Bir Dağ (Aslanı) Gibi Düşünmek: Hayvan Bakış Açısı ve Militan Doğrudan Eylem

Dr. Steve Best

Hayvan Bakış Açısı Kuramı /V.Kısım

“Eyleme karşı çıkan tek bir balina gösterin, eyleme hemen son vereceğiz; ama bu olana dek insanların ne düşündüğü umrumda değil”. Paul  Watson

 “Gidin bunu atlara anlatın”. Eski ALF tutuklusu Peter Young’ın Jonathan Paul’un 1997 yılında Cavel West At Mezbahası’nı yakma girişiminden sonra kendisine yönelik pasifist eleştirilere verdiği yanıt.

Hayvan bakış açısı, hayvan – insan ilişkilerinin tarih boyunca nasıl olduğunu anlamak açısından yaşamsal bir öneme sahip; psikolojik, sosyal ve ekolojik krizlerin kökenleri ve gelişimi ile ilgili ciddi öngörüler elde etmek için büyük önem taşıyor. Yalnızca sosyal organizasyon ve değişimi anlamak için değil; bireylerin, kültürün ve bir bütün olarak insanlığın niteliğini yeterli şekilde değerlendirmek için olmazsa olmaz bir özelliği var; öte yandan direniş ve devrimci mücadele için gerekli taktik meselelerini yeniden gözden geçirmek için önemli. Tartışmanın bastırıldığı, sansürlendiği, pasifist dogmaların hegemonyasına mahkûm edildiği yerlerde hayvan bakış açısı, taktikleri kurban edenlerin değil kurban edilenlerin bakış açısıyla düşünmemizi sağlıyor; böylece  şiddeti sürdürenler ve onların çeşitli “muhalefet” hareketlerinde toplanmış korosu tarafından çekip çevrilen söyleme sağduyu ve ahlâki bir netlik kazandırılabilir.

“Vatanseverliğin alçakların son sığınağı olması” gibi pasifizm de türcülerin, vegan ve hayvan severlerin son sığınağı. Ekstrem pasifistler hariç insanların çoğu  meşru müdafaa gibi vakalarda şiddetin haklılığını kabul eder, bunun Hitler ve Alman Nazileri gibi şer güçlerini durdurmak için gerekli olduğu bilir. Ancak  kürk çiflikleri, dirikesim laboratuarları ve diğer dehşet mekânlarındaki masum hayvanları savunmaya gelince sömürenlerin mülklerine sabotaj yaparak hayvanları esaretten kurtarmak, yasayı gereken her türlü şekilde çiğnemek ve özellikle de şiddet içeren bir direniş ve “meşru müdafanın uzanımı” dediğim şeyi hayata geçirmek söz konusu olunca, birden bire mantıksal tutarsızlıklarla dolu çifte standartlar çıkıyor karşımıza. Bu çifte standart, insan yaşamlarının   gerekince şiddet kullanmak anlamına gelen araçlar aracılığıyla korunup savunulacak denli önemli olduğunu ama hayvanların bu çembere dahil olmadığını söylüyor.

Etik ve taktiksel sorunları ve meseleleri düşünürken şirket, devlet, medya ve anaakım “hayvan savunmacılığı” yapan grupları referans almayı, kamuoyunun bakışını meşruluğun barometresi ve asla ihlal edilmemesi gereken bir sınır olarak görmeyi bir kenara bırakmalıyız. Konformizmin ve kendinden hoşnut olmanın gürültüsünü sessiz kılmak ve bizi kendi oyunlarını oynamamız, kurallarına uymamız ve etkisi olmayan eylemlerle kendimizi emniyetli bölgelere göbekten bağlanmak için oyalayan devletin süperegosunu fırlatıp atabilir ve  radikal anlamda farklı bir perspektife başvurarak yaratıcı eylemlere bizi yöneltecek taze öngörüler ve yeni motivasyonlar elde edebiliriz. Bir eylem biçiminin legal olup olmadığını ya da vurdumduymaz ve umursamaz bir halk tarafından  popüler bir şekilde algılanıp algılanmayacağını sormak yerine hayvan bakış açısını kullanarak şu soruyu sorabiliriz:         “ezilen ve işkence gören hayvanlar bizden ne yapmamızı isterdi? Bu eylemi onaylarlar mıydı? Hangi eylemleri yetersiz görürlerdi,  hangisini bir ihanet olarak görürlerdi?”

Büyük türler ve ekosistemler yerine şirketlerin çıkarları için inşa edilen büyük barajlar gibi bir problemi tartışırken Derrick Jensen şöyle bir soru soruyor:  “ahlâken doğru olan nedir? Son somonun ölmesini mi izleriz yoksa barajı havaya mı uçururuz? Mektup yazıp dava mı açarız, bunun gibi başarısız olduğu kanıtlanmış zaman tüketen eylemlere mi adarız kendimizi yoksa barajları kendimiz mi yıkarız?” Legal temelli stratejiler ve eğitim peşinde koşanlara Jensen şunu söylüyor:” ya iktidardakiler öldürüyorsa? Ya dinlemeye hiç niyetleri yoksa? Onlara şiddete başvurmadan yaklaşmaya devam etmeli miyiz?  Adaletsizliğe son vermek adına şiddet ne zaman uygun bir araca dönüşür? Dünya ölürken- ya da öldürülürken- artık bu soruları görmezden gelme lüksümüz yok. Bu sorular görmezden gelinecek sorular değil zira”.

İnsanları egosantrik uykularından ve hümanist kibirlerinden uyandırmak için Jensen bizlerden paradigmayı değiştirmemizi ve risk altında bulunan ekosistemlerin perspektifini uygulamamızı istiyor.  “Nasıl yaşayacağım?” diye sormak yerine insanlar yaşadıkları toprağa, kendilerine destek veren toprağa, “bu kültürden korunmana yardımcı olmak için ne yapabilirim ne yapmalıyım? Bu kültürün seni öldürmesine son vermek için beraber ne yapabiliriz? Eğer bu soruyu sorar ve dinlerseniz toprak size neye ihtiyacı olduğunu söyleyecektir. O hale tek gerçek soru şudur: bunu yapmaya niyetiniz var mı?”

Jensen’ın doğanın “ses”ini işitmek için ortaya koyduğu perspektif değerli.  Bu perspektif insanların “iyi bir hayat” yaşama taleplerinin hayvanlar ve toprak için neyin iyi olduğu sorusundan koparılarak dile getirilmesini sorguluyor, ayrıca insan pasifizminin Sirene şarkılarına kulaklarımızı tıkayabilir ve hangi eylemlerin gerekli ve iyi olduğunu anlamak için dünyanın perspektifinden bakmamızı sağlayabilir. Elbette doğa hiçbir şekilde konuşamaz; hayvanlar kendi acı ve ızdıraplarını ağlayışlarında, ifadelerinde ve davranışlarında dışa vurabiliyorlar ama bize insan diliyle bir şey anlatamıyorlar (primatlar ise işaret dili ve leksigramlar aracılığıyla genel anlamları ifade edebildikleri için bir istisna).

Dünyanın ve diğer hayvanların bakış açısından bakıp empati ve hayal gücüyle ele alacak olursak en azından şöyle basit bir soru sorabiliriz: hayvanlar ne istiyorlar, yaşamak mı, ölmek mi? Huzur ve rahatlık içinde var olmak mı, yoksa şiddetle suistismal edilmek, havaya uçurulmak ve  sürekli artan bir insan nüfusunun durmadan çoğalan talepleri ve hırslı insan endüstrileri tarafından yok edilmek mi? Sabırlı olmamızı, ve yokoluşa giden yolda ağır ağır hukuğu izlememizi mi yoksa  onların varlığını, güvenliğini ve huzurunu yasaları çiğneyerek menfaatlerini doğrudan eylem taktikleriyle savunmamızı mı? Burada meditasyon yaparak nehirlerin, ayıların ve balıkların sesleriyle  bağlantı kurmaktan bahsetmiyorum, politik önceliklerimizi ve taktiklerimizi hayvan ve çevre perspektiflerinden yola çıkarak yeniden düşünmemizden söz ediyorum.

Ancak hiç kimse somut bir biçimde doğanın neyi “istediğini” ya da neye “ihtiyacç duyduğunu” bilemez. İnsanlar yanılabilir, yanlış bilebilirler, ama toprağın ve yaşamın ölmek değil de yaşamak “istediğini” ancak varsayabilirler. Eğer Jensen’ın düşünce deneyine böylesine  önem atfedilirse o zaman doğanın sesini dinlemek kompleks felsefi, politik, taktiksel ve organizasyonel meseleler hakkında sadece düşünce üretmekten öteye geçemez. Rastgele sabotaj eylemler örneğin her ne kadar  sömürücülerin işyerlerini bir çok vakada tamamen kapamış ve ahlâki bir bakış açısından meşru olsa bile, kapitalizm ve uygarlığın en derininde yer alan sorunlara ve çelişkilere cevap verip işlevini yitirmiş baskıcı kültürlere yaşanabilir alternatifler sunan devrimci bir teori ve devrimci bir politika oluşturmak yerine anlık, ikincil, sınırlı stratejilerdir.

Ayrıca bu alıntılarda Jensen en azından sosyal ve  politik problemlere sosyal ve politik çözümler bulmak yerine liberal, Thoreaucu bireysel vicdan temelli yaklaşımları tercih ediyor. Devrimci toplumsal bir hareketin nasıl organize edilmesi ve uygarlığın işlev bozucu sorunları ve patolojilerini aşan yeni bir toplumun nasıl kurulması konusu  gibi kapitalist sistemin belirleyici faktörleri de yeterince kuramsallaştırılmamıştır. Bunlar büyük ve kompleks meselelerdir, balık ve nehirlerle konuşunca bize gelen gerçek mesaj ise muğlak direniş çağrıları , uygarlığın tamamen çökmesi ümidinin yeşermesidir, bununla beraber sosyal yaşamın avcı-toplayıcı yaşam biçimlerine dönmek dışında yeniden inşa edilmesi konusunda net planların olmadığını görüyoruz.

Şiddet dolu bir eylemi durdurmak, güç kaynaklarını ya da bir barajı havaya uçurmak , bir laboratuara saldırmak ya da hayvanları özgürleştirmek yeterli değil; bütün küresel sistemle yüzleşmek, ona karşı çıkmak ve onu dönüştürmek zorundayız. Bu kültürün ve gezegenin en çok  ihtiyacı olan şey sistemli ve antikapitalist bir politikadır, insanları total özgürlük ve birliktelik politikası etrafında eğitmek ve organize etmektir. Bu türden bir işin gerekliliğinden söz ederken böylesi göz korkutucu bir iş için gerekli yeterli kuram ve  politikalar olduğunu söylemiyorum, küresel ve toplumsal krizin bu gelişmiş safhasında – şirket baskısı, neoliberal hegemonya, giderek artan totaliterlik, türlerin yok oluşu, çevre yıkımı ve  iklim değişikliği- sözünü ettiğim türden bir toplumsal dönüşümün mümkün olduğunu söyleyecek kadar iyimser de değilim. Benim kötümserliğim devletlerin, NGO’ların, aktivistlerin, genel anlamda insanların çok acil sosyal ve ekolojik krizler karşısında verdiği yetersiz tepkilerden kaynaklanıyor. Dezenformasyon, propaganda, cehalet ve vurdumduymazlık eğer baskın değilse o zaman reformist ve  işbirlikçi stratejiler sarıyor ortalığı, çevreci gruplar ve hayvan hakları grupları mesela radikal değişim için ağırlığını koyamıyor ve oportünist bir biçimde  aslında karşılarında durmaları gereken endüstriler ve şirketlerle işbirliği yaparak kendi çıkarlarına çalışıyorlar.

Hayvan ve çevre bakış açılarının ortaya koyduğu sorulara bir başka soru daha eklenebilir: “gelecek kuşaklar bizden ne yapmamızı ister?” Radikal çevreci Paul Watson bir başka perspektif sunuyor – ben buna ‘gelecek kuşaklar bakış açısı’ diyorum. Gelecek kuşaklar perspektifinden bakılınca sabotaj “radikal” görülebilir mi, yoksa görev için en uygun yol mu? Watson günümüz çevrecilerinin Batı toplumlarında neredeyse bir azınlık gibi kalan insanlardan oluştuğunu söylerken bir yandan da büyük bir çoğunluğu temsil ettiğini söylüyor; öyle ki gelecek kuşaklar çevre meselelerinde baskı yapmak dışında bir seçeneğe sahip olmayacaklar diyebiliriz. Bununla beraber çevreciler günümüzde ekoterörist, ektremist, zırdeli gibi yaftalarla aşağılansa bile yüzyılın sonunda artık bitap düşmüş gezegenimiz için mücadele edecek denli şanssız olanlar günümüz radikallerine aklı başında ve sorumlu yurttaşlar olarak bakarken pasifistleri ve  ılımlı insanları hayal peşinde  koşan, hayvanlara ve dünyaya karşı gaddar ve şiddeti artan saldırıları durdurmak için ahlâki sorumluluklarını yerine getirmeyen korkaklar olarak suçlayacak. Bu yüzden Watson gelecek kuşaklar perspektifinden bakarak, çevrecilerden “dört dörtlük atalar” çıktığını söylüyor.

Anti-türcü, biyomerkezci, ve gelecek kuşak bakış açılarını hayata geçirecek kompleks felsefi ve taktiksel sorulara verimli yaklaşma biçimleri elde ediyoruz. Bu yeni optikler şiddeti artan saldırılara maruz kalan halkları, hayvanları ve gezegeni savunmak adına kitlesel direnişi, militan doğrudan eylemi, ve devrimci karşı–şiddeti desteklemeyi kolaylaştırıyor. Vegan, hayvan hakları/özgürlüğü ve çevre hareketlerinin yeni düşüncelere, yeni perspektiflere ve yeni taktiklere  ihtiyacı var. Hayvan bakış açısı, ekolojik bakış açısı ve gelecek kuşaklar bakış açısı, anaakım politika ve fundamentalist pasifizmin (eğitime, parti sistemine ve yasal reformlara dayalı) baskıcı dogmalarını aşan eylemler için yeni olasılıklar ve düşünceler, yeni açılar sağlıyor. Hayvan hakları, ekolojik perspektif ve gelecek kuşak perspektifleri açısından; sabotaj, özgürleştirme, karşı-şiddet, işgal(occupation) hareketleri ve toplumsal devrim gibi eylemler bugün ne kadar “ekstrem” ve “radikal” görülseler de ileride korkakça, donuk ve tam anlamıyla yetersiz görülecekler.

Çev.Cem

Bir Dağ (Aslanı) Gibi Düşünmek: Hayvan Bakış Açısı ve Militan Doğrudan Eylem” üzerine 2 yorum

  1. bu harika çeviriler için teşekkür ederiz. bu olağanüstü çaba ve özen için ne desek az kalır. tüm bu steve best yazılarını okudukça türkiye’deki kitap dünyasının çok şey kaçırdığını daha çok anlıyorum. kaçırmaktan ziyade bu bizim için görmezden gelinemeyecek bir kayıp aslında. umarım en kısa zamanda türkçe bir steve best kitabını kazanırız.

    Beğen

    1. bu yaz bütün steve best çevirilerini gözden geçirip dipnotlarını ekleyerek kitap olması için çalışacağım ancak 2 yazının daha çevrilmesi gerekiyor. Kitap olayı olursa dr. best önsöz yazmak istediğini de söyledi. çeviriler çok, dipnotlar da oldukça fazla, ancak yayınevlerinin ciddiye alması için amatör havasından çıkılması gerekiyor.

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.