Ulrike Meinhof’un Beynini Çıkardılar

15 Haziran 1972 tarihli resim

Militan Doğrudan Eylemin Nedenleri ve Gerekçelerinin Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi-1-

(Igniting a Revolution kitabından çeviri)

Maxwell Schnurer

1976’da Batı Almanyalı Marksist grup Red Army Faction’ın (RAF) terörist lideri Ulrike Meinhof Münih’teki hapisanede asıldı. Meinhof’un ölümüyle ilgili halkta büyük bir öfke vardı, bir sebebi de Red Army Faction’ın dört  liderinin de  şüpheli bir şekilde ölmesiydi, çoğu insan Batı Alman devletinin bu ölümlerden sorumlu  olduğuna inanıyordu. Öldükten sonra Batı Almanya Meinhof’un kafatasını açtı ve  “sapkın” davranışının biyolojik nedenlerini incelemek için beynini çıkardı. Otuz sene boyunca bilim adamları Ulrike Meinhof’un beynini gizledi ve onu bir çok teste tabi tuttu. Madgeburg Üniversitesi psikiyatri kliniği yöneticisi Bernhard Bogerts Meinhof’un beynini inceleme şansı bulan bilim adamlarındandı. Bogerts, Meinhof’un Red Army Faction’la beraber  olduğu dönemlerdeki agresyona beynindeki bir tümörü aldırmak amacıyla geçirdiği bir beyin ameliyatının sebep olduğuna inanıyordu.

Muhalif  olmayı sosyal bir  patoloji ya da anormallik olarak görebilmek için biyolojik bahaneler arayan bilim adamları, silahlı bir militanın beyin kimyasını incelemek istiyordu. Bugün, teröristlerin gerçekten ne istediğini ve istedikleri şey elde etmek için ne derece ileri gideceklerini açıklayacak ve bunu yorumlayacak bir çok entelektüel var. Meinhof’un delirmiş bilim adamları bu endüstrinin bir parçası, teröristlerin motivasyonların “bizde nefret ediyorlar”  şeklinde popüler şekillerde açıklayan bir çok askeri ve akademik teorisyen de mevcut. Terörizme yönelik bu tür yanlış yorumlamalar entelektüel bir deli gömleği gibi, bizi silahlı mücadele, terörizm ve ekotajın (ekolojik sabotaj) politik protesto araçları olarak gerçek iletişimsel ve sosyolojik derinlik ve karmaşıklığını anlamaktan alıkoyuyor. Ne kadar çok çabalasalar da Meinhof’un beynine bakan indirgemeci fetişistler ve biyolojik deterministler onun eylemlerinin sebeplerini ya da silahlı militanların eylemlerde bulunma sebeplerini, laboratuarlardan çıkıp da radikalleri ve devrimcileri ortaya çıkaran sosyopolitik koşullarla yüzleşmedikçe asla öğrenemeyecekler.

Militanlar sosyal kurumlara hatalı beyin kimyaları ya da hasar görmüş DNAları sebebiyle saldırmıyorlar, belirgin politik sebeplerden dolayı saldırıyorlar. Böylece, ölü teröristlerin beyinlerini incelemek yerine militanların kendilerinin neden toplumsal değişim sağlamak amacıyla silaha başvurduklarını keşfetmek daha olumlu sonuçlar verebilir. Laboratuarları ve formaldehit kokusunu bir kenara bırakarak, bu yazı, RAF gibi militan eylemcilerin militan doğrudan eylemlerde bulunmalarının ardındaki güdüleri aydınlatmak amacıyla bu eylemcilerin anılarına, biyografilerine ve  bildirilerine yoğunlaşıyor.

Radikal doğrudan eylemlerin çeşitli gerekçelerini incelediğimiz zaman her şeyden önce genç insanların ayrıcalıkla yüzleşerek toplumsal adaletsizlik karşısında öfkelerini ifade ettiklerini, ve  üçüncü dünyada sömürgeleştirilmiş bir özne olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamak için ayrıcalıklı Batılıların bombalama ve kundaklama eylemlerini tecrübe etmeleri gerektiği duygusuyla sarmalanmış bir politik felsefe sunduklarını görüyoruz. Bu okumalar ELF eylemlerini ve ortaya çıkardığı tepkileri incelemek için bize son derece verimli bir alan sunuyor. Weather Underground’ın  federal binaları bombalayarak Vietnam Savaşı’nı yurda getirmek amacına benzer bir şekilde ELF de şirketlere saldırarak ekolojik savaşı yurda getirmek adına kereste endüstrileri, SUV satıcıları ve konut geliştirme gibi hem ekonomik hem de sembolik anlamda önemli hedeflere mal-mülk yıkımı ve  kundaklama eylemleri düzenliyor.

Bu benzetmeyi yaparken önemli bir toplumsal dönüşümü anlamak hayati önem taşıyor, günümüzde birçok ülkede en dinamik ve önemli politik savaşlar ülke sınırları içerisinde toplumsal adalet sağlama yolunda ajitasyon yapmaktan hayvanları özgürlüğüne kavuşturup doğal dünyayı savunmaya doğru bir değişim geçirdi. 1960 ve 1980lerden farklı olarak, günümüzde gelişmiş endüstri toplumlarının yüzyüze geldiği “terörizm” biçimleri,  ALF ve ELF gibi gruplardan ortaya çıkıyor. Bu politik geştalt karmasını dolu dolu kavramak ve ELF gibi bir grubu anlamaya başlamak için, öncelikle 1960 ve 1970lerdeki militanların eylemlerini –ve bunlara devletin tepkisini- inceleyen karşılaştırmalı bir çalışmaya girişmek ve ardından bu bilgiyi ELF gibi çağdaş militan grupları açıklamak amacıyla kullanmak çok faydalı olabilir.

Bu yazı  o zamanki ve şimdiki “terörist” grupları karşılaştırıp onların sabotaj, silahlı mücadele ve “şiddet” içeren eylemlerini meşrulaştırma biçimlerini incelemeyi amaçlıyor. Bu yazının amacı sadece tarihsel bir perspektif sağlamak değil. Geçmişteki militan gruplarla ELF’i karşılaştırarak çağdaş radikal politikaları anlamakla kalmıyoruz, insanların günümüzdeki terörist söylemin kullanılmasının ve  bunun istismar edilmesinin farkına varmalarını, bir yandan şirketler ve devletler öte yandan  radikal eko-militanlar arasındaki keskin çelişkilere yönelik rasyonel değerlendirmelerde bulunmalarını sağlayabilir. Politize edilmiş bir “terörizm” etiketinin militan eylemciliği nasıl meşruluktan çıkartıp bağlamından kopardığını kavrayınca ELF ve diğer militan doğrudan eylem biçimlerinin motivasyonlarını ve amaçlarını daha iyi anlayabiliriz. İnsanların geçmişte devletlerin militan gruplara nasıl tepki verdiği konusunda kendilerini eğitmeleri gerek ki İtalyan Marksist Antonio Gramsci tarafından tanımlandığı gibi “organik entelektüeller” geleneği içerisinde medyanın “terörizmi” nasıl yorumladığını doğru bir şekilde çözebilsinler.

Bir Milyon Devrimci:  Sol

İlk en önemli başarımız, devletin zarar görmediği efsanesini yerle bir etmekti”. David Gilbert, antiemperyalist politik hükümlü

Yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra görülen militan sol gruplara baktığımızda kendini davasına adamış şaşırtıcı bir devrimci çeşitliliği ile karşılaşıyoruz. İtalya’da Kızıl Tugaylar ve otonom hareketler 70’lerin sonlarına doğru hükümeti devirme noktasına geldiler, altı ay içerisinde 600’den fazla bomba eylemi düzenlediler. En bilinen eylemleri ise, 1978’de muhalefet adayı Aldo Moro’yu kaçırıp öldürmeleriydi. İngiltere’de ise Angry Brigades endüstriyel ve askeri yerleri bombaladı. Kanada’da Direct Action (Doğrudan Eylem) adındaki grup, füze yapım tesisini bombalayarak porno mağazalarına yangın bombaları attı. Amerika’da The Weather Underground ve George Jackson Tugayı bir çok yeri bombaladı, Black Liberation Army  banka soygunları aracılığıyla para kazanırken ırkçı polislere de karşılık verdi. Bütün dünyada genç insanlar terörist  oluyor ve kötü bir şöhrete doğru yol alıyorlardı.

Adı anılan terörist grupların hepsi politik anlamda solcudur, çoğu sosyalist/komünist spektrumda yer alır, bir çoğu da anarşist felsefeyi takip eder. Ancak, bir çok şekilde politik ideoloji silahlı mücadeleye girmekten daha az  önemlidir. İtalya’da Silahlı Mücadele 1976-1978 adlı kitabında Jean Weir o zamanlar İtalya’da eylem yapan çeşitli grupların politik farklılıklarına rağmen ortak bir yönelimleri olduğunu yazar. Weir’e göre bu gruplar

“ortak bir eğilim temelinde yan yana gelmektedir, bu eğilim herkesin elde edebileceği basit araçlara dayanır, bizi ezene doğrudan saldırmanın basit ve etkili bir şey olduğu bilgisine sahip olmanın verdiği bir neşe ve yaratıcılıkla doludur,böyle yapmayı meşrulaştıracak sonsuz belgeye gerek yoktur.”

Farklı sol gruplar arasındaki gerçek ayırt edici özellik ise, amaçlarına ulaşmak için şiddeti bir araç olarak kullanmaya son derece  istekli olmalarıdır. Eylemciler amaçlarına ulaşmak için  silahla vurma, bombalama, kundaklama ve suikast metodlarını kullandılar. Meşru müdafaa amacıyla silahlanan ve bazen polislerle çatışan gruplarla (mesela bu gruba Amerikan Yerlileri Hareketi ve Kara Panter grubu) kurumlara ve bireylere saldıran grupları ayırt etmek gerekir, bu ikinci gruba Apartheid’ı kuran adamı öldürmeye kalkan beyaz Güney Afrikalı David Pratt ve Pentagon’a bomba yerleştiren The Weather Underground’ı örnek olarak verebiliriz.

Militan sol söz konusu olunca silahlı gruplara yönelik incelemeler sık sık fazla basite indirgenmiştir.Grup sayısı ve  çeşitliliğindeki şaşırtıcı bolluk eylemciler  unutulduğu için birkaç ünlü devrimciye indirgendi. Yüzlerce bombalama ve  kundaklamaya rağmen eylemlerinin kapsamı ve taktiklerinin çeşitliliği birkaç unutulmaz kampanyaya indirgendi. Daniel Burton Rose ABD devletine yönelik silahlı muhalif eylemlerin sadece Kara Panterler grubuna (sonra Black Liberation Army- Siyah Özgürlük Ordusu) ve Weather Underground’a indirgendiğini oysa” gerçekte 1965’ten 70’lerin ilk yıllarına dek ABD devletine yönelik çok ciddi silahlı protesto örnekleri olduğunu” söylüyor. Bu tür tarihsel basite indirgemeler  direnişin yoğun doğasını ve bütün spektrumunu gölgelemek gibi bir sonuca sebep oluyor, bu yüzden  ELF gibi gruplar da militan politik geleneğin bir devamı olmaktan çok bir anomali ve sapma olarak algılanıyorlar.

Meinhof’u Bir Tehdit Haline Getiren Şey Neydi?

“Kelimeler anlamsız, öfke de silah değil; Gerilla eylemde”

Ulrike Meinhof

1969’da ortaya çıkan Red Amry Faction (RAF) bankaları soyan, endüstri/devlet liderlerine suikast düzenleyen ve ABD askerî üslerini bombalayan devrimci bir yer altı grubuydu. Attorney Holgier Meins, Thorwald Proll, Horst Sohnlein ve Gudrun Ensslin gibi yer altı devrimcilerinin çok yakın takipçisiydi. Marksist bir tutkuyla yola çıkan grup en çok liderleri Andreas Baader sayesinde tanınıyordu, Baader sert eylem yanlısı bir gerillaydı. Batı uluslarının Vietnam’ı gerçekten anlamasının tek yolunun Batı Almanların da her gün bomba ve terörle yaşaması olduğuna inanan RAF sömürge savaşı sürerken hayatın nasıl olduğunu göstermeye karar verdi. Sert bir antiemperyalist savaş ideolojisini Marksizmle birleştirdikten sonra Baader RAF’ı kurdu, grubun nişanı kapitale ve devlete karşı eylem olacaktı.

Berlin’deki en ünlü alışveriş merkezini yaktığı ve birkaç bombalı saldırı düzenlediği şüphesiyle hapse atılan Baader’in eylemleri hemen yakalanıp hapse atıldığı için hız kesmek zorunda kaldı. Ama bu durum Ulrike Meinhof’un yardımıyla değişecekti. Ünlü bir televizyon kanalında çalışan Meinhof ve 2 kadın röportaj yapma iddiasıyla hapise silah soktu, böylece Andreas Baader’in hapisten kaçmasını sağladılar. RAF Batı Almanya’da seneler boyunca militan şiddet eylemleri düzenledi. Daha önemli olan ise, militan doğrudan eyleme gönül veren sonraki kuşakları yaklaşımları ve şiddet kullanmaya yönelik isteklilikleri ile etkilemeyi başarmış olmaları. 1972 yılı Mayıs ayında RAF Frankfurt’taki Amerikan üssünü bombaladı, Üsteğmen Paul Bloomquist öldü, 13 asker yaralandı. Kuzey Amerikalı Kara Panterler gibi, genç ve silahlı devrimciler düşüncesi medya tarafından sersemletilmiş Batı Almanya toplumu  için son derece ilgi çekiciydi. RAF dünyanın her yanında gençler için güçlü bir sembol haline dönüştü.

Ulrike Meinhof önceleri Batı Alman Sosyalist aydını  olarak tanındı, ardından da artık bir RAF üyesi olarak ün kazandı. Soğuk Savaş dünyasında Meinhof başarılı, parlak ve iyi gözle görülen bir aydındı. Sol bir dergide editörlük yapıyordu, ders veriyor, toplum içinde yaşıyordu, ünlü bir liderle evliydi ve Batı Alman entelektüel solun  önemli bir kişi sayılıyordu. Meinhof, RAF ile Andreas Baader ve Gundrun Enslun kundaklama suçlamasıyla aranırken  2 hafta boyunca evinde saklanınca tanıştı. Baader ve Enslun yakalandığında Meinhof’un RAF’a verdiği destek Baader’in hapisten kaçırılmasına yardım etmesi ve yer altı eylemlerine katılması sayesinde herkes tarafından bilinir hale geldi.

Meinhof ve RAF, devlete ve kapitale yönelik muhalefetleri solun geleneksel protesto metodlarıyla sınırlı kalmayan devrimci bir sol hareket ortaya koyuyordu. Taktikleri küresel anlamda kötü şöhrete sebep oluyordu, dünyanın her yerindeki radikaller de onları pür dikkat izliyordu. Ron Ayerman ve Andrew Jamison toplumsal hareketlerin idraki yeniden yapılandıran, gerçekliği yeniden tanımlamayan dünya görüşleri inşa ettiğini öne sürer. RAF politik protesto ve sorumlulukla alakalı kuralları yeniden oluşturuyordu. Polisin verdiği tepki yoğundu, bunu görmek için teröristler üzerine yapılandırılan merkezi veritabanının kurulmasından anlayabiliriz. Polis eylemcileri tutukluyor, yollara barikatlar kuruyor, ve RAF’ı yakalamak için ellerinden gelen her şeyi yapıyordu.

Onları yakalamak için neden bu kadar baskı vardı? Belki de eylemcilerin hemen tutuklanması, artık gevşediği izlenimi veren Alman hükümetine halkın duyduğu güveni sağlamlaştırıyordu. Ülkenin gençlerine böylesine  ilgi çekici gelen terörizm Alman liderler için herhalde rezil bir durum olmuştur. Belki sonradan Ulrike Meinhof’un beynini çıkartarak onun eylemlerini ve onun adımlarını takip eden genç insanların eylemlerini anlayabilmeyi umuyorlardı. Eğer mesele buysa o zaman bahaneleri oldukça ikiyüzlü. Devletler insanların neden terörist  olduğunu biliyor. Yoksul ve baskı altındaki insanlar bir kriz noktasına varıyorlar, o noktada artık en mantıklı tepki elde hazır bulunan bütün araçları kullanmak oluyor, en çaresiz olanlar için silahlı mücadele de buna dahil. Ama Meinhof farklıydı. Baskı altında olduğu için  RAF’a katılmadı O, tam tersine, hem ayrıcalıklı hem de zengin bir çevreden geliyordu.

O halde Meinhof’u devlete savaş açmaya iten şey neydi? Büyük bir oranda bildirilerinden ortaya koyduğu gerekçelere dek herşey toplumdaki orta sınıf konumuyla doğrudan yüzleştiğini ortaya koyuyor. Meinhof, “gerçeklik sınıf mücadelesi ve savaşa dayana bir materyalizmle algılanabilir ancak” diyordu. RAF için eşitsizliği anlamak üçüncü dünyadaki özgürlük mücadelelerini desteklemek amacıyla savaşa katılmak anlamına geliyordu. Eğer sorunların farkındaysanız, o zaman harekete geçmek zorundasınız-ister Hanoi’de ister Stuttgart’ta yaşayın. RAF bu felsefeye göre hareket eden tek grup değildi, bütün dünyada eylemciler silahlı mücadeleye girişerek kendi ayrıcalıklarıyla yüzleşiyordu.

Ayrıcalıkla Yüzleşmek

“Eğer suçluluk duygusu ile yaşıyorsanız, o zaman asla özgür değilsiniz”. David Pratt

Kapitalist sistemin iddiasına göre bir devletin vatandaşları kendisine çeşitli ayrıcalıklar sağlayan toplumu savunmalıdır. Üst orta sınıfa ait bir insan sahip olduğu konumların getirdiği finansal kazanımlarla ödüllendirilecektir, bu yüzden sırtını asla devlete dönmemelidir.Devletin Meinhof’la böylesine ilgilenmesinin sebeplerinden biri onun kendi sınıfsal konumunun ona verdiği ayrıcalıklar sisteminden böylesine uzaklaşmasıydı.

Meinhof ve RAF’ın yapmaya çalıştığı şey şehirde gerilla savaşını (Vietnam, Cezayir ve Kongo’daki gibi) Batı Almanya’ya da yaşatmaktı. Belirtildiği gibi, onların mantığına göre batılı insanlar üçüncü dünyada işini gören savaş makinelerinin köklerine inebilirdi, ama gene de savaş ortamında yaşamanın sebep olduğu gaddarlıktan uzak yaşıyorlardı. Aynı zamanda belirli bir ülkede doğmaları sebebiyle Avrupalılar bu savaşlara sebep olan endüstriyel ve politik sorumlulara karşı mücadele edebilirlerdi. Batı Almanya dünyanın en güçlü ve başarılı endüstri toplumlarından biri olduğu için, eylemciler küresel mücadele bağlamında üçüncü dünya ülkeleriyle sürdürdüğü sömürgeci ilişkileri görebiliyorlardı. Ayrıcalıklı Almanlar için eylemin rolü kendi otantik protestoları anlamında bir gereklilik oluşturuyordu. Eğer Afrikalılar Avrupalı askerlere karşı kendi özgürlükleri için mücadele ediyorlarsa, hayatlarını riske atıyorlarsa Avrupalı gençler de Avrupa sokaklarında mücadeleye katılmamalı mıydı?

RAF silahlı mücadeleyi ayrıcalık sahibi olmaya yönelik bir tepki olarak gören tek eylem grubu değildi.Belki de en iyi örnek Güney Afrika’dan geliyor, beyaz Güney Afrikalı bir çiftçi olan David Pratt apartheid’ın mimarı olan Dr. Hendrick Verwoerd’i öldürmeye kalktı. Pratt’ın eylemi  seyahat etmek için pasaport kullanmalarını protesto eden siyah insanlara polis ateş açıp düzinelerce siyah Güney Afrikalının öldürüldüğü Sharperville katliamına yönelik doğrudan bir tepkiydi. Pratt’ın savunması sadece Verwoerd’e değil apartheid sistemine ateş ettiği yönündeydi.

Daha ilginç olanı ise, Pratt’ın kendisini suikast sonrası “son beş yılda bu kadar mutlu olmamıştım..birşey yapmanız gerektiğini biliyorsanız ve bunu yapmıyorsanız  o zaman mutlu değilsinizdir” şeklinde ifade etmesi. Pratt için adaletsiz bir dünyada yaşamak sırf sahip olduğu ayrıcalıklar sebebiyle anında harekete geçmesini gerektiriyordu. Özgürce seyahat edebildiği ve siyahların seyahat etmek için pasaporta gerek duyduğu, siyahların  adaletsizlikleri protesto ettikleri için öldürüldüğü bir Güney Afrika’da Pratt hareket geçmek zorunda hissetti kendini.

Diğer beyaz eylemciler kendi eylemlerini kendi ayrıcalıklarını itiraf edip kabul etmek anlamında eylemler olarak görüyordu. Weather Underground, Black Nationalist Kuwasi Balagoon’un kurucularından olan David Gilbert beyaz bir militandı beyaz toplumun kendisine sağladığı ayrıcılıkların devrime sıkı sıkıya bağlı olmasının en temel nedenler olduğunu öne sürmütşür. Gilbert’a göre hem o hem de yoldaşları polis baskısıyla karşılaşabilirlerdi ama latin kökenli eylemciler ve siyah eylemcilerse öldürülüyorlardı. Gilbert açısından Weather Underground’ın bombalı eylemleri farklı ırktan insanların maruz kaldığı baskıların sebeplerine insanların dikkatini çekmek için bir gerekçeydi.

Benzer şekilde, ABD’de devrimci hareketin neden bir parçası olduğunu açıklarken politik hükümlü ve eski yeraltı gerilla savaşçısı Laura Whitehorn doğrudan eylemi ayrıcalıklarla birbirine bağlayan bir meşruluktan  söz ediyor:

Bana göre bizler, canavarın midesindeki bizler, yani ABD içindeki askeri ve  politik makinenin yurttaşları… maddi ve politik bedellerin seviyesini yükselterek yaşanan savaşın süresini kısaltabilirdik. İşte bu yüzden… İsrail hava endüstrileri, ABD Savaş Koleji ve Capitol Building ve NYC Patrolmen’in Hayırseverlik Kurumu’na karşı silahlı eylemlere katıldım.

Eski Weather Underground üyesi, Bill Ayers 1969 Demokratik Toplum İçin Öğrenciler (SDS) mitinglerini başlatma konusunda öncülük edenlerden biriydi. SDS kuruluşunda bir grup radikal öğrenci lideri bir gençlik protesto organizasyonundan yola çıkarak bir yeraltı Amerikan gerilla ordusu yarattı. Ayers, Weather Underground üyelerinin Vietnam’ın bütün ağırlığını hem kişisel hem de spesifik olarak hissettiklerini öne sürüyor.

Bütün bu baskıyla beraber bir çok eylemci kendini eylemlere katılmak zorunda hissediyordu. Militan eylemler arasında bombalamalar ve kundaklama eylemleri bulunuyordu; ama genelde halka yönelik eylemlerdi; çünkü emperyalizme ya da savaşa karşı eylemle geçme konusunda onları ikna etmek istiyordu. Net politik hedefler adına militan baskının uygulanması o dönemdeki eylemler adına bir mihenk taşı özelliği aldı. Solcu bombacılar tarafından hayata geçirilen gelişigüzel şiddet uygulamalarından farklı olarak, her bir bombalı eylem ve hedefle ilgili net bir politik amaç ve mantıklı açıklama bulunuyordu. Eylemlerin altını çizen en temel saik uyuşmuş bir halkı öfke duymaya itmek amacıyla ona  şok uygulamaktı.

Paradigmaları Tuzla Buz Etmek

“İnsanlar mitinglerden, klasiklerden, anlamsız yürüyüşlerden, herşeyi dörde ayırmaktan; sonsuz kopmalar, monotonluk, ve belli politik analizlere ayıran teorik tartışmalardan bezdiler. İnsanlar sevişmeyi, sigara içmeyi, müzik dinlemeyi, yürüyüşe çıkmayı, uyumayı, gülmeyi, oynamayı, polisleri öldürmeyi, gazetecileri sakat bırakmayı, hakimleri öldürmeyi, barakaları havaya uçurmayı tercih ediyorlar.” Alfredo M. Bonanno

Bu radikal eylemciler devlet, şirket ve medya sistemlerinin geleneksel değişim metodlarına bağışıklık kazandığına inanıyorlardı. Onlara göre bu geleneksel araçlar büyük adaletsizlikler olarak algılanan şeylere derman olma konusunda yetersizdiler. RAF örneğine bakarsak, onların ilk bildirisi şehir gerillasının ortaya çıkışının parlamenter demokrasinin başarısızlığına yönelik doğrudan bir tepki olarak gördüklerini ortaya koyar. Onlar,  geleneksel politikanın zahmetli meşakkatli yolları ile üçüncü dünyayı talan eden sömürgeciliğin sebep olduğu savaşları durdurmaya yönelik değişimlerin hayata geçmesinin asla mümkün olmadığını düşünüyorlardı. Bunun bir sonucu olarak,  Avrupalıların silahlı eylemlere girişmesi,  politikanın gidişatını değiştirmek için gerekli bir durumdu.

Buna benzer bir şekilde, İngiltere’deki Angry Brigades de politik sistemi kabul edilemez bir politik çıkış olarak tanımlıyordu. Tom Vague, grup üyeleri Chris Allen ve Ian Purdie arasında şiddet konusunda filme alınmış bir konuşmayı şöyle bildiriyor: “oturup da yaptığınız şeylere karşı dilekçe filan yazmayacağız. Bombalama eylemleri durumla ilgili başka çıkar yol bırakmayan son seçenekler değildir. Bunlar devlet tarafından tanımlanmış yasallığın sınırlarını artık kabul etmeyeceğimizi ifade ettiğimiz belirli bir durumun ilan edilmesidir.” Angry Brigades ve RAF için geleneksel politik organlar ilerici toplumsal değişimlerin gereksindiği değişimleri yapamazlar, bu yüzden şiddet gereklidir.

Black Liberation Army (BLA-Siyah özgürlük Hareketi) de ABD’deki ırksal hiyerarşide değişimler meydana gelmesi   için silahlı mücadeleye başvurdu, bu taktik siyah nüfus  içinde kültürel bir değişim yaratmayı amaçlıyordu. “BLA beyaz insanların korku, sevgi gibi değerli bulduğu sosyal  psikozların kendi insanlarımızın zihninden silinmesini hedefleyen bir silahlı mücadeleye girişmişti.” BLA için şiddet  içeren eylemler; sömürgeleştirilmiş, köleleştirilmiş insanların hizmetçi pozisyonunu ters yüz etmek için gerekli bir hamleydi.

Ann Hansen’ın kitabı Direct Action Kanadalı radikal gerilla grubu  Direct Action’ın öyküsünü anlatır. Silah yapım tesisleri, enerji santralleri gibi yerlerin bombalanması ve bir çok pornografi mağazasının kundaklanması ile bu grup Kuzey Amerika’da militan eylemin radikal bir sesi olmuştur. Grubun ana hedeflerinden biri radikaller arasında yaşanan tartışmaların doğasını değiştirmekti, böylece “daha militan politik bir felsefe ve eylem anlayışının toplumsal değişim talep eden hareketlere enjekte edilmesini” ümit ediyorlardı.

Bu eylemciler militan doğrudan eylemi politik ortamı yeniden tanımlamak amacıyla kullandılar. Hansen ve BLA’in eylemler devlet kurumlarına yönelik eylemlerin daha çok sayıda insana düşünceleri iletebileceği, protesto mesajlarını daha da yaygınlaştırabileceğini veya olayların politik anlamını yeniden tanımlayabileceğini ortaya koyuyor. Bu militanların bombalı eylemleri ve kundaklamaları belirli hedeflere yönelikti; çünkü tek amaç somut toplumsal değişimler sağlamak değildi, toplum içinde ister ırkçı bir toplumda siyahların yeri ya da hükümetin asla yanlış yapmayacağı nosyonu gibi düşünce paradigmalarına da meydan okumayı amaçlıyordu.

Birinci Bölümün Sonu

Çeviri: CemC

Ulrike Meinhof’un Beynini Çıkardılar” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.