Hayvanların Ahlâki Statüsü

I. Hayvanlar Ahlâken Önemli Olabilirler mi?

Bir canlının ahlâki anlamda kaale alınmayı hakettiğini söylemek bu tür iddiaları kabul edebilen canlılar üzerinde ahlâki bir talebin olduğunu söylemek demektir. Ahlâken kaale alınabilen bir canlı, ahlâken bağlayıcı bir anlamda kendisine haksızlık yapılabilen bir canlıdır. Genel olarak bütün insanların ve sadece insanların bu tür talepleri olduğu düşünülür; çünkü bu taleplere ancak insanlar yanıt verebilir. Ancak kendisine haksızlık yapılan canlıların neden yalnızca bütün insanlar ve yalnızca insanlar olduğunu sorduğumuzda aradığımız yanıtları hemen bulamayabiliriz. İnsanlar Homo sapiens türüne aittir. Ancak tür üyeliği ahlâki bir talebin neden sadece bu türe ait canlılar tarafından yapıldığını, neden diğer türe ait canlılar tarafından yapılmadığını açıklamıyor. İnsanların Homo sapiens türüne ait olması elbette insanların ayrıksı bir özelliği-insanlar ayrıksı bir fizyoloji ve genetik bir yapı paylaşıyor, ama ahlâki bakış açısından bu gerçeğin bir önemi yok. Tür üyeliği ahlâken bağlayıcı olmayan bir niteliktir, Malezyalı ya da Fransız, erkek ya da kadın olarak doğmaktan daha ilginç değildir. Tür üyeliği bir türün, yani bizim türümüzün üyelerinin diğer türlerden canlılara verilmeyen ahlâki bir öneme sahip olduğu görüşünü destekleyemez. Elbette ahlâken önemli olan şeyin biyolojik bir kategoriye ait olmak olmadığı öne sürülebilir, ileri sürdüğümüz ahlâki talepleri mümkün kılan bizim insan oluşumuzdur. İnsanlar sahip olduğumuz tamamıyla insana özgü kapasiteler sebebiyle ahlâki bir önem taşırlar.

Ancak sadece insanları haksızlığa uğrayabilecek canlılar türü olarak belirleyen kapasiteler hangileridir? Birkaç aday kapasite öne sürülmüştür- mesela aile bağları geliştirmek, sosyal sorunları çözmek, duyguları ifade etmek, savaş yapmak, sırf zevk almak amacıyla seks yapmak, dil kullanmak ya da soyut olarak düşünmek bunlardan bir kaçı. Ancak bu etkinliklerin hiç birisi yalnızca insanlara özgü değil. Hayvan davranışı üzerine yürütülen hem akademik hem popüler çalışmalar yalnızca insanlara özgü sanılan davranışların çoğunun hayvanlarda da görüldüğünü ortaya koyuyor. Örneğin; insan cinsinden olmayan bir çok tür uzun süreli yakınlık ilişkileri kuruyor- orangutan anneler yavrularıyla 8 ya da 10 sene kadar beraber kalıyorlar, ardından onlardan ayrılıyor ama ilişkilerini de devam ettiriyorlar.

Şempanze, babun, kurt ve fil gibi daha az yalnız kalan hayvanlar kompleks bireysel ilişkilere dayanan, daha uzun süre devam eden, daha geniş aile birimleri kurarlar. Kalahari çölündeki mirketlerin yaralı ya da hasta mirketlerle sadece onlar yalnız ölmesinler diye beraber kalarak kendi hayatlarını tehlikeye atarak fedakârlık yaptıkları biliniyor. Sosyal anlamda kompleks gruplarda yaşayan bütün hayvanlar bu tür gruplarda kaçınılmaz olarak ortya çıkan çeşitli problemleri çözmek zorundadır. Kanidler ve primatlar bu konuda özellikle becerikliler, ancak tavukların ve atların da kendi sosyal hiyerarşileri içerisinde bulunan çok sayıda bireyi tanıyabildiği ve onları çekip çevirdiği biliniyor. Hayvanların sosyal çevreleriyle görüşme biçimlerinden birisi de etraflarındaki grup üyelerinin duygusal durumlarına dikkat etmeleridir.

Türdaşlarından biri öfkeli olduğunda onun yolundan çekilmek iyi bir fikirdir. Ömür boyu süren yakınlıklar geliştiren hayvanların partnerlerinin ölümü sebebiyle büyük acı çektiği biliniyor. Bazı hayvanların bu acı sebebiyle öldüğü söyleniyor. Darwin “İnsanın Türeyişi” adlı kitabında bu durumu şöyle anlatır: “yavrularının ölümü nedeniyle dişi maymunların yaşadığı acı öylesine yoğundu ki bu durum bazı hayvanların kaçınılmaz olarak ölümüne sebep oldu”. Primatolog Jane Goodall’un, annesi Flo’nun ölümünden sonra 8 yaşındaki şempanze Flint’in ölmesini örnek vermesi de kederin hayvanlar üzerinde de yıkıcı bir gücü olabileceğini düşündürüyor.

Çakallar, filler ve katil balinalar da yas duygusunun derin etkilerinin gözlemlendiği türler arasında. Bir çok köpek sahibi de aynı şeyleri söyleyebilir. Yabanda hayvanların çoğu hayatta kalmak, agresyon ve kavga sebebiyle diğer hayvanlar tarafından yok edilirken bir çok hayvan türünün hayatı da neşe, oyunculuk ve bol bol seks yapmakla nitelenmekte. Bilişsel etholoji alanında yapılan son çalışmalar bazı hayvanların manipülatif ve kandırmaya yönelik etkinliklere girişerek navigasyon için “bilişsel haritalar” yapılandırdığı, bazı hayvanların dil kullanabildiği ve sembolik temsilleri kavrayabildiği görülmektedir. Yalnızca insanların ahlâki özneler olarak kabul edilmesinin temeli olan kapasitelerin çoğunun daha belirsiz bir biçimde olsa da hayvanlar âleminde de gözlemlendiği görülüyor.

İnsan davranışı ve bilişi öteki hayvanların davranışı ve bilişi ile derin kökleri paylaştığı için insanlar ve diğer hayvanlar arasında keskin davranışsal ya da bilişsel sınırlar bulmaya yönelik yaklaşımlar tartışmaya açıktır. Bu sebeple, belli kapasitelerin insanın tamamen kendine özgü olduğunu ispat ettiğini söyleyen çabalar hayvanların ahlâki konumlarını düşünmeye başladığımızda pek bir şey vadetmiyor.

Ancak, insanları hayvanlardan ayırma konusunda önemli olduğu düşünülen ve sadece bir davranış gözlemlenmesine indirgenemeyecek bir şey var, belirli bir kapasiteye sahip olmakla açıklayabiliriz bu özelliği, yani “kişilik” konusunu. Kişilik nosyonu insanlıkla eşsüreli var olduğu düşünülen, ahlâken önemli bir canlılar kategorisi koyuyor ortaya. Tarihsel olarak Kant bir canlının değerli ve bu sebeple ahlâken önemli olmasını sağlayan şey olarak kişilik kavramını en çok savunanlardan birisidir. “Groundwork” adlı eserinde Kant şöyle yazar:

“…Her rasyonel canlı kendi içerisinde bir amaç olarak vardır, bu veya şu irade tarafından keyfî bir biçimde kullanılmak için bir araç olarak değil. Varlıkları kendi irademize değil de doğaya bağımlı olan canlılar ise eğer rasyonel canlılar değillerse, yalnızca bir araç olarak bir değere sahiptirler ve bu yüzden “şey/nesne” olarak adlandırılırlar. Öte yandan rasyonel canlılar doğalarının kendileri içinde bir amaç olarak ortaya çıkardığı gibi bir kişi/şahıstırlar. (Kant, 1785,428).”

“Lectures on Anthropology “adlı eserinde şöyle söyler:

“İnsanın “Ben” diyebilmesi onu yeryüzündeki bütün canlıların üstüne yükseltir. O bir kişidir, yani nesnelerden mesela akıl sahibi olmayan hayvanlardan rütbe ve saygınlık anlamında tamamen farklıdır, hayvanlar ve nesnelerle insanlar diledikleri gibi ilgilenebilir ve onları bir kenara atabilirler. (Kant, 127)”

Kantçı bir tavırla yazılan ve son zamanlarda çıkan bir eserde bu düşünce geliştiriliyor. Örneğin, Christine Korsgaard insanların “sadece kendilerine özgü” bir biçimde bir sorunla, normatiflik sorunuyla karşı karşıya olduğunu öne sürüyor. Bu problem insan bilincinin yansıtmacı/düşünmeci yapısından kaynaklanıyor. Bizler sık sık kendi arzularımız hakkında düşünür ve kendimize “bu arzular eyleme geçmek için yeterli bir sebep mi? Bu dürtüler kendisine uygun şekilde davranmak istediğim türden şeyleri mi temsil ediyor?” diye soruyoruz ve sorabiliyoruz. Yansıtmacı kapasitelerimiz bize dürtülerimizden birkaç adım gerileyerek kendimize ne zaman bu dürtüler üzerine hareket etmemiz gerektiği  ya da etmemiz gerekip gerekmediği konusunda hem yer açıyor hem de bizi buna zorluyor. Geri adım atarak bu soruları cevaplayabileceğimiz net bir mesafe koyabiliyoruz araya, böylece normatiflik problemini çözebiliyoruz. Arzularımızı kendimizle ilgili kavramlarımıza, “pratik kimliklerimize” dayalı olarak bir eylem sebebi ya da sebepleri olarak gerçekleştirip gerçekleştirmeme konusunda karar veriyoruz. Belirli bir arzumuzu bu konuda eyleme geçmek için bir gerekçe olarak görüp görmeme konusunda karar verirken aslında daha ileri düzeyde bir düşünme düzeyine dahil olmuş oluyoruz, bu düzey kendimizin onaylanmış bir tanımını gerektiriyor. Kendimizle ilgili onay almış bu tanım, bu pratik kimlik gerekli bir ahlâki kimliktir; çünkü bu kimlik olmadan kendi hayatlarımızı yaşamaya değer ya da eylemlerimizi hayata geçirmeye değer bulamayız. Korsgaard normatiflik problemini insanların hayvanların bilmediği bir şekilde yaşadığını öne sürer:

“Alt düzeylerdeki bir hayvanın dikkati dünyaya sabitlenmiştir. Onun algıları inançlarıdır. Arzuları da kendi iradesidir. Bilinçli etkinliklere dahil olmaktadır, ama bunların bilincinde değildir. Yani, bunlar hayvanın dikkatinin nesnesi değildirler. Ama biz insan cinsinden hayvanlar ise dikkatimizi algılarımıza yönlendiririz, kendi mental etkinliklerimize çeviririz ama onların bilincindeyizdir. İşte bu yüzden onlar hakkında düşünebiliyoruz…

Ve bu bizi başka hiçbir hayvanın bilmediği bir problemle karşı karşıya bırakır. Bu problem, normatiflik problemidir… Yansıtmacı zihin algı ve arzuyu olduğu gibi kabullenemez. Bir sebebe ihtiyaç duyar (Korsgaard, 93).”

Burada, Korsgaard “sebebi” bir çeşit “düşünme başarısı” olarak anlıyor ve bu türden bir başarı elde edecek şekilde düşünmelerinin mümkün olmadığı düşünüldüğünden hayvanların sebepler/gerekçeler üzerine eyleme geçmedikleri gibi bir sonuç ortaya çıkıyor. Hayvanlar sebeplere dayanarak harekete geçmedikleri için üzerine düşünebilecekleri ve eyleme geçebilecekleri pratik bir kimlikleri yoktur. İnsanlar hayvanlardan insanlar normatiflik kaynağı olduğu ve hayvanlar da olmadığı için ayrı tutulabilmektedir.

Ancak Kant’ın kişilik görüşü bütün insanları ve sadece insanları yegâne ahlâk sahibi canlılar olarak ayıramaz. Kişilik aslında insanların ait olduğu grubun genel tanımı olarak düşünüldüğünde  insanlıkla eşsüreli bir olgu değildir. Bu problemin ciddi olan tarafı ise rasyonel kapasitelere sahip uzaylıların ya da ilahi varlıkların olma olasılığı da değildir (Kant bunu “insan ve genel anlamda her rasyonel varlık” diye yazdığında kabul etmişti). Esas problem bir çok insanın bir şahıs olmamasıdır. İnsanların bazı üyeleri –mesela bebekler, çocuklar, gelişmiş otizme sahip insanlar, Alzheimer’ı olan insanlar ya da başka türlü bilişsel bozukluklar yaşayan insanlar- şahsiyet sahibi olmakla bağlantılı görülen rasyonel ve self-refleksif( kendisi ve eylemleri üzerine düşünebilen) kapasitelere sahip değildir. Bu sorun ne yazık ki literatürde marjinal vakalar olarak biliniyor ama aslında ahlâki bir özne olma kriteri konusunda ciddi bir takım zorluklar koyuyor ortaya. Olumlu ahlâki değeri hakkında derin önsezilerimizin olduğu ve ahlâken bir özne olduğunu kabullendiğimiz bir çok canlı bu şekilde bakıldığında bu tanımın dışında kalacaktır.

Bu sonuca tepki vermenin dört yolu var. Birincisi Kant’ın bir yorumundan elde edilebilir, bu yanıta göre şahıs olmayan canlılar dolaylı olarak ahlâki bir öznedirler. Kant hayvanların bir nesne olduğuna inansa bile gene de onları istediğimiz gibi bir kenara atamayacağımıza inanmıyordu. “Lectures on Ethics” adlı eserinde Kant hayvanlarla ilgili dolaylı sorumluluklarımız olduğunu söyler, bu sorumluluklar doğrudan onlara yönelik değildir, onlara olan tavırlarımızın kişilere yönelik sorumluluklarımızı etkileyebilmesi anlamında söylemiştir.

“Eğer bir adam köpeğini artık ona bir faydası yok diye vuruyorsa köpeğe karşı sorumluluğu konusunda başarısız olmuyordur, çünkü köpek buna karar veremez ama davranışı insani değildir ve bu adam böyle yaparak kendi içindeki insanlığa zarar vermektedir. İnsani duygularını yok etmemek adına hayvanlara karşı iyi olmalıdır, çünkü hayvanlara karşı zalim olan insan insanlarla olan ilişkilerinde de katılaşır (Kant, 240).”

Aynı şey bir şahıs olmayan insanlar için de söylenebilir. Şahıs özelliği taşımayan canlılara, türü ne olursa olsun, insani olmayan biçimlerde davrandığımızda kendi insanlığımıza hürmetsizlik etmiş oluruz.

Ancak bu dolaylı görüş pek rahatlatıcı değildir- şahış olma özelliği taşımayan bir canlıya yapılan bağımsız yanlışı kavrama konusunda başarısızdır. Bir insan koma halindeki bir kadına tecavüz ettiğinde, ya da ciddi beyin hasarı olan bir çocuğu dövdüğünde ya da bir kediyi yaktığı zaman, bu insanlar sadece insanlığa ya da kendilerine  karşı hürmetsizlik etmekle kalmamakta, şahıs olma özelliği taşımayan bu canlılara da yanlış yapmaktadır.

İkinci yol, bu tür şahıs olma özelliği taşımayan canlıların “rasyonel doğa” ile uygun ilişkiler içerisinde bulunduğunu öne sürmek, böylece ahlâken bir özne konumunda görüldüğünü söylemektir. Allen Wood (1998) bu şekilde bir düşünce üreterek rasyonel bir doğası olan bütün canlıların, ya da bu niteliğe sahip olduğu varsayılan ya da bir zamanlar bu niteliği taşımış olan bütün canlıların, bu niteliğin bir kısmına sahip olanların ya da bu niteliğe sahip olmak adına gereken koşulları taşıyanların ki buna Wood “rasyonel doğanın altyapısı” adını veriyor, doğrudan bir ahlâk öznesi olarak algılanması gerektiğini öne sürüyor. Bu rasyonel doğayla bir ilişki içerisinde olan her bir canlı  kendisine haksızlık yapılabilecek canlı türlerine dahildir.

Bu tepki ünlü hayvan hakları savunucusu ve ahlâki önem atfetme açısından insanlar ve hayvanlar arasındaki farkların değil benzerliklerin önemli olduğunu söyleyen Tom Regan’ın tepkisinden farklı değil. Regan insanlar şahıs olma özelliği taşımayan canlılarla (belli bir derecede organize bilişsel işleve sahip olan insanlar ve hayvanlar) başkalarının ne düşündüğünden bağımsız olarak bir yaşamın öznesi olma ve kendileri için bir anlam taşıyan kişisel refah sahibi olma becerisini paylaştıkları için, her iki grubun da ahlâken önemli olmayı hakettiğini söyler. Regan bir yaşam öznesi olan bir canlının arzu ve tercih ettiğini, inandığını ve hissettiğini, hatırladığını ve ümit ettiğini öne sürer. Yaşamımızın zevk, acı, keyif ve ızdırap, tatmin ve kızgınlık dahil olan bütün bu boyutları; sürüp giden varlığımız ya da zamansız ölümümüz dahil bütün boyutların hepsi bireyler tarafından yaşanan ve tecrübe edilen yaşam kalitesinde bir fark yaratır. Aynı şey hayvanlar için de geçerlidir. Onlar da kendi içsel değerleri/kendi kendileri olma değeri olan, bir yaşam öznesi olmayı tecrübe eden canlılar olarak görülmelidir.

Bu probleme yaklaşmanın bir üçüncü yolu ise Korsgaard tarafından ele alınmıştır. Korsgaard normatif ve rasyonel kapasitelere sahip olan canlılarla bu kapasitelere sahip olmayan canlılar arasında büyük bir fark olduğunu düşünür, ancak Kant’tan farklı olarak insanların ve hayvanların ahlâki ilgilerimizin uygun nesneleri olduğu sonucuna varır. Korsgaard normatif ve rasyonel kapasiteleri olmayan canlıların şahıs olan canlılarla belli “doğal” kapasiteleri paylaştığını ve bu doğal kapasitelerin şahıs olanların birbirleriyle ilgili olarak yaptıkları ahlâki taleplerin içeriğini oluşturduğunu söyler. Korsgaard şöyle yazar: “onaylanmayı talep ettiğimizde aslında istediğimiz şey doğal alâkalarımızın- doğal arzularımız, ilgilerimiz ve sevgilerimizi- değerler statüsüne göre uyumlanmasıdır, bu değerler başkaları tarafından mümkün olduğunca saygı görmelidir. Bu doğal alâkaların çoğu- acıdan kaçınmak çok net bir emsaldir- hayvan doğamızdan kaynaklanır, rasyonel doğamızdan kaynaklanmaz” (Korsgaard 2007). Ahlâk öznelerinin değerli ve normatif olarak bağlayıcı  olarak kurduğu şey, bizim rasyonel ya da  otonom kapasitelerimiz değil; yaşayan, kanlı canlı varlıklar olarak ihtiyaçlarımız ve arzularımızdır. Bu ihtiyaç ve arzular özneler için değerli olduğu sürece hastalarda görülen benzer ihtiyaç ve arzuları deneyimleme becerisi de değerli bulunmalıdır.

Son bir yanıt ise rasyonel doğanın ahlâken önemli kabul edilmek için bir  mihenk taşı olduğu düşüncesini reddetmektir. Faydacı yaklaşımı savunanların genelde ortaya koyduğu doğrudan argüman budur. Bu insanlar şahsiyet sahibi olmaya ya da insanların rasyonel, self-refleksif doğasına odaklandığımız zaman ya da bir canlının böylesi bir doğayla olan ilişkisine, bir yaşam öznesi olmasına odaklandığımızda canlıların ahlâken belirleyici olan özelliğinin ne olduğu sorusunun önemsizleştiğini ve gerçek anlamının anlaşılmadığını öne sürerler. Gerçekte önemli olan şey, faydacı görüşü savunanlara göre; menfaatlerin doyurulması, keyif alınması ya da mutlu olmaktır; acıdan, ızdıraptan, menfaatlerin elde edilememesinden uzak durmaktır. Bu “his ve duygu” düşüncesini daha güçlü bir şekilde savunan Bentham ise şöyle yazmıştı:

“Menfaatleri eski karar vericilerin vurdumduymazlıkları tarafından ihmal edilen öteki hayvanlar nesneler sınıfına fırlatılmışlar. … Gün o gün ki ve ne yazık ki bir çok yerde mazi olmamış, türümüzün büyük bir kısmına köle sınıfından olarak davranılmış… aynen günümüzde hayvanlara olduğu gibi. Bir gün gelir ve hayvanlar aleminin geri kalanı belki gaddarlıkla ellerinden alınmış haklarını ele geçirebilirler. Fransızlar çoktan derinin kara olmasının bir insanın işkencecilerin ellerine bırakılması için hiçbir gerekçe olmadığını keşfetti. Bir gün, bacak sayısının, derinin tüylü olmasının, sağrı kemiğinin olmamasının da duyguları olan bir canlıyı aynı kadere teslim etmek için aynı derecede yetersiz bir gerekçe olduğu kabul edilebilir. Bu aşılması imkânsız çizgiyi geçecek olan başka ne var ki? Akıl kabiliyeti mi,  yoksa belki de konuşma kabiliyeti mi?… Buradaki esas soru “Düşünebiliyorlar mı?” ya da “Konuşabiliyorlar mı?” değil. Buradaki esas soru: “Acı çekiyorlar mı?” (Bentham 1781).”

Peter Singer gibi çağdaş faydacılar acı çekebilen hayvanları ya da şahıs olma özelliği taşımayan canlıları ahlâki çemberimizden dışlamak için ahlâken meşru hiçbir yol olmadığını söylüyor. Acı çekmemekte menfaati olan her canlı bu talebin ciddiye alınmasını hakediyor. Acıdan kaçınmaya çalışan bir hayvanın da böyle bir menfaati olduğu düşünülebilir. Çağdaş Kantçı düşünürler bile acıyı tecrübe etmenin ahlâki gücünü kabul etmiş durumda. Örneğin Korsgaard şöyle yazıyor:

“Acı içinde  olmak acı verir. Ve bu hafife alınabilecek bir gerçek değildir.

Acı çeken bir hayvana acıdığınızda bunun sebebi bir sebep algılıyor olmanızdır. Bir hayvanın ağlayışı acıyı ifade eder ve bu ağlayışlar bir sebep olduğu anlamına gelir, koşullarını değiştirmek için bir sebep.  Ve o andan itibaren o hayvanın ağlayışlarını duymazdan gelemezsiniz, aynen bir insanın sözlerini duymazdan gelemeyeceğiniz gibi. Başka bir hayvan aynen başka bir insan gibi sizi tamamen aynı şekilde sorumluluk almaya zorlayabilir… işte bu yüzden hayvanlara karşı sorumluluklarımız vardır (Korsgaard).”

Acı çeken bir hayvanla karşılaştığımızda onların (hayvanların) bizden talep ettiği şeyi idrak ederiz, bu yüzden acı çekebilen canlılar ahlâken önemlidir.

http://plato.stanford.edu/

-devamı perşembe ya da cuma gününe-

Çev.Cem

Hayvanların Ahlâki Statüsü” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.