“HAYVAN DOSTLUĞU” KÜLTÜREL Mİ, GENETİK Mİ?

Nadir Bencan

“Hayvan dostluğu” kavramını, vejeteryanlıktan veya veganlıktan daha geniş bir kavram olarak kullanıyorum. İnsan et yemeyi kategorik olarak reddetmiyorsa, piknikte yarım saat ata binmeyi eğlenceli buluyorsa, evinde kafeste muhabbet kuşu beslemekten mutluluk duyuyorsa, bunlara rağmen hayvanlara yapılan kötü muamelelere karşı yüreğinde bir tepki hissedebiliyorsa, işte o insan da “hayvan dostu” kavramının içine girer. Böyle geniş bir kavram kullanmazsak, Hayvan Hakları gibi önemli bir konuyu son derece dar ve marjinal bir grup insanın üzerine yüklemiş oluruz ki, bu da hayvanlara yapılacak kötülüklerden birisi olur.

Hayvan türlerinin yaşamında genetik özellikler kalın çizgilerle kendilerini dayatırlar. Ama bu kalın çizgi, kendi içinde çeşitliliğe izin verir. Kültürel özellikler, bu kalın çizgi içerisindeki çeşitliliğin belirli öbekleşmeleridir. Dinlerin, mitlerin, geleneklerin vb. dayattığı davranış şablonları olarak ele alabiliriz bunları. Şüphesiz insan türünde en etkin davranış şablonunu dinler oluşturmuştur bugüne kadar.

Genetik Özellikler

Hayvan türlerinin beslenme ve diğer türlerle ilgili davranışlarında saptayabildiğimiz genetik özellikler vardır. Kara hayvanlarında memelilerde, sürüngenlerde, kuşlarda ve böceklerde bazı türler yalnızca bitkilerle beslenirler. Bazı türler hem bitkilerle, hem de diğer hayvanlarla beslenirken, bazı türler ise hiç bitki yemeden yalnızca diğer hayvanları yiyerek beslenirler. Aynı davranış kalıplarına suda yaşayan hayvanlarda da rastlanır.

Etçil-Otçul

Koyun ve sığır, at asla et yemez. Günlerce aç bıraksanız bile yanına yaklaşmazlar, bir tür tiksinme, uzak durma davranışları vardır ete karşı. Yalnızca bitkilerle beslenirler. Buna karşılık gene toynaklı bir memeli olan domuz, metabolizması insana en yakın canlı olan fare, bazı maymun türleri ise asıl besinleri bitkiler olduğu halde, et de yiyebilirler. Yırtıcı türlerden olan köpek, kedi gibi hayvanların asıl besinleri etlerdir. Bunlar doğal hayatlarında kolay kolay bitki yemezler. İnsanların yanında bitkisel besinler de yemeye alıştırılabilirler ama, uzun süre yalnızca bitkisel besinle beslenmeye dayanamazlar. Kuşların çoğu türü hem tohum gibi bitkisel, hem de böcek-tırtıl gibi hayvansal besinlerle beslenirler. Balıkların da çoğu türünün metabolizmasının hayvansal besinlere ayarlı olduğunu söyleyebiliriz.

Lezzet

İnsan türü için bu çoklu beslenme tablosu, biraz dramatiktir de. İnsan midesi normal şartlarda karınca veya solucanları, ya da daha iri hayvanların çeşitli doku veya organlarını sindirecek özellikte değildir. Bu nedenle o besinleri pişirerek veya iyice kurutarak farklılaştırması gerekir. Ancak gene bir sorun vardır, bu besinler insan için lezzetsizdirler. Bir türün metabolizmasına uygun olan besinler o tür için lezzetlidir, uygun olmayanlar ise lezzetsizdir. Hatta zararlı olanlar tiksindiricidir. Tat alma duyumuza bağlı duygularımız, türümüze özgü metabolizmamıza göre düzenlenmişlerdir. Bu yüzden hayvansal besinlere tuz ve bazı kokulu bitkiler, baharatlar ekleyerek lezzetli hale getirilmeleri gerekir. Ancak bu koşullarla insan besininin sürekli bir parçası olabilirler. Bunlar yapılmadığı taktirde, uzun süre aç kalma halinde zorunlu olarak ve suratı buruşturarak yenilebilecek, bu durumda bile çeşitli hazımsızlık ve bağırsak sorunlarına yol açacak geçici bir protein alma yoludur insan için et.

Kölelik

Peki, besin olarak değil de, diğer türlerden başka şekillerde yararlanma açısından durum nedir? Bu konuda örneklerin çok sınırlı olduğunu görüyoruz. İnsan, genetik olarak çok fazla itiraz etmeyen bazı hayvan türlerini ağır işlerinde kullanıyor. At, eşek, sığır gibi. Bunlar insanla birlikte yaşamayı kabullenebiliyorlar. Ama mesela zürafa bunu asla kabullenemiyor. Eğer kabullenebilseydi, insan ne yapıp yapar, onları dama bir şeyleri çıkarmak üzere eğitebilirdi. Bir yükü uzaktan getirmek kadar, o yükü yüksek bir yere çıkarmak da insan için zor bir iştir. Ama zürafalar bu işe ikna olmamışlardır. Güvercinler mektup taşımaya ikna olabilmiş, fakat kartal ve akbabalar uzak mesafelere küçük yükler taşımaya ikna edilememişlerdir. Köpekler, kızak köpekleri dışında iş yapmaya asla ikna edilememişler, ancak birlikte yaşamaya razı olmuşlardır. Kurtlar ve çakallar ona bile razı edilememişlerdir.  Eğer maymunları ikna edebilseydik, ağaçlardan fındık, ceviz, zeytin toplamakta onlardan yararlanabilirdik, büyük bir tarımsal sorunumuza çözüm olabilirlerdi. Fakat  onlar fazlasıyla özgürlükçü bir genetiğe sahipler, atlar veya koyunlar gibi değiller.

Diğer türler içinde, bir tek bazı karınca türlerinin diğer hayvanları akıllıca kullandığını biliyoruz. Bu karıncalar, yaprak bitlerini yakalayıp yuvalarına getirirler. Kaçmasınlar diye ayaklarını koparırlar. Sonra o bitlere taze yaprak taşıyıp beslerler. Bu beslenme sonucu yaprak bitleri bir tür süt salgılarlar, karıncalar da o sütlerle kendi larvalarını beslerler.

Ortak Yaşama

Bunun dışında, simbiyoz yaşam denilen birlikte yaşama örnekleri vardır. Köpek balığına tutunarak onunla birlikte taşınan küçük bir balık (Echeneis), köpek balığına herhangi bir zarar vermeden yaşamını sürdürür, köpek balığının yiyecek artıklarından beslenir. Afrika’ da yaşayan bir kürdan kuşu türüyle gergedan ve benzeri vahşi hayvanlar arasında özel bir yakınlık vardır. Ağaçkakana benzeyen bu kuş, söz konusu yabani hayvanların derileri üzerindeki bit ve keneleri yiyerek gıdasını sağlar. Kuvvetli içgüdüsü ile de yaklaşan düşmanı hissedip bağırarak kaçar ve gıdasını sağladığı hayvanı tehlikeye karşı uyarır. Bir kargayı asla bir gergedanın üzerinde göremezsiniz. Bir hamsiyi de köpekbalığının etrafında göremezsiniz. Bu tür ilişkiler ancak karşılıklı genetik yatkınlıkla mümkündür. Hamamböceği etraftaki besin artıklarını tüketerek aşırı bakteri üremesine engel olabildiği halde, insan türü hamam böcekleri ile birlikte yaşamaya hiç de sıcak bakmamaktadır. Birlikte yaşama hamamböceklerine ne kadar çekici gelse de, genetik olarak insana çekici gelmemekte, hatta tiksinti uyandırmaktadır.

Doğada diğer türlere yakınlık gösteren veya diğer türlerden uzak durmaya çalışan hayvan türleri vardır. Bazı hayvan türlerinin içgüdüleri yalnız yaşamaya göre düzenlenmiştir, bazılarınınki sürü yaşamına, bazılarınınki ise küçük gruplar halinde yaşamaya göre. Fakat bu ayırım tür içi sosyallik güdülerine göre bir ayırımdır. Türler arasında da bu konuda bir farklılaşma gözlenir. Bazı türler diğer türlerle yalnızca besin olup olmadıklarına göre ilgilenirler; yenir mi yenmez mi? Bazı türler ise diğer türlere karşı bir yakınlık gösterirler. İnsan türü memelilerin ve kuşların çoğuna karşı yakınlık duyar. Özellikle bu türlerin yavrularını çok çekici bulur, onlara şefkatle yaklaşır. Ama aynı sıcaklığı sürüngenlere ve böceklere karşı göstermez, tersine onlardan uzak durmaya çalışır. İnsan türünden dişiler, memelilerden fare ve kuşlardan baykuş hakkında da tiksindirici-korkutucu duygulara sahiptirler.

Bazı hayvan türleri kendi yavrularını öldürmekten çekinmezler. Grup halinde yaşayan yırtıcı memelilerde bir numaralı dişiden olan yavrular dışındaki yavrular genellikle grup lideri tarafından öldürülür. Birçok memeli türünde hastalıklı veya sakat yavrular anne tarafından öldürülürler. Buna karşın başka bir türün yavrusunu emziren, onu evlat edinen örneklere de rastlanır. Kedi yavrusunu emziren köpekler gibi.

Genetik açıdan bakarsak, insan türünün koyun veya atlar gibi asla et yemeyip yalnızca bitkilerle beslenmesi düşüncesi ütopik bir düşüncedir. Böyle bir durumun, ancak bir genetik mutasyon ile kitlesel olarak gerçekleşebileceğini bekleyebiliriz. Bu durumda bile, et dışındaki hayvansal ürünleri, yani süt ve yumurtayı koyunlar ve atların bile reddetmediklerini teslim etmek zorundayız.

Karar Koridoru ve Patika

Türlerin bu genetik yatkınlıklarının, mutasyonlar dışında değişmesi söz konusu değildir. Ancak bir tür içindeki bireyler arasında, her tür genetik yatkınlığın geniş bir bant içinde dalgalandığını görürüz. A bireyi beslenme tercihinde şu yönde bir ayrıntıya kayarken, B bireyi aynı genetik sınırlar içinde başka bir ayrıntıya kayabilir. Ya da şöyle bir benzetme yapalım: Bir türün beslenme genetiği, o türe özgü bir çizgidir. Fakat bu çizginin bir et kalınlığı vardır, diyelim ki 5mm. İşte bu et kalınlığı, her bireyin kendi karar koridorunu oluşturur. Her birey, o 5 mm.lik karar koridoru  içerisinde diğer bireylerden farklı birkaç mikronluk bir tercih alanında yürür, kendi patikasını yaratır. Aslında her bireyin yürüyebileceği patika birkaç mikrondan ibarettir, ama genetik yapı bundan çok daha genişine, 5 mm.ye izin vermektedir.

Bireyin yaptığı tercihlerin nelere bağlı olduğu, nelere göre değişebildiği, konumuzun aşağıda inceleyeceğimiz “kültürel” yanı ile ilgilidir.

Bireysel Patikamız

İnsan olarak beslenmedeki bireysel tercihimiz, asla genetik çizgimizin, yani karar koridorumuzun dışına çıkamaz. Bu, birey için ölümle sonuçlanır. Fakat genetik beslenme çizgimizin et kalınlığı içinde kendi patikamızı oluştururuz. Patikamız, karar koridorunun bazen sağına yakın ilerleyebilir, bazen soluna yakın, bazen da ortasından. Bazen zig-zaglar çizebilir. Ama asla bu koridorun dışına çıkamaz. Bazen diğer bireylerin çizgileri ile kesişir, bu taktirde çizgi eğilip bükülebilir, çarpışma ve çatışmalara sahne olabilir.

Patikamızı oluştururken, diğer bireylerden farklı olan kendi genetik özelliklerimize tabi olduğumuz gibi, yaşam boyu edindiğimiz deneyimlerimizi ve bilincimizi de kullanırız. Her bireyin parmak izleri gibi, çeşitli metabolizma özellikleri de farklıdır. Yani her hücremizin her türlü yaşam faaliyeti de diğer bireylerinkinden farklıdır. Bu nedenle tat alma, koku alma, az veya çok iştahlı olma, belirli türde bir besinin özellikle peşinden koşma gibi davranışlarda farklılıklarımız vardır.

Alışkanlıklar

Besin almadaki farklılıklar, bireye özgü alışkanlıklar oluşturur. Alışkanlık, bir davranışı artık iyice öğrendiğimiz ve o davranışın bizim için en kolay yol haline geldiği anlamını taşır. Deneyimlerimizden süzülen bu yol, artık kolaydır, güvenlidir ve zihinsel bir araştırma çabasına ihtiyaç bırakmamaktadır. Alışkanlıklar, bilinçli çaba ile edinilebilen ve değiştirilebilen davranışlardandır.

Bilincimiz, alışkanlıkların oluşmasında etkilidir. İlk başta verilerin değerlendirilmesine dayanan tercihler yaparız. Yeterli tekrar sayısına ulaştığında, bu tercihler üzerinde artık değerlendirme yapmamız gerekmez. Zihnimiz, beynimiz ve ilgili kas gruplarımız artık uygun bir yol oluştururlar ve bilinç, sürecin yalnızca girdi-çıktı unsurları ile ilgilenir. Ara kademeler bilincin dışına çıkarlar. Bu alışkanlık edinme sürecine, hayvanlar söz konusu olduğunda “şartlı refleks oluşturma süreci” deriz. Sadece Pavlov’un köpeklerinde değil, tek hücrelilerde bile geçerli olan bir süreçtir bu süreç.

Bilinç

Bilinç, beş duyumuza ek bir duyu organımızdır diyebiliriz. Beynimizin bazı bölgelerinden sinyaller algılar, yani beynin içine bakan bir göz gibidir. Bu sayede beynimizin bazı bölgelerinde olan biteni algılamış oluruz. Ama bilincin göremediği beyin bölgeleri de vardır ve oralarda olup bitenden haberimiz yoktur. Çünkü onları algılayacak özel organımız yoktur. İşte alışkanlığın ve şartlı reflekslerin ara kademeleri, bu algılayamadığımız beyin bölgelerine aktarılırlar. Dikkatimizi yönlendiren bilinç dışı değerlendirme mekanizması da, “anlatılmaz, yaşanır” diye ifade ettiğimiz sezgiye dayalı algılarımız da bu bilinç dışı bölgelerde gerçekleşir. İlhamlarımız ve telepati, vahiy, durugörü türü beyin fenomenleri de.

Bilincimizde, daha önceki yargılarımız büyük önem taşır. Başkalarını taklit, sosyal etkiler, kendi muhakemelerimiz sonucu oluşturduğumuz önceki yargılarımız, beslenme koridorumuzda patikamızın oluşmasında etkilidir. Üstelik bu etki yalnızca insanda değil, tüm canlılarda geçerlidir. Evet, tüm canlıların bu anlamda bilinci vardır ve bilince dayalı bireysel tercihleri, kendi bireysel patikalarının oluşmasına katkı sağlar.

Empati ve Merhamet

 İnsan türünde oldukça gelişmiş bir empati yeteneği vardır. Diğer türlerin empati yetenekleri konusunda fazla bilgimiz yok. Eğer onlarda empati yeteneği varsa bile, bunu biz insanlarla paylaşmalarında ciddi sorunlar olduğunu biliyoruz. Hayvanların bu tür duyguları konusunda fikir sahibi olabilmemiz için, daha on yıllarca onlar üzerinde bilimsel gözlemler yapmamız gerekir.

İnsan kendi duygularını gördüğü herhangi bir nesneye yansıtabilir, bir olay karşısında kendisi hangi duyguları hissediyorsa, o nesnenin de aynı duyguları hissedeceğini varsayarak o nesneyi değerlendirir. 1980’lerın ortalarında İtalyan bilim adamları tarafından beyindeki “ayna nöronların” keşfedilmesinden sonra empati üzerine bilgilerimiz daha da netleşti.

Birisi güldüğü zaman biz de güleriz, birisi esnediği zaman biz de esneriz. Çevremizde üzgün biri varsa, biz de hüzünleniriz. Acı çeken birisini gördüğümüzde biz de aynı acıyı çekiyormuş gibi oluruz. İnsanlardaki bu gelişmiş empati yeteneği, çevrelerindeki diğer canlılara karşı merhamet duygusunun temelini oluşturur. Kendisinin hayat hakkı kutsaldır, o halde şu karşısındaki hayvanın da hayat hakkı kutsaldır. Kendisi haksızlığa uğradığı zaman acı çekip isyan etmek ister, o halde şu karşısındaki hayvan da haksızlığa uğradığında acı çekip isyan etmek isteyecektir… Eğer empati yeteneğimiz yeterince baskın olsaydı, insanoğlu evrenin gördüğü en merhametli, koruyup kollayıcı canlı olacaktı. Melekleri bile kıskandıracaktı belki.

Fakat insanın yetenekleri bu kadarla sınırlı değildir. İnsanda, birtakım başka koşullarda empati yeteneğini bastırma yeteneği de oldukça gelişmiştir. Aşağıdaki başlıkta bu konuyu ele alıyoruz.

 Biriktirme ve Sosyal Statü

 İnsan türü, aynı zamanda biriktirmeye eğilimli bir türdür. Pek çok canlı türü, doğada bol miktarda bulunan besinleri ile günübirlik geçinip giderken, insan gelecek günler kaygısı ile besinlerini saklamaya yönelir. Fare, sincap gibi bazı kemirgenler de böyledirler. Köpekler de fazla buldukları kemikleri toprağa gömerler ve sonra onları çıkarıp yerler. Karıncaları zaten herkes biliyor. Çoğu örümcek türü de yakaladıkları böcekleri bir kozaya sarıp saklarlar. Biriktirme, bilinçli bir davranıştan çok, genetik bir eğilimdir, içgüdüseldir. Hayvanlar arasında en zeki oldukları söylenen maymunlar ve yunuslar hiçbir şey biriktirmeye çalışmazlar.

Biriktirme davranışı yalnızca besinler için geçerli değildir. Mesela kargalar, küçük parlak nesnelere ilgi duyarlar ve yüzük, boncuk gibi şeyleri insanlardan çalıp yuvalarında saklarlar.

İnsanda ayrıca, üyesi olduğu grup içerisinde diğerlerinden önde olma, daha iyi, daha güzel, daha ilgi gösterilen birey olma, diğerlerine hükmetme eğilimi vardır. Sürü hayvanlarında veya tek yaşayan hayvanlarda bu eğilim görülmez. Küçük gruplar halinde yaşayan hayvan türlerinin çoğunda bu eğimli gözlemleyebiliriz. Köpek gruplarında bir liderlik ve hiyerarşi mücadelesi vardır. Daha geniş, 40-60 kişilik maymun gruplarında da bu liderlik ve hiyerarşi mücadelesine rastlarız. Sürü halinde yaşayan serçelerde bu eğilim yokken, grup halinde yaşayan kargalarda bir hiyerarşi gözlenir.

İnsan türü ne tek başına yaşayan türlerdendir, ne de sürü halinde yaşar. İnsan türü de küçük gruplar halinde yaşayan bir türdür. Bakmayın milyonluk şehirlerde yaşadığımıza, aslında her birimiz aile ve iş çevremizden oluşan, telefon fihristimizde kayıtlı numaralar kadar geniş bir “grup” içinde yaşıyoruz. Bu grubun dışındaki insanları gündelik hayatımızda genellikle yok sayarız, görmezden geliriz.

 Grup içi hiyerarşi mücadelesi gibi bir derdiniz varsa, zaman zaman rakibinize karşı empati duygunuzu kapatmanız gerekir. Ona hem acıyıp, hem de onun üstünde olmanız mümkün değildir. Bu nedenle bu tür canlılarda, aynı zamanda, gerektiğinde empati duygusunu baskılama yeteneği de vardır.

İnsan diğer insanlardan daha saygın olmak(hiyerarşide üst sıralarda yer almak) veya gelecek için daha fazla şey biriktirmek istiyorsa, çevresine şöyle bir baktığında bu amaca ulaşmak için her türlü içsel malzemeyi bulabilir. Öncelikle empatiyi kapatacak, sonra diğerlerinin zayıf anını kollayacak, saldıracak, çalacak, statüsünü ve biriktirdiklerini korumak için tedbirler tasarlayacak, bu tedbirleri de gerekiyorsa en gaddar yöntemlerle uygulamaya koyacaktır.

Peki insan empati ile gaddarlık arasındaki dengeyi nasıl kurar? İnsanın bu tür davranışları ile ilgili çizgisinin et kalınlığı, koridoru; bir yanda empati, diğer yanda gaddarlık ile sınırlanır. Bu koridor içindeki bireysel patikası ise duygularındaki gel-git’lerden, deneyimlerinden  ve kültürel etkilerden meydana gelir.

 Kültürel Etkiler

“İnsan, toplum ile birlikte ise insandır. Toplumsal yaşamı olmasa idi, tek başına bir insan bugünkü anlamına ulaşabilmek için ne bir dil geliştirip, ne ateşi ehlileştirip, ne de karmaşık aletler geliştirip bilincini ve düşüncesini olgunlaştırabilirdi. Zihinsel bazı üstünlükleri ve fiziksel birçok eksiklikleriyle, binlerce tür arasında yaşama mücadelesi verip dururdu. (…) Fakat aynı toplumsallık, insanın bilincine oldukça kalın çizgilerle sınırlar da çizmiştir. İşte sosyal psikoloji, daha çok bu sınırlar üzerinde çalışmaktadır.

“Daha çocuklukta, eleştirel düşünme ve bağımsız yargı engellenmekte, ve belli bir sınır dışındaki düşünce ve yargılar, hatta algılar köreltilmeye çalışılmaktadır. Herşeyi soran ve irdeleyen çocuk merakı, büyükleri bazan güldürür, ama daha çok da sıkar. Çocuk sorusuna cevap alsa da, almasa da; veya aldığı cevap tatminkar olsa da, olmasa da, bu cevaba eşlik eden mimik ve tavırlardan, neleri düşünmesinin hoş karşılanıp, nelerin ilgisizlik ve baştan savma ile karşılandığını anlar, böylece kendisine bir yol çizer. Bazı sorular ise açıkça azarlanabilirler. Ayrıca çocuk, mesela kendisine yalan söylenmesinin kötü olduğu öğretildiğinde, anne-babasının birbirine yalan söylediğini çok çabuk farkeder. Bir-iki uyarma tecrübesinden sonra, bu türden bazı tutarsızlıkları farketmemesi gerektiğini anlar, giderek de farketmez hale gelir. Bu, çocukta eleştirel düşünmenin ve yaratıcı zekanın, toplum yararına bastırılmasıdır. Bu tür “zibidi” tavırların devam ettirilerek alışkanlık halinde saklanması, yaygın kanıya göre en azından faydasızdır, genellikle de bireyin topluma uyumu açısından tehlikelidir çünkü.

“Bunun bir sonucu olarak, düşündüğümüz pek çok şey, aslında kendi düşüncemiz değildir. Ailemizin, öğretmenlerimizin, arkadaş çevremizin, yayın organlarının, medyanın, vb. düşünceleridir bizim düşündüklerimiz. (…)

“Bence siz de çok az düşünürsünüz. Yılda üç veya dört kezden fazla düşünen çok az kişi vardır. Size bunu söyleyen ben bile, ünümü haftada iki veya üç kez düşünmekle yapmışımdır.” (Bemard Shaw)

(…)

“Eric Fromm, bu konuda şunları söylüyor: “Modern insanın düşündüğü ve söylediği şeylerin çoğunun, herkesin düşündüğü ve söylediği şeyler olduğunu unuturuz. İnsanın kendine has bir şekilde düşünme yeteneğine ulaşamadığını, -yani kendi kendine düşünemediğini – de unuturuz. (…) Herkesin bizden beklediği hareketlere uymaya da yürekten hazır olmamız, başkalarından farklı olmaktan ise aynı şekilde son derece korkmamız yüzünden bu derece güçlü olan kamuoyu ve ‘sağduyu’ gibi anonim otoritelerin rolünü gözden kaçırırız.”

(…)

“Aslında düşüncemizin üstündeki bu baskıları, toplumsal güdülerimizden kaynaklanan bir düzenleme ile kendimiz yaratırız. Yani başkaları ile aynı şeyleri düşünmek bize haz verir ve bizi çeker. Başkalarından farklı düşünmekten de kaçınmaya çalışırız. Çünkü farklı düşünceler, karşı koymalara ve huzursuzluklara gebedirler, toplum yaşamı açısından tehlikelidirler. Toplum, şu veya bu şekilde farklı üyeleri dışlamaya, itmeye eğilimlidir. Hatta evrimde, tür içi ayıklanma diyebileceğimiz bir olayın da rolü vardır. Sakat, geri, acaip mutasyonlara uğramış bireyler, diğerleri tarafından tiksindirici bulunarak öldürülürler. Tavuklar, zayıf ve çirkin, hastalıklı olanları devamlı gagalayarak dışlamaya çalışırlar. Horozlar da bu gibilere yüz vermezler. Kedi ve köpekler, hastalıklı ve “mutant” yavruları boğarlar. İnsan topluluklarında, “Quazimodo”lar hep itilip kakılırlar. Sağ kalsalar bile, çiftleşecek eş bulamazlar, kendilerine hakir davranıldığı için besin ve barınma imkanlarından en az yararlanabilirler. Böylece, genlerinde taşıdıkları olumsuz özellikleri, yavru sahibi olarak sürdürmeleri kısıtlanmış olur.. Bazan da taşlanarak kovalanırlar toplumdan. Bunlar, başkaları bir şey yapmasa bile, diğerlerine benzemedikleri için utanıp sıkılırlar ve kendi kendilerini tecrit etmeye çalışırlar. İşte düşünme bazında da, bizi başkalarından farklı olmaktan caydıran duygunun kökeni bu olabilir. Toplum içinde bireyler, çıkarları açıkça karşı karşıya gelmedikçe, “uzlaşma” eğilimindedirler.

“İnsanlar, içgüdülerini bile tatmin ederken, önceden belirlenmiş yollarla  yaparlar. Nasıl ve ne gibi koşullar altında yemek yiyecekleri, eşleşecekleri ve konut güvenliğini tadacakları büyük çapta görenek, gelenek, yasalar ve toplumsal standartlarla ayarlanır.”(Muzaffer Şerif- Ünlü Türk sosyal-psikoloğu Muzaffer Şerif, sosyal psikolojinin kurucularından sayılır ve Sheriff olarak bilinir)

Yukarıdaki pasajlar “Düşünen Hayvan- Bir Canlılar Psikolojisi Denemesi” kitabından alınmıştır.

Evet, diğer canlılara karşı davranış koridorumuzdaki kişisel patikamızın oluşumunda toplumun etkisini, yani kültürel etkileri daha somut ele alabiliriz şimdi.

Dinler ve gelenekler

Bu konuda düşünüş ve davranışımızı etkileyen en önemli etmen dinler olmuştur. Bilim bu konuda iddialı konuşmaktan uzak durmaktadır, çünkü konu ana bölümü ile “ahlaki” alana girmektedir. Ahlaki alandan ise aile ve dar çevre sorumludur ki, onları da –etkilenmek istenen yeni bireye göre daha muhafazakar olmaları itibariyle- dinler etkilemektedir. Dinlerden sonra ikinci önemli etmen olarak gelenekleri sayabiliriz.

Dinlerin Hayvan Haklarına yaklaşımı konusu, etraflıca ele alınmayı hak eder ve ayrı bir makalede değerlendirilmelidir. Fakat kısaca bir çerçeve çizebiliriz sanıyorum.

Bugüne kadar ulaşabilen dinler hakkındaki bilgilerimize göre, istisnasız her din, diğer insanlara ve hayvanlara, hatta bitkilere saygılı olmayı, onlara zarar vermemeyi, haksızlık etmemeyi öğütler. Her din bu ilkede, ortaya çıktığı çağın ve toplumun mevcut geleneklerini ve düşünme-davranış alışkanlıklarını dikkate alarak insanlar lehine ve toplumsal hiyerarşide tepede bulunan insanlar(hakim sınıflar) lehine bazı yumuşatmalar sağlar. Buna rağmen çağına ve toplumuna göre hala radikaldir. Fakat her dinde, kısa bir süre sonra insanlar, dinin ortaya koyduğu prensipleri kendi koridorlarının empati veya gaddarlık sınırına yakın yorumlayarak patikalarını farklılaştırmayı başarırlar.

Eşref-î mahlûkat

Buna en çarpıcı örneklerden biri, İslam dinindeki “insan eşref-î mahlukat’tır – insan yaratılmışların en şereflisidir” söylemidir. Bütün İslam dünyasında yaygın olarak kabul gören bir söylemdir.

Bu söylem, insan dışındaki evrene bakarken kategorik bir ayrım yapmamıza neden olur. Bir evren vardır, bir de onun içindeki her şeyden daha şerefli olarak yaratılan insan. Bu söyleme kaynak olarak gösterilen bir hadis yoktur İslamda. Tersine hadis kitapları, hayvan haklarını gözeten, hayvanlara kötü muameleyi yasaklayan hadislerle doludur.( Bkz: İslâm’da Hayvan Hakları, Prof.Dr. Hüseyin Elmalı. Ayrıca bkz: Animal Rights: An Islamic Perspective By V.A. Mohamad Ashrof , Activist and Writer – India)

Aynı şekilde, Kur’an da, hayvanlara kötü muameleyi yasaklayan, hayvanların da insanlar gibi ruhları olduğunu, onların da birer ümmet olduğunu, onların da mahşer günü haklarını talep edeceğini söyleyen ayetlerle doludur.

(En’âm 38); “Ve yerde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadı ile uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi ümmetlerdir. Biz kitapta hiçbir şeyi noksan bırakmadık, sonra Rab’lerinin huzuruna getirileceklerdir”

Eşref-î mahlukat söylemi, Kur’andaki bir tek ayete dayandırılır; İsra suresi 70. ayet.

“Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”(Diyanet işleri meali)

Fakat aynı ayetin başka çevirileri de vardır:

“Biz Ademoğulları’nı gerçekten çeşitli ayrıcalıklarla donattık. Onlara karada ve denizde taşıtlar sağladık, kendilerine temiz besin maddeleri bağışladık, onları yarattığımız diğer canlıların çoğundan üstün kıldık”.” (Fi-zilal il Kuran)

“Yemin olsun, biz, âdemoğullarını onur ve üstünlükle donattık, onları karada ve denizde binitlerle yükledik. Onları, güzel ve temiz rızıklarla besledik. Ve onları, yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (Yaşar Nuri Öztürk)

Ayette şeref ile ilgili Arapça kelime “kerem” kelimesidir (“ve lekad kerremnâ benî âdeme…”) ve hem asalet, soyluluk anlamına, hem de cömertlik, eli açıklık anlamına gelmektedir. Nitekim Allahın isimlerinden olan “Kerîm” ismi de “cömert, kerem sâhibi; muktedirken affeden, cömertlik duygusunu veren, va’dini yerine getirendir. Çok ikrâm edici, kerîmi olan demektir.” Ayetin sonunda ise insanın “en üstün” değil, “birçoğundan üstün” yaratıldığı açıkça belirtilmektedir.

Bu ayete bakarak insanı tüm evrenin karşısına koyabilen “eşref-î Mahlûkat” anlayışı, hem insanın kendi patikasını oluştururken nerelere kadar cüret edebileceğini gösterir bize, hem de bu tür yaklaşımların bile nasıl bir milyardan fazla insanın patikasına damgasını vurabileceğini gösterir. Kültürel etkinin gücüdür bu.

Kendi suretinde yarattı

İnsanların hayvanlardan üstün olduğunu anlatan diğer bir söylem de, Allahın insanı kendi suretinde (kendine benzer) yarattığı söylemidir. Bu söylem islama, Yahudilikten ve Hırıstiyanlıktan geçmiş ve ne yazık ki yerleşmiştir.

TEVRAT – YARATILIŞ KİTABI

Dünyanın Yaratılışı ve İnsanların Günaha Düşüşü:
Eski Antlaşma

1.Bölüm

Tanrı, “İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım” dedi, “Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.”
27  Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı.
28  Onları kutsayarak, “Verimli olun, çoğalın” dedi, “Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun.

İncil:

1. Korintliler 11:
7. (…) Çünkü erkek Tanrı’nın benzeyişinde olup Tanrı’nın yüceliğini yansıtır. Kadın ise erkeğin yüceliğini yansıtır.

İslamda aslında Tanrı-insan benzerliğine kökten bir karşı çıkış vardır.

İhlâs Suresi:
4. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.
Şura Suresi:
11. O, gökleri ve yeri yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle sizi üretiyor. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

Bir hadiste; “Şüphe yok ki, Allah, insanı rahman suretinde yarattı.” Deniyor.  Bu hâdis-i şerifin yanlış değerlendirilmemesi için bazı noktaların göz önüne alınması gerekmektedir. Hâdis-i şerifte, Allah ve Rahman isimleri ve bir de yaratma fiili geçiyor.

Cenâbı Hak, cisimden ve suretten münezzeh. Ama gel gör ki, insan bu hadisi okurken nefis ve şeytan onun hayalini ifsat eder ve sanki hâdis-i şerif, “Allah, insanı kendi suretine benzer bir şekilde yarattı.” şeklindeymiş gibi yanlış bir anlayışa götürür. Hadiste geçen Rahman ismine bilhassa dikkat etmek ve bu kelâmı, “Allah’ın rahmetinin bütün varlık âlemi içinde, en fazla insanda tecelli ettiği” şeklinde anlamak gerekir.

Allah(c.c)’ın zati sıfatlarından olan “Muhâlefetün Lil Havâdis” sıfatı hemen hemen bütün Müslümanlar tarafından bilinmektedir. Muhâlefetün Lil Havâdis; “Allah’ın, yarattığı varlıklara hiçbir biçimde benzememesi” demektir.”

http://www.sorularlaislamiyet.com/article/21/allah-insani-rahman-suretinde-yaratti-hadis-i-serifi-nasil-anlasilmalidir.html

http://www.mumsema.com/sizden-gelen-sorular/82630-allah-insani-kendi-suretinde-mi-yaratti.html

İslamda hayvan hakları konusundaki belki en veciz hikaye şudur: Kanuni Sultan Süleyman, Topkapı Sarayının bahçesindeki meyve ağaçlarına zarar veren karıncaların itlaf edilmesinin dinen caiz olup olmadığını Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’ye sorar:

Dırahta ger ziyan etse karınca

Günâhı var mıdır ânı kırınca?

(Eğer karınca ağaca zarar veriyor, onu kurutuyorsa, karıncayı yok etmenin bir günahı var mıdır?)

Ebussuud Efendi, zamanın şeyhülislamıdır. Kanuni’ye hoş görünmek için, karıncanın ölmesinden ne olur padişahım, diyebilirdi. Fakat o, Kur’ana ve hadislere uygun bir cevap verir:

Yarın Hakk’ın dîvânına varınca

Süleyman’dan hakkın alır karınca.

Dinlerde hayvan dostluğu-düşmanlığı

Her dinde, hayvan dostu ve hayvan karşıtı yorumları bulmak mümkün. Çünkü sorun bir din sorunu değil, insanın empati yeteneği ile ilgili bir sorun. Her dinin mensupları arasında da bu yetenek açısından farklı düzeylerde bireyler bulunabiliyor. Her birey, kendi algılamasına ve kendi duygusal tatminlerine göre mevcut dinsel, kültürel önermelere kendi yorumu ile bakıyor.

Eseniler(eski bir Yahudi tarikati), yerleşmiş oldukları kumran vadisi yakınlarındaki bir mağarada bulunan ölü deniz yazıtları adı verilen el yazmaları sonucu varoldukları kesinleşen , bu keşiften önce efsane olarak adledilen yeryüzünde yaşayan melekler gibi yakıştırmalara maruz kalmış gizemli topluluk. Vejeteryan bir toplulukturlar ve asla hayvan kurban etmezler. 

“Talmud’a göre (Sanedrin 59b) Adam ile Noah’ın dönemi arasındaki süre boyunca insanoğlunun et tüketmesi yasaktı. Bu yasağı kim koymuştu? Tabii ki Aşem. Et tüketiminin yasak olduğunu nereden anlıyoruz peki? Tabii ki Tora’dan.

Dilerseniz Tora’mıza başvuralım ve Bereşit Kitabı’nı açalım (1:29-30): “Tanrı ‘İşte tüm yeryüzü üzerindeki tohum üreten her bitkiyi ve tohum üreten meyveleri olan her ağacı size verdim; sizin için yiyecek olacaklardır’ dedi. ‘Yeryüzünün tüm vahşi hayvanlarına, gökyüzünün tüm kuşlarına ve yaşayan bir cana sahip olup yeryüzü üzerinde hareket eden her canlıya ise, yiyecek olarak tüm yeşil otları verdim.’”

Bereşit Kitabı’nın yandaki iki ’Pasuk’una göre Tanrı; insanoğlunun tahıllar, meyveler ve otlarla beslenmesini emrediyor. Yani vejetaryen olmasını istiyor.

2. Görüş: Tanrı’nın insanoğlunun et yemesine izin vermesi, sadece bir ayrıcalıktır. Neden mi? Çünkü Tanrı et yeme iznini Nuh Tufanı’ndan sonra vermiştir. Yirminci yüzyılın önde gelen Yahudi düşünürlerinden ve Erets Yisrael’in (devlet olmadan önce) ilk Baş Hahamı olan Rabi Abraham Isaac Hakohen Kook’a göre bu izin, insanoğlunun tufan sırasında zayıf düşmesini telafi etmek üzere verilmiş geçici bir imtiyazdı. Rabi Kook’a göre, tüm yarattıklarına karşı merhametli olan Tanrı, hayvanların yenmek üzere katledilmesine sonsuza dek izin vermiş olamazdı.

Oysa Mısır’dan çıkan Bene Yisrael (Şemot 11:4-5) şöyle sızlanmıştı: “Bene Yisrael eski şikâyetlerine dönüp ‘bize kim et yedirecek?’ diyerek ağladı. Mısır’da bedava yediğimiz balıkları hatırlıyoruz; salatalıkları, karpuzları, pırasaları, soğanları ve sarımsakları!’” Bene Yisrael’in kışkırtıldığını ve onlara eti hatırlatanın, aralarına karışarak Mısır’dan yanlarında çıkan yabancı unsurlar (erev rav) olduğunu unutmamak gerekir ama kabul etmeliyiz ki, et yiyememe düşüncesi bile gözyaşı dökmelerine yetiyormuş.

Yeşaya Kitabı’na (11:6-9) göre Maşiah geldiği zaman, insanlar ve hayvanlar yine vejetaryen olacak:

Ve kurt, kuzu ile yaşayacak,

Aslan, öküz gibi saman yiyecek,

Kutsal Dağımın her yerinde kimse acıtmayacak ve yok etmeyecek.”

http://www.salom.com.tr/newsdetails.asp?id=85248#.UXOjc6IqwqM

 Budizmde de vejeteryanlığı ve hayvanlara kötü muameleyi bir arada görürüz.

Budizm’deki vejetaryenliğe ve hayvanların şiddet uygulanarak öldürülüp avlanmalarına tepki olarak Ahimsa (şiddete karşı olma) mantığıyla, Hindular et ile beslenmeyi kesin olarak yasaklamıştır. Tabii ki bu durum Vedik zamanında farklıydı; çünkü o zamanki yaşam koşulları farklıydı. Bazı Hindu yazılarında sığır etinin, kurban eti olduğu zaman yenilebileceği yazar.

Hindular vejetaryenliği ahlaklı bir yaşam biçimi olarak görürler; onlara göre et bir katliam ürünü ve pistir. Brahman‘ların beklentisine uygun olarak, halkın her kesiminde vejetaryenlik vardır. Hinduların hemen hemen tümü sığır etini yemeyi reddeder. 2004 nüfus sayımına göre, Hint halkının %25’i vejetaryendir. Bu durum eyaletlerde değişiklik gösterebilir, örneğin Gujarat halkının %69’u vejetaryen iken Tamil Nadu halkının sadece %21’i vejetaryendir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Hinduizm

Bunun yanında sofrada canlı maymunların beyninin yendiği coğrafya da Budist coğrafyadır, erkekliği güçlendirdiği iddiasıyla kaplanların “penisi için” soylarının tüketildiği coğrafya da aynı coğrafyadır.

Aydınlanma çağı

Ateist yaklaşımların da, pozitivist yaklaşımların da aynı uygunsuz patikalara sapabildiğini unutmayalım. Descartes’a göre hayvan canlı bir şekilde kesilirken yükselen çığlıkları bir

çalar saatin vuruşlarından fazla bir anlam taşımamaktadır. Birçok bilim insanı, araştırmalarında Descartes’ı takip etmiştir. Descartes gibi Aristoteles’de hayvanlar üzerinde deneyler uygulamaktaydı. Descartes ve takipçilerinin oluşturduğu “Kartezyen Felsefe”, hayvan hakları konusunda bütün yeniçağ düşüncesine hakim olabilmiştir.

Aslında Descartes bu görüşlerini Aristo’dan çok hırıstiyan ilahiyatçılara borçludur. St. Augustine (354-430) “hayvanların aklı olmadığından, onların acı çekmelerine karşı ilgi duymamız gerekmez. Bu nedenle onların hakları da yoktur” der.  Galen (MÖ 130– MÖ 199) ve takipçilerine göre, “hayvanlar sadece tıbbi araştırmalar ve deneysel modeller olarak değer taşırlar.”  St. Thomas Aquinas (1225-1274), “hayvanların ruhu ve doğal hakları yoktur ve aklı olmayan yaratıklar, akılla yönlendirilen insan hayatında bir yakınlaşmaya konu olamazlar” der.

Ateistlerden modern tüketim toplumunun sıkı savunucuları da var, sade yaşam savunucuları da, veganlar da. Çağımızın Hayvan Hakları mücadelesinin bayrağı şimdilik onlarda gibi görünüyor. Faskat Ateistler arasında, modern tüketim toplumunun sıkı savunucuları da var.

Neden olmasın?

Eğitim ve özendirme sayesinde olumlu davranış geliştirme örnekleri(olumlu patika kalıpları) de vardır. Sufiler, mistikler, guru’lar, mensup oldukları dinin şeraitinin aksine, kendi hayatlarında çevrelerine hiç zarar vermeden yaşamayı başarabiliyorlar. Hayvan deneylerine karşı çıkan pozitivist bilim insanları da. Evinde bulduğu bir böceği öldürmeyip, nazikçe tutup dışarıya çıkaran insanlar bunlar. Çevreden en az alıp, çevreye en fazla vermek üzerine düzenliyorlar hayatlarını. Amish, Quaker gibi Hırıstiyan mezhepleri, bazı Yahudi tarikatları savaşmayı reddediyorlar(vicdani red dediğimiz şey) ve askerlik yapmıyorlar. Bunlar nüfus olarak çok az da değiller, yüzbinleri buluyorlar. Amish’ler ABD’de anti-modernist bir yaşam sürüyorlar, elektrikli ve motorlu araç kullanmıyorlar, tarım ve el sanatları ile geçiniyorlar. Çocuklarını 18 yaşına gelince serbest bırakıyorlar. Fakat bu çocukların yüzde sekseninin kendi kararları ile topluma geri döndükleri görülüyor.

Bu tür örnekler bize, kültürel etkinin gücünden yararlanma konusunda cesaret vermeli. Hayvan dostluğu konusunda olduğu gibi, genelde çevre duyarlılığı ve “sade yaşam” konusunda da kapsamlı bir kültür oluşturma hedefimiz olmalı. Çünkü bireysel patikamızın içinde nasıl bir yol izleyeceğimizi gösteren haritayı kendimiz oluşturmaya kalktığımızda zorlanabilir, başaramayabiliriz. Ama birileri bize uygun haritayı kabaca da olsa tarif ediyorsa, o yoldan ilerlemeyi kolaylıkla benimseyebiliriz. Buna eğitim diyoruz. Benzer eğitimi alan-veren insanlar topluluğu, bir kültür oluşturur. Aile kültürü, grup kültürü, coğrafya veya insanlık kültürü.

Böyle bir kültürü oluşturabilmek için dinlerden, ideolojilerden, mitlerden, geleneklerden ve hatta masallarımızdan, atasözlerimizden itibaren mevcut kültürümüzü ciddi bir ayıklamaya tabi tutmamız gerekiyor. Zor bir iştir ama, başarı vaadeden bir iştir. Sloganlar düzeyinde Hayvan Hakları savunuculuğunun kolaycılığı ile kıyaslandığında yıldırıcı bir manzara ortaya çıkabilir. Ama hem sloganlarla bir yere varamayız, hem de “kuzu kurt ile yatacak” gibi ütopik hedefler yerine bilimsel, ayağı yere basan, gerçekçi hedeflere yönelebileceğiz bu sayede.

 

 

“HAYVAN DOSTLUĞU” KÜLTÜREL Mİ, GENETİK Mİ?” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.