Hayvan Bakış Açısı Kuramı II.Kısım: Marksizm, Çevresel Determinizm ve Eko-Hümanizm

Dr. Steve Best

19.yy’ın ortasında Karl Marks tarih yazmaya yeni bir yaklaşım getirdi; odak noktası tanrılardan ve krallardan üretime, ticarete, emeğe ve sınıf çelişkisine kayıyordu. Tarih yazımı, tarihin Tanrı ya da düşünceler tarafından belirlendiği o “idealist” görüşe saplanıp kalmışken , Marks; ekonomi, üretim ve sınıf mücadelesinde belirleyici maddi güçleri ortaya koyuyordu. Tarih; üretimin, kaynakların, teknoloji ve sosyal kurumların kontrolü ve bunların kime ait olduğu gerçeği, bir dizi sınıf çelişkisi tarafından belirleniyordu.

Marks tarihsel dinamikleri insanların hayvanlarla ve hayvanların-emek gücü ve üretici bir güç olarak- tarihi keskin bir biçimde biçimlendirmesi anlamında sadece insan özneleriyle sınırlandırması sebebiyle son derece klasik bir bakışa sahipti. Marks gibi “radikal” hümanist tarihçiler dini dışarlayıp “teolojiyi antropolojiye yedirerek” (Ludwig Feuerbach) “bilimsel” bir tarzda tarihi demistifiye ettikleri için kendini kutlarlar. Oysa gerçekte mistifikasyonun odak noktası değişir sadece, ortadan kaldırılmış olmaz; tarihçiler sosyal ilişkileri tarihteki tek önemli nedensel güç olarak görür, bunu çevrenin ve hayvanların oynadığı rolden bağımsız olarak düşünür. Yönetici sınıfın hikâyesi nasıl ezilen sınıflarla olan ilişkisinden ayrı anlaşılamazsa insan tarihi de hayvanlarla, fiziksel çevreyle ortak evrim ilişkilerinden, hayvanların ve doğanın insan toplumundaki güçlü belirleyici etkilerinden ayrı olarak kavranamaz.

İnsan tarihlerinde belirgin bir motivasyon, önyargı ve hedef bulunur: Dini tarihler Tanrı’yı kutsar ve insanları küçük rollere indirgerken hümanist tarihler de “İnsan”ı ilahlaştırır, hayvanları aptal ve sadece insanlar için var olan kaynaklar konumuna ve kendi kendilerine hiçbir değerleri olmayan aşağı varlıklar konumuna indirger. Çoğu kez insan evriminin bir hayvan evrimi olarak başladığı gerçeği  tamamen göz ardı edilir, sosyal mirasımızın uzun bir biyolojik miras olduğu ve insan doğasının öncelikle bir hayvan doğası olduğu görmezden gelinir. İnsanlarla ilgili niteliklerin, zekânın, sosyalliğin vb.nin her birisi hayvanlardan mirastır, ve bu yüzden bizler  derece anlamında farklı olup  tür anlamında farklı değilizdir.

Marks, Darwin’in evrim teorisinden etkilenerek felsefi bir natüralizm geliştirdiyse bile insanın benzersizliğini abartarak hayvanları içgüdülerine göre yaşayan  ve düşünceleri olmayan kaba canlılara olarak basitleştirdi, oysa insanın emeği hem zekâ hem de hayal gücünün ürünüydü. Marks toplumsal evrimin biyolojik evrimden ürediğinin altını çizer ama hayvanlarla ilgili mekanist bakış açısı sonucunda, organik birlik ve gelişimsel sürekliliği ortaya koyan diyalektik model ortadan kalkarak yerini akıl sahibi olmayan vahşi hayvanlarla akıl sahibi insanlık arasında keskin bir kopmaya dayalı düalistik modele bırakmıştır. Hayvanlar insan yaratıcılığının pasif piyonlarına  indirgenir;  farklı derecelerde kompleksite, öznellik ve “zekâ” sahibi aktif özneler olup, insan tarihi, kültürü ve kimliğini ortaklaşa inşacıları ve katılımcıları olmak yerine insan egemenliğinin nesneleri olarak görülürler.

En azından 1960’lardan beri feministler, Siyahlar, Yerliler ve diğerleri, Avrupamerkezli tarihlerin ve teorilerin, tarihyazımının hatalarını ifşa etmeye başladılar ama kökten türcü ve insanmerkezci ideolojilerin tarihi nasıl yanlış yorumladığını hem  insan hem de hayvanları evrim kontinyumundaki kırılma nedeniyle çok büyük bir oranda nasıl yanlış anladığını anlamaya dair çok az analiz yapıldı. Baskın mekanistik ve düalistik paradigma, hayvan ve  insan evrimi arasında bir köprü kurmak yerine bir uçurum yarattı. Hayvanlarla ilgili mekanist model hayvanların aktif özneler olduğu anlayışını bloke ederken hayvanların tarım toplumlarının berabere evrim geçirme sürecinde oynadığı yaşamsal rolle ilgili öngörüler elde edilmesini engellemiş oldu.

19.yüzyıldan itibaren coğrafyacılar “çevresel determinizm” teorileri geliştirmeye başladı, bu teoriler  tarihin yalnızca insan insana etkileşimler sonucunda yapılandırıldığını söyleyen hümanist görüşleri reddeder. Son derece mütevazı ve yıkıcı bir tavırla çevresel deterministler coğrafyanın, fiziksel bölgelerin, iklimin ve diğer doğal güçlerin  bipedal evrimden (iki ayak üzerinde yürüme- ilk atalarımızdan beri) insan toplumlarının organize edilmesine, insan toplumları arasındaki iktidar yapılarının inşasına ve farklı kültürel formasyonlardan psikolojik mizaçlara kadar bir çok olgunun var olmasında güçlü, çoğunlukla kesin, koşullandırıcı ve belirli bir rol oynadığını özellikle belirttiler.

Bir kez antropoloji, tarih yazımı, sosyoloji ve  psikolojiyle tanıştıktan sonra odak noktası insanın sosyal değişimlerin ana motor gücü olduğu şeklindeki görüşten doğal çevrenin, coğrafyanın ve  iklimin toplumların ve  kültürlerin doğuşu ve gelişmesindeki rolüne kaymaya başladı. Doğal çevre ne kadar belirleyici olsa da determinizm fazla güçlü bir sözcük, çünkü kendi dünyalarının biçimlenmesinde tek belirleyici rolü insanların oynamamış olması kadar hiçbir rol oynamadıklarını söylemek ve insanlar sadece doğanın iş başında olduğu bir ortamda pasif güçler olarak görmek de aynı derecede yanlış, aynen hayvanları maruz bıraktığımız mekanist indirgemede gördüğümüz gibi. Gerçekte ise  doğal güçler tarafından biçimlendirilen insanların aynı şekilde doğaya şekil verdiği diyalektik bir etkileşim söz konusu.

Sadece  insanların insan eylemlerine biçim verdiğini söyleyen insanmerkezci küçümseme ve  sosyal dinamiklerin bir Tanrı’nın ya da ilahi bir gücün etkileri olduğunu ileri süren teosentrik-tanrı merkezli dogmanın karşısında büyük bir ilerleme olsa da çevreci deterministler hayvanların doğal ve sosyal dünyaları biçimlendirmesindeki önemini hafife alır. Hümanistler gibi çevre teorisyenleri de sıklıkla hayvan özneliği, kültürü ve etkisini hayvanları “doğal tarih”in bir parçasına indirgeyerek ya da onları doğanın arkaplanının hareketli parçaları olarak sanki cansız nesneler gibi  maddeleştirirler. Eko-anarşist ve sosyal ekolog Murray Bookchin örneğin  hayvanları “sosyal dünyanın” “ikinci dünyası”na değil,  “doğa”nın “ilk doğası”na dahil eder, ve böyle yaparak düşünce, dil, kültür, seçim ve yaratıcılık kapasitelerini yalnızca insana ait kabul eder. Bookchin  evrimsel süreç boyunca  ortaya çıkan “kademeli öznellik kontinyumu”na vurgu yapar, bu süreci içinde birinci ve ikinci doğanın yer aldığı iki ayrık ve statik kutuya ayırır. Bu durum hayvanların psikolojik, entelektüel, sosyal ve ahlâki karmaşıklıklarını yanlışlar ve hayvanların sadece değiştirilip biçimlendirilmekle kalmayıp içinde bulundukları çevreleri nasıl değiştirip biçimlendirebileceğini kavrama konusunda başarısız olur.

Amerika’nın güneybatısında yaşayan kurt gibi büyük yırtıcı hayvanlardan Brezilya’daki gübre böceklerine ve dünyanın her yerindeki polen taşıyıcılara kadar hayvanlar ekolojik çeşitlilik ve dengede kritik roller oynar. Kurtlar  hayvan nüfuslarını kontrol eder, nehir ve akarsu yakınlarında aşırı otlamayı engeller, toplayıcılar için yiyecek sağlar , avlarının gelecek kuşaklarının daha fit olmasını mümkün kılar ve bunu zayıf olanlarla beslenerek yapar. Gübre böcekleri ormanlar boyunca taşıdıkları hayvan gübresine tohumlarını bırakır; arı ve kelebek gibi polen taşıyıcılar ise üçte biri insanın beslenmesinde  en ön sırada olan bitkilere filiz verir. Sosyal ekologlar ve çevreciler genel olarak fabrika çiftçiliği, tarım ticareti ve gıda amaçlı hayvan sömürüsünün  biyoçeşitliliği, sürdürülebilirliği ve gezegende dengeyi tehdit eden en ciddi çevre sorunlarının –su kirliliği, okyanusların yok edilmesi, yağmur ormanları ve yaşam alanlarının kırımı, çölleşme, kaynak kıtlığı ve iklim değişikliği gibi-en temel sebebi ya da bu sorunlara en büyük negatif etkiyi yapan katkı olduğunu  söylemeyi bile beceremiyor.

Antropoloji, sosyoloji, literatür çalışmaları ya da felsefe  olsun  insani bilimlerin hepsi,hayvanları biyoloji ve genetik tarafından belirlenen, öznellikten yoksun, bir kültürleri bulunmayan pasif nesneler olarak görüyor. Bu bilimler hayvanları bir kaynak, bir meta ve  insan düşüncesi ve eylemi için bir “hammadde”, meselâ bir totem, bir imtiyaz nesnesi, bir kurban veya bir yiyecek olarak görüyor. Bu bilimler yalnızca insanların bilinçli, kendine hâkim, amaç taşıyan özneler olduğunu varsaydı, bu arada hayvanlar insan eyleminin bir arkaplanı haline  indirgendi. Hayvanlar insan deneyiminin temsillerinden sistemli olarak silindiler, bilinçli olarak görmezden gelindiler. Ancak hayvanların bir nesne, biyolojik makineler, doğanın belirsiz parçaları olarak nesneleştirilmesi de  felsefede, sosyolojide, tarih, edebiyat eleştirisi, bilim, hukuk ve diğer disiplinlerde yaşamsal bir paradigma kayması yaşanırken dramatik bir biçimde değişime uğruyor. Son senelerde farklı disiplinlerden kuramcılar insan tarihinde hayvanların yokluğuna odaklanmaya ve hayvanların tarih, deneyim ve kimliklerin biçimlendirilmesinde oynadığı rolü analiz etmeye başladı. Erica Fudge şöyle yazıyor: “bu yeni bakış, boş sayfalara hayvanların insanların aktif ve düşünce dolu yaşamlarındaki pasif, düşünmeyen varlıklar olduğunu yazan insanlardan ve  hayvanlara yönelik  insan düşünce ve tavırlarına odaklanan eski bir tarih biçimden bir kopuştur.” Hayvanları insan yaşamı ve insan tarihine katan bu yeni perspektif “insanların boş sayfalara kendi algılarını yazdığı o eski tarih algısından farklıdır… Bu tarih, hepimizi hayvanların ve insanların artık ayrı ülkelerde varolmadığ gerçeğine; doğanın ve  kültürün kesiştiği, geçmişi yalnızca  insanların değil hayvanların da biçimlendirdiğini idrak etmeye çağıran bir tarih”tir.

Tarih insanların tek taraflı olarak kendi iradelerini hayvanlara empoze ettiği, onları biçimlendirip karşılığında hiçbir şekilde değişime uğramadığı basit bir dram değildir; hayvanların sadece doğayı biçimlendirmekle kalmayıp insan toplumları üzerinde de güçlü ve kesin etkilerinin olduğu bir tarihtir. Özne olmak inkârının bir kısmı, direniş ve isyanın, hayvan iradesinin, seçimlerinin, ve özgürlük arzusunun yok edilmesinden kaynaklı. Foucault’nun   iktidar olan her yerde direnişin olduğu şeklindeki mütalaası insanlar kadar hayvanlara da uygulanabilir, Aristo’nun yalnızca insanların politik hayvanlar olduğunu ileri süren dogmasına ve Kropotkin’in baskıya karşı direnişin insanları diğer hayvanlardan ayıran tamamen  insana özgü bir nitelik olduğunu söylemesine rağmen  hem de. Jason Hribal şöyle söylüyor, “Hayvanlar “doğal bir biçimde “ özel mülke dönüşmezler, insanların emeklerini “doğal bir şekilde satmaya başlamaması gibi. Tam tersine burada aktif bir tarih söz konusudur- bir mülksüzleştirme, sömürü ve direniş tarihi.” Bu yüzden medya insan direnişine rutin olarak direnen ve istismarcı eğitimcilerine ve bakıcılarına saldıran/öldüren katil balinalar, aslanlar, filler ve diğer hayvanlarla ilgili haberlerle dolup taşıyor. İtaat etmemenin dayak, az yiyecek ya da hücre hapsi gibi cezalara sebep olacağını bilmelerine rağmen esir hayvanlar gene de isyan ediyor. Bu hayvanlar kurallara uymuyor, performans sergilemeyi reddediyor, talep ve ihtiyaçlarını bastırıyor, kafeslerini kırıyor ve işkencecilerine ve onların paralı maşalarına, hizmetçilerine  işbirlikçilerine saldırıyorlar.

**********

– yarın: 3. Kısım: Türcülük ve Hiyerarşinin Doğuşu

Bu arada yazıda adı geçen Jason Hribal’ın yanılmıyorsam bir iki yazısı da sitede bulunuyordu:

Bir tanesi bu:

http://hayvanozgurlugucevirileri.com/2011/02/27/emily-ve-tyke-direnis-asla-bosuna-degil/

Bir yazı daha olması gerek.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.