardı.

İlk zamanlarında SSCS’in taktik anlamında yaklaşımı nasıldı ve bugün herhangi bir farklılık söz konusu mu?


Yaklaşımımız değişmedi. Bizler yasa dışı eylemlere müdahale ediyoruz ve bunu yaparken de muhataplarımıza fiziksel zarar vermekten uzak duruyoruz, ayrıca uluslararası koruma yasaları bağlamında hareket ediyoruz. BM’in Doğa’nın Koruma Altına Alınması prensiplerine uygun olarak hareket ediyoruz. Agresif bir tavırla; ama şiddete başvurmadan hareket ediyoruz. Gönüllü ekibimizle çalışıyoruz, başlangıçta vejetaryen bir ekipken 2002’den beri tamamen vegan olduğumuzu söylemem lazım.

Doğrudan eylem nedir?

Yaptığımız şeye doğrudan müdahale adını verdim. Afiş asmıyoruz, şahit olmuyoruz, bizler kendilerine karşı olduklarımızın yasa dışı eylemlerine doğrudan müdahale edip o eylemleri sona erdiriyoruz. Ancak etkili olabilmek için doğrudan eylemler, açık hedefleri ve mekanları iyi düşünülmüş stratejilerle yürütülmelidir.

Peki neden doğrudan eylem/müdahale?

Çünkü bu etkili bir yöntem, sonuç alabiliyoruz ve yaptığımız işi iyi yapıyoruz.

Bu yaklaşım nasıl gelişti ve diğer kurumların yaklaşımlardan nasıl bir farklılık gösterdi?

Bir çok farklı alandan bir sürü şey öğrendim. Kanada Sahil Koruma’dan , Norveç ve İsviçre bandıralı ticari gemilerden denizciliği ve navigasyonu öğrendim. Greenpeace’den medyayla nasıl çalışmak gerektiğini ve etkili medya taktikleri geliştirmeyi öğrendim. Amerikan Yerli Hareketi’nden, Lakota ve İroquis’den cesur olmayı ve inançlarım uğruna dimdik ayakta durmayı öğrendim. Margaret Mead’den bireyin gücünü öğrendim. Üniversitemden dilbilimi, iletişim, ve tarihi öğrendim. Ve ölmek üzere olan bir balinanın gözünden ise hedeflerimiz uğruna bu yola adanmayı ve asla tereddüt etmemeyi öğrendim.

Diğer oluşumlardan farkımız ne? Yaptığımızı bizim gibi yapan başka bir kurum daha yok dünyada. Benzerimiz yok. Denizlerdeki doğal hayata, habitatlara odaklanıyoruz ve yasa dışı eylemlere son vermek için fiziksel eylemlerde bulunuyoruz. Bunu yaparken Savaş Sanatı (Sun Tzu) ve Beş Yüzük Kitabı (Miyamoto Musashi) kitaplarındaki stratejik prensiplere başvuruyoruz, bunu yaparken de Marshall McLuhan tarafından ifade edilen medyayı anlama yasalarını ve ekolojinin temel kurallarını da göz önüne alıyoruz.

Eğer doğrudan eylem işe yarıyorsa sizce diğer kurumların doğrudan eylemlere başvurmamasının sebebi ne?


Diğer kurumlar adına konuşamam. Ama insanların bize şekil veren eğitim sistemleri ve toplumsal gelenekler tarafından esir edildiğini düşünüyorum. Bizlere değişimin dilekçelerle, oylarla, toplantılarla, afişler asarak, lobicilikle, yasal mevzuatla vb ile geleceği söyleniyor. Radikal ve ekstrem görünmekten çekiniyoruz. Bizim güç noktamız ise başka kurumların ya da insanların bizim hakkımızda ne düşündüğünü umursamamamız. Bizim müşterilerimiz balinalar, köpekbalıkları, foklar ve balıklar; yoksa insanlar değil. Biz yaptığımız şeyi onlar için yapıyoruz, insanlar için değil.

Doğrudan eylemde bulunmasalar bile bu kurumlar ve bazı insanlar neden alenen doğrudan eylemleri kınama ihtiyacı hissediyor olabilir?

İnsanlarda bir şeylere karşı olma eğilimi var, farklı düşünen, farklı davranan insanlardan hoşlanmıyorlar. Tehdit altında hissediyorlar, kıskanıyorlar, öfkeleniyorlar ya da güçsüz hissediyorlar kendilerini. İşin aslı şu ki onların eleştirileri veya görüşleri benim umrumda değil. Onların eleştirilerinin konuyla bir alakası yok. Başkalarına zarar vermediğimiz sürece ve uluslararası yasalara uygun şekilde davrandığımız sürece başka kurumların ya da insanların eleştirilerine cevap vermek zorunda değiliz.

SSCS’in fazla radikal ya da uç bir oluşum olduğu şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?

The Sea Shepherd Conservation Society muhafazakar bir kurumdur. Ben muhafazakarım. Muhafaza etmeden muhafazakar olamazsınız. Bizim bütün varoluş sebebimiz muhafaza etmek ve korumak. Bu dünyanın radikalleri okyanuslarımızı, ormanlarımızı, doğal hayatı ve özgürlüklerimizi yok ediyorlar.

Politik anlamda muhafazakar değerlere sahibim. Askerde gaylere ve kadınlara karşıyım; çünkü askerlere karşıyım. Refahçılığa da karşıyım; bu ülkede çok fazla refahçı şirket var, ayrıca liderleri sıkışınca halkın kucağına koşan şirket komünizmine de karşıyım. Kürtaja karşıyım; bütün fetüs severlerin ve çocuklardan nefret edenlerin bu dünaya getirdiği o sevilmeyen, istenmeyen, eğitimsiz doğum sonrası kürtajlara karşıyım. Onlar çocuklar dünyaya gelmeden umursuyorlar çocukları, doğduktan sonra ne olduğu umurlarında değil. Doğmadan önce sizinle beraberler; ama okul öncesi dönemde misiniz, o zaman işiniz bitik.

Mala ve mülke zarar vermenin şiddet içeren bir eylem olduğu şeklindeki suçlamalara ne cevap veriyorsunuz?

Martin Luther King, Jr. bir keresinde hissetme yeteneğine sahip olmayan bir nesneye karşı şiddet eyleminde bulunamayacağımızı yazmıştı.1986’da Kanada’daki Green Party balina gemilerini batırmamızın şiddet eylemi olduğunu öne sürerek beni partiden atmaya kalktı. Ben de partinin politik anlamda uygun bir çerçeve söz konusu olduğunda şiddeti desteklediğini söyledim; mesela, bu insanlar kürtajı desteklemeye devam ediyordu, ki kürtaj ister kabul edelim ister etmeyelim şiddet içeren bir eylemdir, ve muhakkak ki metali suyun içine batırmaktan daha fazla şiddet içerir. Şiddet eğer biz onu haklı görüyorsak artık şiddet değildir, ister savaş, ister kürtaj ya da et yemek olsun. Ben kürtajı destekliyorum ama bu konuda iki yüzlü değilim, kürtaj şiddet içerir, kabul ediyorum. Amerika’da vergi veren herkes vergilerinden elde edilen paranın finanse ettiği şiddeti kabul eder.

Dalai Lama yaptığımız şeyi destekliyor ve eğer şiddet eylemlerinde bulunsaydık bize destek vermezdi. Ama bu kafayı yemiş dünyada artık o da resmen bir terörist, bunun sebebi de Çin’in şiddet eylemlerine karşı çıkması, bizler de balinaları kurtardığımız için teröristiz. Balina kurtarmak , barış istemek ya da ABD başkanlığına soyunmak hiç fark etmez, terörist kelimesi başka birisinin karşı çıktığı birisini yaftalamak için en çok kullanılan kelime haline geldi.

Buradaki esas mesele, bizim kampanyalarımız ya da eylemlerimiz sırasında ya da sonunda kimsenin yaralanmadığı veya öldürülmediğidir. Şiddete başvurmama rekorumuz hala daha lekelenmedi.

Şiddetin ya da şiddetten uzak durmanın haklı olup olmadığı şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?


İnsanlar şiddet dolu yaratıklar ve hep böyle olduk; inandığımız hedefler ve idealler için de şiddeti haklı çıkarmaya devam ediyoruz. Sea Shepherd yasa dışı amaçlar için kullanılan mal ve mülkleri yok ediyor. Bu bizim haklı olma gerekçemizdir.

Sizi eleştiren bazı insanlardan nasıl oldu da daha uzun süre hem aktif hem de etkili olmayı başardınız?

Stratejiyi ve taktikleri anlıyorum, medyayı anlıyorum, yasaları anlıyorum ve ekolojinin kanunlarını anlıyorum. Bir keresinde Woody Allen başarının sırrının orada olmakta yattığını söylemişti. Yani, inatçı olmak, ısrarcı olmak ve yola devam etmek. 59 yaşındayım ve hala aynı şeyi yapmaya devam ediyorum- doğal hayatı 10 yaşımdan beri savunuyorum.

Bazı eleştirmenler asla büyümediğimi söylediler, belki haklıdırlar, ama bunun nesi kötü? Emekli olmak gibi bir niyetim yok, yaptığım şeyden zevk alıyorum, müdahalelerimizin balinaları kurtardığı gerçeğini seviyorum; binlerce balinanın, on binlerce yunusun, yüzbinlerce fokun ve milyonlarca balığın biz müdahale ettiğimiz için hayatta olduğu gerçeğini seviyorum.

Hatta provoke ettiğimiz için gelen eleştirileri, ölüm tehditlerini, nefret dolu mailleri ve oluşan öfkeyi de seviyorum. İlginç buluyorum bunu, bir etki yarattığımızın kanıtı olarak görüyorum.

1960’lara dek uzanan çevre hareketinin başarısız olduğunu reddedemeyiz. Sizce bunun sebebi ne?

Ben başarısız olduğunu düşünmüyorum. 1972’de Vancouver’da bilboardlar hazırladık. Her birisinde büyük harflerle EKOLOJİ kelimesi vardı, bunun altında da SÖZLÜĞE BAKIN. OLAYA DAHİL OLUN yazıyordu. İnsanlar 1972’de ekoloji kelimesinin anlamını bilmiyorlardı. Ama bugün herkes biliyor. Çevreci hareket bir adım ileri iki adım geri tarzında
bir hareket oldu ama tamamen de başarısız olduğunu söyleyemeyiz. Bazı türleri kurtardık, bazı doğal olanları da muhafaza ettik, biraz zaman kazanmış olduk, biraz alan kazanmış olduk. Ekolojinin yasaları hayatta kalıp kalmayacağımıza karar verecek.

Okyanusta parekete oltaların, ağların, okyanus tabanı taramalarının, balık stoklarındaki düşüşlerin, ölü bölgelerin, mercan adalarının yok olmasının ve büyük okyanus memelilerinin sayısında görülen azalmanın, avcı türlerin azalmasının, göçmen kuş sayısında meydana gelen azalmanın yıkıcı etkilerine tanık oldunuz. Sizce gerçekten artık çok mu geç? Geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik mi?


Bazı açılardan evet. 20 sene içerisinde bütün mercan adaları ekosistemleri yok olacak, bütün ticari balıkçılık örnekleri de 20 sene içerisinde bitecek. Homocene’in ortasındayız şu anda, gezegenin tarihinde meydana gelen 6. büyük yokoluşun ortasındayız; 2000 ve 2065 yılları arasında 65 milyon içerisinde kaybettiğimizden daha fazla sayıda bitki ve hayvan türü yok olmuş olacak. Bu ölümüne ciddi bir mesele, ama bu meseleyi tv izleyerek ya da gazete okuyarak öğrenemezsiniz. Eğer okyanuslar ölürse biz de ölürüz, işte bu kadar basit.

Ama ben kötümser birisi değilim. Ben Dünya’nın kendine baktığını ve eğer bizler gezegenin bağışıklık sistemini kemiren virüsler gibi hareket edersek kendi oyunumuza gelip kendi pisliğimizde boğulana dek eğlenmeye devam edeceğimizi düşünüyorum. Dünya bizden paçasını kurtaracak ve belki, bir ihtimalle ekolojinin yasalarına uygun olarak yaşamayı öğreneceğiz, çevreyle uyum içerisinde yaşamayı öğreneceğiz. Ve eğer bu olmazsa o zaman evrim biz olmadan da yoluna devam edecektir.

Size göre hareketin kayda değer değişiklikleri meydana getirecek tarzda yeniden inşa edilmesi için ne yapılması gerekiyor?

İhtiyaç icatların anasıdır, eğer tür olarak ya da uygarlık olarak hayatta kalmaya ihtiyaç duyuyorsak, bunu yapmanın bir yolunu bulacağız. Hareketler gücün çeşitliliğe bağımlı olduğu ekosistemler gibi hareket etmeli. Bizim görüş farklılıklarına, strateji ve taktik çeşitliliğine ve birbirimizle uyuşmaya ya da birbirimize ters düşmeye ihtiyacımız var. Hangi konuda iyiyseniz onu yapın, yasa, mevzuat, eğitim, doğrudan eylem, sivil itaatsizlik, bireylerin tutkusunu ve yeteneklerini de kabul edin. Bu hareketin gücü Greenpeace, Sierra Club ya da WWF gibi eko-bürokrat kurumlardan kaynaklanmıyor. Esas güç Jane Goodall, Birute Galdidas, Diane Fossey, Richard Leakey ve siz ve ben gibi insanlardan kaynaklanıyor.

En kötü ve moral bozucu saldırılar genelde bizden yana insanlardan geliyor, bu tür hainlerden ve saldırılardan kendinizi nasıl uzak tutuyorsunuz, odaklanmanızı sağlayan şey ne?

Eleştiri ve saldırılardan dolayı moralim bozulmaz hatta umrumda da değil. Oscar Wilde’ın söylediği gibi “ senin hakkında konuşulmasından daha fazla moral bozan şey senin hakkında konuşulmamasıdır”.

Eğer bir şeyi savunursanız o zaman hedef haline geleceğini bilirsiniz, burada ana mesele hedef haline gelmeyi kafaya takmamaktır. Eğer işe yarar bir şey yapıyorsanız, insanları kızdırıyorsunuzdur, artık düşmanlarınız vardır. Ben başarımızı düşmanlarımızın sayısına göre, nefret maillerine, tehdit ve mesajlara göre ölçüyorum.

ABD’deki eylemcilere yönelik baskılar ve anti-terörizm yasası Green Scare SSCS’i etkiledi mi?


Hayır. SSCS yasalara karşı gelmez ve hiç gelmedi., ABD sınırları içerisinde en küçük bir kanun ihlali bile yaşamadık. Eylemcilerin anlaması gereken şey şu: yasaları anlamak zorundayız ve eğer gerekirse mümkün olan en iyi avukatı da tutmak zorundayız. Ayrıca kitabımdan da söz etmek gerekiyor burada, earthforce- An Erath Warrior’s Guide To Strategy kitabını okumak da sizin hem hayatta kalmanızı sağlar hem de hapse girmenizi önler.

Sık sık Doğanın Temel Kanunlarından söz ediyorsunuz. Ne kastediyorsunuz ve bu kanunların önemi ne?

Bireyin gücünden zaten söz ettim. Ekolojinin en önemli 3 kanunu şudur:

1- Çeşitlilik kanunu- yani bir ekosistemin gücü ona dahil olan türlerin çeşitliliği üzerine kuruludur.

2- Bağımlılık kanunu: bir zamanlar John Muir’in söylediği gibi “doğanın bir kısmını bozduğunuz zaman onun doğanın her tarafıyla bağlantı halinde olduğunu görürsünüz”..yani bütün türler birbirlerine bağımlı bir halde vardır.

3- Sonlu kaynaklar kanunu: yani büyümenin bir sınırı var; çünkü kapasiteyi taşıma sınırı var. Eğer bir tür bu taşıma kapasitesini aşarsa o zaman diğer türlerin taşıma kapasitesinden çalmış olur, böylece o tür ya yok olur ya da sayısı azalır, bunun sonucu olarak da türler arası karşılıklı dayanışma azalır, çeşitlilik zayıflar.

Çevre yıkımının esas sebebinin ve gezegende yanşan bu acının üç ana kaynaktan meydana geldiğine katılır mısınız , yani Arabalardan, etçillerden ve kömürden? (yani kömür sanayii, otomotiv sanayi ve endüstriyel çiftçilik/et endüstrisi)

Bence ekolojik yıkımın bir numaralı sebebi insan nüfusunun kontrolden çıkması ve tüketim oranlarının artmasıdır. Bence biyoçeşitliliği kaybediyor olmamız bizi bekleyen en büyük tehlike. Önceden söylediğim gibi, büyük bir yokoluş olayının ortasındayız. Fosil yakıtlar, arabalar ve et endüstrisi aşırı nüfus artışından kaynaklı sorunların büyümesine sebep oluyor. Giderek büyüyen talebi karşılayacak balık yok denizde.

Sizce insanların hayvanlar ve dünya için etki yaratacak eylemlerde bulunmamasının sebepleri ne, en büyük ayak bağı, en büyük engel ne?

İnsanın aptal olması. Yüz milyar galaksi içerisindeki tek bir galakside etrafında 100 milyar yıldız bulunan bir gezegende yaşıyoruz, bu gezegen üzerinde sonsuz küçük bir zaman aralığında bulunuyoruz, ama çoğumuz deli gibi bu gezegenin sadece bizim için yaratıldığına inanıyoruz, istediğimiz gibi davranma hakkımız olduğuna inanıyoruz, ne sonucunu düşünüyoruz ne de vicdanımızı araya sokuyoruz. Ekolojik cehalet ve insanın kibri o kadar korkunç ki afallamamak elde değil. Buna insanın çıldırışı adını veriyorum.

İnsanların eyleme geçmesi için ne gerekecek peki?

Dünyanın atacağı şöyle sağlam bir tekme bayağı işe yarar.

Doğal dünyada yaşanan yıkımın sona ermesi için ne gerekiyor?

En etkili çözüm insan uygarlığının çöküşü olur ama bunu da çoğu insan desteklemez. Ama birileri bir yerlerde çıkıp da bir çözüm üretene kadar bunun aksi bir çözüm görünmüyor. Ben imkansız çözümlere inanıyorum. Örneğin 1972’de Nelson Mandela’nın Güney Afrika’ya başkan olacağı düşüncesi düşünülmesi çok zor bir şeydi. İmkansızdı. AMA oldu. İmkansız olan aynen hayat geçti. Çevreyle alakalı sorunlarımız için imkansız görünen çözümler, nüfus artışı ve hava kirliliğiyle alakalı imkansız çözümler günümüzün genç insanlarının cesaret ve hayal gücüyle çözmesi gereken büyük meydan okumalardır.

İnsanların bu adımları atma konusunda istekli olduğun inanıyor musunuz?

Şu an hayır ama yakında istekli olacaklar, başka seçenekleri kalmayacak.

Hareketimizin küçük kaynaklarını ve sayısını düşünecek olursak muhaliflerimizin finansal çıkarlarına nasıl engel olabiliriz?


En etkili taktik daima ekonomik baskı uygulamaktır. Şirketlerin ve devletlerin vicdanı yoktur. Şirketler kapital tarafından yönetilir, devletler kanunlar ve özel çıkarlar tarafından yönlendirilir. Anladıkları tek şey çıkar ve zarardır. Eğer zararları çıkarlardan daha fazla hale getirebilirsek o zaman kazanabiliriz. Sea Shepherd’ın Japon balina filosuyla olan meseledeki amacı mesela bu endüstriyi ekonomik olarak batırmaktır.

SSCS’in hayvan ve dünya meselelerinin ötesine geçip küresel şirketler hakimiyeti ve demokratik görünümlü olup da aslında demokratik olmayan politikalara meydan okuyan daha geniş bir bilincin parçası olduğunu hissediyor musunuz?

Biz temelde kaçak avcılığa karşı bir kurumuz. Ancak çeşitlilik sahibi bir hareket içerisindeki boşluklardan sadece bir tanesini dolduruyoruz. Türleri ve ekosistemleri sömüren yasa dışı etkinlikleri durdurmaya odaklanıyoruz. Dünyayı kurtarıyormuş gibi yapmıyoruz, ama elbette bu dünyayı daha iyi bir yer yapmaya çalışan bir hareketin parçası olduğumuza inanıyoruz.

Demokrasiyi desteklediğime emin değilim. Eğer çoğunluğun oyları olsaydı o zaman ortalık gangsterlerin kurallarıyla dolardı ve hiç bir şey güvende olmazdı. Gezegendeki 7 milyar insanla beraber çevreci kurallara ve yasal yaptırımlara ihtiyacımız var, ve kaynaklarımız kaybolmaya başlayınca insanlar kendilerine Allahın verdiğine emin oldukları o maddi konforu talep etmeye başlayacaklar ve ardından da yollarına çıkan her şeyi ezip geçecekler. Sayımız çoğaldıkça özgürlüklerimiz kaybolacak; çünkü insanlar istedikleri şeyi yapmayı, istediklerini yemeyi ve istedikleri yere gitmeyi mümkün kılan şeylerden mahrum kalacaklar, artık o şeylerden yeterince olmayacak.

Sizce Antartika’daki Balina Savaşları/SSCS programı halkın doğrudan eyleme verdiği desteği artırmış olabilir mi…ya da en azından gizli destekçilerin artık açık açık destek verdiğini söyleyebilir miyiz?

Bizler medya kültüründe yaşıyoruz, bu kültürü televizyon ve filmler belirliyor. Eylemlerimiz tv showu haline gelince bizim gerçek olduğumzu ortaya çıktı. İnsan sizi tvde görene kadar gerçek değilsinizdir ya da sinema perdesinde görene dek gerçek değilsinizdir. Destekçilerimiz arasında Christian Bale, William Shatner, Pierce Brosnan ve Richard Dean Anderson var. Halkın gözünde biz eğer Batman, Kaptan Kirk, James Bond ve MacGyver bizim ekipteyse nasıl kaybedebiliriz ki? Ben medyaya bilinci değiştirmek için gerekli bir silah gözüyle bakıyorum. Medya içerisinde ister basılı yayın ya da elektronik ortam olsun insanlara insanların daha fazla farkında olmasını sağlamak için, umursamalarını sağlamak için, olaya dahil olmalarını sağlamak için akıl bombası enjekte ediyoruz. Her türden insan tarafından daha fazla tanınıyorum ve istisnai durumlar hariç insanlar okyanuslarda yaptığımız şeyi destekliyorlar.

“Yaptığınız şeyi seviyorum ama ben bunu yapamam !” diyen insanlara ne söylersiniz?

Öne geçin, takip edin ya da yoldan çekilin. Öne geçemiyorsanız o zaman bunu yapmaya niyeti olanları destekleyin, eğer öne geçemiyor ya da öne geçenleri destekleyemiyorsanız, o zaman bu tutkusu ve motivasyonu olanların önünde engel olmayın.

Çeviri:CemC

DÜŞÜNEN HAYVAN / BİR “CANLILAR PSİKOLOJİSİ” DENEMESİ

Bu yazı, Nadir BENCAN’ın (DÜŞÜNEN HAYVAN Bir “Canlılar Psikolojisi” Denemesi) adlı kitabının giriş bölümünden alınmıştır.

KONU

İnsan’ı tanıma çabası, insanlık tarihi kadar eskidir. İnsan, varolalı beri, dış dünya kadar kendisini de tanımak için gayret sarfetmiştir. Üstelik toplum halinde yaşamanın getirdiği zorunluluklar, bu çabalan sistemli ve somut olmaya yöneltmiş; din, örf-adet, hukuk gibi kavramlar bu zorlama ile doğmuş ve insan’ın tanınabildiği ölçüde daha başarılı, daha yetkin ve kalıcı olabilmişlerdir. Çoğu zaman yeterli olabilen, ama hep bazı eksiklikleri de taşıyan bu kurumlar, ne yazık ki çeşitli nedenlerle yeterince hızlı gelişememişlerdir. Çünkü dış dünya ile ilgili bilim dallarının tersine, insan düşüncesinin laboratuara sokulamayışı nedeniyle “insan” bir türlü net olarak tanınamamış, tarif edilememiş, dolayısıyla da insana dayalı bilim dalları (sosyoloji, psikoloji,vb.) ve kurumlar gereken yetkinliğe ulaşamamışlardır. Hemen tüm bilim dallarında son ikiyüz yıldaki dev ilerlemelere karşılık, psikoloji ve sosyoloji alanlarında o kadar cüce ilerlemeler sağlanabilmiştir ki, kimbilir belki de bugün teknolojinin insanı ezmesinin asıl nedeni budur. Bilim ve teknoloji koca gövdesiyle dev adımlan ile ilerlerken, bir parçasının bu dev kütlenin ardında tıngır-mıngır sürüklenerek, adeta çekiştire çekiştire gitmesi, elbette bazı kargaşalara ve bunalımlara sebep olacaktı.

Bugüne kadar insan düşüncesini, bunun oluşum ve işleyişini objektif olarak incelemenin yöntemi bulunamamıştır. Bir kişideki bu sürecin bir parçası bile, başkaları tarafından objektif olarak – kendi katkılan olmadan- ne ölçülebilmiş, ne de denetlenebilmiştir. Esasen bir kişide aynı düşünce ve davranış parçasının aynen tekrarı da mümkün olamamaktadır. Çünkü bir önceki süreç, bir anı ve bir tecrübe olarak bir sonraki tekrarı etkilemektedir. Halbuki bir olayın aynı şartlarda aynı biçimde tekrar ortaya çıkması, bilimsel inceleme için önşarttır.

Bir “fantezi” olarak; “yirmi adet salgının kandaki düzeyleri şu…şu; beynin A hücre grubundaki aktivitenin şu…; oniki adet ayrı protein grubunun beyin sıvısındaki oranları şu…; göz kaslanndaki, göz merceği çapındaki, dudak kaslarındaki gerginlik tablosunun ilgili bölgesi şu…; falanca ve filanca beyin dalgalarının karakteri şu… ise, bunun adı KÜSME’dir” diyebileceğimiz bir bilgi ve teknoloji düzeyine gelinceye kadar da, insanı tanıma konusu herkesin kendi değerlerine az-çok bağlı kalmaya, kesinlikten uzak kalmaya ve bazan ılımlı, bazan da sert bir karmaşa içinde araştırılmaya mahkum kalacaktır. O zamana kadar konuyu en iyi ifade edenler gene romancılar ve şairler olacak, bilim dünyası ise bu konuda çok şey söyleyip, bu söylenenlerin makul bir ortalaması ile yetinmek zorunda kalacaktır. Yani binlerce yıllık bu en yakın “giz”, belki bir yüzyıl daha gün ışığına çıkamayacak gibi görünmektedir. Bu arada, “insan zihninin kendini asla kavrayamayacağı” da ileri sürülmektedir. Ama insan zihninin gerek atomun çekirdeğini, gerek güneşin çekirdeğini oralara gitmeden kavrayabilmesi olgusu karşısında, bu iddia çok cılız kalmaktadır.

Düşüncemizin içinde oluştuğu organımız “beyin”dir ve beyin, en hayati organımızdır. Bu yüzden beyni araştırmak çok zordur. Bir biyokimyacı, tonlarca idrar toplayıp, bu malzeme içinde bazı vücut kımyasallarının parçalanma ürünlerini aylarca araştırabilir. Ama bir nöro-psikiyatristin elindeki imkanlar çok kısıtlıdır. O, ancak yaşatılması için başka hiçbir çare kalmamış hastalann kafatasını açıp beyinlerine müdahalede bulunabilir. Bu tür insanların sayısı çok azdır. Çoğu hasta, böyle bir ameliyatı kabul etmez ve ölüme razı olur; çünkü düzelme garantisi yoktur. Ayrıca beyne yapılan müdahalelerin çok sayıda yan etkisi olabileceği bilinmekte ve ameliyat sonucu tam olarak kestirilememektedir. Pahalı bir ameliyattır ve her hasta yaptıramaz. Dahası, ameliyatı ve araştırmayı yapacak uzman, bu işi diğer bilim dalları gibi günlerce, haftalarca sürdüremez. Birkaç saatte yapacağını yapıp, kafatasını kapatmak zorundadır genellikle. Ve bu süre içinde ancak kendi ilgi alanı ve merak konulan üzerinde sınırlı araştırmalar yapabilir. Beynin bazı bölgelerini çıkarır, elektrotlarla bazı beyin bölgelerini uyarır, ve bunlann sonuçlarını izlemeye çalışır. Tek şansı, beynin ağrı duymaması ve hasta uyanık ve bilinci yerinde iken beyne müdahalelerde bulunabilmesidir.

Hayvan deneylerinde imkanlar daha geniştir ama, ne yazık ki hayvanlar konuşamamakta ve müdahale sırasında ne hissettiklerini bize anlatamamaktadırlar.

Herşeye rağmen, yaklaşık yüz yıllık çalışmalar sonucu önemli bir bilgi birikimi sağlanmıştır. Fakat bu birikim yeterli olmaktan çok uzaktır henüz. Çünkü gene bu bilgilerden anlaşılmaktadır ki, beynin çalışması bir zamanlar düşünüldüğü gibi basit ve elemanter değildir. Son derece karmaşık hücre gruplarından ve bu hücrelerin çok farklı etkileşimlerinden oluşmaktadır. Hatta, bir insandan diğerine değiştiği, adeta parmak izi gibi farklı bir çalışma ve örgütlenme özelliği gösterdiği anlaşılmaktadır.

Ayrıca beynin bir noktasına müdahale sonucu, diyelim ki bir yaratıcılık kaybı ortaya çıksa bile, ne hasta, ne de onu izleyen doktor bunun farkına varamayacaktır. Bu tür değişimler ancak yıllarca süren uzun gözlemlerle anlaşılabilir ki, bu da pratik olarak ancak sözkonusu hastanın gerçek bir bilim adamı olması halinde mümkün olabilir. Bu halde bile, gözlendiği ileri sürülecek olan olaylar ve ortaya çıkan bulgular gene sübjektif olacaktır.

Sonuç olarak bu alanda bugüne kadar yapılabilenler; psikolojide grup araştırmaları ve istatistiki derlemeler, psikiyatride bazı ilaçlar ve etki mekanizmaları üzerine çalışmalar, nörolojide beyin topografyası ve sinirlere ilişkin epeyce biriken bulgular, parapsikolojide ise bin yıl öncesinin tekrarından ibarettir.

Bu konulardaki araştırmalara rehberlik eden ve araştırma sonuçlarını yorumlayan her teorik görüş, temel olarak iç-gözlem ile elde edilmiştir dersek, acaba çok mu abartmış oluruz? Diğer insanların düşünce ve davranışlarını dikkatlice gözleyen birey, bunları anlayabilmek için (anlamak, kendine uyarlamak, kendi lisanına çevirmek demektir) kendi düşünce ve davranışları ile karşılaştırmış, kendini gözlemiş, aynı şartlarda kendisi olsa idi düşüncesi nasıl bir gelişim izlerdi sorusuna cevap aramış ve ona göre diğerlerini değerlendirmiş, yargılamış ve onların neden ve nasıl böyle düşünüp davranabildiklerini ancak kendi düşünce ve davranışlarını dikkatle analiz ederek kavrayabilmiştir. “İnsanı tanıma” gibi bir genellemeye de ancak kendi düşünce-davranış süreçlerini genelleyerek ve ona diğer insanlardan yalnızca örneklemek amacıyla katkılar yaparak gidebilmiştir.

Bu, içinde bulunduğumuz şartlarda doğru yöntemdir. Çünkü iç-gözlemi bilimsel kurallara uyarak yapmak mümkündür. Bu esnada, teknolojinin bize sunduğu olanaklardan yararlanmak mümkündür. Ve sonuç, bildiklerimize katkı olacaktır. Sonuç, objektif mi olacaktır? Hayır. Ama ortaya çıkan sonucu ne kadar çok insan kendine uyguladığında doğru buluyorsa, o kadar objektif olduğunu söylemek de yanlış olmaz.

Ruhsal sürecin tarifi, körlerin fili tarifine çok benzer. Onun için bu kadar çok geçerli ekol vardır psikolojide. Hepsi de doğrudur. Çeşitli ekollerin, açıkça hatalı görüşleri yoktur. Zaten böyle olsaydı, tutunamazlardı. Ancak, hepsinin de eksik yanları vardır ve hepsi de, bazı şeyleri abartarak değerlendirmektedirler. Bariz hatalar taşıyanlar ise, kendilerini hemen ele vermektedirler.

Beyinde, düşüncenin elektronik devreler gibi, nöronların evet-hayır cevaplarının iletimi ile ilgili olduğunu savunan çağdaş bir görüş, özetle şöyle der:”İnsan beyninde yaklaşık 10 milyar sinir hücresi vardır. Bir sinir hücresi diğerleri ile iletişime girmek için ortalama 1000 uzantısından yararlanır. Böylece beynimizdeki tüm hücrelerin birbiriyle ilişkiye girme kapasitesi ‘iki üzeri on milyar’ gibi akıl almaz bir sayıdır. Bütün evrende yalnızca ‘iki üzeri üçyüz’ atom bulunduğunu düşünürsek, beynimizin neler yapabileceğine şaşmamak mümkün değildir.” Bu aşırı popülize edilmiş görüş, olayı, araştırmakla çözümlenmesi mümkün olmayan bir mertebeye çıkarmaktadır. Oysa gerçek durum pek böyle değildir. Bir kere, evrendeki ‘iki üzeri üçyüz’ atomun da ‘birbirleri ile ilişki ihtimalleri’ iki üzeri şu kadar yapar ve bu sayı, galaksileri ve gezegenleri anlamak açısından bize hiçbirşey ifade etmez. İkinci olarak da, sinir hücreleri, gerek merkezden çevreye, gerekse çevreden merkeze olsun, çok sayıdan az sayıya doğru (piramidal) bir ilişki içindedirler. Dendritlerinden daha az sayıda akson dallan vardır. Bu haliyle, bütün hücreler bin ayrı hücreden uyartı alıp, bunları on ayrı hücreye nakletseler, 6-7 kademe sonra bütün bağlantılar tek hücrede sonlanır. Elbette durum böyle değildir ve beyinde yaklaşık 15 trilyon sinaps (sinirlerin bağlantı noktalan)olduğu hesaplanmıştır. Ama, diyelim ki bir atın beyninde 10 trilyon sinaps varsa, bizim beynimizdeki 15 trilyon sinapstan en az 10 trilyon adedi düşünme dışı (motor, otonom, vb.) işlerle meşgul demektir ve “insanca düşünme” ile ilgili olabilecek 2-3 milyar hücre ve 5 trilyon sinapstan bahsedilebilir.Yani beynimizin en az bir hayvan beyni kadar kısmı, “insanca düşünme” dışı faaliyetlerle uğraşmaktadır.

Beyin hakkındaki bilgilerimizin azlığı ve bilgilenmenin zorluklan, hemen her yeni buluşta, koca koca teorilerin yıkılıp yenilerinin aranması sonucunu doğurmuştur. Ventrikülleri ( beyin boşlukları) ruhun merkezi sayan teori, beyni mozaik gibi fonksiyonel birimlerden ibaret gören teori, bütün insani faaliyetlerin kortekste toplandığını söyleyen teoriler buna örnek olarak verilebilirler. Hafıza araştırmalarında bu süreç çok daha hızlı işlemiştir. Aşağı yukarı her on yılda bir hafızanın anatomisi ve fizyolojisi ile ilgili teorilerin eskidiği ve yenilerinin oluşturulduğu söylenebilir.

Peki, günün birinde nezle, grip gibi virüs kökenli hastalıklara benzer şekilde beyinde de bazı virüslerin geçici sinirlilik ya da alık’lık yarattığını anlarsak ne diyeceğiz? Hatta romatizma gibi, uzun süreli ve kişilik yapısını etkileyen, hatta maniler, fobiler gibi anormalilere yolaçan metabolik hastalıklar bulunduğunu gösteren ipuçları ele geçirirsek, acaba çok mu şaşırmalıyız? Eskiden veremin tedavisi yoktu ve “iflah olmaz” deniliyordu. Sonra mikrobu bulundu, sonra tedavisi ve aşısı. Şimdi, “can çıkar huy çıkmaz” diyoruz. Biraz benzemiyor mu? Yaratıcı bir beyinde zaman zaman ortaya çıkan “ilham gelmemesi” olayı, aynı şekilde, virüslerle veya beslenme ile ilgili olabilir mi?

——————O—————–

İnsan beyni ve onun düşünme fonksiyonu hakkındaki bilgilerimizin eksikliği, günlük hayatımızda çarpıcı bir çelişki sergilemektedir. Yüzyılımıza has toplumların hiçbirinde ok ve yay kullanılmamaktadır. Üretimde ve taşımada hayvanlar yerlerini çoktan makinalara bırakmışlardır. Toplumsal alanda uzmanlaşma, üç-beş alanda değil, üç-beşbin alandadır. Barajlar, nükleer santraller, petrol kuyuları, uydular, televizyon ve telefon, konfeksiyon, beyaz eşyalar, çağımız insanının yararlandığı nimetlerdir.

Ama aynı çağımız insanı, aralarındaki ilişkileri hala Roma Hukukunu temel alarak düzenlemektedir. Eğitimde, teknolojik bazı imkanların ilavesi dışında ilk medeniyetlerden pek farklı yöntemler geliştirilememiştir. Felsefemiz, hala eski Yunan felsefesinin çeşitli uyarlamalarıdır.

Bilim-kurgucular bile geleceğe ilişkin tasanmlarmda, “insan” hakkında tutucu olmaktadırlar. Teknolojinin getireceği olanaklar ve çevre ile ilişki konusunda çok çeşitli görüşler geliştirebildikleri halde, daha mükemmel bir hukuk ve ceza sistemi, daha yetkin eğitim yöntemleri, daha alışılmamış sosyal ilişkiler düşünememektedirler. Bu, “insanın değişemeyecek olmasından” mı, yoksa insan düşünce ve duygulan hakkındaki bugünkü bilgilerimizin eski Yunan, hatta Çin ve Mısır medeniyetlerininkinden pek de fazla olmamasından mı kaynaklanmaktadır? Birşeyi bilmezsek, onu nasıl değiştireceğimizi de bilemeyiz.

——————-O——————-

“Düşünme” konusu, bugüne kadar ihmal edilmiş bir konudur. Psikoloji, davranışı ve davranışın hangi düşüncelerden kaynaklanıyor olabileceğini araştırmıştır. Felsefe, bilgi edinme yöntemlerini ve edinilen bilgilerin ne tür düşünceler doğurduklarını araştırmıştır. Pedagoji; öğrenme, düşünceyi yönlendirme ve sınırlama yollarını araştırmıştır. Antropoloji, insan toplumlarının düşüncelerindeki farklılıkları da araştırma alanına almıştır. Ama “düşünme”nin kendisi araştırılmamıştır. Rastgele bir sözlüğü açtığımızda. Akıl, Fikir, Zihin, Bilinç, Hafıza, İdrak, Kavrama, Zeka, Muhakeme vb. kelimeler hakkında birbirine girmiş son derece kaba ve muğlak açıklamalarla karşılaşırız.

İşte bu çalışmada ele aldığımız konu, düşünmenin kendisidir. Düşünmenin ne olduğu, elemanları, kaynağı, oluşumu ve davranışlarımızla ilişkisi incelenmektedir. Ancak bu olay yalnızca insanlarla sınırlı olarak ele alınmamakta, bir sinir sistemine sahip tüm canlıların (bilebildiğimiz kadarı ile bitkiler dışında kalan tüm canlıların) davranışları “düşünme” açısından ele alınmaktadır. Bunu yaparken, beyin anatomisi ve fizyolojisi ile ilgili bulgulardan yararlanılmış ve olabildiğince bu bulgular temel alınmaya çalışılmış, psikoloji ve felsefenin “teorik” açıklamalarına ise sadece gerektikçe yer verilmiştir.

Kullandığım dil konusunda hiçbir özen göstermediğim hemen dikkati çekecektir. Günlük hayatta kullandığımız eski ve yeni kelimelen birarada kullandım ve bunun doğru olduğunu düşünüyorum.

Hayvanlara gelince; Kendi beyni hakkında bu kadar az şey bilen insanoğlunun, hayvanlara karşı eski “insan ırkçılığım” bugün de sürdürüyor olmasını zaten beklemek gerekecekti. Hayvanların da insanlar gibi “duyguları ve düşünme yetenekleri” olabileceği yolunda bugüne kadar ortaya atılan görüşler, bu nedenle, anında boğulmaya çalışılmışlardır. Bunlara kısaca değinmeyi borç biliyorum.

Hayvanlara bakış
Önce, olumsuz görüşlere değinelim: Hayvanların insanlarla düşünsel yönden de ortak noktalan bulunduğunu gösteren bilgiler toplandıkça, hayvanların daha “geri” olduğunu savunan görüşler de daha ince ve felsefi olmaya başladı. Sonunda, hemen hemen “hayvanın çevresini değerlendirmesi” boyutuna sıkışıp kaldı tartışmalar. Bugün bu görüşler, şöyle özetlenebilir: Günü gününe yaşayan bir varlık olarak hayvan, zamanın “şimdi” boyutu içinde yaşar. Hayvanın yarın ve öbürgün için herhangi bir kaygısı yoktur. Bundan dolayı, yarın ile ilgili bir işi de yoktur hayvanın. İnsan gibi, gelecekteki bir yararı düşünerek şu andaki zevklerden vazgeçemezler. Bazı hayvanlar gelecek endişesi taşıyor gibi görünebilirler. Fakat bu sadece görünüştedir. Mesela kuşların yumurtlama zamanından önce yuva yapmaları, karınca ve bazı başka hayvanların besin biriktirmeleri, tamamen içgüdüsel davranışlardır, bir gelecek kaygısından dolayı değildir. Gelecek kaygısı, insana hastır. Bu konuda Kant, “eğer doğa insan türünün mutlu olmasını isteseydi, onu akıl, yani düşünme gibi kendisini daima rahatsız eden , huzurunu kaçıran bir yetenekle değil, hiç şaşmayan içgüdü ile donatırdı” demektedir. Nietzsche de, hayvanların yalnızca şu an içinde yaşadıklarını söyler. Ona göre, hayvan kendisine sorulan soruyu yanıtlamak isterken hemen unutuverir. Ve hayatının hiçbir dönemini hatırlamaz. O, neşeli ve mutludur. Ona neden mutlu olduğu sorulsa, o, bu sorunun cevabını vereceği sırada soruyu bile unutur.

Hayvanın, içinde bulunduğu durum karşısında değişmeyen davranışları vardır. Ya kaçar, ya uyum gösterir, ya da egemen olmaya çalışır. Bunlar dışında bir davranışı yoktur. İçinde bulunduğu durumlara “hayır” diyebilmek, insana özgü bir davranıştır.

Hayvan, kendisi ile çevresi arasına bir mesafe koyarak, çevresine “kendi başına bir şey” niteliği veremez. Yani çevresini “Dünya” yapamaz, onu objektif olarak kavrayamaz.

Hayvan davranışları konusunda en kapsamlı felsefi çalışmalardan birini yapan (ve bu çalışmaları deneylerle de zenginleştiren) , Yüzyılın başında Hamburg’da çevre enstitüsünü kuran Von Uexküll, her hayvana, yaşadığı özel çevrenin verildiğini söyler. Hayvan için, verilen çevrenin dışında bir “Dünya” yoktur. İnsana ise tüm Dünya verilmiştir. Hayvan için kapalı bir “hücre”, bir “evcik” olan çevre, kendisini kuşatan herşeyi içine almaz. Çevrenin içine giren şeyler, onun için önemli ve anlamlı şeylerdir. Hayvan, bu çevre içinde yaşar ve nereye giderse, çevresini de beraberinde götürür. Bir hayvanın somut varlığını sağlayan bir çevre, başka bir hayvan için aynı şeyi sağlayamaz. Hatta başka bir hayvan için bu çevre mevcut bile değildir. Hayvana dışarıdan bakan bir gözlemci, hayvanı etkileyen niteliklerin, ancak kendi duyularına uygun gelenlerini tanıyabilir. Fakat hayvanın duyularına uygun gelen nitelikler, daima kapalı kalırlar.

Uexküll, hayvanın çevresinde şunları görür: 1- Her hayvan, içinde bulunduğu çevrenin merkezidir. 2- Her hayvanın çevresi, bir algı dünyası ile bir etki dünyasına ayrılabilir. Bu iki dünyayı bir bütün halinde birbirine bağlayan, hayvanın iç dünyasıdır. 3- Her hayvanın çevresinde yalnız bu hayvanın “şeyleri” vardır. Hayvanda bunun dışında kalan bir şey yoktur. 4- Dışarıdan bakan bir gözlemciye, hayvanın çevresindeki şeyler bir “birlik” gösteren objeler olarak görünürler. Halbuki bu şeylerin birbirleriyle ilgisi olmayan nitelikleri, hayvanın algı ve etki dünyalarının konusudurlar.

Uexküll’e göre, hayvanın çevresi “işlev çemberleri” olarak belirtilebilir. Besin çemberi, düşman çemberi, cinsel çember ve ortam çemberidir bunlar. Hayvan, ortam çemberinin farkında olmaz. Ancak ortamdan çıkarılırsa farkeder onu. Mesela balığın ortamı sudur, ama balık suyun farkında bile değildir. Ancak onu sudan çıkarırsak, suya ulaşmak için çabalamaya başlar.

Her hayvana, ortam çemberine uygun yetenekler verilmiştir ve bu yüzden hayvanın, kendisi ile ortamı birbirine sıkıca bağlanmıştır. Mesela bazı hayvanlarda ağrı duyusu yoktur. Bu hayvanlar, zedelenen organlarını kendileri yokederler. Hatta bazan bu organlarını besin olarak kullanırlar. Bu tür hayvanlar için ağrı duyusu, bir engel, bir yük olurdu. Amipler, deniz kestaneleri, bu tür hayvanlardır. Kertenkeleler de, yakalanma riski karşısında kuyruklanm feda ederler rahatlıkla.

Halbuki doğa, insanı, bambaşka bir yetenekle donatmıştır. Bu yetenek, çevresini, kendisinden ayrı bir “Dünya” olarak değerlendirip, ona karşı bağımsız tavır almasını sağlayan bir yetenektir. Bu, herşeyiyle hazırlanmış bir bilgiler paketi değil, bir “çekirdek” tir. İnsan, bu yeteneği kendisi kullanıp yetkinleştirir ve çevresi ile farklı bir etkileşime girer.

Tartışmaların hayvanlar lehine olan tarafi ise, Volfgang Köhler’ın maymunlar üzerinde yaptığı zeka testleri ile ilk defa güçlü bir dayanak buldu. Köhler, 1916’da, maymunlarla ilgili çalışmalarının en çarpıcı olanını yayınladı. Maymunlar, çevrelerinde bulunan çeşitli şeyler; tahta sandıklar, bambu kamışları, hasır şapka kenarları gibi gelişigüzel şeylerden yararlanarak araçlar yapabiliyorlardı ve böylece kulübenin tavanında asılı duran muzlara erişebiliyorlardı. Köhler bir gün, kulübenin tavanına, maymunun erişemeyeceği yüksekliğe bir muz demeti astı. İçeriye, hiçbiri tek başına muza uzanmaya yetmeyecek olan bambu kamışları ve tahta sandıklar bırakarak, dışarıya çıkıp maymunu gözlemeye başladı. Aç olan maymun, epeyce bir zaman zıplayarak muzlara erişmeye çalıştı. Başaramayınca, umutsuzluğa kapılıp bir köşeye oturdu. Oturduğu yerden, arasıra muzlara doğru bakıyordu. Sonra kalkıp sandıklardan birinin üzerine çıktı ve kamışlardan biri ile muzları almaya çalıştı. Epeyce uğraştıktan sonra bundan da vazgeçti ve odada ileri-geri yürümeye başladı. Sonra yeniden oturdu. Ve bir süre sonra aniden kalkarak, bambu sopaların iki tanesini birbirine geçirdi, sandığı muzun altına çekip üzerine çıktı ve eklediği sopalarla muzları indirdi.

Köhler ayrıca, maymunlarda özel hayat ve kültür ile de ilgili olaylar gözlemişti: Tschengo isimli dişi şempanze, düzleşmiş bir deniz taşına öylesine bağlanmıştı ki, onu kimseye vermiyor ve geceleri yatağına götürüyordu. Gene Tschengo ve Chica adlı bir başka maymun, aralarında sık sık oynadıkları dönmeli bir dans icadetmişlerdi.

Köhler’den sonra, hayvanlar ile ilgili daha ayrıntılı gözlem ve araştırmalar yapıldı ve yapılmaya devam ediyor. Bunlara yeri geldikçe değineceğiz. Ama burada, yalnızca felsefi görüşlerden bir özet vermek istiyorum. Von Uexküll, hayvanlar lehine olarak da en kapsamlı “düşünen” biyolog- filozoflardan biridir. Uexküll, insanların hayvanlardan “nitelik” olarak farklı olduğunu kanıtlamaya çalışırken, hayvanları gerçekten çok yakından gözlemiş ve çeşitli davranışlarını enine-boyuna irdelemiştir. Ulaştığı en önemli sonuçlardan biri, her türün, kendine göre çevreye uyum açısından tam olarak yetkinleştiği görüşüdür. Her canlı varlık, kendine göre yetkindir. Çevreye uyum bakımından bir fil, bir amipten daha yetkin sayılamaz. Verili bir çevre içinde yaşamaya mahkum olsa da, her hayvan, kendi çevresinden hayatının devamı için azami ölçüde yararlanacak yeteneklerle donatılmıştır. Böylece, hayvanların insanlarla zeka yönünden kıyaslanmasının ve “insanlar hayvanlardan daha zekidir” denmesinin de yolunu kapatmış oluyordu Uexküll. Her hayvan, kendi türü içinde daha zeki veya daha aptal bulunabilir. Türler arasında bu yönden bir kıyaslama yapmak, saçmalamaktır.

Fakat Uexküll’ün “hayvanlarda gelecek duygusu olmadığı” savı, onların “yalnız şimdi içinde yaşadıkları” görüşü, onu farklı bir sonuca götürmüştür. İnsan yavrularında da, belirli bir yaşa kadar yarın, öbürgün, daha sonrası hakkında açık bir görüş bulunmaz. Her istediğini elde etme dürtüsü vardır. Hemen. Hatta gökteki yıldızlan bile isteyebilir. Bir “olabilirlik” fikri de yoktur yani. Hatta yetişkin insanlarda bile, uzak görüşlü, kısa görüşlü, çok kısa görüşlü, uzak görüşten tamamen mahrum bireylere raslanır. Ayrıca, gelecek, “şimdi”nin neresinde başlamaktadır? Bir saniye sonrası mı, bir yıl sonrası mı, bir kuşak sonrası mı? Bu, her hayvan türü için değişik bir süre olabilir, ama vardır. Bir karınca eğer bir saat sonrasını düşünerek bir iş yapıyorsa (yuvasına yağmurdan önce yetişmeye çalışmak gibi), kendi ömrüne oranla, bizim bir yıl sonrasını düşünmemizle eşdeğer bir gelecek planlaması yapıyor sayılmaz mı? Birşey ile savaşmak, ona “hayır” demek konusuna gelince; doğa ile savaşmak, yenme azmini gerektirir. Fırtınayı, seli, volkanı, depremi önleyebilme düşüncesini gerektirir. İnsan, bugün için bile doğa ile savaşmıyor, savaşamıyor, ancak savunma tedbirleri alıyor. Saklanmaya ve korunmaya çalışıyor. Oysa bunu, bütün hayvanlar yapıyor. Böyle olmasaydı, hayvanlar kendilerini doğaya karşı koruyamamış olsalardı, milyonlarca yıldanberi süren bu savaşta tüm hayvanlann soyunun tükenmiş olması gerekirdi. Her hayvan doğaya “hayır” diyebilmekte, elverişsiz çevre koşulları ortaya çıktığında “hayır” deyip uzaklaşarak veya koşulları kendi lehine çevirmeye çalışarak yaşamını devam ettirmektedir. Evet, her hayvan kendisine verilen çevrede yaşamaktadır. İnsanlar da öyle. İnsanlar Dünya üzerinde, sıcak ve ılıman kuşakta yaşamaktadırlar. Kutuplar ve çöller, insanlar açısından “yaşanamayan” yerlerdir. Ayrıca Dünyada, insana “verilmeyen” çevre unsurları da vardır. Mikrodalga frekansları, kızılötesi ve morötesi ışımalar, demirin kokusu, vb. insana verilmemiştir. İçinde yaşadığımız havayı da, ancak mahrum kalınca farkederiz.

Max Scheler, Hayvanlarda da zeka bulunduğunu öne sürer ve zeka bakımından onların insana yakın olduğunu söyler. Scheler’e göre, zeka bakımından, zeki bir şempanze ile bir Edison, bir Siemens arasında ancak bir derece farkı vardır. Bundan başka hayvanlar, insana, heyecanlar alanında zekadan daha yakındırlar. Armağan, uzlaşma, dostluk, ve buna benzer şeyler, hayvanlarda da vardır. Bunun için hayvanlara bir seçme yeteneği de yüklemek gerekir. Bundan başka hayvan, belli bir dereceye kadar, zaman bakımından daha uzak olan ve ancak dolambaçlı yollardan gidilerek elde edilebilen, fakat sağlayacağı yarar daha büyük olana ulaşmak için, yakında bulunan yararlı bir şeyden vazgeçebilir.

Scheler, hayvana gelenek de yükler. Hafızaları sayesinde belirli yararlı davranışları akıllarında tutabilirler, onları birbirinden görerek taklit edebilirler ve bu yolla bir gelenek oluşturabilirler. Hayvan sürülerinde, hayvan gruplarında, sürü öncülerinden veya grup liderlerinden bazı davranışlar öğrenilir, taklit edilir ve gelecek kuşaklara da aktarılabilir. Scheler, bu aktarmanın yalnızca “gelenek” anlamında geçerli olduğunu, geçmişin bilinçli anıları olan işaret, belge, kaynak gibi aktarma şekillerinin yalnızca insanlarda görüldüğünü söyler.

Scheler’in, insanlarla hayvanlar arasında “heyecanlar” yönünden de ortaklık kurmasına, Konrad Lorenz’den bir örnek verebiliriz. Lorenz, bu örneği, hayvanların “içgüdüleriyle” davranmalarına kanıt olarak veriyor. Onun bu yorumu dışında bu örnek, hayvanlardaki duygusallığın bazı yönlerden insanlara benzerliğine güzel bir örnektir. Lorenz diyor ki: “Bir karga topluluğunda, onların birbirinden korkmaları temeline dayanan bir basamaklar düzeni vardır. Örneğin, alfa adım verdiğimiz karga betayı gagalar; beta gammayı gagalar; böylece bu, en alt basamakta bulunan ve hiçbir kargayı gagalayamayan omegaya kadar sürüp gider. Böyle bir basamaklandırma ile asosyal hayvanlarda da, eğer bunlar yapay olarak dar bir yerde yaşamak zorunda kalırlarsa, karşılaşırız. Fakat böyle bir durumda omeganın, uzun veya kısa bir zaman sonra hırpalanmaktan zayıf düşerek öldüğü görülür. Böyle bir durumla, bir “karga toplumunda” karşılaşmıyoruz. Çünkü burada türün devam etmesine yarayan şaşırtıcı bir tepki tarzı egemendir. Kavgaya tutuşan iki karganın sesini duyan başka bir karga, bir savaş işareti almış gibi hemen oraya giderek kavgaya katılır ve daima da zayıf olanın yanını tutar. Her karga, sosyal basamakta kendisinden sonra gelen kargaya karşı çok kötü bir despot gibi davranır; fakat daha zayıf olanlara daima yardım eder. Burada sanki şövalyece bir düzen egemendir. Çünkü her karga, kavgada zayıf olanın yanını tutar. Yavru yapmak için bir yuva yeri bulmanın çok önemli olduğu bazı durumlarda, bir karga, kendisinden güçlü olan başka birisi tarafından yuvasından atılmak istenirse, saldırıya uğrayan bu karga belli bir ses tonu ile bağırmaya başlar. Bu sesi işiten öteki kargalar, hemen, yuvasından dışarı atılmak istenen karganın yuvasına doğru hızla uçarlar, ona saldıran kargaya saldırırlar. Bu ortak polis tepkisi, asosyal olan öğeyi sosyal bir duruma getirmeye hizmet eder.”

“Eğer bir karga yakalanır ve elde tutulursa, bunu gören öteki kargalar, hemen bu kargayı yakalayan ele saldınp gagalamaya başlarlar. Duygusal hayvan dostları, bu davranışı, bu arkadaş koruyuculuğunu, hayvanlarda dostluk,vb. gibi moral ve benzeri hareketlerin temeli olarak görürler. …Hakikatte ise bu, doğuştan gelen, belli bir uyarıma karşı gösterilen yalın bir tepkidir.”

Hayvanlarla insanların karşılaştırılmasında çeşitli görüşlerin çok iyi bir derlemesi olan, sayın Prof. Takiyettin Mengüşoğlu’nun “İnsan Felsefesi” isimli eserini okumanızı öneririm.
İnsanların “en akıllı” tür olduğunu kabul edelim. Diğer tüm türler için de, acaba “en duygusal”, “en kahraman”, “en gaddar”, “en saldırgan”, “en yumuşak huylu”, “en müşfik”, vb. “en” 1er çıkaramazmıyız? Yani doğa, her türe bir “en” verme yolunu seçmiş olabilir mi? İnsan, “en akıllıdır”.Ve bu aklıyla, kötü olduğu için değil, iyi olduğu için bazı şeyler yapar. Silah yapar, düşmanı yenmek için. Bu silahın bir gün Dünyayı yokedebileceğini düşünemez zamanında. Daha rahat yaşamak için bir düzen kurar, bu “daha rahat” düzene uyum sağlayabilmek için insan yavruları yirmi-yirmibeş senelerini yoğun ve sıkı bir eğitimle geçirmek zorunda kalırlar. Kendisine zaman kazandıracak modern araçlar yapmak için çalışır, ama bu araçları eline aldığında herzamankinden çok “zamansızlıktan” yakınmaya başlar. “En akıllısı” öndeki zincirli demek geliyor içimden.

Son olarak. Carl Sagan’ın sözleri ile bitirmek istiyorum bu bölümü: “Eğer şempanzelerin bilinçleri varsa, eğer onlar soyutlamalar yapabiliyorlarsa, bugüne kadar ‘insan hakları’ olarak tanımlanmış şeylere de sahip olamazlar mı? Onu öldürmenin cinayet sayılması için bir şempanzenin ne kadar zeki olması gerekir? Misyonerlerin onu dine davet etmeye layık görmeleri için başka ne gibi nitelikler göstermesi gerekmektedir?

“Geçenlerde büyük bir primat araştırma laboratuarının yöneticisinin yanında bulunuyordum. İçinde kafeslere kapatılmış şempanzelerin bulunduğu ve perspektif yönünden son tarafı bitiş noktası olarak gösterilmiş çizgili ve uzun bir koridora yaklaştık. Her kafeste iki-üç hayvan vardı ve eminim ki bu uygulama, benzer kurumlardakinin (ya da geleneksel hayvanat bahçelerininkinin ) bir örneğiydi. En yakın kafese yaklaştığımızda, bunun içindeki iki tanesi dişlerini gösterdi ve inanılmaz bir isabetle epeyce büyük birer tükürük savurarak yöneticinin karbeyaz önlüğünü iyice ıslattı. Sonra, diğer kafeslerdeki hayvanların da katıldığı kısa çığlıklar attılar; ötekiler, kuşkusuz bizi görmemişlerdi, ama koridor vurulan, tırmalanan ve takırdayan kafes demirlerinin sesiyle doldu. Yönetici, böyle bir durumda onların yalnızca tükürmekle yetinmeyeceklerini bana bildirdi; kendisinin isteği üzerine geri çekildik.

“1930 ve 40 yıllarının Amerikan filmlerini güçlü bir şekilde anımsadım; federal ıslahhanelerin insanlık dışı yönlerini işleyen bu fimlerdeki tutuklular despot gardiyanları gördüklerinde yemek araçlarını demirlere vururlardı. Yanıtlayacağımı iddia etmemekle birlikte, şu soruyu sormanın yararlı olduğu görüşündeyim: Tüm uygar dünyanın bellibaşlı her kentinde, maymunlar neden kesinlikle tutuklu bulunmaktadır?”

ALF VE ELF

TERÖRİST KİMDİR?

 

PAUL WATSON

Steve Best ve Anthony J.Nocella ‘nın Terrorists or Freedom Fighters:Reflections on the Liberation of Animals kitabından çevirilmiştir.

ALF ve ELF terörist gruplar olarak adlandırılabilir mi?

Bu sorunun cevabı eylemleri kimin yargıladığına bağlı. Terörizm suçlamaları genelde çok keyfidir. Terörizm konusunda nesnel bir yargı merci bulunmadığını söyleyebiliriz. Aslında, 11 Eylül sonrası ABD’sinde bu yafta medyada öylesine gelişigüzel kullanılmıştır ki kelimenin gücünü kaybetmek üzere olduğunu söyleyebiliriz. Bu sözcük giderek İngilizce’de en çok, en düşüncesizce, umursamadan ve sorumsuzca kullanılan sözcük haline geliyor.

(daha&helliip;)

Türcülüğün Kökleri 2

Bu Kavramlar Neden Önemlidir?

Benzeri haklı çıkarmalar farklı tahakküm biçimleri için kullanılırlar. Bu yüzden tarım toplumlarının başlangıcında farklı hiyerarşilerin beraber ortaya çıkmış olması şaşırtıcı değildir. Farklı baskı türleri arasındaki sembolik, kavramsal ve nedensel bağlantılar dikkatimi çekiyor. Tahakkümün köklerine bakmaksızın toplumun yaralarına sadece bant koymuş oluruz. Ya da daha kötüsü, bir grubu alçaltırken bir diğerinin statüsünü yükseltmiş oluruz. Hiç birisi de uğruna mücadele ettiğimiz toplumu yaratmayacaktır.

Bu websitesi insanlara insan,çevre ve hayvanların maruz kaldığı baskıları insanlara anlatmak amaçlı bir site. Geçmişte, insanlar hayvanların maruz kaldığı zulümleri insanların maruz kaldığı zulümlerle kıyaslamaya kötü gözle bakıyorlardı; ancak, Marjorie Spiegel tarafından dile getirildiği gibi, “hayvanların yaşadığı acıları siyahlara (ya da başka grupların yaşadığı acılara) benzetmek sadece türcüler için hakaret niteliği taşıyor; hayvanların ne olduğu konusunda yanlış bir nosyon sahibi olanlar için böyle bir nitelik taşıyor.Kendisi gibi acı çeken bir canlının kendisine benzetilmesinden rahatsız olan insanlar türcülerin propagandasından etkilenen insanlardır.Hayvanlara olan benzerliğimizi reddetmek demek kendi gücümüzü inkar etmek ve altını oymak demektir.Kurban olanlardan çok bizleri kurban durumuna düşürenler gibi olmak istiyoruz demektir.”

Geleneksel değerleri eleştirmeliyiz.

Bu değerlere yaslanan politik kurumları eleştirmeliyiz.

Ve kendi önyargılarımızı eleştirmek zorundayız.

IRKÇILIK

Irkçılığı savunanlar farklı ırk gruplarını hayvanlara benzetirler.Böyle yaparak, o ırk grubu Batılılara kıyasla  evrimsel manada daha aşağı ve daha az zeki olarak kabul edilir.Bir kez hayvan olarak damga yedikten sonra, o ırk grubuna hayvanlarmış gibi davranılabilir.

Farklı ırktan insanlar üzerinden tahakküm ve kontrol sahibi olma denemesi içerisinde kölelik yandaşı yazarlar Afrikalı Amerikalıları hayvan diye niteleyerek onları aşağıladılar. “The Negro as a Beast” (1900) gibi çalışmalar “Vahşi Zenci “ gibi klişeler yaratmıştır, bu tür klişeler de Afrikalı Amerikalıları maymunlara ve önüne gelenle seks yapan hayvanlara benzetmiştir.Siyahlar insan altı, kötülük dolu, suça yatkın, akıl sahibi olmayan insanlar olarak gösterilmiştir, böylece siyahlar beyaz erkekler tarafından kontrol edilip boyun eğdirilmesi gereken hayvanlar olduğu nosyonu sürdürülmüştür.

Bu tür insanlıktan çıkarıcı etiketler bugün de devam ediyor. Örneğin, beyaz bir üstünlükçü ırkçı felsefenin dünya görüşünü nasıl değiştirdiğini şöyle anlatıyor: “bambaşka bir dünyaydı…siyahları görürdüm ve hepsini de maymunlara benzetirdim”.

Bu teknik Nazi rejimi sırasında Yahudileri ezmek için de kullanılmıştır. Yahudilere genellikle “domuz”, “köpek”, “sıçan”, “fare” ve “parazit” gibi kelimeler kullanılmıştır, böylece Aryan ırkından aşağıda oldukları ispat edilmeye çalışılmıştır. Amerikan Yerlileri de bu tür bir dilden muzdarip olmuştur, sömürgeciler tarafından “vahşi hayvanlar” olarak görülüp “koyunlar gibi ehlileştirilmesi” gerektikleri düşünülmüştür. İnsan değil de hayvana yakın oldukları düşünülünce toplu kıyımların yapılması rasyonalize edilmiştir.

Hayvanları kullanarak dilde aşağılamak savaş zamanlarında da düşmanı küük düşürmek için kullanılmıştır. Japonlara 2. Dünya Savaşı’nda sarı maymunlar ve deli köpekler denmiştir. Vietnam Savaşı’nda Vietnamlılara toprağı işgal eden parazitler denmiştir. Irk gruplarını savaş zamanında hayvanlara dönüştürerek  düşmanın acıya ve ızdıraba işkenceye maruz bırakmanın yarattığı suçluluk duygusu bertaraf edilmiştir.

Bugün hayvanları sömürmek için kullanılan yöntemlerin çoğu insan köleleri kontrol etmek için de kullanıldı. Tarihsel bir benzetme yaparak Jacoby hayvanların evcilleştirilmesinin insan köleliği için bir model yarattığını söyledi.

The Dreaded Comparison adlı roman Afrikalı Amerikalılara Kuzey Amerika’da yapılan korknuç eylemlerin bugün de hayvanlara uygulandığını ortaya koyuyor. Avrupalı sömürgecileri Afrikalıları anavatanlarından çalınca onları zincirlere vurup sıkış tıkış bir halde gemilerle Amerika’ya taşıdılar, koşullar öyle kötüydü ki siyahların yarısı yolda öldü. Bu gemiler bugün büyük baş hayvan taşımacılığı için kullanılmalarıyla ünlüdür, ve modern hayvan taşımacılığı koşullarının birebir aynısıdır. Domuzlar, tavuklar, inekler ve diğer hayvanlar 12,36 ve hatta 72 saat boyunca su veya yiyecek olmaksızın çok zor hava koşullarında nakledilmekte ve bu hayvanların bir çoğu ulaşım stresinden kaynaklı aşırı kilo kaybı yaşamaktadır.

TÜRCÜLÜĞÜN KÖKLERİ…


Birinci Bölüm


HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ-İNSAN ÖZGÜRLÜĞÜ

Hayvan Özgürlüğü Nedir?

Hayvan özgürlüğü; tür farkı gözetmeksizin bütün hayvanların zulümden ve sömürüden uzak bir şekilde özgürlüğü hak ettiği nosyonudur. Bu da kafeslere, sahiplere ve zulme hayır anlamına gelmektedir.

İnsan Özgürlüğü Nedir?

İnsan özgürlüğü; cinsiyet, ırk, cinsel tercih, yaş, ekonomik sınıf, fiziksel yeterlilik ve benzeri farklılıklardan uzak bir şekilde özgür olmayı, sömürüden ve baskıdan uzak olmayı hak ettiği nosyonudur. Bu da köleliğe, tacize ve ayrımcılığa hayır demektir.

İnsan ve hayvan Özgürlüğünün Bağlantısı

Bir kadından hoşlanmayınca ona kancık diyenler vardır. Aynı şekilde ABD 2. Dünya Savaşı’nda Japonlarla savaşırken Japonlara Jape deniyordu (Japon ve maymun-ape- kelimesinden türeme). İnsanları aşağılamak  için neden hayvan isimleri kullanıyoruz? Bu sadece bir raslantı mı?

Hitler insanların kitleler halinde öldürülmesini sağlayacak metodlar geliştirdiği zaman Chicago’daki mezbahaların kitlesel mekanize öldürme sistemlerini taklit etmişti. Bu sadece bir raslantı mı?

Bir mezbaha çalışanı şöyle söylüyor: “iş stresimi ve öfkemi hayvanlardan, karımdan… ve kendimden çıakrıyordum, bir yandan da  içiyordum.” Bu sadece bir raslantı mı?

Bunlar raslantı değiller. Bunlar hayvanların da insanları ezen dominant kültür içerisinde aynı baskı kökleriyle ezildiğini gösteriyor.

Bunun Önemi Nedir?

İnsan ve hayvan özgürlüğü arasındaki bağları anlamak iki sebepten ötürü önemlidir:

1-      Çünkü baskının köklerine odaklanır. İktidar ve tahakkümün analizini yapmadan toplumda sistemli bir değişim yaratamayız. Bir grubun maruz kaldığı baskıya meydan okumak için  diğer grupların maruz kaldığı  zulümleri anlamak ve ondan sonra herkesin maruz kaldığı baskıya meydan okumak zorundayız.

2-      İnsanların baskıyı her türlü biçimiyle incelemesi gerekiyor. Hareketlerimiz arasındaki kesişme noktalarında kendimizi eğiterek ve eylemciliğimize baskı analizlerini de ekleyerek insanların, hayvanların, dünyanın  özgürlüğü için aynı anda mücadele edebilir ve bütün hareketleri güçlendirebiliriz.

Bütün baskı biçimleri bazı varlıkların diğerlerinden üstün olduğu nosyonuyla desteklenmektedir. İmtiyaz elde etmek için üstün kabul edilen grubun bu üstünlüğü haklı çıkarması gerekmektedir. Değişik baskı biçimlerine bakarak üstünlüğün haklı çıkarıldığı yollardaki benzerlikler olduğunu görebiliriz. Bunlar baskının ortak noktalarını temsil ederler.

Değerlerimiz

Değer hiyerarşileri zıt oldukları, kapsayıcı oldukları ve değer anlamında farklı oldukları düşünülen kavram çiftleridir. Bazı örnekler verilebilir; akıl/duygu, vücut/zihin, kültür/doğa, erkek/dişi, beyaz/siyah, zeki/pasif ve insan/hayvan. Bu kavramlar tamamen zıt ve kapsayıcı olmasa da tarihsel olarak kadınlar, siyahlar ve hayvanlar daima bu düalizmlerin ikinci özelliğiile nitelendirilmiştir (duygu, vücut, doğa, pasiflik ve hayvanlık), bunlar da birincil niteliklere göre daha aşağı bir durumda kabul edilirler (akıl, zihin, kültür, zeka ve insan olma/erkek olma durumu).

Haklar, imtiyazlar ve özgürlükler genellikle grubun üstün özelliklere (mesela akıla) sahip olmadığı ya da aşağı bir özelliğe (mesela duygu) sahip olması sebebiyle reddedilir. Benzer mazeretler farklı grupları ya da bireyleri sömürmek için sık sık kullanılırlar. Değer hiyerarşilerinin bireyleri ezmek için kullanıldığ örnekler bulmak oldukça kolay- kadınlar oy kullanmak için yeterince zeki değildir, siyahlar özgür yaşamak ve kendi kararlarını verdikleri kendi hayatlarını sürmek için fazlasıyla yabanidirler veya hayvanlar rasyonel varlıklar değildir, bu yüzden içsel bir değere sahip değildirler.

Büyük Zincir

Büyük Varlık  Zinciri doğal hiyerarşileri tanımlamak için klasik ve orta çağ zamanlarında geliştirildi. Bu zincir (beyaz) erkekleri (Tanrı’ya en yakın) konuma koyuyordu, hemen ardından kadınlar, çocuklar, siyahlar, hayvanlar ve doğa geliyordu. Bu zincir hak sahibi varlıkların ve diğer kaynakların keyfi olarak sömürülmesini haklı çıkarıyordu.

Nadiren bu zincirden söz edilse de günümüz düşüncesindeki etkisi hala daha büyüktür. Modern toplumda belli bireylerin diğerlerine kıyasla daha fazla bir içsel değeri olduğuna dair sözü edilmeyen bir “bilgi” bulunmaktadır. Bu hiyerarşi genellikle Tanrı’ya, geleneğe veya “bilimsel araştırmalara” (genellikle hiyerarşilerin var olduğunu  “kanıtlamak için” başvurularak haklı çıkarılmaktadır.

Önyargılı bilimsel araştırmalara örnek olarak Pieter Camper’ın “yüz açısı” çalışmasını verebiliriz. Camper’a göre Avrupalılar Afrikalılardan daha zekidir, ya da kadının vücuduna oranla beyin büyüklüğü erkeklere kıyasla daha çocuksu olduklarını göstermektedir, bu da kendilerini kontrol edebilme yeteneklerinin olmadığını ortaya koymaktadır. Hayvan zekasını inceleyen araştırmalar insanların performansının iyi olduğu bilişsel olaylar kullanırlar, hayvanların farklı bilişsel kuvvetleri olduğunu kabul etmezler. Bu tür araştırmalar eski zamanlarda yaratılmış “doğal hiyerarşiler”i güçlendirir ve bunları “bilim” adıyla yeniden ortaya koyar.

İnsan oluşumuzu bu gezegeni paylaştığımız diğer hayvanlara bakarak tanımlıyoruz. İnsan oluşumuzu  diğer hayvanlardan daha hızlı evrim geçirmiş ve zeki olarak tanımlıyor ve kendimizi rasyonel düşünce aracılığıyla dil kullanıp davranışımızı kontrol edebilen varlıklar olarak ortaya koyuyoruz. Hayvan olmaya karşı insan olmamızı tanımlamamız insanların hayvanların üstünde yer aldığı bir hiyerarşi yaratır.

Buradan yeni bir hiyerarşi oluşabilir, bu sefer bazı insanlar kendilerini diğerlerinden daha “insan” sayabilirler. Tarih boyunca,  ezilen her gruba hayvanlara ait nitelikler atfedilmiştir: kölelere “büyükbaş hayvan” muamelesi yapılmıştır, Yahudilere “adi hayvanlar”denmiştir, kadınlar “şişman sığırlar” olmuşlardır. Bu kavramsal çerçevede daha fazla insan oldukları düşünülenlere daha fazla imtiyaz tanınmıştır.

Örneğin, değer hiyerarşilerinde daha alt tabakaya ait kabul edilen nitelikler ayrıca daha hayvani olarak kabul edilmiştir. Büyük varlık Zinciri “aşağı ırklar”ı insanlardan çok hayvanlara yakın şeklinde tanımlamaktadır. İnsan , iktidar yapısını karşısındaki öznenin hayvan olduğu önkabulü  üzerine  (ve bu yüzden de değersizliği üzerine) kurmuştur. Sonuç olarak da bu hiyerarşilerden hiç birisi tür bariyeri yok olana dek ortadan kalkmayacaktır.

Canlıları zincirde daha yükseklere çıkararak ya da toplumu baskı altındaki grupların  onların içsel değeri olduğuna dair ikna etmeye çalışarak(mesela kadınlar zekidir, hayvanlarda akıl vardır gibi ikna çabaları) zulüme karşı savaşamayız. Eğer bireylerin maruz kaldığı tavırların değişmesini istiyorsak bir bireyin diğer bir bireyden daha üstün bir içsel değeri olduğu ve aramızdaki farklılıkların doğal üstünlükle sona ereceği nosyonunu ortadan kaldırmak zorundayız. Değerlerimizi yeniden doğayla ve duygularla birleştirmeliyiz, farklı ırklarla ve hayvanlarla birleştirmeliyiz. Bizleri birey yapan niteliklerin farklı oluşuna eşit değerler vererek tahakküm ve baskı örüntülerini bozmaya başlayabiliriz.

DEVRİMİ YENİDEN DÜŞÜNMEK: HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ, İNSAN ÖZGÜRLÜĞÜ VE SOLUN GELECEĞİ

DEVRİMİ YENİDEN DÜŞÜNMEK: HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ, İNSAN ÖZGÜRLÜĞÜ VE SOLUN GELECEĞİ

Dr. Steve Best/2006

“Hayvan özgürlüğü insanlara ciddi bir hedeften daha çok diğer özgürlük hareketlerinin bir parodisi gibi görünebilir”. Peter Singer

“Hayvan özgürlüğü nihai özgürlük hareketidir, ‘son cephe’dir”. Robin Webb, İngiliz ALF Basın Sözcüsü

Giriş: Çerçevelenmemiş Bir Konuyu Çerçevelemek

Global anti-kapitalist ve anti-emperyalist Sol açısından gezegenimizde büyük etik ve politik bir öneme sahip yeni bir özgürlük hareketinin- hayvan özgürlüğü hareketinin- var olduğu pek söylenemez. Ama hayvan özgürlüğü sosyalist ve anarşist düşünü ve geleneklere kök salmış antroposentrik, türcü, ve insancı dogmalara meydan okuduğu için Solcular olaya dahil olmaktansa onunla dalga geçmeyi seçiyorlar.

Son otuz yıldır hayvan özgürlüğü hareketi gezegendeki en dinamik ve önemli politik kuvvetlerden birisi oldu. Siyah Özgürlüğü, Amerikan Yerlileri, feminizm, chicano/alar(hispanikler), Yeşil ve kimlik politikalarını farklı formlarından oluşan yeni toplumsal hareketlerin atıl kaldığı noktada hayvan özgürlüğü hareketi radikal direnişini ayakta tuttu ve hem sayı hem de güç olarak büyüdü.

Hayvanların acı çekmesini süsleyerek devam ettirmekten yana lobi yapan hayvan refahı yaklaşımlarının aksine Hayvan Özgürlüğü Hareketi hayvan sömürüsünün tamamen ortadan kaldırılmasını talep ediyor. Daha büyük kafesler yerine boş kafesler isteyerek Hayvan Özgürlüğü Hareketi günümüzün en büyük kölelik karşıtı ve özgürlükçü hareketi olup, ABD’de 19. Yüzyılda Afro Amerikalıların köleliğine son vermek isteyen öncüllerine paralel bir mücadele içerisinde. Dünya çapında Hayvan Özgürlüğü Hareketinin büyük bir ifade aracı olarak ALF sömürü endüstrilerinin mal ve mülküne yüz milyonlarca dolarlık zarar vererek yapılan akınlarla baskınlarla da hayvan sömürüsünden kar sağlayan bir çok kişiyi yaptıkları işten uzaklaştırdı. FBI, ALF’i (aynen ELF gibi) ABD’deki en büyük terör örgütü olarak kabul etti. Hayvan Özgürlüğü Hareketi ABD ve İngiltere’de anti-terörist mevzuat için temel hedef olarak görülüyor.

ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa’dan, Norveç ve Rusya’ya dek- global bir çapta hareket eden Hayvan Özgürlüğü Hareketi sadece büyümeyi, çıkarı, metalaştırmayı yücelten kapitalizmin ideolojilerine saldırmakla kalmıyor, ayrıca molotof kokteylleri ve çekiçlerle mülk sisteminin kendisine de saldırıyor. Şirket-devlet kompleksinin gerçekliğinden tamamen haberdar bir şekilde Hayvan Özgürlüğü Hareketi temsili demokrasinin kurgularını kırarak kürk çiftliklerine, fabrika çiftliklerine, deney laboratuarlarına ve her yıl milyarlarca hayvanın öldüğü diğer cehennemi andıran yerlere izinsiz bir şekilde girerek tutsak edilmiş hayvanları kurtarıyor.

Bu gezegen üzerindeki bütün türlerin kaderi birbirine inceden inceye bağlı olduğu için hayvanların sömürülmesinin insan dünyası üzerinde büyük bir etkisinin olduğu kesin. İnsanlar hayvanları yok ettiğinde kendi hayatları için gerekli ekosistemleri ve doğal yaşam alanlarını da yok ediyorlar. Milyarlarca çiftlik hayvanını kestiklerinde yağmur ormanlarını da yok ediyorlar, meraları çöllere çeviriyorlar, küresel ısınmanın artmasına yol açıyorlar, çevreye zehirli atıkları bırakıyorlar. Fevkalade oranlarda toprak, su, enerji ve ürün gerektiren global fabrika çiftlikleri kurduklarında hayati öneme sahip kaynakları boşa harcamış oluyorlar ve dünyadaki açlık probleminin artmasına sebep oluyorlar. İnsanlar hayvanlara şiddet uyguladığında birbirlerine de şiddet uyguluyor, bu trajik belit hayvanları istismar eden seri katiller ya da kadınları, hayvanları, çocukları döven adamlar tarafından defalarca kanıtlanmıştır. Hayvanların tarımın başlangıcında evcilleştirilmesi ve ataerkilliğin ortaya çıkışı, devlet iktidarı, kölelik, hiyerarşi ve bütün türlere hakim olunması arasındaki kavramsal ve teknolojik ilişkileri incelendiğinde aradaki bağlantılar daha da derinleşiyor.

Çeşitli şekillerde hayvanların sömürülmesi insan dünyasında krizler çıkaracak şekilde geriye tepiyor. Şiddet ve yıkımın o kötülük dolu çemberi ancak ve ancak insan türü başka türlerle ve doğal hayatla hiyerarşik olmayan ve sömürüye dayanmayan uyumlu ilişkiler kurmayı becerebildiğinde sona erebilir. İnsan, hayvan, ve dünya özgürlüğü hepsi bir olarak savaşılması gereken birbiriyle bağlantılı projelerdir.
Bu yazı insan/hayvan özgürlüğü denkleminin her iki tarafı için de daha geniş vizyonlar ve politikalar üretebilme ihtiyacının altını çiziyor, yeni diyalog, öğrenme ve strateji ittifakları oluşturma yönünde fikirler öne sürüyor. Her hareketin bir diğerinden öğreneceği nice şey var. Hiyerarşi, olumsuz anlamda hakimiyet ve çevresel yıkımın dinamiklerine hayvan hakları perspektifinden bakmayla alakalı yeni içgörüler elde etmenin yanısıra Solcular da barış, şiddet karşıtlığı, merhamet, adalet ve eşitlik gibi kavramları savunurken hayvanları günlük hayatlarında sömürmenin, türcü ideolojilerle öne sürüp bütün gezegeni tehdit eder bir tarzda devam eden tür kıyımını görmezden gelmenin büyük bir tutarsızlık olduğunu artık anlamalılar. Aksine hayvan hakları topluluğu (hayvan özgürlüğü hareketinden farklı olarak) hayvan sömürüsünü yok edemeyecek denli naiftir, tek meseleye odaklıdır ve sistematik bir anti kapitalist teoriden ve politikadan da yoksundur. Bu noktalarda ancak Sol’la yapılacak tartışmalardan fayda görebilir.

Bu yüzden insan ve hayvan özgürlüğü hareketlerini birbirinin ışığında yeniden düşünerek bu ilişkinin ne şekilde devam edebileceğine dair fikirler önermeye çalışacağım. İnsanların, hayvanların ve dünyanın olumsuz anlamda hakimiyet altına alınmasını hiyerarşi ve araçsalcılıktan kaynaklı iktidar patolojisinin sonucudur, bunlar ancak çokperspektifli teorilerle ve ittifak politikalarıyla ifşa edilebilir ve değiştirilebilirler. Öncelikle Hayvanları Savunma Hareketinin temel tarihi ve sosyolojik arkaplanında söz edeceğim ve Solun geleneksel olarak hayvanları müdafaa etme meselelerine nasıl baktığını göstereceğim. Ardından Inclusive Democracy’nin kurucusu olan Takis Fotopoulos’un görüşlerinden söz ederek hayvan ve insan özgürlükçüleri arasında karşılıklı diyalog ve öğrenme çabalarına çağrıda bulunarak yazımı sona erdireceğim.

Hayvanları Savunma Hareketinin Çeşitliliği

Hayvan Özgürlüğü Hareketi, Hayvanları Savunma Hareketi adını vereceğim ve büyüyen bir sosyal hareketin halen daha en küçük parçasıdır. Hayvanları Savunma Hareketi üç büyük (ve birbiriyle çelişen) eğilime sahiptir: hayvan refahı, hayvan hakları ve hayvan özgürlüğü.

Hayvanları Savunma Hareketi, 19.yy’da İngiltere’de RSCPCA’in(Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals) ve ABD’de ASPCA (American Society for the Prevention of Cruelty to Animals)’in kurulmasıyla refahçı kanattan mütevazı bir başlangıç yapmıştır. Refahçı kuruluşlar ardından bu ve diğer ülkelerde hızla yaygınlaşmıştır, ancak hayvanları sömüren kurumları asla ortadan kaldıramamıştır- bu kurumlar ister laboratuarlar, ister fabrika çiftlikleri, mezbahalar, kürk çiftlikleri, sirkler ya da rodeolar olsun- ama daha çok bu tür baskıcı ve şiddet dolu yapılar içerisindeki hayvanların çektiği acının azaltılmasına ıslah edilmesine yaramıştır. Refahçılar hayvanların çıkarları olduğunu kabul eder ama bu çıkarların eğer insanların çıkarları söz konusu ise yasal yollarla kurban edilebileceğini söylerler. Refaçılar hayvanlara “gereksiz” acı verilmemesi gerektiğini, onlara acı verilmesi ya da onların ölmesi gerekiyorsa bunun “insani” bir biçimde yapılması gerektiğini ileri sürerler.

Tabii bu fikre tamamen zıt bir şekilde hayvan hakları savunucuları hayvanların mutluluğun, özgürlüğünü ve hayatını insanların refahı söz konusunda olduğunda kurban eden refahçılığın çıkarcı iddialarını reddeder. Hayvan hakları felsefesi 1983’te Peter Singer’ın yeni ufuklar açan The Case for Animal Rights-Hayvan Hakları Meselesi kitabı basılana dek pek de ciddi manada ortaya çıkmamıştır.Regan ve diğer hayvan hakları kuramcılarına göre hayvanlar ve insanlar arasında temel ahlaki bir eşitlik söz konusudur ve her iki tür de hissetme yeteneği olan türlerdir, bu yüzden de önemli çıkarları ve tercihleri söz konusudur (mesela acı çekmemek gibi) bu yüzden de bu çıkarlar ve seçimler korunmalı ve itibar görmelidir. Dahası, Regan bir çok hayvan türünün (şempanzelerin, yunusların, kedilerin, köpeklerin vd) onları “bir hayatın öznesi” yapan ve insanlarınkine benzeyen bilişsel karakteristikler taşıdığını öne sürer. Yani bu hayvanlar bellek, kendini bilme ve geleceği algılama gibi kompleks mental yeteneklerle donatılmıştır . Sadece insanların hakları olduğu; çünkü sadece akla ve dile sahip yegane varlıkların insanlar olduğuna dair argümanlar aslen yanlış olmalarının yanı sıra haklara sahip olma anlamında gerekli ve yeterli koşul hissetme yeteneği olduğu için konuyla alakasızdır da.

Anaakım Hayvanları Savunma Hareketinin ve Peter Singer gibi filozofların refahçı felsefelerine tamamen zıt olarak hayvan haklarını savunanlar, hayvanların kendiliklerinden kaynakları değerleri ve temel haklarının daha büyük sebepler (yani insan) için bir kenara atılamayacağını öne sürer. Hayvanların çıkarları sonucu ne kadar iyi olursa olsun (mesela tıbbi bilgilerde ilerlemeler kaydetmek gibi) kurban edilemez. Bir çok insanın daha iyi bir sebep için , mesela sosyal refahı sağlamasına yarasa bile bir insanın kurban edilmesini ahlaksızlık olarak kabul etmesi gibi hayvan haklarını savunanlar da aynı akıl yürütmeyi hayvanlar için kullanırlar. Eğer hayvanların hakları varsa insanları tıbbi deneylerde kullanmakla hayvanları kullanmak arasında fark yoktur; çünkü bilimsel bilgiler insan deneyleriyle de yürütülebilir; ama ahlak ve insan hakları bunu yasaklamaktadır.

Hayvan hakları, acıyı azaltmanın değil hayvan sömürüsünü sürdüren bütün kurumların ve durumların tamamen ortadan kaldırılmasını talep eden bir konumdur; aynen 19.yüzyıldaki öncülü gibi, köleliğin yok edilmesini talep etmektedir yoksa kölelere daha iyi davranılmasını değil. Eşitlikçiliği, hakları ve köleliğin iptalini kucaklayışı açısından refahçılığa karşı dursa da bir çok hayvan hakları savunucusu eğitim ve yasal mevzuat yoluyla sıkı yasal değişim biçimlerini talep etme anlamında hayvan refahını savunanlarla aynı düşünmektedir. Refahçılar gibi hayvan hakları savunucuları da tipik şekilde kapitalist ekonomik, politik, ve yasal kurumları kabul eder ve nadiren paranın sömürücü mantığını ve pazar ile devlet arasındaki yapısal ilişkiyi anlamak için daha geniş sosyal/politik/ekonomik bağlama sahiptir. Adaletin devletin şirketler çıkarları tarafından çürütülüp baskı altına alınmış önceden onaylanmış kanalları aracılığıyla başarılabileceği şeklindeki burjuva ideolojisine olan bağlılık hayvan özgürlükçülerini hayvan hakları ve hayvan refahını savunanlardan ayırır. Bazen konumlarını haklar felsefesine dayandırarak, bazen de pratik eylemin önemi için gerekli felsefi tanımları reddederek ya da ondan uzak durarak da olsa Hayvan Özgürlüğü Hareketi hayvanları sömürenlere doğrudan saldırılar düzenleyerek hayvanların tamamen özgür kalmasını talep eder. O geniş ve eleştirel vizyonu içerisinde benzersizliğini koruyarak, Hayvan Özgürlüğü Hareketi kapitalizmi, emperyalizmi ve her türden zulmü ve hiyerarşiyi reddeder. Refah ve hak talep eden tek konu odaklı hareketler yerine Hayvan Özgürlüğü Hareketi özgürlük için yapılan bütün insan mücadelelerini destekler ve insanların, hayvanların ve dünyanın yaşadığı zulmün aynı sebeplerden ve dinamiklerden kaynaklandığını kabul eder. Hayvan Özgürlüğü Hareketi ideoloji, tavır ve kuruluş anlamlarındada baskın bir şekilde anarşisttir. Devletin şirketlerin çıkarlarını korumaya yönelik bir araç olduğunu ve kanunların da insanlar için yaratılmış bir afyon olduğunu kabul ederek Hayvan Özgürlüğü Hareketi örneğin baskınlar, izinsiz mekanlara girmeler, ve sabotaj gibi yasa dışı doğrudan eylemler düzenleyerek güç kazanma ve sonuçlar elde etmeyi hedefler. Hayvan Özgürlüğü Hareketi’nin önemli bir biçimi Animal Liberation Front’(ALF)’tur (Hayvan Özgürlüğü Cephesi). ALF 1976’da İngiltere’de ortaya çıktı, ABD’ye 1980’de yayıldı ve arından da dünya çapında 20den fazla ülkede etkin bir hale geldi. Hayvan Özgürlüğü Hareketinin bazı üyeleri hayvanları sömürenlere karşı şiddet uygulanmasını savunurken ALF mal ve mülke saldıran ama asla insan hayatına zarar vermeyen şiddet karşıtı bir prensip belirlemiştir.

Bu yüzden Hayvanları Savunma Hareketi içerisindeki en büyük ayrım tartışılageldiği gibi refah ve haklar konusunda değildir, ama daha çok devletçi ve devlet karşıtı yaklaşımlardadır. Yalnızca Hayvan Özgürlüğü Hareketindeki radikal gruplar temsili demokrasinin mitlerine karşı çıkar, çünkü onlar anarşist kültürlerde yaşıyor ve doğrudan eylemi keşfediyorlar. Açıkçası Hayvan Özgürlüğü Hareketi, Inclusive Democrcy(ID) ve diğer radikal Sol yaklaşımlara yakın olan yegane hareket olup onun da önemli politik sınırları vardır.

Ancak Hayvanları Savunma Hareketinin çoğulculuğu sadece refah, haklar, özgürlük perspektiflerini birbirleriyle yarıştırma meselesi değildir. Bu hareketin sosyal kompozisyonu sınıf, toplumsal cinsiyet, din, yaş ve politika meselelerini kuşatır.

Cumhuriyetçiler, Demokratlar, Solcular, anarşistler, feministler, anti-hümanistler, anarkoprimitivistler,, Yeşiller, Hristiyanlar, Budistler, Hindular ve diğerleri Hayvanları Savunma Hareketinin komplike durumunu ve ayrıksılığını meydana getirir. Sınıf ve emek mücadelesinden farklı olarak burada insanlar herhangi bir politik duruştan bakarak hayvanlar için merhamet talep edebilir, buna güzel bir örnek olarak George Bush’un eski basın danışmanı Matthew Scully’i örnek verebiliriz, Scully’nin etkili yazıları ve kitapları bulunuyor. İnsan Scully’nin geçmişini veya şu anki politik duruşunu iğrenç bulsa da çalışması bir çok insanı etkilemiştir, mesela hayvanlara karşı işlenen iğrenç zulümlerin geniş spektrumundan bihaber cumhuriyetçi elitler onun çalışmasından etkilenmiştir. Bu tür politik farklılıklar hem bir erdemdir hem de bir kabahat. Hayvanları Savunma Hareketinin halk nezdinde etkisini artırmaya yararken ve bu yüzden hayvan refahı meseleleri için mevzuatla alakalı yeni olasılıklara yer açarken felsefi ve politik tutarlılık olmadığı için hareketi birbiriyle çelişen ve rekabet eden fragmanlar haline getirmekte ne yazık ki.

Rofmrist ve tek konuya odaklı (ayrıca çoğunlukla beyaz ve orta/üst sınıf) Hayvanları Savunma Hareketi sistematik bir sosyal eleştiriden yoksundur, kapital mantığının hayvan sömürüsündeki belirleyici rolünü kavrayacak ve devleti sosyal değişimlere direnen dev şirketler tarafından yönetilen bir yapı olarak algılayacak bir sosyal eleştiriden yoksundur. İnsanın kapitalizme karşı yürütülen mücadelede köprüler kurabileceği tekil bir hayvanları savunma hareketi yoksa da Hayvan Özgürlüğü Hareketi içerisinde kapitalizmin ve devletin doğasını kavrayan, ve ayrıca radikal ittifak politikalarına açık ve bu konuda genellikle tecrübe sahibi pozitif istisnalar da mevcut. Bu yüzden Hayvan Özgürlüğü Hareketi,sosyal değişimi sağlamak için sadece hayvan sömürüsüne ve kapitalist endüstrilere karşı yürütülen mücadeleyle olan alakasıyla değil, ama insan ve dünya özgürlüğü mücadelelerinin parçası ve katalizörü olması anlamında da potansiyel manada önemli bir güçtür.

Hayvan Özgürlüğü Hareketinin Sosyolojisine Doğru

“Bizler felsefi manada çok tehlikeliyiz. Bu tehlikenin bir kısmı malın ve mülkün hayattan daha değerli olduğu ilüzyonuna kanmamamız…resmen delilik olan bu imtiyazı ortaya çıkarıyoruz ve görüyoruz ki sistem bu olmadan hayatta kalamaz.” Davir Barbarash, eski ALF sözcüsü

Hayvan hakları, hayvan özgürlüğü ve onun giderek büyüyen politik manaları hakkında bir sürü kitap bulunsa da hümanist ve Solcu aydınlar hayvan hakları/özgürlüğü mücadelelerinin sosyolojik anlamı ve manasını görmezden gelmiştir. Bu bölümde bu türcü bakışı ve görmezden gelme eylemini son otuz yılın hayvan hakları/özgürlüğü mücadelelerini geniş bir sosyolojik bağlama oturtarak düzelteceğim.

Son zamanların toplumsal tarihi bağlamında Hayvan Özgürlüğü Hareketi kökleri 1960 ve 70lerde görülen mücadelelerle bağlantılı “yeni bir sosyal hareket” olarak kabul edilebilir. Genellikle “sınıf ötesi” ve “postmateryalist” şeklinde etiketlenen yeni toplumsal hareketler daha yüksek ücretler peşinde değildir, tersine hiyerarşilerin sona ermesi ve doğal dünyayla yeni ilişkiler kurulmasına odaklanmıştır. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra işçi hareketi başa geçtikten sonra toplumsal mücadelelerin dinamikleri kapital-emek ilişkisinden kayarak adalet, özgürlük ve kimlik politikalarını içeren daha geniş bir şekile ulaşmıştır. Farklı ırktan insanlar, öğrenciler, feministler, gayler, ve lezbiyenler, barış anti-nükleer eylemcileri ve çevreciler yeni meseleler için mücadele ettiler bu dönemden sonra. Çağdaş hayvan hakları/özgürlüğü hareketleri 1960 ve 70lerdeki hareketlerin oluşturduğu sosyal ortamdan etkilenmiştir ve ilerici değişimler için çabalayan hareketlerin de önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Bu da elbette hiyerarşi, enstrümentalizm eleştirileri ve doğanın insan olmayan türlerin baskı altına alınmasına karşı yürütülen eleştiriler, çevreciliğe olan katkıları ve şiddetten uzak bir etik oluşturup onu geliştirmedeki rollerinin bir sonucudur.

Yeni toplumsal hareketler postendüstriyel kapitalist toplumda önemli rol oynarlar, burada artık ekonomik dinamikler fiziksel materyallerin işlenmesine değili tüketiciliğe, eğlenceye, medyaya ve enformasyona dayanmaktadır. Uluslar arası şirketler mesela Microsofot, Monsanto, Novartis gibi şirketler postendüstriyel ekonomide bilim ve araştırmanın önemini kanıtlıyor. Böyle görülmese de Hayvan Özgürlüğü Hareketine farklı bir açıdan bakmak için onun çağdaş anti-kapitalist ve anti-globalist bir hareket olduğunu, şirketlerce yönetilen “yukarıdan aşağı küreselleşme” tipi yerine kendini demokratik vizyonlarda belli eden “aşağıdan yukarı küreselleşme” şeklinde bir mücadelenin bir parçası olarak görmek gerekir.

Postendüstriyel dünyanın global bir bilim/bilgi kompleksine bağlı olduğu sürece ve bu da hayvan deneyleriyle sürdürüldüğü sürece hayvan özgürlüğü global kapitalizme Global Dirikesim Kompleksi adını vereceğim bir şekilde meydan okuyacaktır.

Bu yeni gücü doğrudan eylemle dirikesim karşıtı hareket (DEDKH)diye adlandırıyorum. Bu hareket biyomedikal araştırma endüstrilerine karşı ciddi bir tehdittir. İngiltere’de mesela, farmasötik, biyoteknolojik ve tıbbi araştırmalar ekonomiye en büyük katkı sağlayan üçüncü gruptur; bu bilim kompleksine yapılacak bir saldırı aslında İngiltere devletine ve global kapitale yapılmış bir saldırıdır .

Bugüne dek, İngiltere’deki ve ABD’deki Hayvan Özgürlüğü Hareketi bir çok hayvan yetiştiricisinin kapanmasını sağlamış, büyük araştırma merkezlerinin inşaatına son vermiş ve New York Borsasından HLS’in silinmesini sağlamıştır. Açıkçası Hayvan Özgürlüğü Hareketi büyük bir sosyal ve politik güçtür. Eğer Sol bunu kavramıyorsa bile İngiltere ve ABD’deki uluslaraası araştırma merkezleri kesinlikle anlıyorlar ; çünkü Hayvan Özgürlüğü Hareketini birinci sırada öneme sahip bir yurt içi terörist tehdit olarak kabul etmiş durumdalar ve karşılık olarak bu savaşı sürdürecek polis devletleri/eyaletleri inşa etmekle meşguller.

Global Dirikesim Kompleksi bir iktidar- bilgi matriksidir, postendüstriyel toplumda bilimin merkeziliğini yansıtır. İlaç endüstrileri, biyoteknoloji endüstrileri, tıbbi araştırma endüstrileri, üniversiteler ve test laboratuarlarını kapsar. Bütün bu kurumlar ilaçlarını test edip pazara sunmak için hayvanları kullanır; hayvanlar bu şirket-bilim makinelerinin işlevsiz kalacağı yağ ve gaz konumundalar. Huntingdon Life Sciences (HLS) ve Chiron gibi şirketler globalleştiği ve dünya çapında müşterileri olduğu için ALF ve SHAC gibi hayvan özgürlüğü grupları da direniş anlamında globalleşmiştir. Stop Newchurch Guinea Pigs (NSGP) gibi lokal bir grup İngiltere’de araştırmalar için kobay faresi yetiştiren bir aileye karşı savaş başlattı, işte bu grup da anti küreselleşme hareketinin bir parçasıdır; çünkü saldırdıkları – ve sonunda işi bıraktırdıkları- aile Global Dirikesim Kompleksine hayvan tedarik ediyordu. Anti-dirikesimcilerin politik görüşleri ne olursa olsun- liberteryan, serbest pazarcı, sosyalist veya anarşist- küreselleşmeyi sekteye uğratıyorlar. Doğrudan eylemle Dirikesim Karşıtı Hareket (DEDKH) şirketlerin tedarik zincilerini bozup, laboratuar prosedürlerini engelliyor, tutsak kölelerini de özgürlüğüne kavuşturuyor.

DEDKH’nin ekonomik tehdidinin yanı sıra ayrıca güçlü bir ideolojik ve felsefi tehdit de söz konusu, çünkü hayvan temelli bilimin ideolojik meşruluğuna da saldırılıyor. DEDKH ve hayvan hakları hareketleri tarafından artırılan güçlü ve gerçeklere dayanan ataklarla dirikesimin meşruluğu sorgulanırken bu aslında Bilimin otoritesine yapılan bir saldırı oluyor, modern Akıl Kilisesine yapılan bir saldırı bu. Dirikesim karşıtı hareket dirikesimin yanlış kabullerini ifşa ederken bilimin nesnelliğini alınıp satılacak birşeymiş gibi görerek nasıl şirketlerin çıkarlarına hizmet edebildiğini de göstermiş oluyor .

Hristiyan kilisesinin altın çağında olduğu gibi Bilimin rahipleri ve papazları da hasımlarını (mesela akademi ve başka yerlerde) gözden düşürerek ve onlara saldırarak kendi otoritelerini ve iktidarlarını savunuyor. Bilimin hükümet üzerinde büyük bir gücü var, yeni yasalar çıkartıp çıkarlarına hizmet ettirecek denli de güce sahip. Bu yüzden Bilimden kaynaklı yoğun baskı yüzünden İngiltere ve ABD’deki DEDKH şirket-devlet kompleksinden büyük karşı saldırılara maruz kalmıştır. Hem İngiltere hem de ABD hükümetleri konuşma özgürlüğüne çok ciddi kısıtlamalar getirmiş durumda ve son olarak da muhalifleri örneğin İngiltere’deki yasalarda ve ABD’deki Patriot (vatansever) Yasasında görüldüğü gibi mevcut olduğu şekliyle “terörizmin yüceltilmesi”ne karşı cezalandırdılar.Her iki devlet de hayvan özgürlükçülerine karşı anti terörist yasalar uyguluyor, sabotaj eylemleri ve “taciz” için de hapis cezası veriyor.

Bu yüzden DEDKH laik kilisenin öfkesiyle yüzyüze; Galile’nin dünya güneş etrafında döner dediği gibi anti-dirikesimciler de bir tür üzerinde uygulanan araştırmaların diğerinde uygulanan araştırmaya uygulanamayacağını ileri sürüyorlar, ve Hayvan Özgürlüğü Hareketi de bir bütün olarak insanların dünyaya ait olduğunu, dünyanın insanlara ait olmadığını söylüyor. Barış hareketleri askeri-endüstriyel kompleksin deliliğini ifşa etmesi gibi; anti- nükleer hareket nükleer gücün potansiyel yıkıcı gücünü ifşa etmesi gibi; çevreci hareketin büyüme ekonomisinin ekoojik sonuçlarını göstermesi gibi Hayvan Hakları Hareketi de biyomedikal araştırmanın yanlış kabulleri ve aydınlanmacılığındaki barbarlığı gözler önüne seriyor. Eğer Hayvan Özgürlüğü Hareketi yenibir sosyal hareket olarak görülebilirse, bir anti-kapitalist ve küreselleşme karşıtı hareket olarak görülebilirse o zaman sözünü ettiğim o üçüncü şekilde de yani çağdaş bir kölelik karşıtı hareket olarak da görülebilir.19. yüzyıl kölelik karşıtlarının evrensel haklar nosyonu üzerine kurulmuş bir toplumda milyonlarca insanın köleliğinin en büyük ahlaki dava olduğu gerçeğine insanları uyandırmak için çabalaması gibi 21.yüzyılın kölelik karşıtları da hayvanların çektiği acının ve gördüğü zulmün önemine ve korkunçluğuna karşı insanları aydınlatmak için çabalıyorlar. Önceden siyahların köleliğinin Amerikan demokrasisi ve modern değerler hakkında sorduğu çok temel sorular gibi hayvanların köleliği ile ilgili tartışmalar da insan ruhunun şiddetten, kabalıktan ve yabancılaşmadan hasar görmüşlüğünü eleştirel manada inceleyerek hayatın bütününe saygı duymaktan kaynaklı yeni bir ahlak ve duyarlılığa duyulan ihtiyacın altını çiziyor.

Laboratuarlardaki, fabrika çiftliklerinde, kürk çiftliklerinde, deri fabrikalarındaki, hayvanat bahçelerinde, rodeolarda ve diğer sömürü kurumlarındaki hayvanlar çağdaş kapitalist toplumun köleleri ve proleterleridir. Her yıl küresel olarak milyarlarca hayvan tutsak edilip sömürülüp öldürülüyor- cinayete kurban gitmek de yanlış bir deyim değil-. İnsan ekonomisinin bu çiğ materyalleri (kapitalizmden daha genel ve daha büyük bir hakimiyet sistemi olarak) kürkleri, etleri ve vücut sıvıları sebebiyle sömürülüyorlar. Doğadan çalınarak esaret altında üremeleri sağlanan ve yetiştirilen, kafeslerde zincirlere bağlı yaşatılan bu hayvanlar kelimenin gerçek anlamında köledirler, buyüzden de çağdaş kapitalist köle ekonomisinin bir parçasıdırlar.

Kölelik karşıtları refahçılığı ahlaki ilermenin önünde bir entrika olarak görürler ve konumlarını haklar felsefesine dayandırırlar. 19. Yüzyıl kölelik karşıtları köle sahiplerinin kölelere nazik davranmasından söz etmiyorlardı, onları iyi besleyip iyi giydirmesinden de söz etmiyorlardı, gerektiğinde dinlenerek çalışmalarından da söz etmiyorlardı. Tersine onlar köle-sahip ilişkisinin tamamen ortadan kalkmasını, kölelerin her türlü esaretten kurtulmasından söz ediyorlardı. Benzer şekilde günümüz kölelik karşıtları da hayvan sömürüsü pratiklerinin ve kurumlarının reformunu reddeder, hayvanların her türden insan sömürüsünden, hakimiyetinden ve zulmünden tamamıyla özgür kalmasını talep ederler.

HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ VE SOL



“Auschwitz birisi bir mezbahaya bakıp da ‘onlar sadece hayvan’ diye düşündüğünde başlar.” Theodor Adorno

“Hayvanlar söz konusu olduğunda bütün insanlar Nazidir; hayvanlar için bu sonu gelmeyen bir Treblinka’dır” Isaac Bashevis Singer

Hayvan özgürlüğü ahlaki evrimimiz ve politik mücadelemizdeki yeni gerekli ve mantıki ilerlemedir. Hayvan özgürlüğü insanların son ikiyüz yıl içerisinde yaptığı en ilerici ahlaki ve politik gelişmelere dayanıyor ve onları kendi mantıki sonuçlarına taşıyor. Hak, eşitlik, şiddetten uzak durmak gibi mücadeleleri bir sonraki aşamaya, hümanizmin suni ve yasal bağlarından uzaklara taşıyor, böylece türcülüğü de kapsayan hiyerarşilere de bütün önyargılara da meydan okuyor. Martin Luther King’in şiddetin ve ayrımların olmadığı “dünyaevi” hayali barış ve eşitlik değerleri bütün hayvan türlerini de içerek şekilde genişletilmedikçe gene de her yanı kan içerisinde bir mezbaha olarak kalıyor.

Hayvan özgürlüğü Sol’un hümanizmin konforlu sınırlarından etik bağlamda kaliteli bir sıçrama yapılması için değişmesine ihtiyaç duyuyor, böylece ahlaki çıtayı akıl ve dilden hissetme yeteneği ve öznelliğe doğru yükseltiyor. Solun bir zamanlar ekoloji ile yüzleşmesi gerektiği gibi şimdi de hayvan hakları ile yüzleşmesi gerekiyor. Ekolojiyle yapılan yüzleşme Solcu teori ve pratikleri zenginleştirip derinleştirdiği gibi hayvan özgürlüğü ve hakları ile yapılacak yüzleşme de benzeri sonuçlar verecektir.

Türcülük insan olmayan türlerin insan türünün ihtiyaçlarına hizmet etmek için var olduğu inancıdır, hayvanların değişik anlamlarda insanlardan alttadır ve insanların çıkarları onlarınkinden üstündür inancıdır. Irkçılık ve türcülük gibi türcülük de bir grupla diğeri arasında yanlış bir düalistik ayrım yaratarak hiyerarşik olarak farklılıkları düzenlemeye çalışır ve üstün olanın üstün olmayana olan hakimiyetini haklı çıkarmaya çabalar. Toplumun beyazların kendilerini farklı ırktan insanlardan üstün görmesinin ya da erkeklerin kadınları kendilerinden altta görmesinin mantıksızlığını, kabul edilemezliğini ve önyargılı bir tavır olduğunu idrak etmesi gibi artık şimdi de insanların kendilerini sadece türleri farklı diye hayvanlardan üstün görmesinin akıl dışı ve son derece keyfi bir tavır olduğunu anlamaya başladığını görüyoruz. Bir hayatın öznesi olan ve hissetme yeteneğine sahip hayvanlar arasında bu farklılıklar-insanın akıl ve dil sahibi olduğuna dair tek tür kendisini kabul etse de- artık cinsiyet farklılığı veya ten renginin farklı olmasından farklı bir şey değildir, ancak insan primatının evrim geçirmemiş psikolojisinde bu farklılıklar azami öneme sahiptir. Teori yani türclük teorisi, pratiği sözü edilmeyecek denli zalimane hakimiyet, şiddet ve cinayet biçimleriyle şekillendiriyor.

Türcülüğün önyargılı ve ayrımcı tavrı Sol’un da bir parçası. Şiddeti ve herkes için hak talep etmeyi küçümserken Sol milyarlarca mazlum hayvanın ihtiyaçlarını ve çıkarlarını kaale almakta başarısız oluyor. Her ne kadar küresel kapitalizmin holistik ve sistemli eleştirisini yapmakla gurur duysa da Solcular insan, doğa, ve düya özgürlük mücadeleleri arasında bağlantılar kuramadığı gibi sömürüye, hakimiyetçiliğe ve hiyerarşiye karşı tek bir güç olarak mücadele verme ihtiyacını da anlayamıyor.

Ekoloji ve hayvan hakları perspektifinden bakıldığında Marksistler ve diğer sosyal radikaller aşırı derecede tutucu tavırlar sergilemiştir. Komünist Manifesto’da Marks ve Engels hayvan refahçılarını küçük burjuva veya hayırseverler, fanatikler, naif reformistlerle aynı gerici kategoride değerlendirmişler ve böylece mesela ABD’deki hayvan refahı hareketinin kadınların politize olmasında önemli olduğunu anlayamamışlardır, kadınlar hayvanlara uygulanan zulmü azaltmaya uğraşırken onların bu mücadelesi erkek şiddetine karşı ve çocukların sömürülmesine karşı yürüttükleri mücadeleden ayrı bir şey değildi. 1844 Ekonomik ve Felsefi manüskriptlerde Karl Marks insan hayatına doğacı bir bakış geliştirdi ama baskın Batı geleneği gibi insanlarla insan olmayan hayvanlar arasında keskin bir düalizm sergiledi, sadece insanların bilince ve kompleks bir sosyal dünyaya sahip olduğunu ileri sürdü. Hayvanların duygusal, sosyal, ve psikolojik karmaşık yapısını reddederek Marks aslında hayvanların üretici eylemlilik anlamında sadece anlık ve içgüdüsel bir bağ sergilerken insan emeğinin özgür irade ve zekayla ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Eğer Marksizm ve diğer Sol gelenekler gururlar teorilerini bilime dayandırıyorlarsa o zaman sosyal radikallerin o bilimin- özellikle de hayvan duyguları, düşünceleri ve iletişiminin karmaşıklığını çalışan kognitif etoloji disiplininin hayvanları bilinçten ve sosyal hayattan yoksun varlıklar olarak gören yanılgılarla dolu, gerici, türcü kavramlarını çevrelediğini idrak etmeleri gerekiyor.
Marks’ın çevreci bir bilince sahip olup olmadığına dair bir sürü renkli tartışma devam ede dursun onun türcü olduğu ve sosyal teori ve politikaları sakatlayan demode antroposentrik/hakimiyetçi paradigmaya sahip birisi olduğu kesindir.Sol türcülüğünün manzarası – çoğunlukla ilerici dergilerde , gazetelerde ve online sitelerdeki makalelerin azlığından bellidir, bu da hayvan hakları hayvan sömürüsü meselelerini düşünmeyi reddetme şeklinde bir kabalıktan kaynaklanıyor.

Mesela The Nation fabrika çiftliğinde çalışmakta olan işçilerin maruz kaldığı davranışlarla alakalı iğneleyeci bir yazı yazdı, ama oradaki kafeslere tıkılıp kalmış binlerce tavuğun maruz kaldığı sömürüden tek kelime söz etmedi. Tam tersi bir şekilde Gale Eisnitz’in çalışması Slaughterhouse-Mezbaha hayvanların ve insanların mezbahalarda yaşadığı sömürüyü, insanların hayvanlara uyguladığı rutinleşmiş şiddet eylemleri yüzünden insanın insanlıktan çıkışını göstererek anlatıyor.

Önyargı, cehalet, taşralılık ve bütüncü yaklaşımdan mahrumiyetin bir semptomu olarak Sola iyice yayılmış olan bu tavrı daha iyi anlamak için ünlü bir Marksist kuramcı ve Z Magazine/Z Net’in yardımcı kurucusu olan Michael Albert meselesini düşünelim. Çevre ve hayvan hakları dergisi olan Satya’da son röportajında Albert şu itirafta bulunuyor: “dünyayı daha iyi bir yer yapmak için toplumsal hareketlerden söz ettiğimde aklıma gelen şey hayvan hakları değil. Dürüst olmam gerekirse hayvan hakları benim için kadın hakları, latino hareketleri, gençlik hareketleri veya diğerleri gibi bir anlam taşımıyor. Hayvan hakları ve ona dair eylemliliklerle alakalı geniş çapta bir tartışmanın gerektiği aşikar. Ama gerçekten de Irak’taki savaş ya da haftada 30 saatlik çalışma hakkı gibi bir aciliyeti de yok.”

İnsan üstünlüğüne inanan Albert’tan hayvan ve insanların çektiği acıların birbirine benzediğini söylemesini beklemiyorum; ama akla hayale gelmeyecek şekilde esaret altına alınan, işkence edilen ve öldürülen on milyarlarca hayvanın acısının görece daha rahat hayatlar yaşayan insanların çalışma saatleriyle karşılaştırılmasını da anlamıyorum. Ancak insan ve hayvan özgürlüğü meseleleri kimsenin kazancının olmadığı bir yarış değildir, hayvanlar için elde edilen kazanımlar insanlar için kayıplara sebep olmaz. Soldaki çoğu kişi gibi, Albert da hayvanların suistimal edilmesi ve insanların çektiği acı arasındaki derin bağlantıları kavramasına yardımcı olacak bütüncül vizyona sahip değil.

Miyop Soldaki sorun sadece Karl Marks’tan kaynaklanmıyor, ayrıca onu çevreleyen geleneklerden de kaynaklanıyor-modern hümanizmden, mekanik bilimden, endüstriyalizmden, Aydınlanma’dan da kaynaklanıyor. Tanrı merkezli bir dünyadan insan merkezli bir dünyaya doğru alınan yol, kana susamış Hristiyanlığın haçlı seferlerinden Aydınlanmanın eleştirel düşünce ve otonomi kültürüne doğru gidilen mesafe çok büyük tarihi kazanımlardı ve hayvan hakları da işte bu kazanımlar üzerinde yükselmiştir. Modern sosyal kuram ve bilim Hristiyalığın en kötü yönlerinden birisini (idare etmeyi olumsuz anlamda hakimiyet olarak anlayarak) hayvanlar insanlar kullansın diye vardır görüşünü devam ettirmiştir. Gerçekten de hayvanların durumu dirikesim, genetik mühendislik, klonlama, fabrika çiftçiliği ve mezbahaları geliştiren modern bilimler ve teknolojilerle daha da kötüleşmiş durumda.

Darwinizm Marks ve onu takip eden radikal düşünceler üzerinde önemli bir etki yaratmıştı, ama hiç kimse Darwin’in hayvan hayatının zekasına yaptığı vurguyu önemsemedi, bütün türler arasındaki temel eşitliği ve hayvanlardan insanlara doğru giden evrimin sürekliliğini önemsemedi.

Sosyal ekologlar ve Murray Bookchin gibi eko-hümanistler hayvanların istismar edilip öldürülmesinden bir endüstri oluşmasını kınarlar ama hayvanların insanların amaçları uğruna kullanılmasını savunan o insan hakkına asla karşı gelmezler. Farklı hayvan türleri arasındaki akıl, dil, kültür ve teknolojiyi belgeleyen bilimsel çalışmalardan bihaber olarak Bookchin Kartezyen Marksistlerin mekanistik görüşü tekrar ederek hayvanların dilden ve akıldan yoksun aptal yaratıklar olduğu görüşünü kabul eder. Bu yüzden hayvanlar “birinci doğa”ya aittir, yoksa bu coşkun bir biçimde yaratıcı insan kültürünün dünyası olan “ikinci doğa”ya değil. Genelde Solda olduğu gibi sosyal ekologlar hayvan sömürüsünün çevreye, insan toplumuna ve insan psikolojisine olan etkisini kuramlaştırmakta başarısızlar. Nihayetinde onlar kapitalist sosyal ilişkiler içerisinde hayvanlara karşı işlenen o korkunç şiddet türlerine izin veren ve onaylayan aynı refahçı görüşleri barındırıyor ve “insani tavır”dan söz eden dirikesimciler, fabrika çiftliklerinin sahipleri, mezbaha operatörleri, kürk çiftçileri , rodeo ve sirk patronlarıyla aynı dili konuşuyorlar.

Sol geleneksel olarak ekonomiye doğrudan bağlantılı olmayan baskı çeşitlerini anlamak ve ondan söz etmek yeteneği anlamında geri kalmış durumda. Sol için ırkçılığı, cinsiyetçiliği, ulusalcılığı, dini, kültürü ve günlük hayatı, ideoloji ve medyayı, ekolojiyi ve diğer meseleleri anti-kapitalist çerçeve içerisinde tanımak için on yıllarca süre geçmiştir, ve bunun eninde sonunda olmasının sebebi de diğer özgürlük hareketlerinin baskısıdır. Marksist Solun cinsiyet, ırk ve kültürü sözü edilmesi gereken konular olarak belirlemiştir ama bunlar da ancak sınıf mücadelesi başarıldıktan sonra sözü edilecek konulardır. Bu tür dışlayıcı ve indirgemeci politikalar Rosa Luxemburg’ün günlük hayatın ve kültürün önemini belirtmek için söylediği “Eğer dans edemeyeceksem sizin devriminizin bir parçası olmak istemiyorum” sözlerini hatırlatıyor.

Frankfurt ekolü kuramcıları gibi Neo-Marksistler politika, kültür ve ideolojinin sadece ekonomi ve sınıfa indirgenemeyecek önemini kavradılar . 1960lardan sonra Solcular nihayet ekolojininim sadece bir “burjuva meselesi” ve toplumsal mücadelelerden bir “sapma” olmadığını anladılar. “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı eserinde Max Horkheimer ve Theodor Adorno insanların doğa ve ve birbirleri üzerindeki egemenliği arasındaki ilişkinin ve hayvanların esaret altındaki görüntülerinin aslında insanın kabalığının ve doğaya yabancılaşmasının önemli sembolleri olduğuna dair önemli içgörüler geliştirdiler. Herbet Marcuse, doğal dünyayla olan ilişkiler ve sömürüden uzak tavırlarla bezeli “yeni bir duyarlılığın” öneminin altını çizdi.

1970lerden beri Sol “doğa sorunu”ndan söz etmeye başlamış olsa da hayvan meselesinin toplumsal ve ekolojik meselelerin bağrında yattığını görme konusunda başarısız oldu. Meselenin karşılıklı ilişkiler hakkında olduğunu basit ama vurucu bir şekilde belirtmek için bir toplumun onun dominant gıda üretimi fabrika çiftçiliği olduğu sürece ekolojik sürdürülebilirliği başaramayacağını düşünmeniz yeterli. Hayvanları insanların gıda tüketimi için esaret altına altıp ona kilo aldırma şeklindeki endüstriyel sistem ABD’de 2. Dünya Savaşı’ndan sonra zirveye çıktı ve ardından da tüm dünyaya yayıldı, işte bu su kirliliğinin (kimyasal maddeler, çok büyük hayvan artığı vb sebeplerle ) ana sebebi olup orman yağmurlarının yok edilmesinde, çölleşmede, küresel ısınmada ve yetersiz su, arazi ve ürün kullanımında da önemli etkenlerden olmuştur.

İnsanın kabalığı ve doğaya yabancılaşmasını eleştirenler toplumun ekoloji yoluyla doğayla yeniden uyum içerisine girmesinin önemini belirtirken bir yandan da içerdiği milyonlarca hayvan türünü görmezden gelerek sadece fiziksel dünyaya odaklanan yeni etiğin türcü, miyop ve yetersiz olduğunun altını çiziyorlar. Bu durum şuna benziyor; sanki herkes dağlara ve nehirlere saygı duyarak gemiye binebilir ama bir yandan da hala hayvanlar üzerinde deneyler yapmak, onlarla eğlenmek, onları yemek, ve onları giymek istiyor. Solun ekolojik meseleleri doğal dünyaya duyulan derin bir saygıdan değil ama daha çok sürdürülebilir bir çevrenin insanın varlığı için ne kadar önemli olduğunu anlamış bulunan “aydınlanmış bir antroposentrizmden” (açık seçik bir oksimoron) kaynaklanıyor. Hayvanların ekosistemlerin sürdürülebilirliği açısından önemini ve hayvan sömürüsünün ne türden çevresel sonuçlara sebep olabileceğini bilmenin ne hayati bir role sahip olduğunu anlamak daha zor bir mesele olabilir, hayvanlara uygulanan şiddet ve insanlara uygulanan şiddet arasındaki ilişkiler gibi daha kompleks meseleleri burada saymıyoruz bile. Dahası, “doğaya saygı duymak” ağaç dikerek, hibrid arabalar kullanarak, yeniden dönüşüm kutuları kullanarak daha kolaydır, yoksa hayvan yemeyi ve hayvan ürünlerini giymeyi bırakan bir vegan olarak doğaya saygı duymak daha zordur. İnorganik dünyayla alakalı bir görüş farklılığından çok daha farklı olarak insanın hayvanlarla alakalı görüşlerinde devrim yaparak etik veganizmi benimsemesi çok daha zor, kompleks ve hem felsefi hem pratik akıl açısından derin bir meseledir.

Kısacası, modern radikal gelenek- feminizmi ve ırkçılık karşıtlığını içeren Marksist, sosyalist, anarşist ya da diğer Sol bir gelenek olsun- Batı’nın antroposentrizm mirası devralmıştır; çevre ve gezegen üzerindeki diğer türler açısından özgürleştirici bir felsefe olarak asla görülemez. Günümüz Solu hayvanlara yönelik bir Stalinizmdir.

Gerçek devrimci bir sosyal kuram ve hareket bir türün üyelerini değil sadece, ama bütün türleri ve dünyanın kendisini de özgürlüğüne kavuşturacaktır. Adına layık bir biçimde geleceğin devrimci hareketi mesela ilk tarım topluluklarının hayvanları tarımda kullanması örneğinde olduğu gibi hiyerarşi ve hakimiyetçiliğin köklerini kavrayacak ve doğaya dair yeni bir etik oluşturabilecektir, çevre etiği ve hayvan hakları bir araya gelerek enstrümentalizmi ve akla gelebilecek her türden habis formdaki hiyerarşik düşünme biçimlerini alt edebilecektir.
ID(Inclusive Democracy-Kapsamlı Demokrasi) ve Hayvan Özgürlüğü


“İnsanlar hayvanları katletmeye devam ettikçe birbirlerini öldürmeye de devam edecekler.” Pisagor

“Bir çok eylemci bu hareketin devrimci niteliğini anlamıyor. Biz büyük bir savaş veriyoruz, gezegenimizi ve hayvanları insanın açgözlülüğüne ve insan yıkımına karşı savunuyoruz.” David Barbarash, eski ALF Basın Sözcüsü

Hayvanları Savunma Hareketi monolitik bir yapı olmadığı için devletçi ve devletçi olmayan tarafları, radikal ve muhafazakar boyutları olduğu için Sol eleştiriler genellemeler yapmamalı, bu farklı eğilimleri de göz önüne almalı. Hayvan hakları/özgürlüğü meselesi ID (KapsamlıDemokrasi-Steve Best ve Anthony J. Nocella’nın kurduğu bir site) ve diğer radikal yönelimler için şu anlamlarda önem taşıyor: 1- bu mesele Sol ideolojinin bir parçası olan türcülüğün ve hümanizmin provakatif manada daha iyi bir eleştirisinin yapılmasını sağlar, 2- ekoloji ve doğa meselesine dair daha geniş bir düşünme talep eder , ve 3- hiyerarşinin ve hakimiyetçiliğin dinamikleri ve kökenleri konusunda daha zengin ve bütüncül bir analize sağlar.

Belirttiğim gibi, hayvan refahı ve hakları taraftaları politik ve legal yollar aracılığıyla önceden kabul görmüş şekillerde değişiklik yapılmasından yanadır, bunu yaparken de temsili demokrasinin işlediği ve çıkarlar, büyük şirketler, ekonomik büyüme ve çıkarın gücü karşısında adalet, akıl ve merhameti savunabildiğine büyük bir imanla bağlıdırlar. Bu legalist yönelimler hayvanları savunma hareketinin büyük bir bölümünü oluşturur, çoğu büyük bürokrasi ve para kazanma makineleridir; ancak sıklıkla hayvanlar adına kazanımlar ve zaferler elde ederler ; aynı anda demokrasi mitinin devletçi mitlerini güçlendirir ve meşrulaştırırlar.

Hayvan refahı ve hakları legalistleri hayvanların çektiği acıyı çok büyük ölçüde azaltabilmişlerdir, kedi ve köpeklerin iyi yuvalara kavuşturulmasından tutun hayvan barınaklarına ve fabrika çiftiliklerindeki hayvanların durumlarını iyileştirmeye dek. Fabrika çiftliklerinde ve mezbahalardaki hayvanların çıkmazı aslında o kadar korkunç bir boyutta ki katlanmak zorunda oldukları bu cehennemde yapılacak her türden iyileştirme övgüye layık olup desteklenmeli. Köleliğin kalkmasını savunan veya toplumsal devrimci bir hareket açısından önemsiz olsa da batarya kafeslerinin büyüklüğündeki küçük bir artış bile bu hapisanelere tıkılmış tavuklar için çok büyük anlam taşır. Aynı zamanda refahçı taktikler hayvanların meta konumunda bir değişiklik yaratmadığı gibi fabrika çiftliklerinin ve mezbahaların kurbanları üzerine “insancıl tarım” damgasının vurmasına da sebep oluyor. Bu yüzden hayvanların katledilmesini meşrulaştırırken tüketicinin vicdan azabı hissini dindiriyor; belki de uzun vadede daha fazla esarete ve ölüme sebep oluyorlar.

Hayvanları Savunma Hareketindeki hayvan refahı ve hakları yaklaşımları kendi davalarının haricinde neredeyse tamamen apolitiktir. Çoğu kez legalistler 1- toplumsal hareketlerin tarihinden bihaberdir , 2- küresel kapitalizm ve neoliberalizmin mantığı ve dinamiklerine dair eleştiri getiremez ve 3- kapitalizmle hayvan sömürüsü arasındaki bağlantıyı görmeyi başaramazlar. Bu yüzden sistemli bir vizyona , endüstrileştirilmiş kitlesel üretim ve ölüm sistemleriyle hayvanları sömüren küresel sistemin ve toplumun politik eleştirisine sahip olmadan mücadele etmeye devam ederler.

Sömürü ve çevrenin yıkımına sebep olan akıl dışı bir büyüme sistemi olarak kapitalizme getirilen bütüncül ve yapısal eleştiriler sosyal ekoloji ve ID-/Inclusive Democracy-Kapsamlı Demokrasi gibi farklı yaklaşımlar yaratılması açısından önemli olmuştur, bu yüzden de Hayvanları Savunma Hareketinin kuramsal gelişmesi açısından olmazsa olmazıdır. Sofistike bir toplumsal ve tarihi çözümleden yoksun olarak Hayvanları Savunma Hareketinin çoğu yukarıda sözü edilen bütün suçlardan mahkum durumda. ID’nin eleştirileri bu noktada doğrudur, Hayvanları Savunma Hareketi reformist, tek konuya odaklı bir hareket olup talepleri çıkar, büyüme ve hakimiyet uğruna bütün hayatı ve dünyayı sömüren bir küresel sistem tarafından hemen yutulan bir harekettir, oysa potansiyel olarak bu talepler ekonomisi önemli ölçüde hayvan sömürüsüne dayanan bir sistem için hayvan haklarını talep etmekle radikal sayılabilecek bir durumdadır.

Hayvanları Savunma Hareketine ve diğer reformist davalara zıt olarak Takis Fotopoulos insan dinamikleri ve sosyal kurumlara bakışımızı genişletirken, onların dünya üzerindeki etkilerini ve toplum için sonuçlarını da ortaya koymaktadır. Anti-kapitalist, radikal demokrasi ve “ekolojik demokrasi” kavramı içerisinde ekolojik meseleleri birleştirerek Fotopoulos bu nosyonu “ insanın doğal dünyaya egemen olma çabalarını yok etmeye yönelik kurumsal bir çerçeve, yani başka bir deyişle insanlarla doğayı entegre etmeye yönelik bir sistem olarak düşünmekte ve bu da Doğaya araçsalcı bakışın aşılmasıyla mümkün görülmektedir. Araçsalcı bakışta Doğa büyümek için bir araç olarak görülür, bu da iktidarın sonsuz şekilde yoğunlaştığı bir süreçtir.”
Fotopoulos ve diğer ID kuramcıları küresel kapitalizm ve onun sosyal demokrasi ve neoliberalizmden başka diğer politik sistemler karşısında kazandığı başarının önemli bir analizini ve kritiğini yapıyor. Sosyal ekoloji ve Sol kuram için genel olarak doğru olsa da insanların tarih boyunca hayvanları sömürmesinin dinamikleri ve sonuçları ID’nin doğa, ekoloji ve araçsalcılık üzerine geliştirdiği kuramda söz edilen bir şey değil.

ID eleştirisinin Hayvanları Savunma Hareketinin devletçi yönelimini hedef seçme kolaycılığına rağmen bu genel çerçeve Hayvan Özgürlüğü Hareketi söz konusu olduğunda yön değiştirmek zorunda, çünkü burada bazı önemli ortak özellikler söz konusu. Öncelikle, Hayvan Özgürlüğü Hareketinin retorik ve doğrudan eylem taktikleri gösteriyor ki ID gibi Hayvan Özgürlüğü Hareketi de devletin kapitalist ekonominin bir uzantısı olduğunu ve bu yüzden de temsili demokrasinin bir mit ve esrar perdesi olup kapitalizmin muhaliflerini yatıştırıp onların gözlerini seçimlerle boyadığını ortaya koyuyor. İkincisi Hayvan Özgürlüğü Hareketi aynen ID gibi anti-kapitalisttir, hiyerarşi ve baskı konusunda sistematik(ya da en azından bütüncül) bir çözümleme sunmaktadır. Üçüncü olarak, Hayvan Özgürlüğü Hareketi insan ve çevreci hareketlerle dayanışma adına tek konu odaklı olmayı da reddeder. Dördüncü olarak, Hayvan Özgürlüğü Hareketinin anti-kapitalist ideolojisi doğası gereği anarşisttir. Hayvan özgürlüğü savunucuları sadece sosyal ve politik görünümleri açısından anarşist olmakla kalmazlar, organizasyon ve taktik anlamında da anarşisttirler. ALF eylemcilerinin birbirleriyle kurduğu küçük hücreler- bir diğer ALF üyesinin bilmediği ve böylece polisin müdahalesinin söz konusu olmadığı yapılanmalar- yardımlaşma, destekleme ve bilinç oluşturma anlamında diğer anarşist gruplara benzemektedir.

Hayvanları özgürlüğe kavuşturma projesi insanları özgürleştirme ve doğal bir dünya mücadelesi ile bağlantılıdır. Hayvan özgürlükçülerinin hayvan ve insan hakları mücadelelerini tek bir mücadele olarak gördükleri Dünya’nın uğradığı zulmün ve baskının köklerini ortay a çıkarmayı ister ; adaletsizliğe, zulme, sömürüye, savaşa, şiddete, kapitalist neo-liberalizme ve doğal dünyanın ve biyolojik çeşitliliğin yok edilmesine karşı çıkan gezegen mücadeleleri arasında önemli yer tutar.

Radikal hayvan hakları/özgürlüğü eylemcileri ayrıca online öğrenme topluluklarında, enformasyon sitelerinde de etkindirler, örneğin Infoshop ve Indymedia örnek olarak gösterilebilir, bu yerlerde radikal kültürler küresel manada şekillenmektedir. Fotopoulos ve diğer eski ve yeni anarşistlerin tasavvur ettiği topluluklar online olarak global topluluklar ve aralarında Amerikan Yerlileri, Kara Panterler, dünya ve hayvan özgürlüğü savunucuları gibi militan sözcülerin de bulunduğu, ayrıca enerji verici, birleştirici ve politize edici bir hard core müzikle de ifade edilen Liberal Destek Takımları tarafından katılım sağlanan protestolarda bulunuyorlar. Bir çok hayvan özgürlükçüsü toplumsal meselelerin farkında olup insan özgürlüğü mücadelelerine katılmış, politik olarak radikal ve açıkgöz, ittifak politikalarına destek veren kişilerdir. Hayati öneme sahip, kaliteli düşünce, mücadele ve ittifak biçimleri ortaya çıkıyor ama Sol’un bu durumun farkında olduğunu söyleyemeyiz.

Diğer toplumsal hereketlerin kurumsallaştığı, gücünü kaybettiği, reformist bir hal aldığı koşullarda hayvan özgürlükçüleri gerçek çağdaş direniş örnekleri olmuş durumda. Onlar iktidara, devlet egemenliğine, ideolojik hegemonyaya meydan okuyorlar. İnsanların dezenformasyon sistemleri, medya kaynaklı pasifizm, kitlesel kültürel uyuşturucu ve eğlence çeşitleriyle normalleştirilip robotlaştırılmasına da karşı çıkıyorlar. Kelimenin gerçek anlamıyla tuğlalarla, çekiçlerle, Molotof kokteylleriyle sömürü ve baskı kurumlarına saldırıyorlar, yoksa sadece ideolojilerine ve kavramlarına saldırmakla bırakmıyorlar işi. Militanlıkları ve cesaretleri onay görmeyi, saygı duyulmayı ve desteklenmeyi hakediyor. Günümüz radikalleri çoğunlukla kuram ve felsefeyle uğraşırken Hayvan Özgürlüğü Hareketi kapitalizme karşı ve hayatı savunma adına eylemlerde bulunuyor, bunu da kendi kişisel özgürlüklerini sabotaj ve baskın sırasında yakalanırlarsa kaybetme pahasına yapıyorlar.

Ancak Hayvan Özgürlüğü Hareketi ve ID arasında ne kadar paralellikler bulunsa da Fotopoulos Hayvan Özgürlüğü Hareketini küresel kapitalizme ve onun çeşitli hiyerarşik iktidar sistemleri konusunda detaylı ve sağlam bir eleştiri getirememesi manasında eleştiriyor, ayrıca doğrudan demokrasi adına Pazar sistemini ve devletin gücünü kırıcı radikal sosyal değişimler meydana getirmek için gerekli pozitif ve uygulanabilir stratejiler ortaya koyamaması anlamında da eleştiriyor. BU bakış açısıyla Hayvan Özgürlüğü Hareketinin sınırlarından söz ederken “hayvanlara yönelik alternatif bir bilincin gelişmesi ancak antisistem bir bilincin parçası olmakla mümkün olabilir, bu da yerel, bölgesel, ulusal, uluslar arası boyutlarda hegemonik bir yapıda olmak zorunda. Başka bir deyişle ekolojik demokrasi stratejisi ID(Kapsamlı Demokrasi) stratejisinin bir parçası olmalı, burada da doğrudan eylemin Solun geleneksel taktiklerinden daha fazla bir anlam taşısa da önemli bir rolünün olduğu ve hala bir savunma taktiği olarak işe yaradığı kabul edilmeli. Aslında en çok gereksindiğimiz şey halihazırdaki sistem içerisinde alternatif kurumlar(yani ekolojik demokrasinin kurumlarını) oluşturarak sistem karşıtı bilinci hegemonik bir hale getirmektir.

Fotopoulos’un sözleri olasılıkla balina ve şempanzelerin türünü yok olmaktan korumak, dünyayı kurtarmak ve bazı deniz ve karar hayvanlarının tamamen ortadan kalkmasını engellemek gibi tek konu odaklı davaların önemini azaltıyor. Birbiriyle bağlantılı olsun ya da olmasın sosyal adalet, hayvan hakları ve ekoloji uğruna yapılan radikal mücadeleler her biri otorite yanlısı ve sömürücü sosyal sistemlerin sonucu olan küresel ısınma, yağmur ormanlarının yok olması, hızlı ekolojik bozulma çağında her türden farklı şekillerde ortaya çıkıyor.

Ancak Fotopoulos temel argümanında kesinlikle haklı. Sabotaj eylemleri- günümüzün cesur direnişinin önemli ve nadir örnekleri olarak-artçı, savunmacı ve kapitalist hakimiyetin daha büyük zararlarını durdurmaktan aciz bir yapıdadır. Hayvan Özgürlüğü Hareketinin çoğu bunu kabul eder. Radikal değişiklikler için gerekli pozitif vizyonlar ve onları yerli yerine koymak için gerekli olan somut mücadeleler ve değişim geçiren sosyal formlara acilen ihtiyaç duyuluyor, Hayvan Özgürlüğü Hareketi içerisindeki bazı kuramcılar ve eylemciler bu projeye önemli katkılarda bulunmaya devam etseler bile.

Dahası, Fotopoulos’un Hayvanları Savunma Hareketi’ne yaptığı mesela Matthew Scully gibi hayvansever neoconların kahraman olarak görüldüğü şeklindeki eleştirisi de doğrudur:” Şuandaki bu geniş hareketten sistem karşıtı bir hayvan özgürlüğü hareketi doğmazsa bütün hareket yakında doğrudan eylemi dahi kınayan ve böylece orta sınıf arasında saygınlığı artırmayı amaçlayan “acısız” (elitler içni tabi) bir lobiye dönüşebilir. Ne yazık ki bu tür sözler FBI’ın Hayvan Özgürlüğü Hareketine yönelik yaptığı cadı avını alkışkayan ve “ALF ve ELF’in sonsuza dek yokolduğunu görmeyi dilediğini” söyleyen HSUS gibi kurumlar için son derece doğru, çünkü böylece radikalizmin alevlerinin reformist, tavizkar, tek konu odaklı, alıngan-hassas, kedi köpek sevici politikaların girdsbında yok olmasını görmek istiyorlar.

Ancak söylediğim gibi içgörüler, öğrenme süreci ve değişikliklerin her iki taraftan da tecrübe ediliyor olması lazım, ve hayvanlarla alakalı geliştirilecek bu bakış açısının radikal toplumsal politikalar için oldukça yüksek bir verimliliği söz konusu olacak o zaman. Hayvanlarla alakalı bu perspektif ID-Kapsamlı demokrasinin ekoloji bölümün derinleştirebilir, ayrıca bir yandan da hayvanların hakimiyet altına alınması ve insanların egemenlik altına alınması arasındaki karşılıklı bağlantılara dair anlayışımızı derinleştirebilir. Ekolojik demokrasinin hedefleri, fabrika çiftçiliği gibi global şekilde cereyan eden hayvan sömürüsü örnekleri ortadan kaldırılmadan gerçekleştirilemez. Araçsalcılığın eleştirisi yapılmadan ve gerekli değişiklikler ortaya konmadan da bu gerçekleştirilemez.

Hiyerarşiye temelleriyle, gelişimiyle, çok yönlülüğüyle ve birbirine karışmış şekileriyle beraber kuramsallaştırmanın en iyi yolu çeşitli hakimiyet modları arasında benzersiz ve ortak yönleri görebilen indirgemeci olmayan bir yaklaşım izlemektir. İktidarın mekanizmaları ve modlarında tarihe yayılmış bir gelişmenin sonucu olan bir çokluk söz konusudur, farklı anlatılar iktidar ve egemenliğe dair farklı içgörüler sunar. Feminist bakış açısına göre her ezilmiş grubun toplumun doğasına dair farklı bir perspektifi ya da içgörüsü vardır. Mesela; beyaz olmayan insanlar ırkçılığn ve sömürgeciliğin patolojisini aydınlatabilir. Kadınlar tarij boyunca çok değişik sosyal iktidar modları değiştiren ataerkilliği aydınlatmaya yarayabilir. Hayvanlar çektikleri acılardan söz edemeseler de sadece bu bakış açısıyla- yani hayvan sömürüsünün bakış açısıyla- insanlar türcülüğün doğasını anlayabilir, insan şiddetinin temel sebeplerini kavrayabilir ve mizoterinin (doğadan nefret etme) önemli açılarını ve toplumun şu anda yüzyüz bulunduğu sosyal ve ekolojik krizin sebeplerini idrak edebilir.

Hayvan perspektifi iktidarın ve hakimiyetin doğası üzerine önemli içgörüler sunuyor. Sosyal ekoloji veya ID-Kapsamlı Demokarsi gibi hiyerarşinin köklerini, gelişmesini ve dinamiklerini anlama iddiasında olan teoriler insanın hayvanlar üzerindeki hakimiyeti ve insanın insan üzerindeki hakimiyeti konusunun birbiriyle alakası konusunda yazılmış literatürü göz önüne alırsa büyük fayda sağlayabilir. Hiyerarşi, hakimiyet ve şiddetin derin psikolojik kökü olarak araçsalcılığa yönelik her türden eleştiri bu kökleri avcılık ve toplayıcılıktan tarım toplumlarına dek devam eden süreçte hayvanların egemenlik altına alınması anlamında analiz etmek zorundadır. Araçsalcılık türcülük şeklinde ortaya çıkmakta ve antroposentrizmin ana hatlarını daha genel bir şekilde oluşturmaktadır.

Hiyerarşinin teknolojik, ideolojik ve sosyal biçimleri insanların hayvanları köleleştirmesi, evcilleştirmesi ve onlara hükmetmesi şeklinde başlayıp ardından insanın insana hükmetmesi biçimin almıştır. The Dreaded Comparison: Human and Animal Slavery- Korkulan Benzerlik:İnsan ve Hayvan Köleliği kitabında Marjorie Spiegel hayvanların sömürüsünün siyahların insanlıktan çıkarılması ve köleleştirilmesi için bir model yaratıp bi metafor olarak görüldüğünü, bu sömürünün gerekli teknoloji ve pratikleri de gereğince sağladığını yazıyor. Hadım edilmekten zincire vurulmaya, damgalanmaya, kulak kesmeye, beyazlar siyahları ezmek için hayvanlarla yaşananlara dayalı uzun bir tarihten faydalanmıştır. Hayvan olarak görüldükten sonra siyahlar hayvan muamelesi görmüştür. Dahası “fuzuli hayvanlar” şeklinde karalayarak kölelik kurumunu meşrulaştırmış ve bu geleneği daha da sağlamlaştırmışlardır.

Bir halkı bir hayvan çeşidi olarak damgalamak şiddete ve soykırıma giden yolun başlangıcıdır. Bir çok antropolog on bin yıl önce tarım toplumlarının başlangıcında hayvanların evcilleştirilmesi için uygulanan zulümlerin hiyerarşi, devletçilik, ve diğer insanların sömürülmesi için gerekli kavramsal modeli yarattığına inanıyor; çünkü bu insanlar insan kültürünün kalbine şiddeti ekmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında kölelik ve kadın cinselliğinin aşağılanması aslında hayvanların insan kültürü için evcilleştirilmesinin uzantılarıdır. Eternal Treblinka: Our Treatment of Animal and the Holocaust – Sonsuz Treblinka: Hayvanlara Davranışımız ve Soykırım kitabının yazarı James Patterson Nazi soykırımının ve endüstrileştirilmiş kölelik ve ve hayvanların katledilmesinin ortak köklerini açıklıyor. Patterson, Jim Mason ve bir çok başka yazar insan toplumunun ve onun doğal dünyayla olan sorunlu ilişkisinin sebep ve çözümünü anlamak için hayvan sömürüsünün hayati öneme sahip olduğu sonucuna varıyor.
REFAHÇI SOL POLİTİKALARA KARŞI HAYVAN HAKLARINA DUYULAN GEREKSİNİM

“Hayvanların hakları olmadığı ve onlara davranışımızın ahlaken önemsiz olduğu iddiası Batı barbarlığının ve ilkelliğinin mükemmel bir örneğidir. Ahlakın yegane garantisi evrensel merhamettir.” Arthur Schopenhauer.

Hayvan hakları ve Kapsamlı Demokrasi (ID) arasındaki önemli bir ayrım Kapsamlı Demokrasi kuramcılarının haklar söylemini reformist, devletçi ve ekolojik demokrasiyle karşılaştırılamaz bir halde bulmalarıdır. “Demokratik Özgürlükçü Bir Etiğe Doğru” adlı yazısında da söylediği gibi Fotopoulos bütün hakların (insan veya hayvan) merkezi olmayan demokrasi karşıtı iktidar kurumlarından kaynaklandığını söyler. Haklar çoğunlukla devlete karşıdır, ve ekonomik ve politik iktidarın elitlerin elinde olduğu sosyal formlar içerisinde bir anlama sahiptir. Tam zıddı olaraksa devletçi olmayan bir toplum veya kapsamlı demokrasi iktidarın eşit dağılımı uğruna hiyerarşileri ortadan kaldırır; böylece sosyal ortamlar, haklar- kapitalist, bireyci, muhafazakar ve doğaya ters- anlamsızlaşır.

Başka bir şekilde söylememiz gerekirse haklar konusu Kapsamlı Demokrasi (ID) gibi devletçi olmayan toplumlarda söz konusu olmayacaktır; bu tamamen burjuva ideolojilerinden ve kurumlarından arta kalmış bir izdir. Şu anki heteronomi etiğini yenmek için Fotopoulos otonomi etiğine ihtiyacımız olduğunu ve bunun da otonomi politikaları geliştirerek mümkün olabileceğini ileri sürer.” Tabii toplumun doğayla yeniden yanyana gelmesini sağlayacak uygun değerlerin ve kurumların neler olduğu sorusu hala geçerli-hayvan özgürlüğü de bu meselenin bir parçası. Bu yüzden Kapsamlı Demokrasi için mesele ekolojik demokrasi meselesidir, kapsamlı demokrasinin hayati meselelerinden birisidir bu…hayvanları savunan insanlar tarafından hayvan sömürüsü olarak ifade edilen o üzücü sömürü biçimleri büyüme ekonomisinin gerekli semptomlarındandır, Pazar ekonomisi sistemi dinamiklerinin kaçınılmaz sonucudur.”

“Haklar”ın kapitalist pazar ilişkileri ve devlet kurumları için yaratılmış burjuva ürünü bir yapı olduğu, ve öncelikle mülk edinme ve onu biriktirme hakkının en önde gelen hak olduğu, mal ve mülkün hayattan daha kutsal sayıldığı, devletin bütün gücüyle korunduğu-SHAC 7 örneğinde görüldüğü gibi- konusunda bir itirazım yok. Kısaca söylemek gerekirse haklar kapitalist elitler için kapitalist elitler tarafından yaratılmıştır. Ancak şu anki koşullarda mülk ilişkileri ve devlet iktidarı her geçen gün daha da güçlenip daha da baskıcı bir hal alırken özgürlük, kurtuluş, devrim, demokrasi, ekoloji ve otonomi uzaklarda kalmış bir hayal gibi (ama gene de uğruna mücadele etmeye değer), küresel ısınmanın ve biyolojik çöküşün gözlerimizin önünde hızlandığı bir zamanda hayvan özgürlüğü için haklar söyleminden vazgeçmek geçmişteki insan özgürlüğü mücadelelerinin de gösterdiği gibi stratejik bir hata olur.
Haklar konusuna karşı söylenebilecek felsefi itirazlara rağmen –ki Marksizm, feminizm, komüncülük, ID ve başka itirazlar gibi- haklar kavramı isyanı ve politik tahayyülü ateşlemeye devam ediyor , kapitalist sömürüye karşı öz eleştiri yapabilmeyi sağlıyor. Haklar söylemi insanların hayvan hakları kavramını anlayabilme ve onunla özdeşleşebilmesini sağlayan popüler bir tarzda sunuluyor, böylece itirazlar ve hatalı tavırlar bir şekilde hemen halledilebiliyor.

Hayvan hayatının kendiliğinden bir değeri olduğunu söyleyerek , refahçılığa ve yararcılığa karşı bir siper olmakta ısrar ettiği için haklar kavramı anlamları ve imaları düşünüldüğünde kölelik karşıtı bir kavramdır , bu yüzden de hayvan özgürlüğü için gerekli kavramsal, politik ve yasal dayanakları yaratır, şuanda küresel kapitalist hakimiyete ve ekolojik çöküşe karşı yürütülen mücadelede bunu görebiliyoruz. Devletçi olmayan bir toplumda haklar ortadan kaybolup gidebilir, ama şu anda hayvan özgürlüğü mücadelesi için gereklidir.

Basitçe söylemek gerekirse bizimki gibi sömürücü bir toplumda haklar birisinin boynuna “geçmak yasaktır” levhasını asmaya benzer, böylece birisinin başka birisinin çıkarları için kullanılmasını yasaklar. Yüzyıllar boyu türcü filozofların ördüğü yanıltıcı ağları attığımız zaman görürüzki haklar hissedebilen , seçenekleri ve çıkarları olan, türcülerin haklar konusunu kendi çıkarlarına uygun şekilde kullanmalarına neden olan akılsal ya da dilsel özellikleri göz ardı ederek her tür canlıya uygulanabilir. Hayvanların oy kullanmak gibi insani değerleri olmazken yaşama hakkı, özgürlük hakkı ve mutlu olma hakkı gibi insanlara özgü kabul edilen temek koruyucu haklara ihtiyacı vardır.

Hayvan hakları kavramı hayvanların gıda, giysi ve eğlence amaçlı kafeslere kapatılması ve öldürülmesi gibi her çeşit sömürüsünü yasaklar. Eşit şekilde hayvanları ne kadar insancıl ya da insana faydası olursa olsun deneylerde kullanmayı da yasaklar, hayvanların iradesine aykırı olarak hayvanların deneylerde kullanılması insanların kullanılması kadar etik dışıdır. Fotopoulos bırakın hayvan özgürlüğü sağlamayı hayvanların çektiği acıyı bile azaltma konusunda fena halde çuvallayan refahçı argümanlara dek eleştirisini sürdürür ve örneğin şöyle yazar “ Her ne türden olursa olsun hayvan sömürüsünün reddedildiği bir etiğin geçerli olduğu ve hayvan özgürlüğüne saygı duyulan bir toplumla uyuşabilirim. Buna hayvanların eğlence amaçlı, av amaçlı veya tıbbi araştırmalar amaçlı kullanımı da dahil- yeter ki ciddi tıbbi bir araştırma için alternatifler mevcut olmasın”.

Hayvan özgürlüğü perspektifinden ve Solun dogmatik hümanizmi söz konusu olduğu sürece bu türcülüğün ve hayvan sömürüsünün yanlışları anlamında gelecek vaat eden bir başlangıçtır. Fotopoulos büyük hayvan sömürüsü türlerinin (her ne kadar et ve süt tüketiminden söz edilmese de) mazur gösterilemeyeceğini kabul eder ve hayvan özgürlüğünü ekolojik demokrasi için gerekli “yeni etik”in bir parçası olarak tanımlar. Ancak burada alenen görünen sorun şu ki bilimsel dogmanın geçilmez duvarlarında araştırmacılar her zaman başka alternatiflerin olmadığını iddia etmişlerdir, bu da eğer aramazlarsa ve kullanmazlarsa alternatifin olmayacağı anlamına gelir. Fotopoulos bu yüzden eğer en baskın ve en önemli tür olan insana hizmet ediyorsa hayvanların tıbbi araştırmalar için aşırı yaraya veya ölüme maruz kalması konusunda türcü ideolojiden ayrı düşememektedir. Fotopoulos aynı şiddet dolu prosedürlerin insanlar söz konusu olduğunda neden eşit şekilde meşru olmadığı konusunda bizi aydınlatmak için bayağı bir uğraşmak zorunda kalacak. Eğer gelişmiş zeka kriterine başvuruyorsa şempanzeler yerine neden 4-5 yaşındaki çocukların kullanılmadığını açıklamak zorunda kalacak.
Gelecek vaat eden ama biraz sorunlu bir başlangıcın ardından Fotopoulos insanların sıradan tercihlerinin hayvanların kafese kapatılma, acı çekme, hayat sahibi olmala ve özgürlükgibi hayati öneme sahip çıkarlarından daha üstte tutulması fikrine doğru yön değiştirir. Şöyle yazar, “ Ancak demokratik bir toplumda bu meseleler genel meclisler tarafından karar verilir, basit çoğunlukların benim ifade ettiğim meselelere benzer konularda karar için yeterli olacağını hayal edebilsem de hayvanların gıda amaçlı kullanılması konusunda sorun çıkacağına eminim. Açıkçası eğer yeni bir totaliter toplum olmak istemiyorsak vejetaryen olmak ya da olmamak konusu kişinin kendisine bırakılmalıdır. Hala bu durumda bile hayvanların yeni etikle paralel şekilde yetiştirilmesi çoğunluk tarafından karar verilmeli ve paedeia(halk)’nın yeni ekolojik etiğe geçilmesi konusunda önemli bir rolünün olacağı umulmalı. Çünkü bu kapsamlı demokrasi ile uyumlu bir şey olur.”

Irkçılığı, soykırımı, sendikasız işçi çalıştırmayı, çocukların cinsel sömürüye maruz kalmasını yasaklamak da totaliter bir davranış olmaz mı peki? Yoksa Kapsamlı Demokrasi –ID toplumu eğer bu kadar aydınlanmamışsa çoğunluk oyuyla şiddeti, kafese kapatılmayı, köleliği ve cinayeti de onaylayabilir mi? Fotopoulos tabaklarında ne yemek istediklerine ve tüketim nesnesi olmak için hayvanların hangi koşullarda ölmesi gerektiğine karar vermesi gibi insanlar tecavüz edip öldürmek istiyorlarsa bunu kişilerin seçimine bırakır mı? Eğer herkes etçil olmaya karar verirse bu durumda bu tüketimin karşılanması için fabrika çiftçiliğinin koşulları oluşturulmak zorunda kalınacaktır. “Hayvanları yetiştirmenin kuralları” kitlesel et tüketimi mantığıyla belirlenecektir, bu durumda paedeia ve onların yeni aydınlanması ne kadar insancıl tepkileri ne olursa olsun.
Fotopoulos veganlara ve HH savunucularına karşı standart bir argümana başvurur- yani insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söylemenin totaliteryen bir şey olduğunu söyler, sanki kişisel olan şey etik ve politik değilmiş gibi.

Öncelikle vejetaryen/vegan hareket tarafından kullanılan yaklaşım ikna etmeye yönelik bir eğitimdir, yoksa dogmaları ve etiği başkalarına zorla kabul ettirmek değildir, burada söz konusu olan argümanlar bilimsel olarak ya da etik olarak ne kadar kesin olursa olsun. İkincisi, insanları insan öldürmekten men etmek daha mı az totaliteryendir? Buradaki vurgu neden tüketicilerin “totaliteryen” kontrolüne yapılmaktadır, ama aynı anda milyonlarca veya milyarlarca et yiyen insanın etçil zevkleri için gerekli hayvanların totaliter bir şekilde hakimiyet altına alınmasından söz edilmemektedir? McDonald’s’ın reklamlarında görüldüğü gibi günümüz mitlerinin tersine hayvanlar mezbahalara ve fabrika çiftliklerine sosyal olarak koşullandırılmış insanların zevk tercihlerini memnun etmek için istekli şekilde gitmiyorlar. Kompleks, hissedebilen hayat formlarının vücut sıvılarını ya da etlerini iyi ya da akılcı sebepler(insanlar hayvan proteini tüketiyor diye meydana gelen hastalıklardan, orman yağmurları yok olsun diye, ozon tabakası incelsin diye, nehirler atıklarla zehirlensin diye) olmaksızın teslim etmeye zorlandığı bir yerde otonomiye saygıdan söz edilemez.

Bu nesnelliği savunan bir kuramcı için garip bir biçimde göreceli bir argüman. Herbert Marcuse kendini böyle göreceli konumlara gizleyerek sömürüyü ve şiddeti yasaklayıp kınamayı reddeden bu tür bir “baskıcı toleransı” kınamıştır. Uğruna mücadele etmeye değecek bir gelecek toplum türü ne olursa olsun her türden sömürüyü reddeden evrensel bir demokrasi prensibi üzerine kurulacaktır. Demokratik paedeia projesi, bütün hayat biçimlerine saygı duymayı ve onlarla olan bağımızı öğreten insancıl eğitim programlarıyla desteklenmelidir. Eğer çocuklar hayatlarının erken dönemlerinde bu bilgilerle karşılaşırlarsa çoğunluğun iradesi etik veganizmi ve bütün hayat karşı şiddetten uzak durmayı savunacak kadar aydınlanmış olacaktır.

Fotopoulos hayvan özgürlüğüyle alakalı hataya düştüğü noktalardan birisi de devletçi olmayan bir toplumla alakalı bir gelecek vizyonu. İronik olarak bir şekilde aslında korumak ve inşa etmek istediği insanlarla ve hayvanlar arasındaki farklılıkları şişirmesi: “bence bütün türlerin temsil edilebildiği bir kapsamlı demokrasiden söz etmek demokrasinin kendisine ters düşüyor. Çünkü demokrasi eğer temsilci diye bir şey söz konusuysa olması mümkün olmayan bir şey. Demokrasi katılımcılarının politik iradesinin doğrudan ifadesi olup bu manada insan olmayan türlerin yurttaş olarak kabul görmesininin mümkün olmadığını söyleyebiliriz; çünkü hayvanlar politik iradelerini doğrudan ifade edemezler. Gerçek bir demokraside mümkün olan şey iradenin delegasyonudur- ama temsili değildir- böylece birey ve sosyal otonomi güvence altına alınabilir. Demokrasi için bu temel koşulun hayvanlar söz konusu olduğunda nasıl olup da gerçekleşeceğini bilmiyorum açıkçası.”

Gelecek toplumların politik biçimi ne olursa olsun aydın insanlar daima genel ve metaforik manada ihtiyaçlarını seslendiremeyen türlerin çıkarlarını “temsil” edeceklerdir- bu ihtiyaçların genellikle empati ve aklı selim gerektirdiği ortada. Hayvanlar doğrudan demokraside fiziken ve iletişim manasında yer alamazlar, bu yüzden hayvan haklarını savunanlar kaçınılmaz olarak onların adına gerekeni savunacaktır. Böylece, insanlar kendi gereksinimlerini ve çıkarlarını savunmak için doğrudan demokrasiyi kurabilirken bu senaryonun hayvanlar için mümkün olamayacağı ortada. Bu insanın üstünlüğü anlamına gelmez, sadece Homo sapiens tarafından egemenlik altına alınmış bir gezegende farklı ve benzersiz doğalara sahip olarak hayvanların kendi adlarına insanların konuşmasına gerek duyduğunu açıklar.
Bunu tanımlamak için hangi dili kullanırsak kullanalım, aydın insanlar hayvanlar adına konuşmalıdır. Bu, kendi adına konuşabilecekken kendileri adına başka bir grubun konuştuğu bir insan grubunun söz konusu olduğu totaliter bir proje değildir. Bir şekilde, ifade edilen seçimler ve acı çığlıkları içerisinde hayvanlar seslerini, isteklerini, gereksinimlerini ve seçimlerini ifade ediyorlar. Sadece dinlememiz ve dikkat kesilmemiz gerekiyor. Ancak hayvanlar farklı bir ontolojik kategoride olduklarından konuşma ve akıl yürütme yetenekleri insanlarınki gibi olmadığı için (aynen bizim onların iyi özelliklerine sahip olmamamız gibi) bizler bir şekilde onları temsil etmeli veya onların delegeleri, koruyucuları veya elçileri olarak davranmalıyız. Hayvanların bizlerin demokrasi için şart koştuğumuz koşullara sahip olup olmamasının konuyla alakası yok. Bizler onların temel bizlerden farklılığını kabul edip buna saygı (evrimsel benzerliklerimizle paralel olarak) duymalıyız. Bizim sosyal hayat kriterlerimizi karşılayamıyorlar diye onlara sosyal irademizi uygulamak demek- hem de inanılmaz derecede kibirle, kısırdöngü içinde kimin hakka sahip olduğunu ve ahlaken değip değmediğine karar vermek- hem keyfi bir uygulamadır hem de emperyalistliktir.

HÜMANİZMİN ÖTESİ: TÜRCÜ KİMLİKLERİN ÖTESİNE VE DAHA GENİŞ BİR ÖZGÜRLÜK HAREKETİNE DOĞRU



“Hayvanların kaderi benim için gülünç görünmekten daha önemli bu mesele insanın kaderiyle çözülmesi mümkün olmayan bir şekilde birbirine bağlıdır”. Emile Zola

“Merhamet dairesini yaşayan bütün varlıkları kapsayacak denli geliştirene dek İnsanoğlu huzur bulamayacaktır.” Dr. Albert Schweitzer

“Bir ulusun büyüklüğü ve ahlaki gelişmişliği hayvanlara nasıl davrandığına bakarak anlaşılabilir.” Mohandas Gandi

Kapsamlı Demokrasi – ID’nin temel hedefi ekolojik demokrasiyi ve toplumun doğayla yeniden entegrasyonunu sağlamaktır. Her ne kadar kuramsal, etik ve politik bir açık olarak Kapsamlı Demokrasi-ID’de görünse de bu problemin büyük bir bölümü hayvan hakları/özgürlüğü meselesine katılmayı gerektiriyor. Hayvan haklarının sömürüyü, eşitsizliği ve adaletsizliği kınayan ID ve diğer Sol hareketlerine bir manada meydan okuduğu ortada; ekolojik sürdürülebilirliği desteklerken sosyal analizin holistik modellerini de savunuyor ve bunu yapmanın koşulu olarak hayvan ve insan özgürlüğü arasındaki karşılıklı bağların kabul edilmesini gerektiriyor. Bir türün bir diğer türün sırtından geçinerek özgürleşmesi sadece bir özgürlük hareketinin etik prensiplerine burun kıvırmakla kalmıyor, pratik olarak da onunla çelişiyor. Toplum ve doğa, demokrasi ve ekoloji arasındaki ilişkileri analiz etmeye çabalayan taslaklar kaçınılmaz olarak “doğa” kavramlarının hayvanları es geçerek fiziksel çevre ve ekosistemlerle sınırlı olacaktır. Bu tür görüşler sadece keyfi etik ve ahlaki sınırlamalar koymakla kalmaz ekolojiyi anlama çabalarını da başarısız kılar. Ekolojik hatalar iki adettir: 1- fabrika çiftçiliğinin ve genel olarak hayvancılığın günümüzün temel çevre sorunları arasındaki yerini anlama konusunda başarısız olurlar, burada küresel ısınma ve yağmur ormanlarının yok olmasındaki paylarını saymıyoruz bile, 2- Fiziksel ekosistemlerin kendine yeterli organik hayattan bağımsız yapılar olmadığını, birçok türe bağımlı olduğunu görmeyi beceremezler.
ID perspektifinden hayvan özgürlüğüne gıda ve araştırma sektörlerine saldıran kapitalist büyüme ekonomisinin büyük sektörlerine meydan okuyan bir dinamik sosyal hareket olarak bakmak mümkündür. Hayvan Özgürlüğü Hareketi belki de bugün kapitalist mantık ve ekonomilerin en ciddi eleştirisidir, sosyal ve doğal dünyalardan çıkar sağlanması ve bu yerlerin yok edilmesi konusunda güçlü bağlar ortaya serer. Küresel ve antikapitalist bir güçtür. Eğer Hayvan Özgürlüğü Hareketi daha büyük bir halk desteği elde edebilseydi, kapitalist para krizine yol açabilirdi çünkü insan sağlığı ve tıbbi bakım konusunda ilerleme kaydetmeye çalışılıyor. Genellikle Hayvan Özgürlüğü Hareketi kültürel paradigmada bir kayma meydana getirme etik ufukları hayvanları da kapsayacak şekilde genişletme ve insan türü kimliğini ekolojik krizdeki varlığı belirgin olan hakim paradigmadan uzak tutabilme potansiyeline sahip.

Hayvan özgürlüğünün en büyük katkıyı tek konu odaklı olmayı reddederek daha geniş bir anti-kapitalist hareketin parçası olmayı başarmasında bulabiliriz. Elbetteki bu durum bütün Hayvanları Savunma Hareketi için söylenemez, bu savunma hereketi daha çok her türden politik yönelimleri olan- apolitikten muhafazakara ve liberallerden radikal anarşistlere- insanları bir araya getirme gibi bir derdi olan “popüler bir cephe” olarak görülebilir. Fotopoulos şöyle söylüyor, “ Ama bana göre bu haklar felsefesi vb meselelerden sistem karşıtı bir bilinçlilik çıkarrmak isteyenler için en temel zayıflıktır”.

Hayvan Özgürlüğü hiçbir şekilde demokrasi ve ekoloji için yeterli değildir, ama ekonomik, sosyal, kültürel ve psikolojik bir değişim için gerekli bir koşuldur. Hayvan refahı/hakları insanları hayvanlarla merhametli ilişkiler kurulmasını ister ama genel politik ve dünya görüşleri kapitalist, sömürü yanlısı, cinsiyetçi, ırkçı olabilir. Kapitalist ekonomi ve devleti eleştirmeksizin derin ve geniş bir bilinçlilik gerektiren daha geniş bir eleştiriden mahrumdurlar. Solcuların kendi türcülüklerinden bihaber olması gibi bir çok hayvan savunucusu da kapitalist ve devletçi ideolojileri yeniden üretmektedir.

Ancak Hayvanları Savuna Hareketinin- refah, haklar ve özgürlük- bütün yönleri insan düşüncesi ve kültüründe büyük bir değişime yol açtığı, bir çok biçimde hayvanların çıkarlarının artık korunduğu ve saygı gördüğü söylenebilir. Sivil haklar mücadelelerinin ahlaki gelişmelere yol açıp bir çok insanı ırkçılıkla alakalı ayrımcılık ve önyargılardan kurtulmaya zorlaması gibi onyılalrdır Hayvanları Savunma Hareketinin de sayısı giderek artan sayıda insanı türcülükle alakalı yanlış bilgileri ve hayvanlara yönelik önyargıları bir kenara bırakma yönünde ikna ettiğini söyleyebiliriz. İnsanların hayvanlara olan hakimiyeti ve kriz(sosyal, etik ve çevresel) arasındaki derin ilişki ortaya koyuyor ki insan dünyasının doğaldünyayla alakası söz konusu olduğunda ALF gibi gruplar insanın insanla, insanın hayvanla ve insanın doğayla olan yeni ilişkisini açıkça ortaya koymak için benzersiz bir konumda bulunuyorlar.

Hayvan özgürlüğü mücadelesi bütün insanların kafa yapılarında, değerlerinde, eylemlerinde, alışkanlıklarında radikal değişiklikler gerektiriyor, ayrıca sosyal kurumların ve ekonomik sistemlerin de sömürücü pratiklerinden koparak yeniden yapılandırmasını şart koşuyor. Ekolojik demokrasinin hedefi milyarlarca hayvan despot insanların eli altında olduğu sürece belirsiz bir haldedir.

Hayvan özgürlüğü felsefesi insanları hükmeden efendiler ve doğanın sahipleri olarak gösteren kimliklere ve dünya görüşlerini yıkar ve hayvanlarla ve doğayla yeni ilişkiler geliştirmenin yeni yollarını gerekli kılar. Hayvan özgürlüğü, insanların – modern öncesi, modern, Batılı ya da Batılı olmayan- Homo sapiens onları 2 milyon yıl önce avlamaya başlayalı beri hayvanlar üzerinde sahiplik iddiasında olduğu ve tarım toplumlarının doğuşuyla bir egemenlik patolojisine dönüşen iktidarına yönelik doğrudan bir saldırıdır.

Diğer türler için özgürlük arayan bu yeni mücadele hakları, demokratik bilinci, psikolojik büyümeyi ve biyolojik bağlılığı/bağımlılığı tarihte daha önce görülmemiş bir biçimde geliştirme potansiyeline sahiptir.
Ahlaki evrimdeki yeni adım bu gezegen üzerindeki sayıca çok olan bir türü diğer türün şiddet dolu kamçısından kurtarmaya yarayacak olan bu son kölelik biçimini ortadan kaldırmaktır. Günümüzün ahlaki gelişimi insanın üstün olduğu fikrinin artık önceden erkeklerin ve beyazların üstün olduğu fikrine olduğu gibi çöpe atılmasını gerektiriyor. Hayvan özgürlüğü insanların hümanizmin alakasız sınırlarını aşarak etik düşünce anlamında kaliteli bir sıçrayış gerçekleştirmesini talep ediyor, böylece ahlaki çıtayı akıl ve dil sahibi olmaktan öznelliğe ve hissedebilme yeteneğine yükseltmiş oluyor.

Hayvan Özgürlüğü, insanların yavaş yavaş hiyerarşi, eşitsizlik ve her türden ayrımcılığın keyfi, temelsiz ve hatalarlar dolu uygulamalar olduğunu idrak ettiği geniş bir tarihi öğrenme sürecinin zirve noktasıdır. Ahlaki gelişim bir grubun diğer bir gruba olan üstünlüğünü meşrulaştırmaya çalıştığı bütün mitlerin sırlarının ortaya çıktığı ve yapıbozuma uğradığı bir süreçte meydana gelir- eski ataerkillik krallara atfedilen o ilahi haktan Sosyal Darwinizme ve türcülüğe dek-. Ahlaki gelişim hiyerarşik vizyonların eşitlikçi vizyonlarla yer değiştirip daha geniş ve daha kapsamlı bir etik toplum geliştirebilmesi dinamikleriyle ilerler.

Kadınları, siyahları ve diğer ezilmiş grupları ezmek için kullanılan gerekçelerin mantıksızlığını ve mazur gösterilemezliğini idrak etmiş olarak toplum türcülüğün de bir başka ayrımcılık ve baskı biçimi olduğunu anlamaya başlıyor. Demokrasiyi ve hakları baş tacı ederken hissetme yeteneğine sahip milyarlarca canlıyı ve zeki hayat türlerini köleleştiren bir sistemi destekleyen Solcuların büyük tutarsızlığı bir şekilde milyonlarca siyahı köleleştirirken bir yandan da İnzgiliz tiranlığını protesto eden Amerikalı sömürgecileri andırıyor.

Zulmün ortak yönleri, insanın ahlaki bilinçliliğinin tarihini anlatabilmemize ve kültürümüzde ahlaki gelişimin ortaya çıkışının haritasını ortaya koyabilmemize yardım ediyor. Bu eğri hakların yavaş yavaş evrenselleşmesinde de görülebilir. Tecrübe ve zulmün benzerliklerini kavrayarak bizler iktidarın doğasına dair bir içgörü elde ediyor, ahlaki toplumun genişlemekte olan sınırlarını fark ediyor, ve ekolojik ve türcü olmayan ilkelere dayalı olduğunu ve evrensel adalete dayanan bir ilerleme ve medeniyete dair yeni bir vizyon elde ediyoruz.

İnsan, hayvan, ve dünya özgürlüğü hareketleri arasındaki bağlantıları ortay akoymak elbette ki inanılmaz derecede zor olacaktır, ama bu göreve her taraftan kişilerce el atılması gerekiyor. Solcu hümanistlerin asla türcülüğü yenememe ve hayvan özgürlüğünün manası ve geçerliliğini kavrayamaması veya etik veganlara dönüşememe gibi bir ihtimalin var olması gibi, hayvan hakları hareketinin de hayvan özgürlüğü mücadelesini küresel kapitalizm bağlamında idrak edememesi mümkündür.

İnsan/hayvan özgürlüğü hareketlerinin derin farklılıklar olacaksa da birbirinden öğrenecek çok şeyi var. Kapsamlı Demokrasi tarafındakilerin hayvan özgürlüğü hareketindekilere kapital mantığı ve küresel kapitalizm hegemonyasını ile alakalı öğretecek çok şeyi olması gibi, kendilerinin de hayvan özgürlüğü etiği ve politikalarından öğrenecek çok şeyleri var. Solcu radikaller Hayvan Özgürlüğü Hareketindeki antihümanist elementleri yatıştırabilir, benzer şekilde Hayvan Özgürlüğü Hareketi Sol’un türcü önyargıları yenmesine ve daha merhametli, zulümden uzak ve çevreye uyumlu bir hayat tarzı benimsemesine yardım edebilir.Ortak bir nokta ve bir ayrım noktası da araçsalcılığın eleştirisi ve insanın hayvanlar üzerindeki egemenliğinin eleştirisi – bu da genel olarak doğanın egemenlik altına alınmasının bir parçasıdır zaten- ve insanın insan üzerindeki hakimiyetinin eleştirisi noktasında olabilir. Bu tür bir konuşma, diyalog, veya yeni ittifak politikası elbette Sol’un hümanizmin zincirlerinden kurtulup gülünç olmaktan uzaklaşarak bir itibar noktasına varması ve hayvan hakları/özgürlüğünün önemini kavramasına bağlıdır.

Çeviri:CemC

Avcılar Hayvanlar Aleminin Teröristleridir.


Gary Yourofsky

İddia edilen her yalanı ifşa etmeden önce, Pisagor’dan bir alıntı ile başlamak istiyorum: “insanlık diğer canlıları yok etmeye devam ettikçe sağlık ya da huzur nedir bilmiyeceğiz; çünkü insanlar hayvanları katletmeye devam ettikçe birbirlerini de öldürmeye devam edecekler. Gerçekten de cinayet ve acı ekenler asla neşe ve sevgi biçmeyecekler.”

Buna zıt olarak, size bir de dünyanın en çık sözlü avcısı olan Ted Nugent’tan alıntı yapıyorum: “Kışın ölümüne katkıda bulunuyorum; sessizliğin iniltileri ve kan izleri kulağıma mzüik gibi geliyor. Dibine dek bağımlısı olmuşum artık. Domuz orada olduğumu anlamadı. Bu benim hevesim. Hayvanları oyuna getirmeyi seviyorum.”

Hayvan haklarıyla  ilgilenenler avcılardan, onların hükümetteki ahbaplarından ve o hasta mentalitelerinden bezmiş durumdalar. Avcılık sağlıklı bir bilim değil. Hayvanlar karşı iğrenç şiddet eylemleri düzenleyen sağlıksız bireyler için sağlam bir eğlence olduğu kesin.

Dahası, Doğal Kaynaklar Departmanı, Doğal Kaynaklar Komisyonu ve Huron Clinton Metropark Yetkilileri gibi hayvan öldürme birimleri gibi sözde uzmanlar “uzman” filan değiller. Bu insanlar ya avcılar ya da av severler.

Ve bu birimlerin yaban hayvanların kaderiyle  ilgili kararlar vermesi ise hakikaten bir skandal. Bu mantığı kullanarak, pedofillerin çocuk koruma kanunları talep etmelerine ve kadın düşmanlarının ev içi şiddet suçlarıyla alakalı kanunları yönlendirmesine izin vermemiz gerekiyor.

İşte size bir fikir: avcı propgadandayı bir kenara atarak avcıların nadiren kullandığı bir taktiği kullanmaya ne dersiniz: yani gerçeği.

Avcılar öldürmenin zevki için avlanıyorlar. Duyuları eroin almış gibi berraklaşıyor. Avcılık kana ve tahakküme duyulan bir şehvet aslında. Avcılık nefret ve şiddet demek.  Avcılık cinayet demek. Ve avcılık porno demek .

Çoğu insanın haberi yok ama 1971’de Michigan’da 500,000 geyik vardı, ama bu sayı av toplumunu tatmin etmeye yetmedi. DNR bu yüzden Michigan’ın “eski orman” olma konumunu Geyik Geliştirme programı aracılığıyla değiştirmeye karar verdi. 1.2 milyon dönüm toprak geyikler için yiyecek olması için ve elbette geyiklerin sürekli üremesi için ayrıldı.

Buna erkek geyikleri öldürmek için alınan orantısız lisans sayısını ekleyin, işte o zaman sayıda büyük bir artış görürsünüz. Erkek geyikleri öldürmek dişilerin üreme mekanizmalarının kontrolden çıkmasına sebep oluyor, sonuç olarak da ikizler ve üçüzler doğuyor. Avcılarla bağlantısı olmayan her yaban hayatı biyoloğu bu gerçeği kabul edecektir.

DRIP programı ve antilop avcılığı geyik sürülerinin geçen yıl 2 milyona ulaşmasına sebep oldu, 1971’den beri 1,5 milyonluk bir artış söz konusu. Sadece bu bile arabaların geyiklere çarpmasında avcıları bir numaralı sorumlu haline getiriyor.

Bir DNR yöneticisi olan Dave Arnold  şöyle söylüyor. Tarih 1 Ocak 1980. Basın toplantısı. “DRIP programının amacını gözden kaçırmayalım. Seneler önce DRIP sürüdeki hayvan sayısını bir milyona çıkarmaya karar verdiğinde araba kazalarının fazlalaşacağını biliyorduk.”

190ların başlarında avcılık yanlısı Vali John Engler HHTF’yi kurdu, yani avcılık özel kuvvetini. Bildirinin 6. Paragrafında  şöyle yazıyordu “Michigan eyaleti avlanmak ve balık tutmak için büyük fırsatlar sunsa da katılımı desteklemek için daha fazla şey yapılabilir, özellikle de yüksek popülasyon merkezlerinde. DNR’daki bütün bölümler beraber çalışmalı, avcılığı ve balıkçılığı hem devlete hem de şahsa ait topraklarda daha kolayhale getirebiliriz. Mümkün olduğunda avlanma ve balık tutma fırsatlarını eğlence ve park alanlarında genişletin.”

Metroparks’taki son geyik katliamlarının ardından tek amaç bu. Avcılar geyiklerin trilyumları yediğini iddia ediyordu. Ama avcılar trilyumla helyumu ayır edemiyorlar bile.

Avcılar ölümcül ritüellerini ava karşı olan varoşlara yakın yerlerde yaparak bu insanların kanlı sporlarına kayıtsız kalmalarını istiyor. Avcılar kayıtsız kalmanın kanlı sporlarına faydalı olduğunu iyi biliyor. Tarafsız kalmak sadece zalimlere faydalı oluyor.

Dahası, geyikleri öldürmenin açlara gıda sağlanmasına katkıda bulunduğu saçmalığı, hayvanları sadece eğlenmek için öldürenlerin başları etrafına bir hale çizmeye çalışan zeki bir halkla ilişkiler hilesinden başka bir şey değil.

Bu hayvan katilleri ayrıca tipik bir kandırmaca sergilediler. Benim eylemciliğime leke sürmek için bazı avcılar, bir avcının çocuğunun barsaklarını deşmekle ve Metroparks’taki geyik katliamları ile ilgili birkaç aracı havaya uçurmakla tehdit ettiğimi öne sürdüler. Bu iddilar sinsi, ahlaksız yalanlardır.

Sivil itaatsizlik yoluyla kendi geyik-polis birimimi kurmakla tehdit ettim.

Ancak altı avcıdan bana ne kadar sert olduklarını göstermelerini istedim. Onları dövmek ve zulüm, şiddet ve tahakküm neymiş onlara göstermek istedim. Ne yazık ki meydana okumamaı reddettiler.

Eğer altı senelik yoğun eylemcilik hayatım boyunca  öğrendiğim bir şey varsa, o da avcıların, dirikesimcilerin, sirk eğitmenlerinin, kürkçülerin, tuzakçıların, rodeo kovboylarının ve fabrika çiftçilerinin kendileriyle savaşarak cevap verenlerle asla savaşmadığı oldu.

Çeviri: CemC

Sessizlik Suça Ortak Olmaktır

 

Negotiationisover.com sitesinden…

İnsanların sakat kalmasını kapitalizmin en korkunç kötülüğü olarak düşünüyorum.

Albert Einstein

Ölümden para kazanmak için tarım ticaretinin uysal ve boyun eğen bir toplumsal düzene ihtiyacı vardır. Aslında beyin yıkama faaliyetinin şeytancı özünün kavramak için bir adım geri çekilmek yeterli; kolektif toplumsal ruh için bireysel düşünceyi kurban etme sanatı. Bir ceset- -bir zamanlar kanlı canlı bir bireyden elde edilmiş anlamına gelen bir tanım- ana akımda çok derinlerden bağlantısı koparılmış ve programlanmış bir cevap ortaya koyar: et.. Biftek sosu..lezzetli. Bir kültürün betonlaşmış bir beyin yıkama biçimi. En küçük çocuk bile insanlar için hayvanların kurban edilmesi gerektiğini bilir: maymunlar uzaya gönderilir; hiçbir anlamı olmayan laboratuar fareleri kurban edilir; diğer türlerden sıvılar çalmanın reklamını yapan süt bıyıklı posterler asılır; ve elbette tahakkümün o dini kavramı da evcil hayvan sahibi olmakla eve kadar getirilmiş olur.Ve yetişkin insanlar- kapitalist makinenin ayaklarının dibinde ibadetlerini yaparlar, bütün sistemin işlevini yerine getirdiği o mutlu ve güvenli tüketici statüsüyle yaşamaktan mesutturlar. Ceset yiyiciler esareti, tecavüzü, cinayeti finanse etmeselerdi soykırım sona ederecekti. Kötülük karşısında sessizliğin kendisi de kötüdür: Tanrı bizi bu yüzden suçlamayacak diyemeyiz.

Konuşmamak konuşmaktır.Harekete geçmemek, harekete geçmektir.

Dietrich Bonhoeffer

 

Kötülük sessizliğe ihtiyaç duyar. Hayvan derisini ve sıvılarını tüketim için süsleyenler gizli kalmak için fabrika çiftçiliği gerçeğine ihtiyaç duyuyorlar.Laboratuarlarda canlılara işkenceler çektirerek hayatlarını kazananlar sadistçe barbarlıklarının insanların ilerlemesi için gerekli olduğuna insanları inandırmak istiyorlar. Acımasızlık sınır tanımıyor: hayvanlar boyun eğmeleri için dövülüyorlar mı, eğlence sunmak için aşağılanıyorlar mı derileri beş para etmez bir tüketici için diri diri soyuluyor mu, avcılık, balıkçılık ve yavru fokları sopalarla döve döve öldürme eylemleri gelenek adına savunuluyor mu ?—şiddeti sürdürmek için sessizliğin önemi büyük. Adaletsizliği idrak etmek demek buna bir cevap vermek gerekiyor demektir. Hayvanların soykırıma uğrayarak insan ekonomisine katkıda bulunduğu bir toplumda en mantıklı tepki veganizmdir- bu felsefe her türden hayvan sömürüsünü bir kenara atmayı hedefler.Veganlar bu felsefeyi sahip çıkmanın şiddet dolu bir kültüre seslenmek için yapılabilecek en minimum eylem olduğunun farkındalar. Hayvan sömürüsünü gerektiren davranışlara ve kurumlara meydan okumak ve gerçeği söylemek veganların görevidir. -En sonunda, düşmanlarımızın sözlerini değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız. Dr. Martin Luther King Jr. Bazı hayvan savunucuları bir hoşgörü tarzını sahiplenirken bu tavrın hayvanları savunanlarla hayvanları sömürenleri bir noktada bir araya getirdiği unutulmamalı.Soykırıma devam edenlere tolerans göstermek demek bu soykırımın devam etmesi için onay vermek demektir. Bu “savunucular” aslında kurbanları insan olan tecavüzcülere ya da pedofillere asla tolerans göstermeyen hakiki türcülerdir. Et yiyen birisinin parçalanmış bir cesetle alakalı yaptığı şakalara gülmek, hayvan savucunusunu o şakanın bir parçası yapar, ama daha önemlisi, hayvan kurbanın değerini daha da düşürür. Diğer türden kardeşlerimiz için merhamet ve empati mesajını yaymak her veganın sorumluluğudur. Eleştirel düşünceyi haz duygularını tatmin etmek için bırakanlar hayvan hakları mesajından en çok rahatsız olan ve buna en çok direnen kişilerdir. Veganları etkin bir şekilde susturmaya çalışanlar düşmanımızdır, davranışları da tolere edilemez. Sessizliği ile hayvanları sömürenleri memnun eden veganlar kültürümüzün düzenlediği bütün hayvan istismarlarını haklı çıkarmaktan suçludur. Sessizliğin suça ortak olmanın en üst noktası olduğunu bilmemiz gerekiyor. Adaletsizliği anlamak ama hiç bir şey yapmamak, bu adaletsizliğe aktif olarak katılmak demektir. Hayvanları sömüren kültürümüzü kötülüğü sürdürmek için sessizliğe ihtiyaç duyuyor, tıpkı soykırıma devam etmek için sonsuz sayıda kurbana ihtiyaç duyduğu gibi.

Çeviri:CemC