Ekolojik Kriz Zamanında Hayvan Özgürlüğü ve Ahlâki İlerleme

Dr. Steve Best

(Dr. Steve Best’in 05 Eylül 2012 günü Roma’da Sapienza Üniversitesi’nde verdiği “Hayvan Özgürlüğü ve Ahlâkî İlerleme: İnsanın Evrim Mücadelesi”isimli konuşmasının metin hâlidir).

Çok karanlık ve  çok rahatsız zamanlarda yaşıyoruz. Sonu gelmeyen savaşların, her yere yayılmış militarizmin tanıklarıyız, her yerde artık kontrolden çıkmış bir şirket kapitalizminin büyüdüğünü , halkların yoksullaştırıldığını görüyoruz. Önceden tanık olunmamış bir devlet baskısının tanıklarıyız, eylemlerimizin devlet tarafından izlenmesine kişisel haklarımızın ihlâl edilmesine şahit oluyoruz… Şu anda son derece tarihî bir ân yaşıyoruz. Gezegen tarihinde yaşanan 6. yokoluş krizinin tam ortasında bulunuyoruz. Son dört ya da beş tanesi doğadan kaynaklanmıştı ama bu sonuncusu tamamen insan yapımı. Son yokoluş süreci 65 milyon yıl önce yaşandı. Şu anda yaşadığımız ise biz konuşurken meydana gelmeye devam ediyor. Bizler ayrıca insanların sebep olduğu bir iklim değişikliği çağında yaşıyoruz. Bu iklim değişikliği ise artık devrilme noktasında,  yani olay ve değişikliklerin geri döndürülemeyeceği bir noktaya varmak üzereyiz. Ve ne yaparsak yapalım, bu durum yaşanıyor. 2050 yılına kadar BM artık tanınmaz hale gelmiş bir gezegenimizin olacağını söylüyor.

İlerlemeye hoş geldiniz öyleyse. Bu, binlerce yıllık bir sözde uygarlığın sonucudur. Ve uygarlık derken tarım toplumundan, on bin yıl önce başladığımız yeni ve radikal bir üretim biçiminden söz ediyorum. Tarım toplumundan önce, küçük göçebe topluluklarda yaşadığımız milyonlarca yıllık tarihimizi düşünün. Bir şekilde  ilerleme modern bir kavram olsa bile aslında  bu süreç bir çok insan için avcı -toplayıcı kabilelerden tarım kabilelerine geçişle, “boyunduruk altına” almak için doğayı ve hayvanları evcilleştirme süreciyle başlamıştır. Kültürümüzde  ilerleme doğanın kültürle yer değiştirmesi olarak, “vahşilikten” uygarlığa bir geçiş süreci olarak tanımlanmıştır. Doğaya kendi amaçlarımız doğrultusunda hükmetme gücümüz bilim, teknoloji ve kapitalist pazarlar aracılığıyla artmıştır. İlerleme hayvanları, çevreyi ve modern öncesi insanları kontrol edip sömürme noktasına dek  genişletilmiştir. İlerleme günümüzün dinidir. Hâlâ politikacıların ilerlemenin evrensel dili adına konuştuğuna  inanılır,  ancak  gerçek düşünürler için bu kavramın geçerliliği öylesine az ki bir çok sorunlu varsayımla süslendiği ortada. 10 bin yıl boyunca bir şekilde ilerlediğimizi varsayan baskın kültürlerde yaşadık, şimdi ise  doğayla çelişkili bir hâl  içerisinde yaşıyoruz. Dünya bize düşünce ve yaşama biçimlerimizin yanlış olduğunu, yaşama tarzımızın yanlış ve sürdürülemez olduğunu söylüyor. Dünya bize o sözde uygarlığımızın devasa bir hata üzerine inşa edildiğini ve onu ortadan silip süpüreceğini söylüyor. İlerlemeden söz etmek  için zor zamanlar bunlar, ilerleme adına hiçbir argüman sürülebilecek bir zaman değil. Bizden sonraki kuşakların bu kuşaktan daha iyi bir hayat süreceğine bu odada inanan var mı? Anne babaların hep inanageldikleri gibi çocuklarının daha iyi bir dünyada yaşayacağına ve kendilerine kıyasla daha iyi bir hayat süreceklerine inanan var mı burada? Bir sonraki kuşakta sağlık hizmetlerinin, eğitimin ve yuva kurmanın gene mümkün olacağına inanan var mı? Öylesine sevdiğimiz aslanları, kaplanları ve filleri hayvanat bahçesinde bile görmenin  bir iki kuşak sonra mümkün olacağına inanan var mı? Kim düşmanının çocuğu için bile bu yüzyılın sonunda doğsun diye beddua eder ki, bu yüz yılın sonunda bu gezegen bir cehenneme dönecek çünkü. O zaman aydınlanmanın rüyasını düşünün, yani akılcı bir kültür yaratırsak akıllı insanların olacağı rüyası, barış olacağı rüyası, bütün dünya için barış, uyum ve refah olacağı rüyası… aydınlanma döneminin rüyasına kim inanır ki artık? Aydınlanma 20. yüzyılın mezbaha tezgâhlarında ölmedi mi? Savaşlar savaşı, totatilerlik, Nazizm ve toplama kamplarında, katliamlar tezgâhlarında  ölmedi mi? Daha 21. yüzyılın kapılarından yeni girdik ama gerçekte demokrasiye, sivil haklara yönelik bir savaş olan o sözde teröre karşı savaşı başlatan 11 Eylül ile beraber insanların artık kaynakları ele geçirmek için savaştığını görüyoruz, her yerde zengin ve yoksul arasındaki uçurum büyüyor, nereye baksak çevrenin bozulduğunu, okyanusların öldüğünü, yağmur ormanlarının yok olduğunu görüyoruz, her göz kırptığımızda bir diğer tür daha yok oluyor dünyadan. İşte böylece aydınlanma mitolojisinin ölümüne tanık oluyoruz.

Akıl özgürlük demektir, akıl özgürlük getirecektir diyen bu aydınlanma mitolojisi, bu modern  mitoloji postmodern düşünceyi ve postmodern akıl yürütmeyi yaratmıştır. Postmodernizmin ne  olduğunu merak ettiyseniz, önemli bir oranda aydınlanma sürecindeki düşüncelerin ve  modern düşüncenin tamamen yanlış olduğunu, metafizik olduğunu öne sürmektir postmodernizm. Jean François Lyotard adlı Fransız düşünüre göre postmodern bir durum içerisinde yaşıyoruz. Bu postmodern durum,  meta anlatılardan (üst anlatı) kuşku duymak olarak tanımlanır. Batı uygarlığı tarafından, Hegel tarafından, Marx tarafından, bir çok düşünür tarafından anlatılan meta anlatılar şudur: akıl özgürlükle aynı şeydir.  Eğer bir dereceye kadar akılcı kültürler geliştirebilirsek, özgür olacağızdır. Olay Sokrates’e dek gidiyor, yani, ancak doğruyu bilmediğimiz zaman yanlış yaparız düşüncesi, yani aslında rasyonal varlıklar olduğumuz düşüncesi ta Sokrates’e dek gidiyor. Nietzsche ve Freud bunun bir mit olduğunu söyledi; hayvan olduğumuzu, son derece  şiddete meyilli ve yıkıcı ve kendimize yönelik yıkıcı bir özümüz olduğunu söylediler. Elimizde 19.yy Frankfurt ekolünün çalışmaları var, Horkheimer ve Adorno meselâ. Ve bu insanlar Marksizm’in ölümünü yaşadılar, toplama kamplarını yaşadılar, Nazizm ve Faşizmi yaşadılar ve Lyotard’ın gördüğünü on yıllar öncesinden gördüler: “bu denklem yanlıştır.” Rasyonalitenin özgürlüğe götürmediğini, “sevk ve idare toplumu” denen şeye yol açtığını gördüler. Auschwitz’e, toplama kamplarına, endüstriyel fabrika çiftliklerine ve atom bombalarına yol açtığını gördüler. Bu yüzden, ilerleme modernitenin en gerçek mitidir ve son derece ayartıcı bir mittir; çünkü moderniteyi meşrulaştırır. Bize bu sistemin herkes için iyi bir şey yarattığını ve nihayetinde  pazarlar aracılığıyla herkesin gücünün artacağını ve hepimizin ilerlemeden faydalanacağını söyler, ama eğer ilerleme bir yalansa ve eğer bunu sınıf çıkarlarınıza bitiştirebiliyorsanız o zaman ilerlemenin komutasının sizde olduğuna insanları inandırabilirsiniz ve işte o zaman insanları kontrol altına almış olursunuz.  İlerleme; insanların, hayvanların ve dünyanın sömürülmesi ve  insanların hırsları için hem bir suç kanıtı hem bir bahane olmuştur.

İlerleme ve  uygarlık adına sürdürülen bütün dehşetler, bütün kâbuslar ve bütün felaketler bu düşünceleri tamamen reddetmemizi gerektiriyor. Ama burada bir hata olduğunu söylüyorum size. İlerleme kavramından farklı birşeyler çıkarabiliriz; önemli bir şey, kendisi olmadan olmayacak bir şey. Bir ahlâk haritası ve daha iyi bir dünyaya bizi götürecek bir pusula olarak bu kavrama ihtiyacımız var. Yoksa herşeyin daha iyiye doğru gidip gitmediğini nasıl ölçebiliriz ki? Herşeyin iyiye gitmesi gerekiyor; çünkü artık hiç bir şey daha kötü olamaz.

Yani bir anlamda ilerleme kavramına ihtiyacımız olacak; kişisel hayatlarımızda, sosyal hayatlarımızda, bilincimizde ilerlem kaydettiğimizi söylemek için ihtiyacımız var. Ama bu kavramı ciddi bir şekilde yeniden inşa edeceğiz. İlerleme; insanlar, hayvanlar ve çevre için en evrensel şekilde  ölçeceğimiz bir kavram olacak. Yeni bir evrenselliğe, radikal bir eşitçiliğe, ahlâk toplumu nosyonuna ve bugüne dek gördüğümüz herşeyden daha kapsayıcı bir etik duygusuna göre  ölçeceğiz ilerlemeyi.

Söylediğim gibi ilerleme modern bir kavram ama 17, 18 ve kesin olarak 19. yüzyıla dek gelişmeye başlamadı. Çünkü eski/kadim toplumlar,  Yunanlılar, Romanlar, Stoacılar, bu insanların hepsinin dünyaya dair karamsar bir bakışları vardı, döngüsel bir bakıştı bu, yani herşey oluyordu ama hiçbir şey aslında değişmiyordu. Sadece zamanda akış vardı, imparatorluklar doğuyor ve batıyordu, aynı yapı kendini defalarca tekrar ediyordu, sonsuz/ebedi bir tekrardı söz konusu olan. Bir çok tarihçi kadim dünyada zamanın akışını çürüme ve yozlaşmayla, düzelip iyileşme göstermeyen bir şey olarak eşleştiriyordu. Greko Roman dünyası kaderciydi, deterministikti, döngüseldi.

Elbette bu durum bizi dünyanın giderek daha iyi ve daha fazla insan için daha iyi bir yer olduğu kavramına getirmez. Bu yüzden  ilerleme kavramının ortaya çıkması için bazı şeylerin olması zorunludur: olumlu bir değişim bakış açısına  ihtiyacımız var, herşeyi daha iyi yönde değiştirmek adına elimizdeki becerilerimize düşmanca davranmayan bir evren görüşüne ihtiyacımız var: sabit  insan doğası düşüncesini rafa kaldırmalıyız, herşeyin daha iyi olabileceğine dair iyimser bir inancımız olmalı ve son olarak bu istediğimiz şeyleri gerçekleştirmek için elimizde maddi güçlerimiz olmalı.  Modernite, Rönesans ve Aydınlanma’yla beraber artık aklı dogmanın zincirlerinden kurtarabiliyor ve akılcılığı özgürce geliştirebiliyorduk, böylece ilerlemeyi sağlayacak maddi güçleri hazırlamaya başladık, en azından ilerleme ilüzyonu sağlayacak maddi araçları bir araya getirdik.

İşte bunlar 16,17. ve diğer yüzyıllardan itibaren modern ve  postmodern dünyayı inşa eden 3 temel güç olmuştur. Bu güçler bilim, teknoloji ve kapitalizmdir. Bilim daha sofistike bir hâl aldıkça dünyayı daha iyi anlamaya başladık. Örneğin; Newton yerçekiminin kanunlarını kavradığında bu muhteşem bir olaydı. Dünyanın ne kadar heyecanla dolup taştığını bir düşünün, doğanın sırlarını ve yasalarını ele geçirmeye ve anlamaya başlamak nasıl bir heyecan vermiştir ! 19.yüzyılda Luditlerin tepkisine rağmen endüstri  devrimiyle elimizde artık bir makine vardı, uygarlık makinesi Marks’ın öngördüğü türden bütün potansiyellere sahipti; insan emeği sona erebilirdi artık, insanlara daha fazla boş zaman kalabilirdi, insan ruhu çalışmanın verdiği sıkıntıdan kurtulabilirdi, ve  radikal düşünürler hariç bir çok düşünür açısından kapitalizm pazarları özgürleştirecekti. Bu genel bir özgürlük kavramıydı, topluma yayılıyordu ve herkesin bu gelişme sonucunda refaha kavuşabileceğine inanılıyordu.

Kadim ideolojilerin yeniden kodlanması sırasında  ilginç bir şey meydana geldi. Bu döngüsel, çembersel tarih anlayışının yerine, elimizde artık linear-düz bir tarih anlayışı vardı, herşey ancak daha iyi olacaktı, o kadar! Aslında bu tarih anlayışı Yahudi-Hristiyan anlayışıdır. Bu anlayışta artık döngüsellik yoktur, herşey sadece bir kez olur. Belli önemli olaylar söz konusudur: İsa doğar, İsa ölür, İsa bizi kurtarmak için geri döner vb. Sadece bir kez olur, kurtulacak kadar şanslı olanlar  için birkaç kez olur o kadar! Modernist, bu tarih metaforunu ya da bu basit vizyonu onaylar; meselâ Fransız düşünürlerden biri olan Condorcet (?) ilerlemenin 10 safhasını geliştirdiğini söyleyebilmiştir… bu da linear bir modeldi.

10 safhada ilerleyecek, ilerlemenin ve özgürlüğün en zirve noktasına ulaşacaktık. Lütfen buradaki seküler dünya görüşünün aslında dini bir dünya görüşü olduğuna dikkat edin: söz konusu olan Hristiyanlığın sekülerleştirilmesidir, Marksizm ve Hristiyanlık arasındaki benzerlikleri farketmiş olabilirler.

Ayrıca bir de “tarih anlamlıdır “ nosyonu var, yani belirli bir amaca doğru hareket halindedir tarih, bir hedefe, bir nihai amaca doğru. Kıyamet gibi bir mücadeleyle olacaktır bu, bunun sonucunda bir çeşit kurtuluş yaşanacaktır, sınıfsız toplum yani.  Marksist ya da başka türden olsun bu modern kavram ayrıca  Batı ideolojisinin en kötü yanlarını da  içselleştirir; çünkü yeni din artık hümanizmdir, yeni Tanrı, İnsan’dır; kurtuluş araçları ise bilim, teknoloji ve pazarlar olmuştur. Örneğin August Comte, yani modern sosyolojisinin babası, sık sık Akıl Kilisesi’nden söz etmiştir. Diğer bir deyişle bu, hümanist bir ideolojidir, ilerlemeyi eski ideolojilerin terimleriyle tanımlar; insanmerkezcilik ve tür ayrımcılığı da bu kavrama dahil edilmiştir , insanlar dünyayı ve hayvanları sömürürerek ve onların sırtından ilerleme sağlayacaktır. Marksizm aynen Hristiyanlık gibi hem  insanmerkezci hem de tür ayrımcısı bir  ideolojiydi.

17.yüzyıldan  itibaren ilerleme doğa üzerinde artan teknik gücümüz gibi niceliksel ölçülerle tanımlanmıştır; kendi  amaçlarımız  için doğayı daha çok sömürdükçe toplumda daha çok ilerleme kaydedilmektedir. Bir saniye için bunun ne anlama geldiğini bir düşünün, bizi ne türden bir cehenneme getirdiğini ve nasıl cehennemin içine bizi fırlatıp attığını bir hayal edin: gerçek ilerleme diyebileceğimiz herşeyin tam da zıddıdır söz konusu olan, diğer felaketlerin tam da ortasındayız ancak utanmadan buna uygarlık diyoruz ve hâlâ utanmadan buna  “ilerleme” demeye devam ediyoruz !

İlerlemeyi tanımlayacak çok spesifik ölçüler  olmuştur; örneğin GSMH: toplumda ne kadar kazandığımız, genel ortalama, genel ücret seviyesi, sosyal refah düzeyi gibi. Ancak bu niceliksel ölçüler mutluluk veya manevi tatmin  duygusu gibi somut  olmayan şeyleri ölçemez. Ayrıca eşyaların niceliği ile hayat kalitesi arasında doğrudan bir bağlantı yoktur. Şöyle iyi bilinen bir gerçek var: bir toplum daha çok geliştikçe, ekonomisi ve teknolojik yapısı daha çok geliştikçe  yani daha modern olundukça daha çok hastalık, daha çok boşanma, daha çok madde bağımlılığı, daha çok intihar, daha çok alkol tüketimi yaşanmakta, daha genel ve daha derin bir insan mutsuzluğu söz konusu olmaktadır. Aydınlanmanın bize getireceği düşünülen maddi güçlerin gelişmesi ile toplumdaki insanların gerçek mutluluk düzeyleri arasında ters bir ilişki vardır. Bazı modern ve radikal düşünürler buna inandı ve ilerlemeyi ölçmek için çok spesifik bir koşul koydular ortaya.

Çünkü sınıflı bir toplumda ilerleme refahın daha çok elde edilmesi demektir ve bu refah her zaman eşitsizce dağıtılmıştır. Rousseau, Condorcet ve Marks’ın söylediği gibi,” hayır , hayır bu  ilerleme değildir. Biz ilerlemeye innaıyoruz, doğaya hükmedilmesine  inanıyoruz, bilim ve teknolojinin gücüne  inanıyoruz, refaha inanıyoruz ama eşit olarak dağıtıldıkça, herkes eşit olarak bundan faydalandıkça, işte o zaman ilerleme var demektir”. Bu yüzden kapitalizmin özüne ya da yapısına bakmanın bir yolu ekonomistlerin “toplam : sıfır oyunu” adını verdikleri şeyin ta kendisi olduğunu idrak etmektir. Yani; hepimiz yükselemeyiz, kolektif refahı beraber paylaşamayız, bazı insanlar ancak başkaları kaybederse kazanırlar. Marks’ın gördüğü gibi; refah üretimi bir yandan da yoksulluğun üretimidir. Kapitalistler ancak işçiler kaybettiği için kazanırlar. Güçlü devletler ancak daha az güçlü devletler kaybedince kazanır. Avrupa Afrika güçsüz bırakıldığı için zenginleşir. Modernitenin şehirleri ve sarayları köle emeğinin sömürülmesi üzerine inşa edilmiştir.

Bu oyuna en rezil örnek ise uygarlığı  10 bin yıl boyunca tanımlamış olan “insan hayvana karşı “oyunu. Bu oyunda kaybedenler hayvanlar;  çünkü en dipteki, en ezilen sınıf hayvanlar oldu. Bizler  10 bin yıl boyunca hayvanların kanından, sırtından ve aklınıza gelen bütün vücut parçalarından geçinerek çıkar sağladık. Bu yüzden her bir insan bir zalim hayvanlar için . Çünkü hayvanlar sahip oldukları herşeyi kaybettiler ve eğer dirikesim, fabrika çiftçiliği ve hayvanları diğer sömürme biçimlerimiz eğer 1 saniye için olmasaydı bu ekonomi yıkılır giderdi. Hayvanlara “ilerleme/ sizin için ne ifade ediyor?” diye soracak olsak, hayvanlar bize “insanlar için ilerleme, bizim için gerileme demektir” derdi: “bizim için hümanizm barbarlık demek. Akıl Işığı karanlık getiriyor bize. Ve bizim için bilim, sadizm demek“…

İlerleme kavramının gerçekten sorunlu olduğunu görüyoruz. Sömürüye dayanmayan bir şekilde formüle edilememiştir ilerleme, aslında kendi menfaatlerimizin altını oyup durmaktadır. Ama bence bu ilerleme kavramına  ihtiyacımız var, bir ahlâki harita olarak, bizi daha iyi yere taşıyacak bir pusula olarak ihtiyacımız var ona.

Eğer daha iyi bir toplum yaratırsak, daha adil bir toplum, daha eşit bir toplum, hayvanların, dünyanın ve insanların ilerleme gibi bir kavrama dayanarak sömürülmediği bir toplum yaratmak için ne yapmamız gerekecek? John Zerzan gibi uygarlığı ve ilerleme nosyonunu tamamen reddeden primitivistler bile bir çeşit ilerleme nosyonu ortaya koyuyorlar aslında: eğer Plastisin çağına, avcılık ve toplayıcılık topluluklarına geri dönersek o zaman daha iyi bir dünyaya gitmişiz demektir, yani bu da bir ilerlemedir.

İlerleme iki anlama gelir: kesinlikle 1-herşey değişmiştir, 2- her şey daha iyi olmuştur.

O zaman soru şu: “daha iyi” derken ne kastediyoruz? “daha iyi”yi belirleyen kim? İlerleme kelimesini kullanırken muhakkak dikkatli olun.

Bu yeni ilerleme kavramı, eğer gerçekçi olacaksa holistik bir kavram olacaktır. İnsan dünyasının, hayvanlar dünyasının ve çevrenin birliğini ve birbirine bağlı oluşunu kavramak zorundadır. Kendi ruhsal yapılarımızda ve hayat tarzlarımızda yapmak zorunda olduğumuz değişim ve dönüşümleri kavramak zorundadır. Hayatımızın bütün alanlarında bir devrim ve dönüşüm çağrısıdır. Toplam:Sıfır oyununun sona ermesi için bir çağrıdır. Bazı insanların sadece ötekiler kaybettiği için kazanmadığı bir dünya kurmak zorundayız. Herkesin menfaatlerinin mümkünse uyumlu bir hale getirilebildiği bir dünya kurmalıyız.

Tarihin rastgele olduğu, bir akış olduğu tıpkı o eski kadim dünya görüşü gibi aslında tarihte tutarlılık gösteren bir örüntü olmadığını söyleyen düşünceden haberiniz var mı? Modern tarihte bir tutarlılık var, ilerlemeyi ölçebileceğimiz bir yol bu, ve bunu da ancak hakların evrenselleştirilmesiyle başarabiliriz. Haklar elbette beyaz, elit kapitalist bir söylemle başladı. Marks’ın söylediği gibi bu söylem özel bir menfaati sanki genel bir menfaat gibi sunarak kendini gizliyor. İnsan hakları aslında kapitalistlerin haklarıydı.

Eğer ilerleme nosyonunu mesela bir kapitalistten emeğe, ataerkil dünyadan cinsiyetlerin eşitliğine dek takip edebilirsek, eğer sadece beyazları ve onların haklarını değil de mesela farklı ırktan insanları ve onların haklarını da kapsayacak şekilde bizlerle ciddi anlamda eşit olduklarını gösterecek şekilde ahlâki toplumumuzu genişletebiliriz ve gayleri, lezbiyenleri, transseksüel ve transgenderleri vd. de içine alacak şekilde bu toplumu genişletebiliriz, ahlâk toplumumuzu engellileri de kapsayacak şekilde genişletebiliriz ve en sona kalmış en büyük adımı atmak, o devasa sınırı aşmak adına ahlâk toplumuna, o labirentten çıkarak hayvanları da dahil edebiliriz, işte o zaman hayvanların bizim ahlâk toplumumuza ait olduklarını ve bizim de onların toplumuna ait olduklarını idrak edebiliriz. İşte bu, hakların evrenselleştirilmesidir. Galiba  şu anda Ekvator’da her ne kadar bu kavramın nasıl uygulanacağı konusunda bir takım kavramsal zorluklar yaşanıyorsa da artık Doğa’nın haklarından söz ettiklerini biliyoruz.

Anlıyor musunuz? Bizim toplumumuz burası, İtalya değil; İtalya’daki belli bazı elit, ayrıcalık sahibi insanlar da değil. Toplumumuz, İtalya’da yaşayan her türden insandır eşit olarak,  Avrupa’daki bütün insanlardır eşit olarak, bütün Batı dünyasıdır, bütün Güney dünyasıdır; dünyadaki bütün gelişmemiş, az gelişmiş, ya da gelişmiş ülkelerdir, işte hümanistler burada dururlar ama burası bizim  eşit olarak hayvanları da kapsayacak şekilde başlamamız gereken nokta; çünkü hayvanlar his ve duygu sahibi canlılar, aynen bizim gibi, çünkü bizler de hayvanız. Sahip olduğumuz herşeyi, bütün ahlâki kapasitelerimizi, ve bütün o düşünme kapasitelerimizi evrimsel süreç boyunca hayvanlardan aldık çünkü.

Elbette hayvanlardan farklıyız; hayır, onlar elbette uzay gemisi yapamazlar, hayır onlar matematikten anlamazlar, hayır tabii ki Shelley gibi romantik şiir yazamazlar. LANET OLSUN! Siz bir balina gibi yüzebilir misiniz? Kartal gibi uçabilir misiniz? Bir yarasa gibi işitebilir misiniz? Bir kedi gibi güzel misiniz? Bir kedi kadar güzel kokuyor musunuz? Kimlerin hak sahibi olacağı ve kimlerin hak sahibi olamayacağı, kimlerin topluma dahil olup olamayacağı türünden bir ahlâki evrende kriterimizi akıl olarak belirlemek tamamen saçmadır ve ayrımcılıktan başka bir şey değildir ! Eğer zürafalar insan ırkı kadar geri kafalı, kendini beğenmiş ve önyargılı olsaydı en az 2 metrelik boynunuz olmadığı sürece hiçbir hakkınız olmayacaktı. Sizi dirikesimle kestikleri, yiyecek olasınız diye kesip biçtikleri, sırf uzun bir boynunuz yok diye size her türden işkenceyi yaptıkları böylesine emperyalist bir zürafa dünyasında yaşamak ister miydiniz? İşte bizim ahlâki kodumuz  böylesine ayrımcı ve  önyargılı.

Biz iki hata yaptık: insanın bu 2 hataya dayalı düşünme biçimini şöyle özetleyeceğim:

1-      Akıl kapasitemizi çok abarttık. Gerçekten rasyonal bir canlı mısınız? Hiç kızmıyor musunuz? Hiçbir bağımlılığınız olmadı mı? Kız ya da erkek arkadaşınızla ayrılmadınız mı hiç? “Bir daha asla o yaratığı aramayacağım” deyip 1 saniye sonra telefona sarıldığınız hiç olmadı mı?

Unutmayın, biz hayvanız, İd’imiz var, şiddete meyilli bir özümüz var, cinsellik dolu bir özümüz var, seks ya da şiddet düşünmeden geçen hiçbir günümüz yok. O kadar da akıllı değiliz, değil mi? Kendimizi ayakta tutmaya çalışıyoruz ama bazen yıkılıyoruz. Aynen bir bağımlılıkla başa çıkmaya çalışırken  bunun imkânsız olması gibi, çünkü irademiz ya da aklımız ne olursa olsun, akıldışı şeyler yapıyoruz, aklımızla kontrol edemiyoruz herşeyi, geminin kaptanı biz değiliz !

Lütfen  şu aşağılık, rezil türe, HOMO SAPİENS’e bir bakın. Herhalde Homo sapiens (Bilge İnsan) değil de Homo rapiens (Tecavüzcü insan) demek istediler. Hiçbir zeki tür kendi çevresini yok etmez. Geleceği planlayacak öngörümüz yok. Neden bütün o eski büyük uygarlıkların çöktüğünü hepimiz biliyoruz, sır değil ki: kendi kaynaklarını tükettiler, ormanları yok ettiler, hayatta kalmaları için şart olan yaşamsal kaynakları kalmadı. Çöktüler, yok oldular… bir de bize bakın! Petrolümüz bitiyor ama petrole bağımlıyız, ve petrol kullanmaya devam ediyoruz! Ünlü çevreci Bill McKibben içinde belli temel matematik formüllerin olduğu  çok önemli bir yazı yazdı, McKibben bu yazıda sahip olduğumuz  ve  kullanmayı planladığımız  petrol rezervlerini kullandığımız zaman o dönüşü olmayan noktaya ulaşacağımızı ve hatta onu aşıp geçeceğimizi söylüyor.

Geçmiş uygarlıkların aynı hatalarını tekrar ediyoruz.

Belki onların bahanesi yoktu, belki de vardı… ama bizim yok.

Kaynaklarımızı tüketiyoruz. O felaketin meydana gelmesini bekliyoruz sadece.

Homo sapiens’ten, akıllı  insandan filan bahsetmeyin bana.

İnsan tarihinde iki hata yaptık, dedim; birincisi kendi akıl kapasitemizi abartmaktı, ikinci bir hata daha var: hayvanların aklını çok hafife aldık. Onların duygusal karmaşasını, yaşamlarının karmaşıklığını hafife aldık. Öylesine aptalız ki insan dili konuşmuyorlar diye kendi dilleri ya da düşünce süreçleri olmadığını düşünüyoruz hayvanların. Ama artık biliyoruz, on yıllardır yeni bir bilim sahası yeşerdi, bilişsel etoloji hayvan zekâsını incelenmesine adamış durumda kendisini. Marc Bekoff’u bilirsiniz, bundan söz ediyorum.

Tarihimizde artık bir dönüm noktasındayız. Zamanımızın esas dramı geleceğimize ya da geleceklerimize giden hangi yolu seçeceğimizdir. Acaba barışa ve dengeye giden yolu mu yoksa kaosa giden yolu mu seçeceğiz? Toplumsal adalete giden yolu mu yoksa eşitsizliğe ve yoksulluğa giden yolu mu seçeceğiz? Durduralamaz bir büyüme, heryeri yakıp  yıkan bir kapitalizm, sürdürülmesi artık imkânsız ekonomik sistemleri mi sürdürmeyi seçeceğiz yoksa ekonomilerimizi ve kurumlarımızı radikal anlamda yeniden mi kuracağız, yani radikal anlamda sistemlerimizi demokratik olacak şekilde yeniden  mi inşa edeceğiz? Herşeyin birbirine karıştığı çözümsüzlük yumağına doğru mu gideceğiz yoksa nihayet dünya üzerindeki diğer yaşam sahipleriyle bir arada yaşamayı öğrenebilecek miyiz?

Fırsat kapıları kapanıyor, hem de hızla.

İnsanlığın yapmaya karar verdiği eylemler  ya da yapmayı başaramadığı eylemler kaderimizi sonsuza dek belirleyecek. Bu tavır bizim geleceğimizin ya da biyoçeşitliliğin geleceğinin, dünyanın geleceğinin ümit dolu mu yoksa kapkaranlık mı olduğunu belirleyecek.

Dünya üzerinde 10 bin  senedir yaşanan savaşların, birbirimizle olan savaşın ve hayvanlara yönelik savaşın ertesinde yaşıyoruz. Bu noktaya burada ve şimdi ulaşmış bulunuyoruz, hem evrensel hem de küresel anlamda, ve hepimiz işin içindeyiz. Şu dünya üzerinde türümüzün yüzüne dik dik bakan en büyük meydan okumayla karşı karşıyayız artık. Peki radikal anlamda düşünme biçimlerimizi ve toplumlarımızı ölümcül bir kazaya kurban gitmemek için yeniden şekillendirebilir miyiz? Küllerimizden doğarak Homo sapiens (Bilge İnsan) adına lâyık olan bir tür gibi kendimizi yeniden  kurgulayabilir miyiz?

Hayatta kalacağımızın bir garantisi yok. Buraya Tanrı koymadı bizi. Hiçbir Tanrı bizi kurtarmayacak. Diğer bütün insan türleri kaybolup gittiler: homo erectus, homo habilis..soyu tükendi..homo neanderthalensis..soyu tükendi…homo sapiens? Yok olma yolunda ilerliyor.

Sonuçlar düşünmesi dehşet verecek kadar  korkunç olabilir, bu meydan okumaya karşılık verecek irademiz ya da becerimiz de olmayabilir. Kimsenin herhangi bir şey yaptığına dair hiçbir işaret görmüyorum. Şirketler tam gaz geri kalan bütün petrol ve gaz rezervlerini sömürmeye devam ediyor. İronik olarak, buzullar eridiği için, ve küresel ısınma nedeniyle buzulların içine giriyorlar, eskiden bu imkânsızdı ama artık mümkün, ve bunu daha fazla petrol ve gaz çıkarmak için yapıyorlar ! Hükümetler bu konuda hiç bir şey yapmıyor, çünkü hepsi şirketlere göbeğinden bağlı. Greenpeace gibi sivil kuruluşlar ise çoğunlukla şirketler tarafından satın alınmış yapılardır.

Neden sokaklarda isyan etmiyoruz?

Neden her gün büyük yürüyüşler, protestolar düzenlemiyoruz? Çünkü herşey tehlikede artık. Herşey tehlikede ve bunu hafife alamam, hayır bunu yapamam, kıyametten filan bahsetmiyorum, ben bilimin bize söylediğini tekrar ediyorum, herşey artık tehlikede, neden kızgın değiliz, öfkeli değiliz? Neden sokaklarda değiliz? Neden bu pisliği yok edemiyoruz?

Hayvanların ve dünyanın perspektifinden başlarına gelebilecek en iyi şey, insanların tamamen ve mümkün olan en hızlı şekilde  ölmesidir. Mutluluktan coşacaklarına emin olun; çünkü biz bu gezegende yaşamayı öğrenemiyorsak, o zaman bu gezegende yaşamayı hak etmiyoruz demektir.

Sanırım gezegendeki misafirliğimiz çok uzadı.

Bir solucanı ekosistemden çıkarabilirsiniz, sistemden bir kelebeği çıkarabilirsiniz, ekosistemden bir köpeği çıkarabilirsiniz ama o zaman ekosistem acı çeker; çünkü hepsi de dünya için önemlidir. Ama ekosistemden homo sapiens’i çıkarsak, homo sapiens sistemden çıkarılabilecek tek türdür, kediler, köpekler, hayvanat bahçelerindeki hayvanlar hariç diğer herşey yeşermeye ve iyileşmeye başlayacaktır.

Bugün size söyleyebileceğim umudum şudur, iyimserliğim şudur: “insanlardan sonra yaşam “diye koskoca bir literatür  var. Diyelim ki bir virüs bütün türleri 24 saat içinde  öldürüyor. O zaman ne  olur? Bütün evcil hayvanlar acı çekerek ölürler, bir çok hayvanat bahçesi hayvanı acı çeker ve ölür, bazıları kaçabilir. Nükleer tesisler havaya uçar, geçici bir süre için gezegende büyük bir toksik çevre oluşur,ve  hayatı öldürür. Ama zamanla nehirler temizlenecek, hava tertemiz olacak, ormanlar yeniden yeşerecek, dünya yeniden hayatla dolacaktır, yüz sene gibi bir zaman içinde New York şehri yok olacaktır; sular, ağaçlar New York şehrini diğer herşey gibi yutacaktır, ve herşey gezegene geri dönecektir.

Artık bütün yaşamların kaderinin çözülemeyecek şekilde birbirine bağlı olduğu ortada. Bu gezegeni hep beraber ellerimizde tutuyoruz. İlerleme artık bir tarafın sürekli kaybettiği bir oyun içeremez; dünyayı, hayvanları kaybetmek pahasına gelişmiş olmamızın bir anlamı olamaz artık. Toplum ve doğa, insanlar ve hayvanlar arasındaki o yanlış zıtlığı ortadan kaldırmalıyız. Biyotoplumun iyi yurttaşları olmayı öğrenmeliyiz artık, bütün yuvamızı yakıp yıkan barbarlar ve işgalciler olmaya son vermeliyiz.

Çeviri. Cem

Ekolojik Kriz Zamanında Hayvan Özgürlüğü ve Ahlâki İlerleme” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.