Üstün Tür Faşizmi ya da Türcülükten Kurtulmak

Yeryüzünde, sömürüyü derinleştiren bir uygarlığın ellerinde, paramparça edilen hayatların hikayeleri; modern tesislerin öldürme hacmi, satış göstergeleri, öldürülmenin maliyeti, bedenlere biçilen fiyat ve midelerde sindirilenler, parçalanmış bir doğa kurgusunun hikayesidir. Özgürlükleri yok edenler, toplumların ortak aklının temsilcileridir. Dünyanın neresinde olursak olalım, ne tür bir toplumda yaşarsak yaşayalım tahakkümcü fikirler, aynı kolektif bilinçle yeryüzünü yaratır.

Modern değerlerin kalın duvarları, mazeretlerin menfaate dönüştüğü yaygın egemen anlayışı gizliyor. Her türlü tahakkümün kökeninde ‘değersizleştirme’ ile başlayan bir sürecin işlediğini görüyoruz. Hem insanlar hem de diğer türler, tahakkümün farklı tipteki baskı biçimlerine, toplumsal kurumların değer anlayışına tabi tutulmaya maruz bırakılıyor. Bir şeyi değersizleştirmenin ilk adımı, öncelikle üstünlük yaratan fikirler üretmektir. Eril üstünlük, ekonomik üstünlük, ırk üstünlüğü, sınıfsal üstünlük ve tür üstünlüğü, genellikle iç içe geçen, birinin diğer ayrımcılıkların da dayanağı haline geldiği dikey bir baskı aracı haline gelir. ‘’İnsan gibi’’ olmayan her şeyin öz nitelikleriyle değer görmeyi hak etmediğini öne süren bir anlayış, üstünlüğü dayatır.

Hiyerarşinin canlı türleri üzerinde katmanlaşabilmesi için insanın önce ormandaki ayak izlerine değer katması gerekiyordu. Her türün diğerlerine göre farklılıkları vardı ancak, tam bir kopuşun yaşanması için hiçbir türün ulaşamadığı bir özellik öne sürülmeliydi. Evrimin, insan zekasını mükemmelleştirdiği ve zeka gelişiminin, diğer türlerin ulaşamadığı bir özellik olduğu fikri, insanı yüceltme yolunda etkili bir araç olarak kullanıldı. Bu bilimsel indirgemecilik, insan zekasının, yalnızca türümüze özgü ve gereksinimlerimize uygun olarak gelişmiş bir aklın, tüm canlılar içinde en mükemmeli olduğu iddiasını ortaya attı. ‘’Zeka, değişen dünyada yaşamak ve değişimlere uyum sağlamak amacıyla her insanda kendine özgü bulunan yetenekler ve beceriler bütünüdür’’ diyen Howard Gardner; varlığı, insan tarihinden daha eskilere dayanan diğer türlerin, hiçbir yapay kuşanma gerektirmeksizin ekosistemle uyumlarını bir şekilde bu tanımıyla doğrular ve zekaya dayandırılan üstünlük fikrinin temelsizliğini gösterir. Buna karşılık, insan zekasının ürünü tekno-endüstriyel yaşam tarzının, özellikle son birkaç yüzyılda, gezegeni yaşanmaz hale getirdiğini düşünürsek, zekasının üstünlüğü iddiası oldukça tartışılır. Belki de insan, tüm canlılara tahakküm edebildiği için bir üstünlük görmüştür kendinde. Yani zekasını tahakküm etme yolunda araçsallaştırdığı için övünmektedir. Zeka, doğada hayatta kalma becerisini tanımlarken, insan ise doğaya karşı üstünlük kurma anlayışıyla sorunlu bir kavrayışa ulaşmıştır,

Mezbahaların, süt üretim çiftliklerinin, sirklerin ve deney laboratuarlarının kapalı kapıları ardında yaşananları, dayanılmaz işkence ve acıları durdurmaya yönelik çok fazla nedenimiz var, ancak savunuculuğu kendi türümüzle sınırlayan bir anlayışımız da var. Toplumun mülkiyetçi, hiyerarşik ve insanmerkezci tutumu, hayvan köleliğinin rantçılarını daha da cesaretlendiriyor. Mülkiyetçiliğin, tüm gezegeni içine alan tahakkümcülüğünden uzaklaşamamış insan, mülkiyet ve köleliğin bağlarını anlayamıyor. İnsanların tutsak edilmesinden, işkence görmesinden ve öldürülmelerinden hoşlanmıyoruz. Diğer taraftan hayvanların tutsak edildiği, işkenceye maruz kalarak öldürüldüğü bir sistemin adına ‘beslenme’ diyoruz. Onları, yiyecek, giysi ya da araç olarak gören, ihtiyaçlarına göre tanımlayan bir kültürü benimsiyoruz. İnsana avlanma becerisi kazandıran zekanın, bizi gerçek avcılar yaptığına inanıyoruz. Zekamızın ürünü masum silahlarımız bugün, kitlesel ölüm makinalarına dönüştü. Oysa hayvanlar yabanda, av-avcı ilişkisini istismar etmezler. Avlanmayı türlerinin üstünlüğünü kuracak biçimde geliştirmezler. Bizler doğada, sadece insanın evrimsel gelişimini kollayan bir işleyiş olduğuna inanıyoruz. Bu anlayışımız, hayvanları tutsak etmeyi ve onları üretim bantlarında katletmeyi, gelişiminin bir uzantısı olarak görüyor. Toplumsal yaşamı kurarken; tahakkümcü fikirlerimizi her yere bulaştırıyoruz.

Bilimsel, kültürel, yönetsel ya da inanca dayalı her türlü sömürüyü meşrulaştıran insanmerkezci kurumlar, insan dışı hayvanlara ya da tür içi indirgemecilikle kendi yaşam anlayışına uyduramadıklarını da insandışılaştırarak, onlara istediğimiz gibi muamele edebileceğimizi öne süren üstün tür görüşünü yaşama aktarırlar. Bu nedenle türcülüğün reddi bugün sadece bir hayvan özgürlüğü meselesi değildir, Irkçılık ve cinsiyetçilik gibi daha da kapsayıcı bir ayrımcılığın reddidir. Sri Aurobindo, “Farklılık fikri, insanın kendi çıkarına kullandığı bir insan kavramıdır.” der. Toplum içindeki cinsiyet, sınıf, ırk ve politik farklılıklara dayalı muhalif politikalar insanları, toplumsal kurumların ve geleneklerin egemen tür anlayışından koparacak nitelikte değil. Bu nedenle biyolojik ya da edinilmiş farklılıklar, ‘önce insan’ algısından kurtulamamış toplumları türcülüğe düşmekten alıkoyamıyor. Oysa ‘üstün tür’ yaklaşımı; hiyerarşik, merkeziyetçi, tahakkümcü ve otoriter düşünceyi sahiplenmek ve korumak anlamına gelir. Egemen sınıf, değersizleştirdiği insanları kullanabildiği ölçüde metalaştırmaya ya da yok etmeye yönelirken, tüm ihtiyaçları sömürü sistemine bağlanmış toplum ise faydacı bir yaklaşımla hiyerarşinin alt sıralarındaki diğer türleri ve doğa varlıklarını değersizleştiren bir yaşam biçimiyle, sömürüyü kendi türü için de meşrulaştırmaya götürür. Çelişki derinleştikçe, kendi içine dönen toplumsal şiddet, toplumu dayanışmadan uzaklaştıran yoz ilişkilere dönüşür. Egemen anlayıştan ayrışmak, insan ve diğer türlerin sömürülmesi arasındaki çizgiyi ortadan kaldırmakla mümkün olabilir.

Toplum; alışkanlıkları yıkacak, onları değiştirmeye zorlayacak yeni bir toplumsal yaşam kurmaya karşı zihinsel bir direnişte. Tarihimiz hep bu zihinsel direnişin örnekleriyle dolu. Nedenler her toplumda farklılık gösterse de ortak kanaat, hayvanların, doğanın ve değersizleştirilen bireylerin köleleştirilmesinin insanların menfaatleri ile örtüşüyor olmasıdır. Mükemmel hayatlarımızın bedelini ödeyecek bir kölelik sisteminin devam etmesi hala birçok insana cazip geliyor. Ancak bu ortak insanlık çıkarına geçirilen ahlak kılıfı yaşananları görünmez kılmaya yetecek güçte değil. Gelenek, inanç ve bilimselliğe bulanmış fikirlerimiz, önceki nesillerden kalma kitlesel sömürü biçimlerini sürdüren yaşam kültürünü ayakta tutma, geliştirme ve sorgulanmaz kılma konusundaki ısrarımızdır sadece.

Giderek yükselen bir ses, yaşamın insanlığın çıkarları ile ilişkilendirilmesinden yeryüzündeki tüm canlılığı sömüren bir yaşam biçiminden ve türcü bir anlayıştan rahatsızlık duyuyor. Her şeye rağmen kitle kültürüne karşı gelişen yeni özgürleşme hareketleri yükselmeye başlıyor. İnsanların ve diğer türlerin istismarına neden olan her türlü kurumsal ve kültürel yapılara karşı; sömürü, baskı ve dayatmalara karşı ittifak ve dayanışma arayışımız giderek güçleniyor. Özgürleşme mücadelelerine dahil olmanın önemini her geçen gün daha iyi anlamaya başlıyoruz. Türcü bir özgürlük anlayışının, devrimci bir nitelik taşımayacağını anlıyor ve kendini bütünün parçası olarak gören bir yaşamın, özgürlüğü parçalayan fikirlerle kurulamayacağına inanıyoruz. Yaşamın inandan beslendiğine yönelik bu kurgunun ötesine geçen, mücadele alanlarını genişleten türcülük karşıtlığı, üstün tür faşizmine saldırıyor.

Gaia

http://www.sosyalsavas.org haftalık bülten

Üstün Tür Faşizmi ya da Türcülükten Kurtulmak” üzerine bir yorum

  1. aslan, kaplan, kedi, ayı, akbaba, kuzgun, maymun vs. yerken birşey yok, insan yeyince aaauuvv…hayvanlara karşı uygulanan gereksiz vahşete tamamen karşıyım, onaylamıyorum. ancak acı çektirmeden öldürme teknikleri geliştirilip uygulandığı takdirde insanların omnivor olmasında da bir beis görmüyorum. doğadaki ceylan, zebra da bilmem farkında mısınız pek de iyi olmayan şartlarda ve acı içinde yaşama veda ediyor. ölüm de doğanın en temel gerçeklerinden biridir, hep vardır ve bundan sonra da var olacaktır. sanayi devriminden ve sağlık alanındaki ilerlemelerden sonra ölüm toplum hayatında bir tabu haline geldiği için şu anda insanlara çok garip geliyor, ama hiç de garip bir durum değil. vejetaryenler insanda köpek dişinin neden var olduğunu açıklayabilir mi? bence esas vejetaryen ve vegan insanlar kendilerini diğer omnivor hayvanlardan üstün görüp biz farklıyız triplerine giriyorlar bi yerde, hiç kusura bakmayın. ahlak kurallarını doğa kurallarının yerine geçirmeye başladığınızda bir noktadan sonra işler ters gitmeye başlar. hayır et yemek istemeyen yine yemesin tamam ama etobur olma hakkını kullanmak isteyenlere de karışmayın,

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.