Militan Çevrecilik ve Hayvan Hakları Savunuculuğu

Sedat Gündoğdu

Militan Çevrecilik ve Hayvan Hakları Savunuculuğu 1

Çevreciliğin ülkemizdeki modus operandi’si (eylem planı) “ağaç dik, çöp topla, çevreyi koru” mottosunun miadını doldurmuş olmasından kaynaklı yeni bir çevrecilik anlayışını hâkim kılmanın zamanı geldi de geçiyor. Bu yüzden dünya örneklerinin üzerinde durmak bir anlamda zihin açıcı olabilir. Henüz literatürde yer edinmiş olmasa da, dünyada uzun süredir gelişen, ancak ülkemizde henüz emarelerine rastlanılmayan militan çevrecilik değerlendirilmeyi fazlasıyla hak ediyor. Militan çevrecilik özellikle sonuçlarla boğuşan ve protesto eden pasif çevrecilikten, müdahale eden ve sorunun kaynağını ortadan kaldırmaya dayanan aktif çevreciliğe geçişin zorunluluğunu savunanların alternatif bir sığınağı konumunda. Ancak insan türü, Homo consumer (tüketen insan) olma eşiğini çoktan aştığı için, artık günümüz dünyası için aktif ve müdahale eden çevreciliğin yaşam şansı, bağımlı insan sayısının artmasından kaynaklı olarak oldukça azalmıştır. Her türlü yasanın, çevreyi ve çevreciyi korumaktan öte, onu aforoz edip düşkünlükle suçladığını ve çevreyi de boşa sürüp giden kaynaklar manzumesi olarak gördüğünü düşünürsek, militan çevrecilik bir zorunluluktan öte zamanın ruhuna uygun olmasa da uydurulması gereken bir anlayış olarak karşımızda durmaktadır. Hali hazırda binlerce canlı son nefesini vermek üzereyken, son vahşinin yitirilmesine ramak kalmışken, hayvan barınakları birer hayvan işkence hanesine dönüşmüşken ve de bilim, hayvanları birer deneme tahtasına çevirmişken elimizi çabuk tutmalıyız desek yeridir. Üzülmeyin, henüz doğa korumadan bahsedip bir yandan da lastik reklamında oynamadıysanız ve çevrecilik pozunu katlettiği canlının süs haline gelmiş kellesinin önünde vermediyseniz ilk taşı atabilirsiniz.

Militan Çevrecilik veya Hayvan Hakları Savunusu Nedir?

World Fist FistSonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim. Şüphesiz ağaç dikmek ya da sokak hayvanlarını beslemek değildir. Hatta öyle ki teoride bunlara kökten karşı çıkmaktır. Ancak karşı çıkarken tutarlı alternatifleri ortaya koymak gibi de bir iddiası vardır.

Endüstri devrimi sonrası gerek doğal ortamın tahribatı gerekse de insan-hayvan arası iletişimin yozlaşıp tamamıyla anlamsız bir hale bürünmesi, insanoğlunun çevreye ve diğer türlere olan bakışında da ciddi değişimler yaşamasına neden oldu. Endüstrileşme ile birlikte ortaya çıkan kent kültürü ve beraberinde yarattığı modern hayat, yüzyılın en asimptot(sonuşmaz) döngüsü olan moda ve anlamsız estetik kaygılarını yaratan sürdürebilir bir ticari alanı meydana getirmekten de geri kalmadı. Bu sürdürülebilir alanın kuşkusuz ilk faturası kedi, köpek ve kuş gibi süsleştirilmiş hayvanlara ve estetik kaygıları gidermenin yegane ürünlerini barındıran kozmetik sektörünün birincil muhatabı memeli hayvanlara kesildi. Çevre açısından ise ilk olarak, aşırı CO2 salınımı ile tüm doğaya eşit bir şekilde fatura edildiğini söyleyebiliriz. Fark ettiyseniz henüz egzotik canlılardan bahsetmedik bile.

İnsanın sosyal evrimi ile ilişkisi, onun etrafında konumlanmak ve ondan arta kalanı ya da ondan aşırdığını yemek şeklinde olan hayvanlar bugün oldukça şaşırtıcı bir insanlaşma sürecine girmiş gibi görünüyorlar. Bir kısmı insanların yaşam alanına çeşitli genetik modifikasyonlar ve evrimsel şartlar neticesinde girebilmişken bir kısmı ise sokaklarda kalmış ya da atılmışlardır. Ancak sokak dediğimiz yer, henüz bu canlıların insana tam anlamıyla eklemlenmeden önceki sokaktan oldukça farklıdır. Kısmen vahşi doğa yerini kent dediğimiz doğanın kendisiyle uzaktan yakından alakası olmayan ortamlara bırakmıştır. Her dönem kendi insan tipini yaratır söylemi boşuna söylenmemiş. Kendini tekrarlayan insan sosyalitesi kendi hayvan severini de kent yaşamına uygun olarak yaratmaktan de geri kalmamıştır. İnsanı hayvanlardan soğutan sözüm ona çevreci ikoncanlar ya da ağaç dikmekten başka doğaya katkısı koca bir hiç olan dernekler bunun en güzel örnekleridir. Bu tür oluşumların ya da adından söz ettiren bir kısım “çevrecinin” sermayeden nasıl da destek kotardıklarını da unutmamak lazım. Hal böyleyken sırf hayvanlara sıcak yaz günlerinde bir kap su bırakarak kendi içinde vicdan teatisine girişen kişi haliyle hayvan sever olmaktan öte tam bir hayvan sevmezlik örneği sergilemektedir. Buradan hayvanları beslemeyelim algısı çıkmayacağı gibi sadece onları besleyerek hayvan sever olalım anlamı da çıkmıyor. Özü itibariyle evde hayvan beslemenin sokakta beslemekten tek farkı insan şefkatinin değişim aralığını ortaya koymasıdır. Nitekim sokakta yaşayan ile evde yaşayan hayvanlar arasındaki algı farklılığı incelendiğinde bu durumdan ne kastedildiği daha iyi anlaşılacaktır. Kaldı ki bu hayvanların bu şekilde sokaklarda sefil vaziyette benliklerinden uzak bir halde yaşamalarının tek nedeni olan biz ve tüketim kültürümüz olduğunu eklemekte fayda var.

Peki her türlü modern hayat nimetini sonuna kadar kullanıp tamamen sermayeye yönelik saldırılar doğanın geleceğini gerçekten kurtarabilir mi? Ya da militan çevrecilik gerçekten de böyle bir şey mi? İnsanların hayat tarzını değiştirme çabasından ziyade çevreye zarar verdiği düşünülen kurum ve kuruluşlara saldırmanın romantik olsa da sansasyonel olmaktan öteye gidememesi bize bir şeyler anlatıyor gibi. Artık petshopların birer sevgililer günü hediye dükkanı haline geldiğini, organik tarımın da diğer tarım uygulamaları gibi kapitalizme eklemlendiğini, asıl sorumluluk sahiplerinin suçunu örtbas etmek için uydurulmuş tasarruf söylemlerini afişe etmek yapılabilecek en büyük çevrecilik eylemidir.

Konunun bu açmazlarını bir kenara bırakırsak, militan çevreciliğin kısmen de olsa başarılı olabilmiş iki örneğine değinmekte yarar var. Bir sonraki yazıda da bu iki örnek üzerinden konuyu ayrıntısıyla değerlendirelim.

Militan Çevrecilik ve Hayvan Hakları Savunuculuğu 2

Bir önceki yazımızda genel hatlarıyla popüler çevreciliğin kendi içindeki açmazlarına ve sahip olduğu yüzeyselliğin bilinçli çevrecileri nasıl da farklı arayışlara ittiğine değinmiştik. Bu arayışın, militan çevreciliğin ortaya çıkmasına ve neden olduğu çevrecinin militanlaşma sürecine kapı aralamıştık. Bu yazımızda da bu arayışı nihayete erdiren insanların oluşturduğu iki oluşuma değinelim. She Shepherd ve ALF.

Sea Shepherd

Sea Shepherd

Sea Shepherd Paul Watson’nun liderliğini yaptığı deniz memelisi avcılığı karşıtı bir organizasyon. Paul Watson aynı zamanda Greenpeace adlı popüler çevreci ekibin de kurucularından. Greenpeace’in popülist çevreciliğinden sıkılmış olacak ki kuruluşunda yer aldığı bu organizasyonu bırakıp 1981 yılında (biz henüz darbeleniyorduk) yeni bir organizasyon kurma fikrini benimsemiş. Her ne kadar popülist olsa da Greenpeace’in de hakkını yememek lazım. Neticede çevreciliğin popülerleşmesine önemli katkı sağlıyorlar. Gerçi biz bugün bu zengin sporu çevreciliğiyle uğraşmak zorunda kalıyoruz ama neyse konuyu dağıtmayalım.

Deniz çobanlarının adı daha çok deniz memelilerinin katledilmesine karşı yaptığı mücadele ile tanınıyor. Bu mücadele uğruna katliamcı gemilerin batırılmasını da mubah görüyorlar. Özellikle, eylemlerinde kullandıkları sıra dışı metotlarla -katliamcı gemi güvertelerine sabunlu su dökmek ya da koku bombası atmak gibi- çevreciliğe yeni bir soluk kattıkları gerçeği su götürmez bir gerçek. Ancak işi arz talep dengesi içinde değerlendirdiğimizde bu tür eylemler ne Japon ve Kanadalı katliamcıları engelliyor ne de deniz memelilerinin avlanmasına neden olan talepte bir azalma meydana getiriyor. Yaygın çevrecilik algısı ağaç dikip geri dönüşüm yaparak dünyanın kurtulacağını düşünmekten ibaret olduğu için, bu eylemlerin sansasyonel olmaktan öteye gidememesi de oldukça doğal. Çünkü küresel medya da dahil tüm sistem bu “komşular pazarda görsün” çevreciliğini besleyerek bir algı yönetimi kampanyası yürütüyor. Eylemselliği öcü gibi gösterip pasifizmi yüceltmeleri de bu kampanyanın bir parçası.  Bir de her türlü şiddete karşı olma komedisi var ki söyleyecek söz bırakmıyor. Şiddet algısı sadece kutsal insan için açık olduğundan dolayı doğaya uygulanan şiddet gerçek şiddet olamıyor. Halbuki her ikisinin de kaynağı insan.

Deniz çobanlarının eylemleriyle yarattığı en önemli etkilerden biri başka bir dünyanın mümkün olabildiğini göstermesi. Diğer bir etkisi ise bu katliamcıların rüyalarına girmek. Öyle ki Paul Watson hiç kimsenin ölmediği (“kimse”den kastımız insan, yoksa ilgili gemi depolarında yüzlerce memelinin cansız bedeni mevcuttu) bir eylemde Kosta Rika’lı bir gemiyi batırmaya teşebbüsten yargılanmış ve tutuklanmak zorunda kalmış. Hatta baş düşmanı Japon katliamcılarına göz açtırmadığı için Japonya’ya iade edildiği anda bir hücreye atılacağına kesin gözüyle bakılıyor. Pasifist olmamanın meyveleri.  Deniz çobanlarını diğer oluşumlardan farklı kılan nokta da bu pasifizmi aşmış olması. Üstelik tüm bu eylemlerinin yanında savundukları dünya görüşü de cabası diyebiliriz.  Çünkü bu organizasyonun üyeleri yaptıkları eylemlerin kuru bir çevrecilik olmadığını düşünceleriyle destekliyorlar. Özellikle, meselenin, nüfusun bir şekilde 1/3 oranına indirilmesiyle, şehirlere getirilecek nüfus sınırlamalarıyla, evcil hayvan besleme saçmalığına son verilmesiyle ve yaşamın modernize edilerek değil de ilkelleştirilerek sürdürülmesine kafa yormakla ancak çözülebileceğini belirtiyorlar. İşte bu, militan çevreciliğin temel mottosu. Sürekli kalkınarak ya da sürekli çoğalarak daha doğrusu sürekli büyüyerek ancak sınırları zorlamış oluruz ki bu sınırlar tüm canlılığın da sonu anlamına gelen sınırlar.

Animal Liberation Front (ALF)

ALF

ALF üyelerinin kurtardığı av köpekleri

Bir diğer örneğimiz de daha şaşırtıcı ve cesur olan ALF(Animal Liberation Front).  ALF ilk olarak 1960’lı yıllarda İngiltere’de ortaya çıkıyor. Hareketin doğuşu avcılara karşı yaptıkları eylemleriyle tanınan Hunt Saboteurs Association ile başlıyor. İlk olarak av köpeklerinin koku duyusunu şaşırtarak yönlendiren ve onları avcıların elinden kurtaran bu oluşum, daha sonraları av tüfeklerini tahrip etme, av için kullanılan ciplere sabotaj, hayvanlar üzerinde deney yapan laboratuarları tahrip etme gibi bir takım eylemselliklere başvurarak Band of Mercy’nin de kuruluşunu ilan ediyorlar. Tüm bu değişimin temelinde mevcut hayvanseverlik ve çevreciliğin yetersiz kaldığı gerçeğinin yattığını gözden kaçırmayalım. Gördüğünüz gibi oldukça yenilikçi bir oluşum söz konusu.

ALF hareketinin kuruluşu tam olarak 1976 yılına denk geliyor. Band of Mercy’in bir üyesinin tutuklanması üzerine hareket de kuruluşunu ilan ediyor. Bu olaydan sonra ALF, destekçi sayısının hızla artmasıyla bugünkü hiyerarşik olmayan yapısına kavuşuyor. Temel olarak bir ağ üstünden kendilerine ALF gönüllüsü misyonunu yükleyen ve ALF hareketinin deklare ettiği doğrultuda hareket eden insanların yaptığı eylemsellikleri duyurması şeklinde varlığını sürdüren ALF, bir anlamda da alternatif çevre dernekçiliğinin bir örneğini ortaya koyuyor. Şu ana kadar herhangi bir şekilde bu misyonun suistimal edilmemiş olması ise hareketin en büyük şansı. Çünkü otoritenin terörist yaftası yapıştırması bu hareketin tüm aurasını yerle bir etmekle kalmayacak aynı zamanda militan çevreciliğin de terörize olmasına neden olacak. Neyse ki şimdilik böyle bir sıkıntı mevcut değil. Yani militan çevreciler henüz marjinallikten teröristliğe terfi edemediler. Ancak ALF hareketinin eylemsellik ile ilgili deklare ettiği kriterlere uymak demek bu yaftayı da göze almak demek. 4 maddede özetlenebilecek bu kriterleri aşağıdaki gibi özetlemek mümkün.

  1. Hayvanları kürk çiftlikleri, laborotuvarlar, fabrika çiftlikleri gibi  sömürü  alanlarından  özgürleştirmek ve doğal hayatlarını sürdürebilecekleri yerlere götürmek
  2. Hayvan sömürüsünden kar elde edenleri ekonomik zarara uğratmak.
  3. Hayvanlara  uygulanan  dehşet  ve  gaddarlığı,  şiddet içermeyen doğrudan eylem ve özgürleştirmelerle ifşa etmek.
  4. Herhangi bir canlıyı, hayvan veya insan,  incitmemek için bütün zorunlu önlemleri almak.

imagesÖzellikle şiddetten kaçınma ısrarı deklarasyonun temelini oluşturuyor. Bu da mevcut şiddet algısının ve kontrol edilemezliğinin bir yansıması niteliğinde. Ancak doğaya ve hayvanlara uygulanan şiddetin sürdürülebilirliği bu temeli sarsacak gibi. Çünkü ALF hareketi de tıpkı Sea Shepherd hareketi gibi sadece bu tarz bir eylemsellikle çok da yol alınamayacağını biliyor. Bu sebeple birçok yayın ve dergi ile militan çevreciliğin temelini oluşturan yazıları ve fikirleri yaymaya çalışıyorlar. İşte bu da temelin sarsılmasına neden olacak bir hareket tarzı. Doğaya uygulanan şiddetin bir karşı şiddet doğurmayacağını beklemek olsa olsa saflık olur. Her fırsatta meselenin insanın kutsallığından kaynaklandığını ve temel sıkıntının giderilmesi için insana odaklanılması gerektiğini dile getirmekle de bu duruma katkı sağlıyorlar denilebilir. İşte iş o raddeye geldiğinde de karşılarına “özgürlükler” adı verilen duvar çıkacak ki bu da onların terörize edilmesini kolaylaştıracak. Çünkü her türlü durumun tek tayin edicisi devletlerdir ki onların da özgürlükten ve şiddetten ne anladıkları malum.

Aslına bakılırsa bu her iki örneğin de en büyük sıkıntısı popülerleşme tehlikesi. Çünkü popülerleşmek aynı zamanda ölmek demek. Modern dünyanın popülerleşen objeye ya da vakaya nasıl bir prosedür uyguladığını gayet güzel biliyoruz. Kitlelere ulaşarak amacına ulaşması beklenenlerin amaçlarından nasıl da uzaklaştıklarını da hayretle seyretmedik mi?

Bir sonraki ve son yazımızda popülerleşmenin ve  tanınır olmanın aslında neden çevrecilik bilincine olumlu katkı yapamadığına değinelim. Belki bu sıkıntının nasıl aşılabileceğine de bir katkı sağlamış oluruz.

Militan Çevrecilik ve Hayvan Hakları Savunuculuğu 3

Kartacalı şair Terentius “Homo sum, humani nil a me alienum puto” (insanım, insana ait olan hiç bir şey bana yabancı değildir) sözünün anlamının bir gün utanç verici bir hal alacağını bilebilseydi belki de bu sözü hiç söylemezdi. Muhtemelen, o bu sözleri bir şair romantizmi ile yazarken aşkı, sevgiyi ve hatta doğayı hayal etmişti. Ona göre insan tüm eski dünyalı çağdaşlarında olduğu gibi doğanın ayrılmaz bir parçasını ifade ediyordu ve insanı insan yapan olgular, doğanın gizemiyle tamamlanıyordu. Gel gör ki artık tüm bu nitelemeler amiyane tabirle “out” durumda. Artık insanı insan yapan olgular bütünü, Jean Baudrillard’ın simülasyonu gibi ve doğal olan her şey yerini yapaya yani icada bırakmış vaziyette. Bu yüzden artık ortada ne şair romantizmi ne de filozof mistisizmi mevcut. Çevreci hareketlerin büyük çoğunluğu da zamanın ruhuna uygun olarak entelektüel birikimden yoksunlaşıp tamamıyla popüler söyleme hitap eden birer araç halinde. Katı olan her şeyin buharlaştığını ve artık her türlü somut objenin birer taklit ürünle ikame edildiğini düşünürsek bu durumu daha iyi anlayabiliriz. Bir önceki yazıda değindiğimiz militan çevreci oluşumların ortaya çıkışını tetikleyen de işte bu saydığımız gerekçeler. Yani popüler söyleme dayanma ve mevcut krize yeteri düzeyde anlamlı cevap verememe.

Popülerim o halde yokum

Her türlü olgu için geçerli olan “optimal evreye erişince yozlaşma kaçınılmaz olur” kuralı, farklı arayışlara kapı aralamayı zorunlu kılar. Bunun en iyi örneğini doğal dengede görüyoruz. Doğal denge gereği tüm türler sayısal olarak optimal seviyenin altında ve üstünde tehdit altındadırlar. Altında, yeterince etkin bir popülasyon yapısına sahip olamazken üstünde de aşırı kalabalığın yarattığı sıkıntılarla boğuşurlar. Bu sebeple doğa kendi içinde bir dinamik oluşturarak bu dengeyi sağlar. Ancak doğal olana, doğal olmayan bir müdahale olduğunda işler değişir. İşte bu noktada “militan çevrecilik” için bir doğuş şansı meydana gelir. Tıpkı fare popülasyonu ile yılan popülasyonu arasındaki ilişkiye yapılan müdahale gibi. Bir bakmışsınız ki öldürdüğünüz yılandan boşalan yeri fareler sayıca artarak doldurmuş bile. Yeni bir yılan yaratmak mümkün olmadığına göre yeni bir alan yaratmak kalıyor geriye. Küresel sermayenin, popüler söyleme sahip çevrecilere yardım aktarmasının temelinde de benzer bir anlayış yatar. Militan çevreciliği fare popülasyonunu dengede tutan yılanın ikamesi olarak düşünürseniz taşların yerine oturduğunu göreceksiniz. Militanın tasfiyesi ile kapana gün doğar ki kapan da bildiğin cansız ve ruhsuz bir metal parçası. Belki farelerin sayısını kontrol edebilir ancak kendisi de kontrole muhtaç. Hem içine yem koymadan da pek bir işe yaramıyor. Her defasında kurmak gerektiğini de unutmamak gerekir.

Militanın tasfiyesinin de en kolay yolu onu popüler kılmak. Mevcut düzende de “popülerleşebilmek” için mümkün olan en tehlikesiz ve nötr vaziyete bürünmek gerekir. Nötralize olduğunuz vakit yem de kurulum da beraberinde gelir. Üçü bir arada! Artık kedili, köpekli ve yemekli toplantı ya da çalgılı çengili ağaç dikme etkinlikleri sizi bekler. Etrafa da birkaç aforizmalı pankart ya da ajitatif hayvan fotoğrafı saçarsanız, vicdanı pamuk, yüreği şeftali kıvamına getirirsiniz. Bu da sizi oldukça iyi bir “hayvan sever” ya da “çevreci” yapabilir. Siz bu etkinliklerde poz verirken farkında olmadan çevreciliğin marjinalleşip bir taraftarlık düzeni haline dönüşmesine de vesile olursunuz. Militanın panzehiri işte bu popülerliktir. Bu panzehir ile militan yerini beyaz yakalı çevreciye, militanın çevreciliği de sertifika eğitimciliğine dönüşür. Şöyle bir çevreci organizasyon analizi yaptığınızda en popüler çevrecilerin en zararsız olanlar olduğunu göreceksiniz. Tabii kapılara zincirlenip sosyal medya paylaşımlarına dönüşmeyi bir başarı olarak görüyorsanız çoktan olmuşsunuz diyebiliriz. Anlaşılacağı üzere çıkmaz sokaktaki insan-hayvan karşılaşmasına benzer bir durumdayız. Bir tarafta popülerlik tehlikesi diğer tarafta marjinallik. Bu ne yaman çelişki.

http://muhimhadiseler.org/militan-cevrecilik-ve-hayvan-haklari-savunuculugu-1/

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.