Hayvan Değerleri ve Acının Kuantumu

Dr. Michael W. Fox

Bir çok iyi insan hayvanlara ilgi gösterilmesi ve onların insan sömürüsünden, cehaletinden, gaddarlık ve vurdumduymazlığından  korunması için özellikle son üç yılda bir çok samimi ve güzel şey yazdı.

Ancak bütün bunlar olurken hayvanların ızdırabı, türlerin ve yaşam alanlarının endüstriyel ölçekli sömürüsü ve yok edilişi küresel anlamda yoğunlaşıp yaygınlaştı. Şefkatli eylemler ve yaşamın bütününe yönelik hürmet duygusunu göreve çağıran bütün çağrılardan uzak olarak hayvan kullanımı ve istismarının kapsamında ciddi bir kuantum sıçraması yaşandı. Bunun anlamı; “sessizlerin sesi”nin sağır kulaklara ulaşmaya devam ettiği ; ama ya duyulmadığı ya da  hayvanları korumakta değil de hayvan sömürüsünde statükonun korunmasında menfaatleri olanlar tarafından  dalga geçilip gülünç bulunduğu oldu.

Büyük bilim adamı biyolog Charles Darwin şöyle yazmıştı: “ bütün canlıları sevmek insanın en asil özelliğidir”, ve bunu unutmamak için eline “daha üstün değil” yazacaktı. Ondan önce et tüketiminden temelli vazgeçen Leonardo da Vinci “bir gün insanlar hayvanların öldürülmesini cinayet olarak görecekler” diye yazmıştı. Merhum Papa John Paul II ise veterinerlerle yaptığı bir  görüşme sırasında “hayvanların insanlar onları kullansın diye yaratıldığı kesindir” demişti.

Bugün farklı kültürler ve ulus-devletler arasında hayvanlara nasıl davranmamız ve onların esenliği için ne türden görevler üstlenmemiz gerektiğine dair bir söz birliği yok. Çoğu toplumda hayvanları gerçekten  önemseyen, umursayan insanlar varken hayvanların esenliği bütün yoksul ve zengin ulusların ekonomik öncelikleri sebebiyle göz ardı ediliyor. Çıkar ve girişimcilik tarafından yönlendirilen hayvan endüstrisi – özellikle de büyük ölçekli endüstriyel çiftçilik ve balıkçılık, gelişen ülkelerde yaban hayvanlara yönelik kaçak avcılık (fildişleri, gergedanların boynuzları, kaplanların kemikleri) ve ailelerin geçinmesine dayalı olan geleneksel çiftliklerde yetersiz veteriner bakımı; harap olmuş yük hayvanları ve  sayısı durmaksızın artan köpeklerle son on yıllarda hayvan ızdırabında bir kuantum sıçraması anlamına geliyor.

İnsan nüfusunun çoğalması ve sürekli artan zenginlik yaban hayatının tamamen yok olmasında, yaşam alanlarının yok edilişi, iklim değişikliği , ete ve diğer hayvanlarına olan talebin artışında bir başka kuantum sıçraması anlamına geliyor. Evcil hayvanların ve esir edilmiş yaban hayvanların bakımı ve refahında yaşanan bir takım gelişmeler ve tehlike altındaki türleri korumaya yönelik gayretler hayvan sömürüsünün çoğalması yüzünden gölgede kalıyor.

Geleneksel ve ekolojik olarak sürdürülebilir yöntemlerle yaşamaya çalışan yerli halkların hak ve menfaatlerinin hem daha fazla hürmet görmeye, hem de yasal bir onaya ihtiyacı var. Ancak bütün kültürler ya evrim geçirmek ya da yok olmak zorunda olduğundan; balina avcılığı yapan; yunus  , kurt ve diğer tehdit altındaki türleri ritüel amaçları ile öldüren yerli halkların haklarının, bu modern çağda ekolojik anlamda yıkıcı aşırı nüfus ve aşırı tüketim sorunlarıyla beraber biyoetik anlamda bir geçerliliği sahip olup olmadığı düşünülmeli.

Artık daha da nadir bulunan türlerin uluslararası pet ticaretine dahil edilmesi veya bu petlerinhayvan koleksiyoncuları, hayvanat bahçeleri ve geleneksel ilaçlar adına ticarete dahil edilerek buna devam edilmesi, esir olarak büyütülen ya da kapan ve tuzaklarla yakalanan hayvanlardan elde edilen kürk ticaretine devam ediliyor olması daha sıkı yasal düzenlemeler ya da yaptırımlar ortaya konmasını değil, bu ticaret türlerinin hepsinin tamamen yasaklanmasını gerektiriyor. Yaban hayatı koruma çalışmaları safari avcılığı  ve “spor” avcılığı satışı (oyun avcılığı-rezervlerde hayvanları doğada avlar gibi avlama adiliği-cem) ya da ticari tuzak ruhsatları (mesela Kuzey Amerika kurtları gibi) ile kendine gelir yaratarak kendi yolunu açarken bütün bunlar  yaban yaşamı yönetimi pratiklerinin ekosistem sağlığını ve maksimum biyoçeşitliliği geliştirip çoğaltmak yerine çiftçiliğe benziyor olması sorgulanmalı. Kişiye özel çiftlik ve mülklerde yetiştirilen egzotik, yerli, ithal yaban türlerinin “konserve av”larda (oyun avcılığı gibi) ve hayvanat bahçesinde ve  koleksiyoncuların stoklarındaki fazla hayvanların  avlarda yok edilmesi insani hassasiyetlerin lanetlenmesidir.

Sirkler ve hayvanat bahçeleri tarafından sömürülen ve eğitimsel bir değeri olduğu iddia edilen yaban hayvanların ticarî eğlence sektörü değeri, hayvanların öz değerlerinden ve kendi doğal çevrelerinde normal yaşamlarını yaşama hakkında kesinlikle daha az. Hayvanların ticarî ve bilimsel değeri (ki buna genetik olarak modifiye edilmiş transgenik ve  klonlanmış olanlar da dahil), insan hastalıkları modeli olarak araştırmalarda kullanılan hayvanların değeri; kamu sağlığı, hastalık önleme ve hayvan içermeyen deney alternatiflerine dair bütün gelişmeleri gölgelemeye devam ediyor.

Yerli yaban türlerinin ekolojik değeri ve  insani –  sürdürülebilir bir biçimde yönetilen  çiftlik hayvanları artık daha çok kabul görürken yargı sistemi de evcil hayvanların duygusal değerini kabul etmeye başlıyor. Hayvanların bir iyileştirici ve  öğretmen olarak değerinin kültürler arası takdir görmesinin çoğalması da hayvanların hem ahlâki hem de yasal konumlarını iyileştirmek adına büyük fayda sağlayabilir. Ancak; hayvanların öznel, geleneksel  kültürel değerleri-totemik, sembolik, estetik, sosyal ve ruhsal değerleri- politik ve etik olarak giderek daha çok görmezden gelinip önemsenmiyor, ve  baskın endüstriyel-tüketimci toplumun nesneyi yüceltici, materyalist, sözde bilimsel ve ekonomik değerleri tarafından marjinalize ediliyor. Tek Sağlık ilkelerinin (insan sağlığını hayvan ve çevre sağlığına bağlayan bir sağlık prensibi) daha çok kabul görüp uygulanması ile sağlıklı evcil ve yaban hayvan nüfuslarının  değeri önemli bir kamu sağlığı önceliği haline gelebilir. Hayvanların sağlıklı ekosistemlerin yöneticileri ve göstergeleri olarak,  zootonik hastalıkların (mesela yarasalar böcek popülasyonlarını azaltır, yılanlar da sürüngen sayısını düşürür) kontrol noktaları olarak değeri inkâr edilemez.

Medenî bir toplum, insancıl davranışlar, hayvan korumacılığı ve hayvan esenliğini ulusal ve uluslararası anlamda yaygınlaştırmak için gerekli girişimlerin iki katına  çıkarılmasına ihtiyaç var, bu, Birleşmiş Milletler’in yapılacaklar listesinde en önde yer almalı. Bu tür girişimler halka yönelik daha etkili ve bilgilendirici inisiyatifler; resmî yetkililerin, hukukçuların, eğitimcilerin, üniversitelerin, dinî liderlerin ve dinî kurumların, özel girişimlerin ve şirketlerin konuya kendini adamasını gerektiriyor. İnsan sağlığı ve ekonomik güvenlik çevre kalitesine, maksimum düzeyde ekosistem biyoçeşitliliğine , hayvan sağlığı ve hayvan sağlığına dayanıyor. Bu “Tek Dünya-Tek Sağlık” bağlarını kavrayarak, sağlam uluslararası eylemler yaparak, hayvan sağlığı ve hayvan refahını geliştirmek, yaban toprak ve arazilerin korunması, muhafaza edilmesi ve restorasyonu – Dünya Veterinerleri ya da Sınır Tanımayan Veterinerler gibi organizasyonların misyonları ile beraber – aydıngirişimdir, kendi menfaatimizedir.  Bunlar en az kamu sağlığı, insan nüfusu ve tüketim kontrolü, gıda güvenliği, hava, su, toprak kalitesi kadar  önemlidir.

Bir ağaç, bir balina, ya da bir kurt olsun yaşayan bütün canlıların gerçek değeri bu canlıların ekolojik amaçlarının bilimsel olarak kavranması sayesinde daha iyi takdir edilebilir. Ağaçlar kereste ve odun olmaktan daha fazlasıdır; balinalar yağ ve etten fazlasıdır; kurtlar kürkten ve av hayvanı olmaktan fazlasıdır. Evcil ve yaban hayvanlara ekolojik, ekonomik, sosyal, duygusal, kültürel ve ruhsal anlamda bağlı olmamızın tarihi, dünyada var olan bütün kültürlerden çok daha eskidir, kadimdir.

Kendimizi bu tür bağımlı olma durumlarından ve onunla ilgili değerlerden ayırabildiğimizde ve yaşayan bütün canlıların biyolojisi ve ekolojik amacını tarafsız ve daha nesnel bir biçimde kavradığımızda, o zaman işte onların öz değerlerini daha iyi takdir edebileceğiz. O zaman   daha büyük bir iyilik adına Dünya üzerinde bütün his ve duygu sahibi yaşamlarla aramızdaki ilişkileri yönetmek ve bu ilişkilere rehberlik etmek adına gerekli biyoetik prensipleri ortaya koyabiliriz. Bizi insan yapanlar, hayvanlar.

Özellikle  hayvanların öz değerini anlamamız – ve onların ekolojik sağlık ve biyoçeşitliliğe katkıları ve göstergeleri olarak araçsal değerlerini kavramamız- hayvanlar alemine dayatılan zararlı insan değerleri, insan amaçları ve insan taleplerine mantıklı etik sınırlar ve yasal önlemler koymamıza yardımcı olabilir. İnsanın ilerlemesi o zaman hayvanların yaşadığı acılarda bir kuantum azalması ile ölçülebilir,  uygarlık pusulası insancıl kelimesinin insan kelimesi ile zamanla eşanlamlı hale gelmesi ölçülebilir. Charles Darwin’in “İnsanın Türeyişi” adlı kitabında yazdığı gibi bu durum Homo sapiens için evrimsel bir sıçrama olurdu gerçekten. Albert Schweitzer’ın perspektifinden söylemek gerekirse “şefkat çemberini bütün canlıları kapsayacak şekilde genişletene dek insan huzur bulamayacaktır”.

Kendimize, ailelerimiz ve toplumumuza ve evcil/yaban diğer hayvanlara çektirdiğimiz bunca acı, eylemlerimizin sonuçlarını umursamadığımız için yaşanıyor. Hayatın  doğanın kaynaklarıyla beraber bir meta olarak muamele gördüğü tüketicilik  kültüründe mümkün olduğunca az zarar vererek yaşamaya davet ediliyoruz. Doğal felâketler (bunların çoğu insan etkinlikleri tarafından daha zarar verici bir boyuta ulaşıyor), kıtlık ve salgın hastalıklar insanlara bir bedel ödetiyor; biz insanlar ve bu dünyayı bizimle beraber paylaşan  diğer türler gezegenimizde yaşamı ve güzelliği sürdüren ve ifade eden bitki ya da hayvan bütün canlılar için hürmet gösterilene dek kuşaktan kuşağa insanlar kaynaklı bu acıların kurbanları olmaya devam edeceğiz. Onların esenliği; kendi beden, zihin ve ruh sağlığımızdan ayrı değil.

Bütün çocuklar eğitildiği ve küçük büyük bütün canlılara gerçek bir lütûf olarak bakıp davranmaya başladığı; onları yaşam çemberinde bir yere sahip, hisseden canlılar (fareler bile empati duyuyor); bazısı bir şifacı, diğeri bir öğretmen, kimi bir arkadaş; hepimiz için sağlıklı bir çevrenin sürdürülmesine yardımcı ortaklar olarak görmeyi öğrendiği zaman, Dünya daha güvenli bir yer hâline gelecek. Böylesi hassas bir algı ve bakış, biyoetik duyarlılığın temelidir; bu duyarlılık, daha yaşanabilir bir uygarlığın, daha aklı başında ve medenî bir toplum için bir deniz feneri görevi görüyor.

İnsan türünün uyanışında ve dünyada kaos ve acının çoğaldığını görüyoruz. Karanlık ve ışığın çarpışması insanın kendini idrak etmesi için bir kıvılcım yaratıyor, bu kıvılcım bir tür olarak evrimimizi katalize edebilir,  küresel bir toplum olarak gezegen toplumunda his ve duygu sahibi yaşamlarla daha empatik ilişkiler geliştirmek yönünde bir devrim yaratabilir. O zaman bütün doğumlar, bütün büyümeler, bütün hisler ve ölümlerle, sevgiler ve bilgilerle aramızda yeniden bir bağ kurulur; her bir yaprakla, her bir ağaçla, her bir orman, her bir balina, kurt ve güneşe doğru öten tarlakuşuyla kendimiz arasında yeniden bağ kurarız.

Çev.Cem

 

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.