Vejetaryenliğin Ahlâki Argümanı

James Rachels

Düşünür (1941-2003)

Hayvan yemenin ahlâken yanlış olduğu düşüncesi biraz gülünç gelebilir kulağa. Ne de olsa et yemek hayatlarımızın normal ve yerleşik bir parçası; insanlar her zaman et yedi; bir çok insan alternatif bir beslenme biçiminin nasıl bir şey olacağını düşünmekte bile zorlanır. Bu yüzden et yemenin ahlâken yanlış olduğu olasılığını ciddiye almak pek kolay değil. Dahası, vejetaryenizm temel prensiplerini kabul etmediğimiz Doğu dinleriyle bağlantılı görülmekte; sağlıkla ilgili aşırı ve temelsiz iddialardan kaynaklandığı düşünülüyor. Vejetaryen literatüre bakınca “Sebzeler Aracılığıyla Zafer” gibi isimler, ya da ancak etsiz bir beslenme biçimini edinirsek mükemmel sağlığımız olacağı, içimizin bilgelikle dolup taşacağı gibi örnekler biraz tuhaf bir durum olduğu izlenimi verebilir. Elbette bu türden saçmalıkları bir kenara koyabiliriz. Ancak vejetaryenlikle ilgili muhakkak ciddiye alınması gereken başka argümanlar var. En güçlü argüman ise, gereksiz acı çekmeye sebep olmanın yanlış olduğunu söyleyen ilke.

Hayvanlara zulmetmenin yanlışlığı çoğu kez bu olayın insanlara olan etkisi açısından açıklanır. Bu düşünceye göre hayvanlar ahlâken önemli canlılar olmasa bile söz konusu zulümlerin insanlar için de kötü sonuçları vardır ve bu yüzden yapılan şey yanlıştır. Legal açıdan ise hayvanlara yönelik kötülükler “kurbansız suçlar” kapsamında değerlendirilmiştir, legal yasakların meşrulaştırılması da hiç kimsenin canının yanmadığı fuhuş ya da pornografi gibi örneklerin meşrulaştırılması ile kıyaslanmıştır. 1963 yılında ünlü hukuk akademisyeni Kouis Schwartz hayvanlara işkence edilmesinin yasaklanmasından “ burada ilgi alanı olan istismar edilen köpek değildir… İlgi alanımız, öteki insanların, çoğu hayvanların gıda amaçlı öldürülmesine alışık olan insanların çoğunun kendini istismar edilen bir köpek ya da atla özdeşleştirmesi ve onların çektiği acıya büyük bir hassasiyetle tepki göstermesidir” biçiminde söz etmişti.

Düşünürler de bu yaklaşımı benimsemiştir. Mesela Kant hayvanlarla  ilgili doğrudan sorumluluklarımız olmadığını söyler.  Ahlâkın en son prensibi olan Kategorik Zorunluluk yalnızca insanlarla olan ilişkilerimize uygulanabilir. ”Kategorik zorunluluk, şu şekildedir: ister kendinize ister bir başka insana öylesine insanca davranın ki bu, sadece bir araç olmasın; kendi içinde daima bir amaç olsun”. Diğer hayvanlara dair, Kant  şunları söyler:” Ama hayvanlar söz konusuysa onlarla ilgili sorumluluklarımız yok. Hayvanlar kendilerinin  bilincinde değiller, bu yüzden bir amaca hizmet eden bir araç konumundalar. O amaç, insandır”. Kant ayrıca hayvanlara zulmetmememiz gerektiğini, çünkü “hayvanlara zulmedenin insanlarla olan ilişkilerinde de sertleştiğini” söyler.

Elbette bu sözler kabul edilemez. Hayvanlara yönelik kötülüklere sadece insanlara dair ikincil etkileri  nedeniyle değil, hayvanlardaki doğrudan etkileri nedeniyle de karşı çıkılmalı. İşkence edilen hayvanlar tıpkı işkence gören insanların acı çekmesi gibi acı çeker. Zaten yanlış olmasının temel sebebi de bu. Bir çok sebepten ötürü insanların işkence görmesine itiraz ederiz, ve bunlardan belki birincisi, kurbanların açı çekiyor olmasıdır. Hayvanlar da acı çektiği sürece onlara işkence edilmesine karşı çıkarken aynı gerekçeye başvuruyoruz. Birisinin acı çekmesine itiraz ederken bir diğerininkine göz yummak kabul edilemez.

Hayvanlara zulmetmek yanlış olsa bile bir hayvana acı çektirmenin hiçbir meşruluğu olmadığını söyleyemiyoruz. Bazen bunu yapmakta haklı olma payımız vardır, aynen bazen insanlara acı çektirmekte haklı bir taraf olması gibi. Ancak acı çektirmek için çok iyi bir sebep olması gerekiyor. Ve eğer söz konusu acı çok fazlaysa bu acıyı meşrulaştıran sebep de eşit derecede güçlü olmalı. Son derece zeki ve sosyal bir hayvan olan Misk kedisini ele alalım. Misk kedileri önce tuzakla yakalanır, ardından içerisinde sıcaklığı ateşle 43 derecede tutan karanlık bölmelerdeki küçük kafeslere tıkılırlar. Ölene dek bu şekilde yaşarlar. Bu sıradışı davranışı meşrulaştıran nedir? Bu hayvanlar ne yazık ki parfüm üretiminde faydalı olan bir maddeyi doğal olarak üretiyor. Hayatta kalabildikleri sürece cinsel organlarından günde bir kez elde edilen misk her bir uygulamada parfümün kokusunun daha kalıcı olmasını sağlıyor. (Bölmelerdeki sıcak ise hayvanların misk “üretimi”ni artırıyor). Burada Kant’ın ilkesi –“hayvanlar bir amaca hizmet eden araçlardır- o amaç, insandır” ilkesi- bir intikam duygusuyla uygulanıyor. En saçma sapan bir menfaat uğruna hayvanlar ölene dek işkenceye uğruyor.

Hayvanları bu şekilde kullanmanın meşru olmadığına ve ürünlerini kullanarak bu türden zulümlere destek olmamak gibi ahlâki bir sorumluluğumuz olduğuna insanları ikna etmek kolaydır. Buradaki argüman basittir: iyi bir sebep olmadıkça acıya sebep olmak haklı görülemez; miskle yapılan parfüm hayvanların acı çekmesine sebep oluyor; bu üründen aldığımız keyif ve zevk söz konusu acıya sebep olmayı haklı gösteremez, hayvanların bu biçimde kullanılması yanlıştır. İnsanlar bir kez misk üretimiyle ilgili gerçekleri öğrendikten sonra bu tür ürünlere ahlâken itiraz edebiliyorlar. Ancak aynı argümanın gıda olarak kullanılan hayvanlar için kullanılması karşısında şaşırıyorlar. Gıda olmak için yetiştirilen ve öldürülen hayvanlar da acı çekiyor ve onların tadından keyif almamız da hayvanlara kötü davranmamız için yeterli bir meşruluk sağlamıyor.

Bir çok insan, eti için yetiştirilen ve öldürülen hayvanların çekmek zorunda kaldığı acıların büyüklüğünü hafife alıyor. İnsanlar muğlak bir içimde mezbahaların gaddarlık olduğunu, kesim metodlarının daha insani metodlar olması gerektiğini düşünür. Ama mezbahaya yapılacak kısa bir ziyaret bir hayvanın hayatından kısa bir bölümdür; bunun ötesinde insanlar hayvanlara yeterince iyi davranıldığını hayal ediyor. Oysa hiç alâkası yok. Bugün et üretimi büyük bir ticaret ve zavallı hayvanlara bir canlı gibi değil fabrikadaki makineler gibi davranılıyor.

Mesela buzağılar bütün hayatlarını sağa sola dönemeyecekleri ya da rahatça uzanamayacakları kadar küçük bölmelerde geçiriyorlar. Hareket edemiyorlar; çünkü hareket edince kasları gelişiyor, kasları gelişince et kalitesi azalıyor; hem hayvanlara yeterli mekân ayırmak demek fazla para harcamak demektir. Bu bölmelerde buzağılar kendilerini kaşıyamaz bile, oysa bunu yapmaları onların doğalarında var, yapamazlar çünkü başlarını çevirebilmeleri için yeterince boşluk yok. Buzağıların annelerini özlediği de bir gerçek, aynen insan bebekleri gibi bir şey emmek istiyorlar; bölmelerindeki metalleri emmek için çabalıyorlar. Etlerinin hem tadı güzel hem de açık renkte olması için içinde demir ve kaba yem bulunmayan sıvı bir besinle besleniyorlar. Doğal olarak bu besine alışıyorlar; çünkü yemeğe ihtiyaçları oluyor. Buzağıların demire olan iştahı öylesine güçlüdür ki eğer sağa dola dönmesine izin verilse kendi idrarını içerlerdi, oysa buzağılar normalde bundan iğrenir. Küçük bölme hayvanın sağa sola dönmesini engellediği için bu sorunu çözmüş oluyor. Kaba yeme duyulan ihtiyaç çok güçlüdür, çünkü kaba yem olmadan hayvan geviş getiremez. Hayvan üzerinde uyusun diye saman da verilemez; çünkü samanı yer, bu da etin kalitesini bozar. Bu hayvanlar için mezbaha, bir şekilde mutluluk dolu bir hayatın sonunda karşılarına çıkan nahoş bir son değildir. Aslında öldürülme süreci ne denli korkunç olsa da hayvanlar için merhamet dolu bir kurtuluş olabilir.

Benzeri öyküler yemek olarak yediğimiz diğer hayvanların maruz kaldığı davranışlar konusunda da anlatılabilir. Hayvanları milyonlarca adette üretebilmek için onları küçük mekânlarda kalabalıkta bir arada tutmak gerekiyor. Tavuklar bir gazete sayfasından daha küçük bir yere 4-5 adet tıkıştırılır. Yürüyemeyen, kanatlarını geremeyen- yuva yapamayan- bu kuşlar giderek çıldırır ve birbirine saldırmaya başlar. Sorun giderek daha berbat bir hâl alır; çünkü kuşlar o kadar çoktur ki hareket edemedikleri için ayakları kafesteki tellerin etrafına sarılır ve kemikleşir, orada betonlaşır. Bu tür demirlenmiş kuşlar ne kadar çaresiz kalsa da olduğu yerden kaçamaz. Bu yüzden hayvanların belli organlarının kesilmesi çözüm olarak görülmüştür. Birbirlerine verecekleri zararı azaltmak için kümes çiftlikleri hayvanların gagalarını keser. Bu kesme  işlemi (mütilasyon) acı verir ama rutin olarak yaşanan  diğer mütilasyonlar kadar da acı vermiyordur. Boğalar hadım edilir. Bunun sebebi aşırı kalabalık ortamlarda tavuklarda olduğu gibi, doğal olmayan şeyleri engellemek değildir; hadım edilmiş boğalar kilo alırlar, ayrıca erkek hormonlarının etin kalitesini bozma tehlikesi azalmıştır.

“İngiltere’de hayvan çok  küçük olmadıkça anestezi kullanılmalı ama Amerika’da anestezi pek kullanılmıyor. Prosedüre göre hayvan yere yıkılmalı, bıçakla skrotum kesilmeli ve erbezleri sırayla kopartılmalıdır. “

Bu tür davranışlar sıradışı örnekler değil.  Gıda amacıyla yetiştirilen hayvanlara genelde böyle davranılıyor, özellikle de et ticareti böylesine büyük kâr getirmeye başladıktan sonra. Peter Singer’ın söylediği gibi; bunlar, yemeğinizin henüz canlı bir hayvanken başına gelenlerin bir kısmı.

Bu tür gaddarlıkları nasıl açıklayabiliriz? Et üreticilerinin zalim insanlar olduğunu düşünmek için hiçbir sebep yok. Onlar sadece Kant tarafından ifade edilen davranışı kabul ediyorlar: “Hayvanlar bir amaca hizmet edenler araçlardır sadece; o amaç, insandır”. Bu gaddar pratikler bu insanlar zalim olduğu için değil pratikleri verimli olduğu için yapılıyor; et ve yumurta üretiminin mümkün olduğunca ucuza yapılmasının anlamını düşünürsek bunu anlamak mümkün. Ancak hayvanların bu şekilde kullanılması ahlâksızlıktır. Hayvanları yemeksizin beslenebildiğimiz için böyle devam etmemizin tek sebebi hayvanların tadından zevk almamız olsa gerek. Ve bu gerçek söz konusu zulmü haklı gösteremez.

Peki et yemeye son mu vermeliyiz? Şöyle söylenebilir: “Hayvanları yemek değil acı çekmelerine sebep olmak esas problem. Belki onlara davranış biçimlerini protesto etmeli, hatta daha iyi davranılmaları için çabalamalıyız. Ama bu, onları yemekten vazgeçmemizi gerektirmez.”  Akla uygun geliyor  ama hayvanlara hem iyi davranıp hem de günlük beslenmemize yetecek kadar et üretmeye devam etmek imkânsız. Zalim metodlar et endüstrisinde kullanılıyor çünkü bu tür metodlar ekonomikler; bu metodlar üreticilerin insanların satın alabileceği bir ürünü pazarlamalarını mümkün kılıyor.

İnsani metodlarla üretilmiş tavuk, sığır ve domuz eti öylesine pahalı olurdu ki ancak zenginler alabilirdi (bazı gaddarlıklar ise fazla maliyete sebep olmadan elimine edilebilir- boğalara anestezi yapılabilir mesela, ama böyle yapınca da sığır eti fiyatları artar. Ama mesela aşırı kalabalık mekanlar gibi sorunlar ise çok fazla maliyete sebep olmadan azaltılabilir). O halde hayvanlara daha iyi davranılması için çoğumuzun vejetaryen bir beslenmeye geçmesi gerekiyor.

Gene de şu ilginç retorik soruyla karşı karşıyayız: eğer et insani bir şekilde üretilebilse, hayvanları acı vermeksizin öldürmeden önce onlara kötü davranmadan et üretilebilse geriye sorun kalır mıydı? Bu sorunun ancak teorik bir  anlamı var, çünkü aslında gerçek seçim süpermarketlerde insani şekilde davranılmamış hayvanlardan geriye kalan kalıntıları satın alıp almamaktır. Gene de ilginç bir soru, hemen bir göz atabiliriz.

Öncelikle, bir hayvanı sıradan amaçlar uğruna öldürürken aynı hayvanın “yaşama hakkı” olup olmadığını sormak asap bozuyor; ancak tersi ispat edilene dek böyle bir haklarının olmadığını düşünmemeliyiz. İnsanların yaşama hakkının olduğunu kabul ederiz- acı vermeden bile yapılsa normal, sağlıklı bir insanı öldürmek yanlıştır-  diğer hayvanlar için de geçerli olan bu hakkı insanlara verip de hayvanlara vermemek için mantıklı hiçbir sebep yok. Öteki hayvanlar aynen insanlar gibi kendi toplulukları içerisinde yaşarlar; birbirleriyle iletişim kurarlar, sosyal ilişkiler sürdürürler; onları öldürmek duygusal ve entelektüel düzeyde bizimkisi kadar kompleks olmayan ama kendi içerisinde oldukça yoğun ve karmaşık olan hayatlarına son verir. Hayvanlar aynen bizim gibi acı çeker; mutlu olma, korkma, üzüntü çekme kapasitelerine sahiptir. O zaman bizim haklarımız olduğunu ama onların haklarını olmadığını söylemek için hangi rasyonel sebebimiz var ? Zeki bir hayvandan en önemli açılardan her anlamda geri olan mental engelli bir insanın yaşama hakkı olduğunu ama hayvanların yaşama hakkı olmadığını nasıl söyleyebiliriz? Düşünürler bu türden sorulara “bulmaca” gibi bakar, yani onları bulacak kadar zeki olmasak bile muhakkak bu soruların cevapları olduğunu varsayarlar. Ama belki de bu sorunun herkes tarafından kabul edilebilecek bir cevabı yoktur. Belki de sezgilerimizle onlarla bizim aramızda bir fark olduğunu ve bu farkın onlara değil ama bize yaşama hakkı bahşettiğini biliyoruz, ve işte bu sezgi belki de yanlıştır. En azından bu tür soruları cevaplamanın zorluğu onlara acı çektirmediğimiz sürece hayvanları öldürmenin normal olduğu konusunda bizi tereddüte sürüklemeli, elbette acı çekmediklerini garantilediğimiz sürece insanları öldürmenin de normal olduğunu olasılığını ciddi ciddi düşünmeye niyetimiz yoksa.

Size daha net bir öneride bulunmama izin verin. Eğer hayvanların yaşama hakkı olup olmadığını bilmek istiyorsak, öncelikle neden insanların bu hakka sahip olduğunu sorarak başlamalıyız işe. İnsanların hangi özelliğinden dolayı yaşama hakları olduğunu kabul ediyoruz? Eğer insanların yaşama hakkı varsa, ve mesela bitkilerin yoksa o zaman birisinin neden hakkı olduğunu ama diğerinin neden yaşama hakkı olmadığını açıklayan bir farklılık olmalı. Bitkilerde  olmayan ama insanlarda var  olan ve insanlara yaşama hakkını veren bazı nitelikler olmalı. Bu yüzden sorumuza yaklaşmanın bir yolu bu nitelikleri ortaya koymaya çalışmak olmalı. O zaman hayvanların da bu niteliklere sahip olup olmadığını sorabiliriz.

Bir canlının yaşama hakkı olup olmadığını ortaya koyan niteliklerle ilgili olarak benim önerim ”bir canlının hayatı varsa o zaman yaşama hakkının da olduğu”dur. Bir çok felsefi düşünce gibi bu düşünce de ilk anda kulağa geldiğinden daha karmaşık aslında.

Bir yaşam sahibi olmak, canlı olmaktan farklı birşeydir. Canlı olmak biyolojik bir nosyondur- canlı olmak, işlevlerini yerine getiren biyolojik bir organizma olmaktır. Yani ölü olmanın zıttıdır. Ama “hayat”, bir biyoloji değil bir biyografi nosyonudur. “Babe Ruth’un  Yaşamı”, (ünlü bir beyzbolcu) Ruth’un varlığının biyolojik gerçekleri ile; yani bir ciğeri olduğu, kalbi olduğu, kanı ve böbrekleri olduğu ile ilgilenmeyecek- onun tarihi, inançları, eylemleri ve ilişkilerine odaklanacaktır. Bunlar Ruth’un yaşamının gerçekleridir. Biyolojik gerçekleri değildir.

Ölüm sadece canlı olmaya değil yaşama da son vermesi anlamında bir kötülük. Bazı insanlar trajik anlamda yaşam sahibi değillerdir, bazı insanların asla yaşamı olmayacak. Tay-Sachs hastalığı olan bir bebek altı aylık olmanın ötesine geçemeyecektir hiçbir zaman, o noktada gerileme yaşanacak ve bebek ölecektir. Diyelim ki böyle bir bebek zatürreye yakalansın; burada karar zatürreyi tedavi etmek değil bebeğin ölmesine izin vermek olabilir. Buradaki karar haklıdır; çünkü biyografik anlamda yaşam yokluğu söz konusu olduğunda biyolojik anlamda yaşamın çok az değeri vardır. Aynı türden bir yaklaşımı geri döndürülmesi imkânsız koma durumundaki hastaların yaşamasına izin verme konusunda düşünebiliriz. Bu türden hastaların aileleri sadece canlı olmanın anlamsız olduğunun bilincindedir. Altı yıl komada kaldıktan sonra ölen bir adamın annesi gazetelere şöyle söylemişti: “Oğlum 28 sene yaşadıktan sonra 34 yaşında öldü”. Melodramatik bir söz elbette, yüzeyden bakınca ayrıca paradoksal bir ifade- insan nasıl 28 sene yaşayıp 34 yaşında ölebilir ki?- ama kastettiği şey çok net ortada. Adamın yaşamı komaya girdiği an bitti, oysa adam 6 sene daha canlı kaldı. Bir canlının hayatta olmasının sınırları o canlının yaşamının sınırları ile aynı olmak zorunda değil.

Bu yüzden bir hayvanın sadece yaşayan bir canlı olması nedeniyle yaşama hakkının olduğunu söylemek akıllıca değildir. Yaşamın kutsallığı doktrini, sadece biyolojik bir yaşam olarak  uygulandığında pek değer taşımaz. Benim yaşama hakkı ile ilgili önerim bir canlının ancak biyografik anlamda yaşamı varsa yaşama hakkının olduğu. Bu kriterle bazı hayvanların böyle bir hakkı olabilir. En net örneği alacak olursa maymunlar oldukça kompleks hayatlar sürüyor. Oldukça zekiler, aileleri var, sosyal gruplar halinde yaşıyorlar, ileri yönelik ve geriye dönük tavırları var. Duygusal ya da entelektüel anlamda insan yaşamları kadar kompleks değiller; ama onlar hakkında daha fazla şey öğrendikçe onlarla bizim aramızdaki benzerlikler karşısında daha çok büyüleniyoruz.

Elbette bir çok türün yaşamı hakkında fazla şey bilmiyoruz. Onlar hakkında zeki yargılara varmak için bu hayvanları laboratuarlarda değil kendi doğal ortamlarında gözlemlememiz gerekiyor- laboratuvarlardan elde edilen bilgiler de yararlı olabilir. Babunlar, köpekler ve kurtlar  yaban ortamlarında incelendiğinde sosyal gruplarında bu hayvanların yaşamlarının şaşırtıcı çeşitlilikte olduğu görüldü. Hayvanlar aleminin zenginliğini kavramaya daha yeni başlıyoruz.

Öteki türlerle ilgili yarı cahil durumumuz göz önüne alındığında durum şundan ibaret: Birbirimize en çok benzediğimiz memelileri düşündüğümüzde onların biyografik anlamda yaşamlarının olduğunu düşünmek son derece mantıklı. Bu canlıların duyguları, hisleri, sosyal sistemleri vb. var, ama bunlar belki insanlardaki gibi değil. Filogenetik ölçüden aşağı doğru ilerlediğimizde artık yaşamı andıran türden bir şeyle karşılaşma konusunda daha az emin oluyoruz. Böceklere ya da karideslere geldiğimizde bu hayvanlar bir yaşam için gerekli mental kapasitelere sahip değiller ama kesinlikle canlılar. Çoğumuz zaten bu derecelerin önemiyle ilgili sezgilere sahibiz- bir insanı öldürmenin bir maymunu öldürmekten kötü bir şey olduğunu, bir maymunu öldürmenin de bir sineği öldürmekten ahlâken daha yanlış bir şey olduğunu biliyoruz. Bitkilere gelince bunlar canlılar ama biyografik yaşam kavramını bu canlılara uygulamak imkânsız, bu yüzden bitkileri öldürmekle ilgili ahlâki huzursuzluklarımız tamamen ortadan kalkıyor. Eğer yaşama hakkıyla ilgili önerim doğru ise bu hislerin rasyonel bir temeli var: diğer canlıları bir yaşam sahibi olarak gördüğümüz sürece onların da aynen bizim gibi yaşam hakkı olduğunu düşünmek için gerekçemiz var demektir.

Son olarak, gıda temini için hayvan öldürmeyi hayvanlarla olan ilişkimizi nitelendiren daha büyük bir yapının bir parçası olarak görmek önemli. Hayvanlar rodeolarda, sirklerde, hayvanat bahçelerinde bizi eğlendiren nesnelere dönüştürülmek üzere yuvalarından zorla alınıyor. Laboratuarlarda ne amaca hizmet ettikleri ahlâken sorgulanabilir deneylerde kullanılmak için değil yalnızca, şampuanlardan kimyasal silahlara kadar herşeyi denemek için testlerde kullanılıyorlar. Duvarları süslemeleri, halıları, kilimleri süslemeleri için başları kesiliyor. Gerçekten de sırf eğlenmek için öldürülmelerine bile spor gözüyle bakılıyor. Bu türden gaddar sömürü biçimleri  hayvanların sadece amaçlarımıza hizmet etmek için var olan nesneler olduğunu söyleyen Kantçı tavırdan kaynaklanıyor. Karşı çıkılması gereken de işte bu tavırdır, yediğimiz hayvanlara zarar vermeye istekli oluşumuzda kendini ortaya koyuşu değildir sadece. Bir kez bu tavrı reddedip hayvanları insanın dilediği gibi bir kenara atabileceği şeyler olarak görmekten vazgeçtikten sonra insanlar isterse hiç acı çektirmeden olsun, sırf karnını doyurmak için hayvan öldürmenin normal olduğunu düşünmeyi bırakabilirler.

Ama aile çiftliklerinde yaşamayan insanlar için yedikleri hayvanların insanca muamele görüp görmedikleri, ya da acı çekmeden öldürülüp öldürülmedikleri sorusu olsa olsa teorik bir sorudur. Süpermarkette aldığımız et insani metodlara başvurularak üretilmedi. Bu eti elde etmek için hayvanlar anlattığımız şekillerde istismar edildiler; milyonlarca hayvan şu anda bu şekilde istismar edilmeye devam ediyor; etleri ise kısa zaman sonra süpermarketlerde olacak. Burada esas mesele şu: bu ürünleri satın alıp tüketerek bu pratiklere destek olmalı mıyız?

Bir insanın et yemekten vazgeçerek hiçbir hayvana gerçek anlamda yardım edilmiş olmayacağını kavramak moral bozucu. Bir tüketicinin davranışı, kendi içerisinde, et ticareti gibi büyük bir endüstride herhangi bir etki yaratamaz. Ancak bu davranışı daha büyük bir bağlam içerisinde görmek önemli. Halihazırda milyonlarca vejetaryen var, ve et yemedikleri için yemiş olsalardı ortaya çıkacak sonuca kıyasla daha az zulüm var demektir. Burada sormamız gereken soru bu grupla mı yoksa acı çekilmesine sebep olan grubun davranışıyla mı yanyana olmamız gerektiği. 1820’li yıllarda köle satın almalı mı almamalı mı diye düşünen bir insanı ele alalım. Bu adam şöyle düşünebilir: “Kölelik ahlâksızlık. Ama kendimi uzak tutarak da olsa kölelere hiçbir faydam olmuyor. Eğer ben köle satın almasam başkası alıyor. Tek bir insanın kararı böylesine büyük bir ticarete hiç bir etkide bulunamıyor. O zaman ben de herkes gibi köle sahibi olabilirim.” Burada farkettiğimiz ilk şey bu insanın başarılı bir hareketin imkânları konusunda fazlasıyla karamsar olması; bunun ötesinde akıl yürütmesinde de yanlış olan bir şey var. Eğer bir insan sosyal bir pratiğin ahlâksızlık olduğunu düşünüyorsa tek başına bu düşüncesi bile o pratiğe katılmayı reddetmesi için yeterli bir gerekçedir. 1848 yılında Henry David Thoreau bir insan kendini kölelik karşıtı harekete adamasa ve aktif olarak köleliğe karşı çıkmasa bile “en azından ellerini bu pislikten temizlemesi ve artık bunu düşünmemesi, pratik olarak desteğini vermemesi onun sorumluluğudur” demişti. Kölelik konusunda bu son derece net görünüyor. Hayvanların gaddarca sömürülmesi konusunda daha az bir netlik varsa eğer, belki bunun sebebi Kantçı tavrın içimize böylesine derinlemesine işlemiş olmasıdır.

Çev.Cem

Vejetaryenliğin Ahlâki Argümanı” üzerine 2 yorum

  1. öncelikle, bu kadar güzel bir yazıyı çevirerek bizlerle paylaştığınız için çok teşekkür ediyorum. immanuel kant’ın ahlak anlayışı, insanların hayvanlara karşı zalim tutumlarında elbette çok etkili olmuştur.. ancak; hayvanların her türlü araç ve insanların da onların araç olarak kullanılmalarının yegane amacı olmasının asıl kaynağı semavi dinlerdir. tevrat, incil, kur’an gibi kutsal metinlerde – “insan en üst mertebede yerini almıştır. ve diğer türler aşağı seviyedeki varlıklar olarak insanların istifadesine/hizmetine sunulmuştur.”- ifadeleri yer alır. zaten kant da bu referanstan hareketle bu argümanları sunma ve savunma gafletinde bulunmuştur.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.