Hayvan Bakış Açısı Kuramı III. Kısım: Türcülük ve Hiyerarşinin Doğuşu

Dr. Steve Best

Hayvan bakış açısı,  insanlar ve hayvanlar arasındaki dinamik, sembiyotik karşılıklı etkileşimler aracılığıyla toplumların köklerini ve bu toplumların gelişimini inceler; bu sebeple tarihi insanın bir özne oluşunu var olan bütün şeyler arasında kendine özgü tek varlık olarak cisimleştiren evrimci bir konumdan yorumlamaz, ayrıca Promete türünün otonom eylemleri olarak da yorumlamaz; tam tersine, hayvanları insan tarihinin olmazsa olmaz bir parçası ve kendi içinde ahlâk özneleri ve otonom özneler olarak gören ortaklaşa evrim optiği aracılığıyla yorumlar. İnsanların hayvanlarla barışçıl ve hürmet barındıran bir ilişki sürdürüp sürdürmediği ya da şiddete ve sömürüye meyilli bir tür olup olup olmadığımız konusuna gelirsek, hangisi olursa olsun bunun insan psikolojisi, toplumsal formasyon ve değişime, ayrıca doğal çevreye net bir etkisi olmuştur.

Hayvanlar başlangıçtan itibaren insan serüveninin bir parçası oldu. Hayvanlar kadim hominid atalarımızın artık uyanışa geçen zihinlerine uyarıcı etkilerde bulundu; toplumsal yaşamı organize etmek için bir model, bir imge ve bir metafor görevi gördüler; hem tanrı hem de rehber ruhlardı hayvanlar;  gökleri aydınlatan yıldızlardı; canlı evrenin bizimle beraber ortak sakinleriydiler; kaynaktılar, giysiydiler, yiyecektiler; toplumlarımıza karıştılar, evcilleştirildiler, ve bu şekilde yaşamı çoğaltarak bizimle ortaklaşa evrim geçirdiler. Ama ne yazık ki hayvanlarla sömürücü, türcü ilişkilerimiz on bin yıldan fazladır sürüyor, şu anda bütün yaşamları ve gezegeni tehdit eden krizleri biçimlendiren şey de bu; bu yüzden  tarihimizi ve  psişelerimizi tarım toplumu ve hayvanların evcilleştirilmesiyle başlayarak yaralayan, diğer hayvanlarla kurduğumuz çoğu kez şiddet dolu, yabancılaşmış, yıkıcı ve hiyerarşik ilişkilere odaklanacağım.

Büyük ölçekli avlanmalar, türcülük, hayvanların evcilleştirilmesi, at ve büyük baş hayvanların savaş gibi sosyal dinamiklerde tarihin biçimlendirilmesinde oynadığı roller olmasaydı insan toplumunun evrim geçireceğini düşünmek zor. Belki de insan tarihindeki en keskin devrim, avcı toplayıcı topluluklardan tarım toplumuna geçiştir. Bulabildikleri her yerde yiyecek almaya dayanan göçebe bir hayat tarzının yerine insanlar bitki yetiştirmek ( çiftçilik) ve hayvan beslemeye (hayvancılık) ve böylece bir yere yerleşerek bir çok vahşi hayvan türünü evcilleştirmeye başladı. Hayvanların  “evcilleştirilmesi” bir esaret, hadım etme, üremeye zorlama, zincirleme, dağlama, kulak keserek numaralandırma, sömürme ve öldürme rejimi yerine kullanılan bir örtbas etme ifadesidir. Adı sayılan eylemlerin her biri hayvanların istemediği, katlanmak zorunda kaldığı, insanların empoze ettiği zulümlerdir. Hayvanları fethetmek, köleleştirmek, kendi mülkleri ilân etmek; gıda olmaları, giyecek olmaları, emek güçleri için, ulaşım ve savaşta kullanmak için hayvancılıkla uğraşanlar kafesler, zincirler, kırbaçlar, elektrikli değnekler ve dağlama demirleri gibi teknolojiler geliştirdi.

Jim Mason’a göre; çiftçilik ‘bereketli hilâl’ gibi bir çok farklı bölgede ortaya çıktı;  ama Orta Doğu’da genişlemeci ve hakimiyetçi yaşam tarzıyla, aynı anda büyükbaş hayvanların, atların, keçilerin ve koyunların evcilleştirilmesine dayanan yaşam tarzıyla Mısır, Maya, İnka, Aztek, Çin ve Hindistan’dan ayrılıyordu. Hayvanlar ve bitkilerin evcilleştirilme sürecinde tarımla geçinen toplumlar ve hayvancılıkla uğraşan kültürler yaratılırken bir dizi dramatik değişim toplumlarda ve dünya görüşlerinde devrimler meydana getirdi; insanların birbiriyle, diğer türlerle ve doğayla olan ilişkilerini tamamen değiştirdi. Tarım toplumlarının ortaya çıktığı her yerde yiyecek fazlası oluştu, nüfus arttı, topraklar genişledi, büyük ölçekli savaşlar yaşandı; ataerkillik, devlet, bürokrasi ve sınıf gibi her biri hayvan sömürüsü ve türcülüğün kanlı topraklarında  görülen  ilk toplumsal hiyerarşiler  ortaya çıktı. Toplumlar sosyal tabakalara ayrıştıkça, politik güç olarak merkeziyetçilik öne çıktı, ekonomik anlamda kompleks bir hâl aldı, teknolojik olarak yenilendi ve bu süreç içerisinde insanlar kendilerini doğadan ayrı, bağımsız ve  diğer hayvanlardan üstün görmeye başladı. Gerçekten de “insan”ın doğasını “hayvan”ın tam zıddına yerleştirdiler, bunu insanın “rasyonel bir özü” olduğu, hayvanlarınsa ”düşünme becerisinden, psikolojik/sosyal kompleksitelerden mahrum yaratıklar” olduğu iddiasına dayandırdılar.

Avlanma ve hayvancılığın doğrudan bir sonucu olarak insanlar baskıcı bir dünya görüşü edindi, hayvanların baskı altına alınması ve öldürülmesi böylece diğer insanların ezilmesi, sömürülmesi ve  öldürülmesinin yolunu açtı. Kadınlara cinsel anlamda boyun eğdirilmesi ancak hayvanların evcilleştirilmesinden sonra mümkün oldu. Erkekler kadınların üreme kapasitesini kontrol etmeye başladı, baskıcı cinsel normlar dayatıldı, kadınlar aşağı bir konuma indirgendi, bütün bunların sonucu olarak ataerkil tanrılar ve kültürler yaratılmış oldu. Tarımı başlatan ilk bölge olan Orta Doğu’da kölelik başladı. Aslında kölelik hayvanları evcilleştirme pratiklerinin bir uzantısı olarak gelişti. Sümer gibi bölgelerde  kölelere hayvan sürüleri gibi davranıldı, erkekler hadım edildi, kadınlarla beraber çalışmaya zorlandı. Modern uluslararası  köle ticaretinde kullanılan kırbaç, zincir, dağlama demiri, elektrikli değnek gibi gaddarlık içeren kontrol ve esaret teknolojileri öncelikle hayvanlar üzerinde mükemmelleştirildi.

Jeremy Rifkin’in söylediği gibi; büyükbaş hayvanlar baskıcı kültürlerin ortaya çıkmasında net bir role sahiptir. Sabanla toprak sürme ve tarımcılık sayesinde büyükbaş hayvanların sömürüsü insan uygarlığının gerçekleşmesini sağladı; Rifkin’e göre Batı uygarlığı ineklerin ve boğaların sırtında yükseldi, bu hayvanların güçlü ve büyük bedenleri yiyecek, giysi ve emek gücü için sömürüldü. Rifkin’e göre MÖ 4400’de Kurganlılar, Güney ve Doğu Avrupa’ya büyükbaş hayvan sürüleri götürüyor ve küçük, barışçıl Neolitik köy topluluklarını toynaklı ordularla ve şiddete başvurarak kendilerine boyun eğdiriyordu. Böylece dünya tarihinde ilk göçmen büyükbaş hayvan imparatorluğu ortaya çıktı, aynı zamanda Avrupa’daki barışçıl çiftçi kültürlerine de son verildi. Onların kültürü büyükbaş hayvanlara dayanıyordu, Kurganlar daha hareketli ve dinamiktiler. Tarım toplumundan farklı olarak toprakla ilgileri yoktu, toprakla aralarında kutsal bir bağ bulunmuyordu; onların kimliği harekete, sömürüye, silahlara, büyükbaş hayvanlara ve yer değiştirmeye dayanıyordu; bağımsızlığı, militarizmi, açgözlülüğü ve kendilerine faydası olacak şeyleri kullanmayı kendileri için önemli görüyorlardı. Avrupa’yı büyük ölçekli hayvancılıkla, askeri teknolojiyle, hız ve yer değiştirmenin önemiyle tanıştıranlar, işte bu insanlardı.

Bunun gibi, “Tüfekler, Mikroplar ve Çelik “ adlı kitabında Jared Diamond güçleri ve hızları kendilerini kumanda eden ordulara önceden görülmemiş avantajlar sağlayan atların yaşamsal rolünden söz eder; atlar “Ukrayna’dan gelen Hint-Avrupa dillerini konuşanların batıya doğru açılmasının ardındaki temel askeri sebep olabilir”. Atlar ayrıca “yalnızca küçük maceracılar olan Cartes ve Pizarro’nun Aztek ve İnka imparatorluklarını yıkmasını sağladı”; böylece Avrupa’nın, savaş meydanında, küresel bir sömürgeci ve kapitalizm gücü olarak hakimiyetini kurmasına yardımcı oldu.

Ama Diamond  için at, bazı kültürlere diğerlerine kıyasla daha fazla avantaj sağlayan herhangi bir hayvan değil, bitki ve hayvanların evcilleştirilme modu aracılığıyla ortaya çıkan kaynakların bir toplamıdır. Evcil hayvanlar ve bitkilerin insanlar için ele geçirilebilir olması imparatorlukların, okuryazarlığın ve çelik silahların ilk olarak neden Avrasya’da ve sonra belki diğer kıtalarda geliştiğini açıklıyor. Avrasya üstün kültür ya da zekâ sebebiyle değil, evcil bitki ve hayvanların insanlar açısından ulaşılabilirliği ve küresel anlamda raslantısal konumu nedeniyle bir güç merkezine dönüştü. Farklı kıtalarından halkların çiftçi olup olmadığı ve hayvancılıkla uğraşıp uğraşmadığı ya da bunun ne zaman olduğu sorusu bu insanların birbiriyle çelişen kaderlerini açıklayamıyor. Jared Diamond, “ bu bölgelerdeki insan toplulukları gıda üretiminde yarışa zaten önde başlıyordu; böylece  silah, çelik ve mikroplara doğru en önde gidenler de onlardı. Bunun sonucu tarihte sahip olanlar ve sahip olmayanlar arasındaki  yaşanan uzun çarpışmalardır” diyor. Dahası, insanların hayvanların evcilleştirilmesi sürecinde yakalandığı hastalıkları çiftçiler, hayvancılıkla uğraşanlar ve sömürgeciler diğer kıtalara yaymaya başladıkça bu hastalıklar tarihte itici bir güç haline geldi. Gerçekten de  her yeri fethetmeye gelen Avrupalıların çoğunu  öldüren şey silahlar ve çelik değil, evcil hayvanlardan geçen mikroplardı, ve bu durum tarihte çok önemli bir faktöre dönüştü.

Türcülük, hiyerarşik hakimiyet ve bir dizi kontrol teknolojisi/taktiği için bir prototip oluşturdu. İnsanlar kendi “doğa”larını, “özlerini” ve kimliklerini “rasyonel canlılar” olarak tanımlarken bunu “irrasyonel” canlılar olarak gördükleri hayvanların tam karşısına yerleştirerek yaptılar, hayvanlar yalnızca insanları için kullanılan “eşi benzeri bulunmayan, ayrı ve özel niteliklere sahip” gibi değerlerin hiç birisine sahip değildi. İnsanlar akıl sahibi olmayı, yaşamı ve doğayı kendi amaçları ve arzularının tatmini için var olan basit araçlar olarak görmelerine neden olacak bir ikram ve kendilerine has bir özellik olarak yüceltti. Hayvanlar farklılık ölçüsü ve insanın “rasyonel özü”nün “irrasyonel” niteliği haline gelince; derileri kara, farklı, egzotik halkları yaratık, vahşi, akıl sahibi olmayan ve bu sebeple insan olmayan ya da alt- insan tabakasına ait hayvanlar olarak görmek için fazla bir şey yapılması gerekmedi. Hayvanları insan toplumundan dışlamak  için kullanılan aynı kriter siyahları, kadınları, “delileri”, engellileri ve daha bir çok grubu toplum dışına itmek için kullanıldı. İnsanın insan üzerindeki egemenliği ve bunun kölelik, savaş ve soykırım aracılığıyla hayata geçirilmesi tipik olarak öncelikle kurbanların aşağı ya da alt-insan canlılar olarak- “vahşiler”, “ilkeller”, ve “hayvanlar” olarak, insan doğasının-akıl sahibi olmanın- özüne sahip olmayan yaratıklar olarak aşağılanmasıyla başlar.

İnsanlık çemberinden dışlanma söylemi, mantığı ve metodları insanın hayvanları hakimiyeti altına almasının sonucunda elde edilmiştir; çünkü türcülük  rasyonalist, ataerkil modele uymayan çeşitli insan tipleri ve gruplarının tahakküm altına alınması ve katledilmesini hem desteklemiş, hem sürdürmüş hem de meşrulaştırmıştır. “Üstün tür olarak hakimiyetin en tepe noktasına yükselişimizin tarihi boyunca hayvanları kendimize kurban etmemiz birbirimizi kurban etmemiz için hem bir model oldu hem de bunu yapabilmemizin temelini oluşturdu. İnsan tarihinin incelenmesi bu yapıyı ortaya koyuyor: öncelikle, insanlar hayvanları sömürür ve  katleder; ardından diğer insanlar hayvanmış gibi davranır ve aynısını onlara da yapar.” Fatihlerin Avrupalı emperyalistler ya da Amerikalı sömürgeciler ya da Alman Nazileri olup olmamasından öte, Batılı saldırganlar kılıç oyunundan önce mutlaka kelime oyunları yapıyor ve böylece  kurbanlarını  – Afrikalıları, Amerikan Yerlilerini, Filipinlileri, Japonları, Vietnamlıları, Iraklıları ve diğer  kadersizleri – “sıçanlar”, “domuzlar”, “maymunlar”, “yaratıklar”, “aşağılık hayvanlar”, “hamamböcekleri”, “köpekler” gibi ifadelerle aşağılıyor ve küçük düşürüyorlar. Bir kez vahşi hayvan ya da alt-insan olarak görülüp beyaz Batılılardan daha aşağı bir evrim aşamasından geçtiğine inanıldıktan sonra baskı altına alınan bu insanlara uygun şekilde davranıldı; bir kez hayvan olarak nitelendirildikten sonra artık hayvan gibi avlanabilirlerdi.

Ahlâk toplumundan dışlanan ilk sürgünler olan hayvanlar ezenlerin ezilenlerden kurtulması  için uygun bir ahlâk çöplüğüne dönüştü. Buradaki bağlar oldukça net: “hayvan sömürüsü ve katliamı üzerine inşa edilmiş bir uygarlık için, insan kurbanlar daha “aşağı”dan gelip daha çok küçümsendiği sürece onları öldürmek daha kolay bir hâl alır”. Bu yüzden Avrupa sömürgeciliği, insan üstünlüğü iddiasının bir uzantısı ve koludur. İnsanların kendi üstün zekâları ve teknolojileri ile hayvanları boyunduruk altına alması gibi, bir çok Avrupalı, beyaz ırkın “aşağı ırkları” Batı’nın buyruğuna boyun eğdirerek üstünlüğünü kanıtladığına inandı. Uluslararası köle ticareti vahşi türlerin evcilleştirilmesiyle ortaya çıkan hayvan hakimiyetinin teknolojilerine çok şey borçludur: kafesler, zincirler, açık artırmalar, dağlamalar. Ve dahası; hayvan üreticiliği ve ırkçı soyarıtımı ile türcülük, ırkçılık ve anti-semitizm arasında, öncelikle modern mezbahalarda başlayan işbölümü ve endüstriyel teknolojiler ile Nazi toplama kamplarında kitlesel insan katliamları arasında hem doğrudan hem de son derece derin bağlantılar bulunuyor. Theodor Adorno’nun söylediği gibi, “ Auschwitz insanlar bir mezbahaya bakıp da “onlar yalnızca hayvan” dediğinde başlar”.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.