Hayvanların Ahlâki Taleplerinin Ahlâki Anlamı

“Hayvanların Ahlâki Statüsü” adlı yazının son kısmı.

II. Hayvanların Ahlâki Taleplerinin Ahlâki Anlamı

Hayvanların bizden taleplerde bulunması bizim bu taleplere nasıl yaklaşmamız ya da birbiriyle çelişen taleplerin nasıl bir hükme bağlanması konusunda pek yol göstermez. Ahlâken öneme sahip olmak ahlâki bir radar ekranında görünmek gibidir- sinyalin ne kadar güçlü olduğu ya da ekranda nerede yer aldığı birbirinden ayrı sorulardır. Elbette insanların hayvanların ahlâki önemlerini sorgulama biçimi hayvanların taleplerinin gücünü nasıl anlamamız gerektiğini de bize gösterecektir.

Bu görüşe göre bir hayvanın ahlâki talebi  bir ahlâk hakkına eşittir, bir hayvana içsel değeri olan bir canlı olarak davranmayı başaramayan bir eylem o hayvanın haklarını ihlal eder ve sırf bu yüzden bu eyleme itiraz edilebilir. Hayvan hakları bakış açısına göre bir hayvana insanların amaçlarına hizmet eden bir araç olarak davranmak- örneğin onların üzerinde deney yaparken ya da insanlar hayvan eti yerken olduğu gibi-o hayvanın haklarını ihlal etmektir. Tom Regan’ın yazdığı gibi,

“…hayvanlara rutin olarak, sistemli bir biçimde  bu canlıların değerleri sadece başkaları için ne tür faydaları olduğuna indirgenebilirmiş gibi davranılıyor, bu canlılara rutin olarak, sistemli olarak saygısızca davranılıyor, bu sebeple hakları da yine sistemli olarak, rutin bir biçimde ihlal ediliyor. (Regan, 1985)”

Hayvan hakları mutlakçı bir duruştur. Bir yaşam öznesi olarak her canlının içsel bir değeri ve bu değeri koruma altına alan hakları vardır. Yaşam öznesi bütün canlılar bu haklara eşit olarak sahiptir. Bu sebeple bu haklara sahip olan hayvanların haklarına saygı gösterme konusunda başarısız olan bütün pratikler; meselâ hayvan yemek, hayvan avlamak, hayvanlar üzerinde deney yapmak, hayvanları insanlar eğlensin diye kullanmak insan ihtiyacı, bağlam ya da kültürden bağımsız olarak yanlıştır.

Faydacı bakış çoğunlukla Peter Singer ile beraber anılır, ve biraz hatalı olsa da bir hayvan hakları konumu olarak algılanır, aslında bu ikisi birbirinden oldukça farklı. Faydacı bakışta hayvanların taleplerinin ahlâki anlamı, ahlâken önem taşıyan diğer canlıların taleplerine bağımlıdır. Ahlâken  önemli olan bütün canlıların eşit menfaatleri eşit şekilde göz önüne alınırken bu sorunun pratiği bazı menfaatlerin ihlal edilmesine sebep olarak yanlış kabul edilmeyebilir. Singer gibi faydacılar için söz konusu menfaatlerin kime ait olduğu değil, menfaatlerin gücü ve doğası önemlidir. Bu yüzden  ahlâken değer taşıyan bir canlının yaşamını kurtarmak için eldeki en önemli seçenek ahlâken değerli bir başka canlıya ölüme sebep olmadan zarar vermekse, faydacı bakışa göre bu zararı vermek ahlâken meşru sayılabilir. Bunun gibi eğer iki eylem biçimi varsa ve bunlardan birisi korkunç bir acı ve nihayetinde  ölüme sebep oluyor, diğeri daha az acı ve daha acısız bir ölüme sebep oluyorsa o zaman ikinci seçenek ahlâki anlamda birincisine kıyasa daha çok tercih sebebidir.

Fabrika çiftçiliğini ele alalım. Fabrika çiftçiliği günümüzde endüstriyel toplumlarda hayvan vücutlarını ucuz gıdalara dönüştürmek için kullanılan en yaygın metoddur. ABD’de yaklaşık olarak 8 milyar hayvan sadece insanlar onları tüketsin diye her yıl doğuyor, esir ediliyor, biyolojik olarak manipüle ediliyor, mezbahalara taşınıyor ve sonunda  öldürülüyor. Bu hayvanların yetiştirildiği koşullar ve öldürülme metodları çok korkunç acılara sebep oluyor. Hayvanların bu tür koşullarda acı çekiyor olmasını ve bu acının hayvanların menfaatine ters olduğunu göz önüne alırsak o zaman bu pratiğe son verilmesi durumunda hayvanların daha çok acı çekmesi söz konusu olursa fabrika çiftçiliğini ahlâken meşru sayabiliriz. Hayvan yemekten zevk alan insanlar fabrika çiftçiliğine son verilirse kendi menfaatlerini elde etme konusunda zorlanacaklar; hayvan ürünlerini elde etmek için çok daha fazla gayret göstermek gerekebilir. Fabrika çiftçileri ve fabrika çiftçiliğini destekleyen endüstrilerin menfaatleri de fabrika  çiftçiliği sona ererse zarar görecek. Fabrika çiftçiliğinin sona ermesi ile menfaatlerin ne derece karşılanıp karşılanmayacağı ise son derece tecrübi bir soru. Ancak faydacılar hayvanların günümüzde et üretimi sürecinde yaşadığı acıların şu anda varolan pratikleri değiştirecek olsak yaşayacağı acılardan daha fazla olduğunu söylerken aslında mantıklı dışı tahminlerde bulunmuyorlar.

En önemlisi, et üretiminde sebep olunan hayvan acısının ahlâki anlamı konusunda faydacı görüşün vejetaryen argümanını öne sürmüyor olması. Eğer bir hayvan mutlu bir hayat sürse ve acısız bir biçimde öldürülse ve ardından insanlar yememeleri halinde açlık çekip kötü beslenecekleri bu hayvanı yese, o zaman ahlâken doğru olan şey bu hayvana acı vermeden öldürüp yemektir. Dünyanın bir çok yerinde ekonomik, kültürel ve iklim koşullarının insanların yalnızca otçul beslenerek yaşamalarının imkânsız olduğu yerlerde önceden kısmen serbest bir hayat yaşamış hayvanları acı çekmelerine izin vermeden öldürmeye ve yemeye ahlâken itiraz edilemez. Faydacı görüş bu sebeple hayvan hakları hareketinin görünüşe göre uzak duramadığı ahlakçılık ve  kültürel şovenizm suçlamalarından kendini bir biçimde uzak tutabiliyor.

Kutuplarda, göçebe  kültürlerde ya da çok yoksul bölgelerde yaşayan insanların hayvanları avlayıp yemesinin ahlâken uygun olduğunu ileri sürmek de gene gıda tüketimiyle ilgili olarak aynı koşullarda yaşayan insanların ahlâken önem taşıyan diğer canlıları, mesela insanları acı vermeden öldürmesi gibi,  itiraz edilebilir bir durum. Eğer bir hayvanın haklarını ihlal etmek moral anlamda tolere edilebiliyorsa, özellikle de yaşama hakkı konusunda yaşanıyorsa bu ihlal, o zaman benzer ihlaller de ahlâki anlamda tolere edilebilir. Ahlâken önemli bütün canlıların ahlâki taleplerinin ihlal edilemezliği gerçeğini kabul etme konusunda başarısız olduğu için faydacılık en önemli ilkelerinden birini, yani ahlâken anlamı olan bir canlıyı öldürmenin yanlış olduğu ilkesini hayata geçirememiş olur.

Bu türden bir itiraza en az iki yanıt var. Birinci yanıt öldürme eyleminin ortaya koyabileceği negatif yan etkilerle ilgili. Eğer bir insan  kaçırılıp acı çekmeden öldürülürse ve bu eylemle vücut organları olmadan yaşayamayacak olan dört kişiye vücut organı sağlanıyor olursa o zaman herşey gözününe alındığında kaçırma eylemini yanlış bir eylem olarak kabul ettirecek negatif yan etkiler olacaktır kaçınılmaz olarak. Sağlıklı insanlar başlarına böyle bir şey gelebileceğini düşünerek bu türden bir kaderden uzak durmak için kendi sağlıklarını bozabilir ya da öylesine strese girip korkabilirler ki dört insanın öldüğü durumdan çok daha kötü olaylar yaşanabilir. Öldürmenin yanlışlığının yan etkilerinden söz etmek son derece mantıklı ama öldürmenin neresinin yanlış olduğunu kavrama konusunda bir başarısızlık söz konusu.

Daha doyurucu bir yanıt ise ise bizi çoklu etken perspektifine yönlendiriyor: bu perspektif ahlâken bir öneme sahip belli canlıların olası menfaat çeşitlerini, söz konusu canlıların menfaatlerinin içeriği, onların görece ağırlığı ve onlara sahip olanların bağlamını dikkate alıyor. Mesela bütün hayatı boyunca okyanuslarda ve buzullarda gezen ama  uzak Kuzey diyarlarında  çok soğuk bir kış mevsiminde hayatta kalmak için mücadele eden bir insan ailesine yiyecek olması için acısızca ve ansızın öldürülen bir fok balığını düşünelim. Fok balığının acı çekmemekte net bir menfaati olduğu kesin, ama varolmaya devam etmesinde gelecek yönelimli bir menfaati olduğu ise o kadar kesin değildir. Eğer fok balığı gelecek yönelimli bu menfaate sahip değilse o zaman onu acısızca öldürmek bu menfaati ihlal etmek anlamına gelmez. Aynı şey kendisini aç bir eskimo ailesiyle yüzyüze bulan bir kaşif için de geçerlidir diyemeyiz. Kişilerin genel olarak varolmaya devam etmekte çıkarı vardır, bu çıkara kişi olmayan canlıların sahip olmadığı öne sürülüyor. Buradan çıkarılabilecek sonuç, kişi olmayan canlıların  kişilerin sahip olduğu menfaat alanının aynısına sahip olmadığıdır.

Bir başka soru ise sorgulanmakta olan menfaat tipi. Menfaatleri bir skala gibi düşünebiliriz; yaşamsal öneme sahip menfaatler önemli olan menfaatlerden daha ağır basar, önemli menfaatler yerine yenisi konabilir menfaatlerden daha ağır basar, ve bunların hepsi sıradan menfaatlerden daha ağır basmaktadır. Bir menfaat çatışması söz konusu olduğunda yaşamsal öneme sahip menfaatler mutlaka önemli menfaatlere üstün gelecek, önemli menfaatler de diğerlerine üstün gelecektir. Bu yüzden eğer bir hayvanın acı çekmemekte bir menfaati varsa ki bu yaşamsal öneme sahip bir  menfaattir, ya da en azından önemli bir menfaatir, ve aynı durumda bir insanın başka şeyler yeme seçeneğinin olduğu bir noktada yani yerine yenilerinin konabileceği bir seçenek söz konusuyken o hayvanı yemekte bir menfaati varsa o zaman başka yiyecek kaynaklarının olduğu bir noktada o hayvanı yiyecek olması için öldürerek o menfaati ihlal etmek yanlıştır.

Ancak çoğu kez menfaat çatışmaları aynı kategoride yer alır. Eskimoların yiyecek  ihtiyacı ve kaşifin hayatta kalma ihtiyacı yaşamsal önemdedir. Eğer  kaşifin avcı için (eskimo ailesi için) başka bir yiyecek sağlayamayacağını kabul edersek işte o zaman aynı kategoride bir menfaat çatışması olduğunu görürüz. Eğer yerli bir avcının bütün ailesinin menfaatlerini  ön plana alırsanız o zaman bu insanların hayatta kalmaktaki menfaatlerinin toplamı kaşifin varolmaya devam etmekteki menfaatinden ağır basar. Gerçekten de kaşifi acısızca öldürmek ve yemek o ailenin hayatta kalması için tek yol ise o zaman bu eyleme belki de ahlâken onay verilebilir. Ama elbette bu örnek son derece uç bir örnek olup en derin kanaatlerimizin bile sarsıldığını söylememiz gerek. Bu yüzden bu noktada bir faydacının ne yapılmasına onay vereceği ve önsezilerimizin bize neye inanmamız gerektiğini söylemesi arasında bir çatışma olacağı kesin.  En temel yargılarımız  sıradan koşullarda ortaya çıkar ve kabul edilir. Sıradışı koşullar ise bu türden prensiplerin ya da kaidelerin gevşediği koşullardır.

Çoketkenli faydacı perspektif  hayvanların tıbbi araştırmalarda kullanılması konusunda özellikle işe yarıyor. Hayvan hakları bakışına göre hayvanların deney prosedürlerinde kullanılması onların haklarının net bir şekilde ihlal edilmesidir- bu hayvanlar olası bir amaç uğruna bir araç olarak kullanılıyorlar çünkü – ve böylece hayvan haklarını savunanlar da bütün laboratuar araştırmalarının ortadan kaldırılmasını destekliyor. Faydacı duruş ve özellikle  çoklu etken perspektifine yakın bir bakış oturtmaya çalışan bir faydacı duruş (Peter Singer kastediliyor) ise çok spesifik koşullar altında hayvanlar üzerinde bazı araştırmalar yapılmasına izin verebiliyor. Faydacı bir yaklaşımın hayvan deneyleri konusunda nelere izin vereceğini öğrenmeden önce ahlâken nelerin yasaklanacağını bir düşünelim. Yaygın prosedürler, kesintisiz esaret ve nihayetinde ölüm barındıran bütün araştırmaların hayvanların yaşamsal  önem taşıyan menfaatlerini ihlal ettiği söylenebilir. Bu yüzden insanların ya da öteki hayvanların önemli, yerine yenisi getirilebilir ya da sıradan menfaatlerini geliştirmek adına düzenlenen deneylerin hepsi ahlâken yasaktır.

Yani kozmetik ürünleri ya da evle ilgili çeşitli ürünlerle ilgili deneyler yasaktır; çünkü hayvan içermeyen alternatifler vardır ve tüketiciler için bir çok seçenek halihazırda bulunmaktadır. Sigara, alkol, ilaçların etkisini belirlemek için düzenlenen deneyler de yasaktır. Yavru primatların annelerinden koparıldığı ve liseye başlayan çocukların yaşadığı problemleri anlamak için bu yavru primatlara korkutucu uyarıcıların verildiği belli psikolojik deneyler de öyle. Ahlâken önemli bir başka canlının daha az önem taşıyan menfaatleri uğruna bir hayvanın yaşamsal önemi bulunan menfaatlerini ihlal eden bir çok deney örneği bulunuyor. Bunların her birisi bu açıdan yanlıştır.

Ancak çoklu etken perspektifi açısından bazı laboratuar deneylerine izin verilebilir. Ölümcül bir hastalıktan acı çeken yaşamsal öneme sahip ya da  önemli menfaatleri tehlikede olup ve deneyle iyileşme şansı olanların sayısı yüksek, yaşamsal öneme sahip menfaatleri ihlal edilen hayvanların sayısı az ise mesela. Hayvanların psikolojik karmaşıklığı da deneylerin ahlâken meşru olup olmadığına karar verme konusunda önemli olabilir. Bu sayılı vakalarda deney yapma durumunda insanlar üzerinde de deney yapma konusunda bir paralel argüman yürütülebilir. Eğer tek bir insan üzerinde deney yapmak –ki insanlar insan hastalığı konusunda çok daha üstün bir deney hayvanıdır- bir çok insanın büyük acılar çekmesini ya da  ölmesini engelleyebiliyorsa o zaman faydacılar eğer yan etkiler azsa bu türden bir deneyi onaylar. Elbette bu durum gene soyut bir örnek, somut koşullarda faydacıların neye ahlâken meşru diyeceğini bilemeyiz.

Özet olarak, hayvan hakları bakışı ahlâken bir önem taşıyan canlıların taleplerinin öneminin mutlak olduğunu öne sürer. Bu yüzden hayvanların ahlâki taleplerinin göz ardı eden bütün hayvan kullanımları problematiktir. Bir hayvanın ahlâken göz önüne alınabilecek menfaatlerinin önemi faydacılara göre değişkendir. Bir eylemin ahlâken meşru ya da kabul edilebilir olup olmadığı ancak bir dizi faktöre bağlıdır. Faydacı bakış milyarlarca hayvanın acı çekmesi ve ölmesinin içeren bir çok pratiğe karşı çıkarken  bazı vakalarda hayvanların belki insanların kullanılmasının ahlâken meşru olduğunu söyler.

III. İnsanların Diğer Hayvanlarla Olan İlişkilerine Dair Alternatif Perspektifler

Hayvanların sadece bir nesne olduğunu söyleyen kökleri çok eskilere dayanan görüşü düşündüğümüzde burada hayvanların ahlâken dikkate alınması ve onların menfaatlerinin önemi ile ilgili argümanları reddeden çok insan olduğunu görüyoruz. Bununla beraber  insanların çoğu artık insanların tamamen kendine özgü ve sadece insana ait bir moral statüye sahip olduğunu ileri sürmenin oldukça zor olduğunu kabul ediyor. Ancak hayvanları moral çemberin içerisinde görenler arasında dahi hayvanların ahlâki statüsünden yana ortaya konan argümanların doğası ve faydası konusunda fikir ayrılıkları bulunuyor.

Neo-Aristocu ya da “erdem etiği” geleneğindeki bazı düşünürler hayvanlara yönelik davranışlarımızın kesinlikle bir ahlâk konusu olduğu öne sürmüş ama sunulan argümanların konuları yanlış şekilde kapsadığını belirtmiştir. Bu gelenekteki çoğu düşünüre göre  akılcı argümantasyonlar hayvanlara kötü davranmanın neden yanlış olduğunu görmemize  izin veren ahlâki tecrübemizin özelliklerini kavrama konusunda yetersizdir. Stephen R.L Clark ve Cora Diamond’a göre burada esas mesele toplumumuzun üyelerinin bizi etkilediği ve işte bu tanımlanmayan etki sayesinde hayvanlara zulmetmenin kötü olduğunu anladığımızdır.

Hayvanlar ortak bir yaşam paylaştığımız bireylerdir, bu idrak ve kabul  onları olduğu gibi görmemize izin verir. Erdemli olma gayesindeki bir kişi hayvanları yemenin yanlış olduğunu hayvan haklarının ihlal ediliyor olması sebebiyle ya da  bu tür bir eylemin diğer eylemlere kıyasla daha fazla acıya sebep olduğunu görmesi nedeniyle değil hayvanları yediğimiz ya da onları onlara zarar verir şekilde kullandığımızda ahlâklı bir toplumun hassas, nazik, şefkatli, olgun ve düşünceli üyelerinin ortaya koyacağı karakter özelliklerini göstermiyor oluşumuz sebebiyle kavrar. Hayvanların ahlâki önemi ya da ahlâken önemli olup olmadığının ortaya konduğu iyi çalışılmış bir argüman düşünce ve eylemlerimizde büyük etki yaratmaz. Tersine  hayvanların kullanılması ve istismar edilmesinin altında yer alan tavırların sığlık ve gaddarlık olduğunu algılayan ve erdemli bir hayat sürmeye odaklanan bir insan tavrını değiştirecek ve hayvanlara bir deney aracı ya da bir yiyecek olarak bakmaktan vazgeçecektir. Rosalind Hursthouse’ın  hayvanları alternatif şekillerde görmeye başladıktan sonra kavradığı gibi:

“Etle  ilgili fikirlerimi oluşturan tavırlarımın gereksiz, hırs dolu, bencil, çocukça olduğunu, alışveriş yapma arzumu ve harika akşam yemeği partileri yapmak için yemek pişirmek arzumun dar görüşlü olduğunu, iğrenç hatta rezil bir şey olduğunu görmeye başladım.  Televizyonda hayvanların hayatlarını anlatan doğa programlarından zevk alıyordum ama bir yandan da etten zevk alıyordum, bu ikisi birbirine uymuyordu… hayvanların hakları olduğunu düşünmeden hem yediğimiz hayvanların hem de vahşi hayvanların kendi yaşamları olduğunu ve yaşamlarından zevk almaları için kendi hallerine bırakılması gerektiğini düşünmeye başladım. Ve böylece değiştim. Benim ve diğer hayvanların içinde bulunduğu ahlâki bakışım böylece değişti.”

Feministler de hayvanların moral statüsünü ortaya koymak için kullanılan argümantasyon metodlarına karşı çıkmıştır. Bir çok feminist için akılcı mantık yürütmenin klasik metodları insanların insan türünden  olmayan canlılara dair barındırdığı sempati, empati hislerini, hayvanlara neyi borçlu olduğumuz konusunun tam da merkezinde yer aldığına inandıkları hislerini ve neden böyle olduğu sorusunu cevaplayamamaktadır. Bir çok feminist hayvanlara şefkatle davranmamıza neden olan şeyin moral duygularımız olduğuna inanır, aynı Hume gibi, ama faydacı bakış teorisyenlerinin ya da hayvan haklarını savunan teorilerin ortaya koyduğu sonuçları da reddetmezler. Onların eleştirileri yalnızca akıldan elde edilen bu sonuçların davranışlarımızı değiştirebileceği görüşüne yöneliktir.

Feminist düşünürler hayvanların ahlâki statüsüyle ilgili argümanlarda ortaya konan bireyciliğe de karşı çıktılar.  Hayvanların insanlarla paylaştığı içsel ya da doğuştan gelen nitelikleri ve kendi kendilerine ahlâken değeri olduğu düşünülen nitelikleri tanımlamak yerine  bazı feministler ahlâki kabul görmenin toplumsal bir pratik olduğunu göz önüne alarak ahlâki statüyü ilişkisel bağlamda anlamamız gerektiğini öne sürdü.

Bunun gibi ekolojik feministler de hayvanların ahlâki statülerine karar verirken ortaya konan standart yaklaşımların hatalı olduğunu söyler. Bu eleştiriler,  bireylerin içinde bulunduğu bağlamdan koparılmasıyla, politik yapıların, özellikle de şu anda hayvanların kullanıldığı pratikleri belirleyen iktidar yapılarının kavranmasına engel olunduğunu öne sürer. Bazı eko-feministlere göre hayvanların ezilmesini destekleyen mantıkla cinsiyet ayrımcılığını zorla bastıran “tahakküm mantığı” arasında kavramsal bir bağ vardır, bu bağ hem kadınlara hem de hayvanlara zarar veren bireysel ve  kurumsal pratiklere dönüşür. Erkeklerin kadınlardan ayrı ve üstün olduğunun düşünüldüğü cinsiyet hiyerarşileri bu analize göre insanları diğer hayvanlardan ayıran ve insanların sözde aşağı diğer canlılar üzerindeki hakimiyetini meşru kılan hiyerarşilerle aynı yapıyı paylaşır. Ekolojik feminist perspektife göre gruplar ve bireyler arasındaki farklılıklar bu gruplara ya da bu gruplardaki bireylere daha çok ya da daha az ahlâki değer atfetmeden kabul edilebilir, adil sosyal ilişkiler de bu türden değer verme biçimlerinden uzak durulmasını gerektirir. Bir çok toplumsal adalet perspektifi  gibi eko-feminist perspektifi de herkes özgür olana dek hiç kimsenin özgür olmayacağını savunur, buna hayvanlar da dahildir.

Yazının ilk kısmı:

http://hayvanozgurlugucevirileri.com/2013/04/03/hayvanlarin-ahlaki-statusu/

Çev.Cem

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.